Sayfalar

27 Şubat 2012 Pazartesi

Fatih Sultan Mehmet ve Rönesans Sanatı



TABLOLARINDAN BİLDİĞİMİZ
FATİH SULTAN MEHMET’İN
BİLİNMEYEN BİR YÖNÜ;

GÖREMEDİĞİMİZ MADALYONLARI
.............................................................

Yeryüzünde bin yıldan fazla hüküm süren Bizans İmparatorluğu'nun doğudaki son parçası Constantinople'i alması, Sultan II. Mehmed'e henüz 21 yaşında “Fatih” (the Conqueor) ünvanını kazandırmıştı. Dünyayı değiştiren bu olay, Osmanlı halkında ve sosyal yaşantıda da önemli değişimlere, gelişimlere ön ayak olacaktı. İstanbul’un fethi; Osmanlıların metropolitan Bizans kültürü ile tanışmaları ve etkileşimde bulunmaları suretiyle, birçok anlamda ufuklarının genişlemesini sağlayacaktı. Sultan II. Mehmed, ganimet olarak ele geçirilen Bizans İmparatorluğu’nun belgelerinin incelenmesi sırasında, İmparator John 8.Palaeologus’un çehresinin madalyon üzerine işlendiği birtakım eserlerle karşılaşmıştır.
İmparator John 8. Palaeologus Madalyonu.

Hayran kaldığı bu eserlerde kendisinin de temsil edilmesini isteyen Sultan Mehmed II, İtalya’ya gönderdiği mektuplarda; bu sanatçıları, patronize edildikleri krallardan Osmanlı ülkesine göndermelerini buyurmuştur.
Nihayet Costanzo De Ferrara ( Costanzo Di Moysis ), Napoli Kralı Ferdinand tarafından kesin olarak bilinmeyen bir tarihte İstanbul’a gönderilmiştir. Böylece Sultan Mehmed II , Tablolarından sonra, Madalyon üzerinde de temsil edilen ilk müslüman hükümdar oluyordu.

............................................... 
Jehan Triaudet de Solengey
Madalyonu
“ MAGNVS PRINCEPS ET MAGNVS AMIRAS SVLTANVS DNS* MEHOMET”
( Büyük Şehzade ve Büyük Komutan, Sultan Lord Mehmet )
* DNS: dominus (lord)

Sultan Mehmet II gençliğinde, Burgondy’li ( Fransa’nın doğusunda bir bölge) bir asilzade olan Jehan Triaudet de Solengey’e 49 adet gümüş madalyon yaptırır. Bu Madalyonun sanatçısının Matteo de Pasti olduğu düşünülmekte hatta ona atfedilmektedir. Bu 49 adet gümüş madalyonun bu güne kadar bir tek örneği ile ilgili yayın yapılmıştır ki o da paris’teki Nationale Biblioteque’dir. Ancak burada gördüğümüz Bronz döküm Madalyon ile ilgili olarak bu güne kadar ne bir yayın ne de bir bilgiye rastlanılmamıştır, o nedenle çok nadir bir örnektir. 2000 yılında keşfedilen bu Bronz Döküm Madalyon Fatih Sultan Mehmet’in bilinen ilk ve en eski portresini ihtiva ediyor. Madalyon tek yüzlüdür, arka yüzeyi boştur. Fatih’in bilinen diğer betimlemelerinin aksine bu madalyonda oldukça genç olduğu gözlemlenmekte. Madalyonun 1454-55 yıllarında yaptırıldığı düşünülmekte.
 
Nationale Biblioteque France, Paris’teki gümüş madalyonun görüntüsü.
Madalyonun arka yüzünde orta göbekte üç adet kartal başı vardır ve etrafında da ön yüzde olduğu gibi dairesel bir çerçeve halinde latince;

“ IEHAN • TRIEAVDET • DE • SELONGEY • A • FEYT • FAIRE • CEST • PIECE ”
( Bu parçayı Selongey’de yaşayan Jehan Trieaudet kaydetmiştir) yazmaktadır.

Madalyon 84 milimetre çapındadır. Üç adet kartal başı Bellini tarafından yapılmış Fatih yağlıboya portresi ve yine Bellini tarafından yapılmış bronz döküm Fatih madalyonunda görülen üçer taç’ın ifade ettiği gibi Asya, Yunanistan ve Trabzon krallıklarını temsil etmektedir. Bu konudaki bir başka yorum ise İmparatorluğun o güne kadar değişmiş olan üç başkentini; Bursa, Edirne ve İstanbul’u işaret ettiğidir.


Londra’da A.H.Baldwin & Sons Ltd. tarafından 25 Nisan 2012’de yapılacak olan müzayedede satışa çıkarılacak olan bu bronz madalyon için beklenen fiyat 300.000 - 400.000 İngiliz Sterlini’dir. ( 833.000 - 1.100.000 TL arası)

....................................
Costanza de Ferrara
Madalyonları
 “ Elbette Fatih, yalnız koleksiyonları konusunda değil, patronize ettiği sanatçılar konusunda da eklektik bir dünya görüşüne sahipti. Bu noktada Sultan’ın karanlık yüzü ortaya çıkmaktadır; Fatih Camisi Külliyesi’nin yapımı ile ilgili memnuniyetsizliği nedir bilinmez ama, Sinan’ı Atik bu memnuniyetsizliğin kurbanı olmaktan kurtulamamıştır.”

Sinan’ı Atik ile ilgili hikaye Evliya Çelebi’nin “ Seyahatname”sinde şu şekilde aktarılır: 


''Kutlu fethin Sultanı şöhretine uygun bir cami beklemektedir. Ancak cami inşası tamamlanınca gördüğü yapı kendisini öfkelendirir. Atik Sinan'ı yanına çağırır ve Mimarbaşını azarlar, “Benim camimi niçin Ayasofya kadar yüksek etmeyip bir Rum haracı değer sütunlarımı üçer arşın kesip Ayasofya'dan alçak ettin?” diye sorar.
Mimarbaşı da “Padişahım İstanbul'da zelzele çok olur, yıkılmasın diye iki sütunu iki arşın kesip Ayasofya'dan alçak ettim” diye özür dileyince, Fatih, “Özrü cürmünden şiddetlidir” diyerek Mimarbaşının iki ellerini bileklerinden kestirir.”

Atik Sinan daha sonra kadı efendiye başvurarak adalet isteyecek ve görülen mahkeme sonunda Fatih Sultan Mehmet, Mimarbaşının ailesine bakmakla görevlendirilecektir...

Atik Mimar Sinan’ın özrü geçerli bir özürdür, zira inşaasından sonraki yıllarda gerçekleşen depremler sonrasında yıllar içerisinde cami oldukça büyük hasarlar görür ve en son 1766 depremi sonrasında harabeye dönem cami Sultan III.Mustafa tarafından Mimar Tahir Ağa’ya yeni baştan inşaa ettirilir. Bu da göstermektedir ki Mimar Atik Sinan sütunları Ayasofya sütunlarından üçer arşın kısa yaparak Fatih Camii’ni yine de depremlerin şerrinden koruyamamıştır. İşin ilginç olan yanı ise bizans döneminde depremler nedeniyle yıkılıp tekrar yapılan Ayasofya Fatih Camii’ni bu derece etkileyen depremlerde hasar görmemiş, ayakta kalabilmiştir. Demek ki maharet sütunları üçer arşın kısa tutmakta değil, ustalıkta imiş...

“ Sultanı memnun ettiği dönemlerde ödüllendirilen sanatçıların, ilk başarısızlıklarında ölümle cezalandırıldıkları bilinen bir gerçektir. Bu özelliğiyle Sultan Mehmed kötü bir şöhret edinmiştir. Her ne kadar Gentile Bellini ve Constanza de Ferrara memnuniyet verici hizmetlerinin karşılığını sultan’ın kendilerine ihsan ettiği şövalye ünvanıyla alsalar da, bazı gayrimüslim sanatçıların ortadan kaybolmaları, ülkelerine dönememeleri infaz edildiklerini düşündürmektedir.” Bellini ve Ferrara maneviyatına paha biçilmez şövalye ünvanının yanısıra türlü maddi zenginliklerle memleketlerine döndükleri de bilinmektedir.


Constanza de Ferrara’nın Bronz döküm (genç) Mehmed Bey Madalyonu

Constanza de Ferrara, erken dönemde bir Fatih Sultan Mehmet Madalyonu yapmıştır. Bu Madalyonun ön yüzünde  Fatih’in çok genç bir dönemine ait bir portresi vardır. Portrenin etrafını çerveleyen Latince yazıda ise şunlar yazmaktadır:

“ • IOANVS • MACOMET • BEI ••• MAGNVS • 7 • ADMIRAIVS • SO • ”
( 7 Harika Kadar Büyük , John (?) Mehmed Bey )

Madalyonun arka yüzünde ise, Constanza’nın Mehmed Bey’i antik bir Yunan Tanrısı gibi betimlemesi ancak ve ancak Sultanın emri ya da izniyle mümkün olabilirdi. Anladığımız kadarıyla Sultan Mehmed bu şekilde tasvir edilmekten memnun olmuş. Elinde gücü ve sonsuzluğu simgeleyen bir meşale tutan Mehmed Bey kayalıklara uzanmış ve çıplak olarak tasvir edilmiştir. Arka planda bir kule görünmektedir, bu da ön yüzdeki Latince yazıda geçen Dünyanın 7 harikasından dolayı İskenderiye’deki Deniz Feneri olsa gerektir.

Bu nadir bronz döküm Constanza de Ferrara Madalyonu bugün

The Ashmolean Museum, Oxford Koleksiyonundadır.
...

Costanza de Ferrara’nın bronz döküm Sultan Mehmed II Madalyonu ( Birinci Sürüm)
Costanza de Ferrera ( Costanza di Maysis/ Costanzo Lombardo / Moisis/Moises) Napoli’li bir Ressam ve Madalyacıydı. Sultan Mehmet’in Bandini’nin öldürülmesi sonrasında onu İtalya’ya götüren elçi aracılığı ile yapmış olduğu celp ile daveti üzerine Sultan Mehmed’in Portresini ve Madalyonunu yapmak üzere 1475 - 1478 yılları arasında İstanbula gelmiştir.

Hazırlamış olduğu Madalyon günümüze kalabilmiş tüm Sultan Mehmed madalyonları arasında gerek sanatsal gerekse teknik anlamda en mükemmel olanıdır.
 Madalyonun ön yüzünde Sultan Mehmet II’nin diğer madolyonlardan daha belirgin ve temiz olarak görülebilen ayrıntılı bir portresi vardır. Arka yüzde ise bir at üzerinde iki küçük çıplak ağacın olduğu hafif kayalık düz bir zemin üzerinde hareket ederken tasvir edilmiştir. Sultan sol eliyle atın yularını tutarken, diğer elinde bir asa ya da kılıç tutmaktadır. Atın sağ ön ayağı harekete uygun olarak yerden kalkmış ve kuyruğuna da düğüm atılmış şekildedir.

Kuşkusuz 1481 yılı öncesinde yapılmış olan ilk sürüm, daha sonra yazıları yeniden düzenlenmiş, yazıların altından geçen bir çerçeve ile portre ve atlı figürü bir iç çerçeve içine alınmış  ve 1481 tarihi eklenmiş olan ikinci sürümden daha başarılıdır. İkinci sürümün Costanza’nın elinden çıkmış birinci sürümden kalıplanarak ve üzerinde değişiklikler yapılarak yapıldığı düşünülmekte, hatta kalıbın keskinliğinin bozulmasi ve üzerindeki tarih nedeniyle de Sultan Mehmed II’nin ölümünden yani 3 Mayıs 1481’den sonra çoğaltıldığı tahmin edilmektedir.

 Portrenin etrafını çerveleyen Latince yazıda;
“ • SVITANVS • MOHAMETH • OTHOMANVS • TVRCORVM • IMPERATOR • ”
( Osmanlı Hanedanından Türklerin İmparatoru Sultan Mehmed ) ifadesi yer alır.

Arka yüzde Atlı figürünün etrafını çevreleyen Latince yazıda;
“ • HIC • BELLI • FVLMEN • POPVLOS • PROSTRAVIT • ET • VRBES • ”
( Savaşın yıldırımı olan bu adam, yenilmiş halklar ve şehirler hazırladı ) ifadesi yer alır.

Arka yüzde en alttaki tabletin içerisinde ;

“ • CONSTANTIVS • F [ecit] •  ”
( Constanza yaptı) ibaresi yer alır.

12,3 cm çapındaki bu bronz döküm Madalyon,
National Gallery of Art, Washington/ Samuel H. Kress Koleksiyonundadır.

Costanza de Ferrara’nın bronz döküm Sultan Mehmed II Madalyonu ( İkinci Sürüm)

12 cm çapındaki bu bronz döküm Madalyon (ikinci sürüm),
Ashmolean Museum, Oxford / Douce Koleksiyonundadır.


İkinci sürümün kulplu olan bu örneği ise
Victoria & Albert Museum, London Koleksiyonunda yer almaktadır.
Costanza de Ferrara Bronz Döküm tek yüzlü ve arkası boş olan başka bir sürüm.
Atın ayakları altındaki kartuş üzerinde yazan “OPVS CONSTANT’II”
“Constant Çalışması” anlamına gelmektedir.



...

Costanza de Ferrara’ya ait bronz döküm bir başka madalyon daha var, ancak resmi hariç bu madalyon ile ilgili henüz bir bilgiye ulaşamadım.
 Çok başarılı bir Sultan Mehmet portresini görebildiğimiz bu bronz döküm madalyon ise Statliche Münzsammlung (müze), München Koleksiyonundadır.
Costanza de Ferrara’ya ait bir başka Sultan Mehmed II Madalyonu
 .........................
Gentile Bellini
Madalyonu




Daha çok Sultan Mehmet’in yağlıboya olarak yaptığı Fatih Portresi ile tanıdığımız Gentile Bellini, yaptığı iki portrenin yanısıra bir adet de madalyon üretmiştir. 92 mm çapındaki bu madalyonda Bellini, Sultan Mehmet’in portresini kendinden önce İstanbul’a gelmiş olan Costanza’nın madalyonundaki gibi aynı profil ve pozda tasvir etmiştir.



Sultan Mehmet’in Portresini çerçeveleyen dairesel bir çerçeve halindeki latince yazıda;

“ • MAGNI SVLTANIF MOHAMETI IMPERATORIS •  ”
( Büyük İmparator Sultan Mehmed ) ifadesi yer alır. 

Arka yüzüne ise yapmış olduğu yağlı boya portredeki gibi üst üste üç adet taç yerleştirmiştir.
Yağlı boya Fatih portresinde de yer alan bu üç taç; Bizans İmparatorluğu, Asya ve Trabzon Rum Pontus Krallığı’nı yani Sultan Mehmet’in hükümdarlığını ve sınırlarını simgelemektedir.
Üç tacı çerçeveleyen dairesel bir çerçeve halindeki latince yazıda;

“ GENTILIS BELLINVS VENETVS EQVES AVRATVS COMES Q [UE]
• PALATINVS • F [ecit]
( Venedikli, Yaldızlı Şövalye ve Paletine Kontu Gentile Bellini bunu yaptı.) ifadesi yer alır. 
Bu şekilde Gentile Bellini eserine imzasını da atmıştır.

Bellini kariyeri boyunca bu madalyondan başka bir madalyon daha üretmemiştir. Zaten bu madalyonu da Costanza madalyonundan çok farklı olmamakla ve modele farklı bir hareket ve karakter kazandıramadığı ileri sürülerek eleştirilmiştir ki çok da haksız sayılmaz bu eleştiriler.

....................................
Bertoldo di Giovanni
Madalyonu

Bertoldo di Giovanni’nin Bronz döküm Sultan Mehmed II Madalyonu

26 Nisan 1478 günü Floransa’lı Devlet adamı Lorenzo di Medici’nin
(muhteşem Lorenzo) kardeşi Guiliano’yu öldürerek kaçan Pazzi’nin en büyük komplo yazarlarından biri olan Bernardo Bandini, 23 Aralık 1479’da İstanbul’da yakalanır. Floransa adına Sultana teşekkür etmek üzere bir elçi İstanbul’a gelir ancak öncesinde Sultan II. Mehmet’in emri ile
Bandini 29 Aralık 1479 günü idam edilmiştir. Elçi beraberinde Fatih’e teşekkür anlamında çeşitli değerli hediyeler getirmiştir. Bunların arasında Lorenzo’nun hamisi olduğu Bertoldo di Giovanni adındaki heykeltraşa yaptırttığı bronz madalyon da yer almaktadır. 



Elçi Bandini’nin cenazesi ile Floransa’ya geri döndüğü sırada ise Floransa ile Napoli Krallığı arasında barış anlaşması imzalanmıştır. Bu arada elçi dönerken Fatih Sultan Mehmet’in hediyelerini ve Sultan’ın bazı isteklerini iletir Lorenzo’ya. Hediyelerin arasında yer alan Gentile Bellini’nin yapmış olduğu bronz döküm Madalyon, Sultan’ın İtalya’ya bir saldırı planı yaptığı yönünde spekülasyonlara da neden olur. Hediyelerin dışında Fatih Lorenzo’dan gravürcüler, ahşap oymacılar ve heykeltraşlar talep etmiştir.


Madalyonun ön yüzünde, Fatih Sultan Mehmet’in bir portresi yer alır. Bu portre için bilim adamlarınca kabul edilen görüş, Gentile Bellini’nin yapmış olduğu Madalyondaki Sultan portresinden türetilmiş olduğudur. Bir farkla ki bu madalyonda Sultan’ın boynunda bir madalyon da tasvir edilmiştir. Bu ise belki de hediyeler ile birlikte Lorenzo’ya gönderilen Gentile Bellini Madalyonuna bir gönderme olabilir. Yani kısacası bu madalyonda bir anlamda Sultan boynunda Bellini madalyonunu takmış olarak resmedilmiştir.
Portrenin etrafını gotik harflerle şu ifade çerçeveler:

“ • MAVMhET ASIE AC TRAPESVNZIS MAGNEQVE GRETIE IMPERET • ” 

“ Asya, Trabzon ve Büyük Yunanistan İmparatoru Mehmet”

Madalyonun diğer yüzünde başında kavuğu ve sarığıyla, sırtında peleriniyle, belinde kuşağı ile, bir elinde üç çıplak kadın esiri ( GRETIE, TRAPESVNTY, ASIE) tutan, diğer elinde de, elinde çelenk taşıyan güç, hız ve zafer tanrıçası Nike heykelciğini tutan Sultan Mehmet iki at tarafından çekilen bir Zafer Arabası üzerinde tasvir edilmiştir. Bir eliyle sırtına dayadığı tuğ’u taşıyan bir erkek figürü iki atı dizginlerinden çekmektedir.

Zafer Arabasının bulunduğu düzlem çizgisinin altındaki yay parçasının içerisinde de solda elinde çatallı mızrağı (atribu) (ancak bu çatallı mızrak üç değil nedense 5 çatallıdır) ile deniz altı tanrısı Poseidon ve sağ tarafta da Poseidon’un kızkardeşi olan tarım, bereket ve mevsim tanrıçası Demeter elinde içi meyve dolu boynuz şeklindeki sepet ile uzanmaktadır.  

Poseidon ve Demeter’in arasında kalan üçgen alandaki latince yazıda: 

“ OPVS BERTOLDI FLORENTIN SCVLTORIS ”

“ Floransalı Heykeltraş Bertoldi’nin Çalışması” ifadesi, imza olarak yer almaktadır.

93 mm çapındaki bu bronz döküm madalyon National Gallery of Art, Washington, Samuel H. Kress Vakfı Koleksiyonuna aittir.

...............

Hakkında her hangi bir bilgiye ulaşamadığım, ancak resimlerini bulabildiğim iki adet daha Fatih Sultan Mehmet Madalyonu vardır.

Museo Oliveriano, Pesaro’daki bir başka Sultan Mehmed II Madalyonu
...............

Biblioteca Apostolica Vaticana, Roma’daki bir başka Sultan Mehmed II Madalyonu


...........................................
1823 tarihli
Fransız Bronz Madalyon

1823 yılında Fransa’da A. Durand tarafından “Evrensel Şanlı Erkekler” Nümismatik serisi içerisinde çıkartılmış bir Madalyon.
42 mm. çapında ve 5 mm. kalınlığında ve 45,90 gr. ağırlığındaki bu bakır madalyonun ön yüzünde yüksek rölyef tekniğinde yapılmış bir Fatih portresi, “MUHAMMETT II” ve “IMPERATOR OTTOMANRIUM” yazıları ile çevrelenmiştir. Arka yüzde ise “NATUS ADRIANOPOLI IN ROMELIA AN. M. CCC.XXX.” 1440’da Edirne’de doğdu, “OBIIT AN. M.CCC.LXXXI.” 1481’de öldü ifadeleri yer almaktadır. Onların da altında “SERIES NUMISMATICA UNIVERSALIS VIRORUM ILLISTRIUM” Evrensel Şanlı Erkekler Numismatik Serisi yazısı görülmekte en altta da 1823 tarihi yer almaktadır. Ön yüzdeki Fatih portresinin altında Caqué F* imzası görülür.
Madalyon 7 Mart 2011’de G&M Müzayedesinde 2000 Euro’ya alıcı bulmuştur.

*Caqué F: Armand Auguste Caqué (bazı kaynaklarda ise, Auguste Antoine Caqué) (1703-1881) Fransız heykeltraş, Gravürcü ve Madalyoncu. “F” Caqué yaptı anlamına gelir.

................................................
1453-1953
500. Yıl Altın Hatıra Parası



1953 yılında İstanbul’un Fethinin 500. Yılı Hatırasına
İstanbul Fethi Derneği tarafından bastırılan 27.1 mm çapında 16 gr ağırlığında Altın Hatıra Parası.  Ön yüzünde “FATİH SULTAN MEHMET HAN • 1453-1953” yazısı ile çerçevelenmiş bir Fatih Portresi, Arka yüzde ise “500. YIL HATIRASI • İSTANBUL FETHİ DERNEĞİ” yazısı ile çerçevelenmiş “TÜRK MİLLETİNİN MİNNET VE ŞÜKRANI” Mesajı yer almaktadır. 500 adet basıldığını düşündüğüm bu paralar, seri numarası ile damgalanmıştır, bu 299 numaralı olandır. Yaklaşık olarak fiyatı 900$ civarındadır.

.........................................................
1958 Rumeli Hisarı
Restorasyon Hatırası Madalyonu

1958 yılında Rumeli Hisarı bir Restorasyon geçirir.
O tarihte RUMELİ HİSARI RESTORASYON HATIRASI adıyla 
77 mm çapında bakır bir madalyon yaptırılır.



..............

Sonuç olarak, Dünya tarihi için olduğu kadar bizim için de önemli bir şahsiyet olan Sultan Mehmet II ile ilgili bu kadar çok resim, minyatür ve madalyon üretilmişken, bunları biz niye kendi müzelerimizde izliyemiyoruz sorusuna cevap bulamıyorum.

Hadi bırakıyorum bundan 532 yıl öncesini daha 54 yıl önce, O da Rumeli Hisarı’nın restorasyonu vesile olmuş da öyle düşünülmüş; yapılmış olan madalyonla ile ilgili bile hiç doğru dürüst bir bilgiye rastlayamadım. Sanki böyle bir şey yaşanmamışcasına bir bilgi kırıntısına dahi rastlayamıyorsunuz internette. Büyük bir ihtimalle hiç bir müzemizde de yer almıyordur, bu madalyon. Biraz daha araştırırsam, İngiltere’de, Almanya’da, İtalya’da ya da Amerika’da herhangi bir müzenin kataloğunda rastlarım belki.

..............

20 Şubat 2012 Pazartesi

ŞARKILARINDA EBEDİLEŞTİRDİKLERİ BÜYÜK AŞK


İKİ BÜYÜK KLASİK TÜRK MUSİĞİ SANATKARI
EKREM GÜYER ve MÜZEHHER GÜYER
ARALARINDAKİ DERİN AŞKI,
BİRBİRLERİNE İTHAF ETTİKLERİ
ŞARKILARINDA EBEDİLEŞMİŞTİR. 


ŞARKILAR İLE KARŞILIKLI OLARAK BİR AŞK
BUNDAN DAHA GÜZEL BİR ŞEKİLDE ANLATILABİLİR Mİ? 

“ Unutturamaz seni hiçbir şey ” diyen eş’e
“ Unutmadım seni ben ”... diyerek cevap vermek!..
Ekrem Güyer, 1921’de Konya Karaman’da doğdu. Kendisi üç yaşındayken ailesi İzmir’e yerleşti. Karşıyaka Lisesini bitirdi. 1943 yılında açılan sınavı kazanarak Ankara Radyosu’na stajyer sanatçı olarak girdi. 1944 yılında ses sanatçısı Müzehher Güyer ile evlendi.


Ekrem Güyer, Rıfat Ayaydın’a ait olan “Unutturamaz Seni Hiç Bir şey, Unutulsam Da Ben” sözleriyle başlayan güfteyi Nihavent makamında besteleyerek çok sevdiği eşi Müzehher Güyer’e ithaf eder. Belki de bu nedenledir ki Klasik Türk Musikisinin bu “unutulmaz” eserini Müzehher Güyer’de en güzel ve duyarak seslendiren sanatçılarımızdan birisi olmuştur. Dinleyelim...


“Unutturamaz seni hiçbir şey, unutulsam da ben.
Her yerde sen, her şeyde sen, bilmem ki nasıl söylesem.
Bir sisli hazan kesilir, ruhum eğer seni görmese,
Neş’em de sen, hüznüm de sen, bilmem ki nasıl söylesem.”   Rıfat Ayaydın / Ekrem Güyer

Ekrem Güyer 12 makamda 30 civarında şarkı bestelemişti. Bazı eserlerinde neoklasik bir üslup ve Hacı Arif Bey, Hacı Faik Bey gibi bestekârların, diğerlerinde ise Muzafer İlkar’ın etkisi sezilir.

“Hançer-i Aşkınla Ey Yar Gönlüm Üzre Vurma Hiç”, “Canan Bilirim Sen Beni Nalân Edeceksin” gibi şarkıları günümüzde de sevilmekte ve sık sık icra edilmektedir.

Ekrem Güyer, 58 yıl önce bugün, yani 21 Şubat 1958’de ani bir mide kanaması sonucu hastaneye kaldırılır ve kurtarılamaz. Kendisine şarkılar yazan sevgili Ekrem Güyer’ini ani bir şekilde kaybeden Müzehher Güyer yaşadığı bu derin acıyı kelimeler döker ve ortaya çıkan
“ Unutmadım Seni Ben, Her Zaman Kalbimdesin” cümlesiyle başlayan güfteyi Şekip Ayhan Özışık Karçığar makamında besteler. Böylelikle eşinin bir güfteyi besteleyerek kendine armağan etmesine karşılık O da bir güfte yazarak ve besteleterek eşine, sevgilisine bir anlamda cevap verir... Unutmadım seni ben...

1923 yılında İstanbul’da doğan Müzehher Güyer, 4 Nisan 1998 yılında Ankara’da vefat etti.



“Unutmadım seni ben, her zaman kalbimdesin.
Aylar, yıllar geçti, söyle sen nerdesin?
Anlaşıldı, sen geri dönülmeyen yerdesin.
Anlaşıldı, sen gelmeyeceksin.
Unutmadım seni ben, her zaman bendesin.”  Müzehher Güyer / Şekip Ayhan Özışık


Tek çocukları olan Metin Güyer de anne ve babasının izinden gitmiş ve Türk Sanat Müziğinin beğenilerek izlenen bir yorumcusu olmuştur.

17 Şubat 2012 Cuma

Amerikan usulü Beyaz “ Tavus Kuşu ” kızartması...

 


Onu ilk kez yıllar önce, Türkiye’den ilk kez yurtdışına çıktığımda, eşimle birlikte 1989’da yaptığımız İtalya yolculuğunda, Roma’da bir poster dükkanında gördüğümde aşık olmuş, tanışmış ve posterini satın almıştım. O zamanlar Türkiye’de bugün olduğu gibi bir dolu Poster dükkanı henüz açılmamıştı, bize de Roma’da rastladığımız bir Posterciye dalmak çok cazip gelmişti, sanki bugün gitsem yerini elimle koymuş gibi hatırlarım gibi geliyor bana.

Başka posterler de vardı ama bu çok özeldi. Bende bıraktığı ilk izlenim yine yıllar öncesinde çocukluk yıllarımda Ankara Hayvanat Bahçesinde görüp yine şaşkınlık ve hayranlıkla uzunca bir süre izlediğim albino Tavus Kuşu’nu hatırlatmıştı. Onun gibi ince uzun, zarif, albenili, göz alici, çekici, ancak yine tavus kuşunun ayakları gibi o zerafete ve inceliğe uymayan çirkin ayaklara benzer tekerlekleri ile bir otomobil. Onu yollarda süzülerek giderken hayal ettim sonrasında, kimbilir ne kadar hoş bir görüntüsü olurdu... 1937 yılında yapılmış bir Otomobil Cadillac Hartmann Roadster.

O zamanlar hayatımızda internet yoktu elbette, onu ve onunla birliikte satın aldığım bir adet Jaguar ve bir adet Alfa Romeo Posteri  ile birlikte çerçeveletip önce salonumuzda daha sonra da çalışma odamın duvarında sergiledim uzunca bir süre, gelip geçtikçe bakıyor keyif alıyordum, ama hakkında en ufak bir bilgiye sahip değildim. Ne zaman ki hayatımıza internet girdi, işte o zaman ansiklopedi karıştırır gibi bilmediğimiz, merak ettiğimiz konuları araştırır, okur, inceler olduk. İşte öyle bir araştırma sırasında bu otomobil ile ilgili bilgilere ulaştım. İşte sonunda onun gizemini çözmüş, hayatını öğrenebilecek noktaya gelmiştim. Görüntüsü kadar, hayatı da, doğumu, yaşantısı, hayat hikayesi de beni görüntüsü kadar etkilemişti. Bu Roma’da bir Poster dükkanında karşılaşıp, hayran olduğum beyaz “Tavus Kuşu”, meğer bir benzeri, bir eşi, başka bir örneği olmayan, kısacası yeryüzünde bir tek, evet tek bir tane üretilmiş çok özel bir otomobildi. Sıradan olmadığını zaten tahmin edebiliyordum, ama eşşiz olduğunu öğrenmek hayranlığımı bir kez daha arttırdı. Evet çocukluğumdan beri Cadillac denen otomobilleri hep çok sevmişimdir, hala da severim, benim için çok ayrı bir yeri vardır, ama “Tavus Kuşu”mun yeri bambaşka...

O Dünyaya bir Prenses olarak gelmişti. Hikayesinin başlangıcı gerçekten de bir prensesin hayatına benzer. 1937 yılında Cadillac sadece 50 adet V16 şasi/motor üretmişti. Bunlardan  48’i kendi fabrikalarında Cadillac’ın klasik çizgilerinde seri otomobillere dönüştürülmüş, 2 tanesi ise Cadillac fabrikası dışındaki otomobil üreticilerine verilmişti. Bunlardan biri  #5130348 şasi/motor numarasıyla ( ki onunla ilgili hiç bir kayıt yok ) diğeri ise  #5130328 şasi/motor numaralı olan benim beyaz Tavus Kuşu...Cadillac Hartmann Roadster.

1937 yılında zengin bir İsviçreli fabrikatörün oğlu playboy Phillippe Barraud için 1936 Paris Otomobil fuarında sergilenen, büyük ilgi ve beğeni kazanan Figoni & Falaschi tasarımı 6 silindirli Delahaye Type 135  tasarımının kopyası bir tasarımla Willy Hartmann tarafından özel olarak Belçika Antwerp’te üretilir.
Figoni & Fallaschi tasarımı Delahaye Type 135
Figoni & Fallaschi tasarımı Cadillac Hartmann Roadster
Figoni & Fallaschi tasarımı Delahaye Type 135
Önden ve Arkadan görünüşü


Ağustos 1937 de demiryolu ile Lausanne’a getirilir
ve ilk sahibi Phillippe Barraud’a teslim edilir.


5.650 metre boyu ve 1.860 metre eni ile günümüze dek yapılmış en büyük convertible otomobildir. Sadece ve sadece iki kişiyi taşıyabilmek için oldukça büyük bir boyut!..



Phillippe yeni oyuncağını savaşa kadar iki yıl kullanır. Kriz nedeniyle ve 16 silindirli bir otomobile benzin yetiştirilememesi yüzünden olsa gerek sonraki on yıl boyunca beyaz Tavus Kuşu tozlar altında garajda yatar. On yıl sonunda garajdan tekrar gün ışığına çıkartılır ve sahibi tarafindan bir bakımdan geçirtilir. Bu arada orijinal renkleri de boyanarak değiştirilir. Sonraki on yıl boyunca sadece spor olsun diye arada kullanır bu iri beyaz Tavus Kuşu’nu Philippe.  50‘lerin ortasına gelindiğinde tekrar bir bakımdan geçirilir otomobil ve bu seferde sütlü çikolata (İsviçre Çikolatası) ve koyu kahverengi seçilir renk olarak.


60’ların ortalarında üretilmesinden 31 yıl sonra terk edilmiş olarak bir tarlada bulunur ve 925 $ karşılığında Mr. Belet tarafindan satın alınır. 1970 yılının baharında ilk kez büyük bir restorasyondan geçer. Yaklaşık olarak altı kez el değistirir. 3 kez de restorasyon geçirir. 1970-72 yılları arasında Belet otomobili sadece ve sadece İsviçre Emektar Otomobil Klübü aktivitelerinde gösteriş yapmak için kullanır. Ancak 1972 de tanıştığı otomobil koleksiyoncusu Fransız Patrice De Witte’e satar. Böylelikle Cadillac İsviçre Lausanne’dan Fransa Macon’a gider. Şubat 1977’de tekrar bir Fransıza Michel Payet’e satılır ve Lyon’a gider. Bundan sonra sürekli olarak Showlarda gövde gosterisi yapar Cadillac Hartmann. 1982 Mayısında Berlin’de, 9-12 Aralık 1983’de Retro-Lyon sergisinde, Şubat 8-17 1985’de  de Paris Retromobile’de sergilenir. Bu sergi sırasinda 150.000$ karşılığında zengin bir İran asıllı Amerikalıya P.A.Parviz’e satılır.


Parviz 65.000$ harcayarak ikinci büyük restorasyonu yaptırır. İşte bu restorasyonda, benim posterini görüp vurulduğum görüntüsüne ve renklerine kavuşur.

Bir kaç kez koleksiyonerler için yayınlanan magazinlerde satış ilanları verilir. İstenen fiyat 1.000.000 ile 3.500.000 $ arasındadır. Ocak 1990’da Ken E. Behring tarafından yalnızca 1.400.000.000 $ ödenerek Amerika Birleşik Devletleri Danville’deki Black Hawk Müzesi koleksiyonuna katılır. Üçüncü ve son restorasyonunu da burada görür. Tarihinde dördüncü kez rengi değiştirilir. Ve maalesef Amerikalılar tarafından Beyaz Tavuz Kuşu’na biçilen renk, itfaiye şefinin arabasının rengidir. Yani KIRMIZI !.. Ve benim resimlerinden görüp hayran kaldığım bu en nadide, en devasa, en sıradışı ve son derece mantıksız iki kişilik convertible; kısacası “Beyaz Tavus Kuşu”m kızartılarak Black Hawk Müzesinin Şöhretler Salonundaki özel yerini alır... Adeta Thank’s Giving’de masaya tepsi içerisinde getirilmiş nar gibi kızartılmış bir hindi (Tavus Kuşu) gibi...


Gözlere afiyet... Gitmedim, görmedim ama gitsem birgün ve görsem,
herhalde bu Tavus Kuşu kızartmasını yiyemez yanında yatar,
Figoni ve Falaschi kardeşlere “şükran”larımı sunarım...




Daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler için:

http://www.cadillacdatabase.org/Dbas_txt/16hrtm.htm

11 Şubat 2012 Cumartesi

KULÜP RAKISI ETİKETİNİN ŞEHİR EFSANESİNE DÖNMÜŞ ÖYKÜSÜ’NE SON NOKTAYI KOYMA ÇABASI VE YENİ SORULAR / TEZLER !..

30’lu yılların başlarında seri olarak üretilmeye başlanan Kulüp Rakısı’nın etiketi ile ilgili olarak yıllardır çeşitli söylenceler vardır.

Bu söylencelerde değişmeyen tek gerçek, tasarımın Cumhuriyet Dönemi Türk Grafik Sanatının ilk ve en önemli temsilcisi olan İhap Hulusi Görey’e ait olduğudur.
Ancak onun ötesinde etiket ile ilgili özellikle de illüstrasyonda yer alan masa başında içkilerini yudumlayan iki şahıs ile ilgili olarak yıllardır süregelen bir tartışma vardır. Benim şu an yapmaya çalıştığım, bu söylentileri sonlandıracak noktayı koymak değil, ancak tartışmayı biraz daha netleştirmek ve kişilerin ötesinde var olan başka
tartışılması gereken noktalara dikkat çekmektir.

Bu güne kadar etiketteki illüstrasyonda yer alan kişiler ile ilgili kayıtlara geçmiş ve benim ulaşabildiğim üç tez vardır;

1- Bu iki kişiden birinin Mustafa Kemal Atatürk, diğerinin ise İsmet İnönü olduğudur ki bu, süren söylentilerin içerisinde en zayıf olandır ve giderek de bu tezden uzaklaşılmaktadır.

2- Bu iki kişiden birincisi, 31 Mart (Miladi 13 Nisan 1909) Vak’ası veya Şeriatçı Ayaklanması’nı Selanik’ten gelerek bastıran Hareket Ordusunun İstanbul’a kadar başında yer alan (Kurmay Başkanı da Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey’di) Hüseyin Hüsnü Paşa’nın küçük oğlu Muhsin Beydir (Mehmet Ali Aybar’ın amcası) (aynı zamanda Muhsin Bey, Salah Birsel’in “Sergüzeşt-i Nono Bey ve Boğaziçi” adlı kitabında hikayesini anlattığı Nono Bey’dir), ikincincisi ise Türkiye’nin ilk maç ve spor spikeri, 1919-21 yılları arasında Türkiye’de ilk Spor dergisi olan “Spor Alemi”ni çıkartan konuşma üstadı Sait Çelebi’dir. ( Kaynak: Boğaz’daki Aşiret – Mahmut Çetin / Edille yayınları 1997, Sf:91 ) Bu iddia üzerinde düşünülebilir, aksi ispat edilemediği sürece araştırılacak ve tartışılacaktır.

3- Bu iki kişiden birinin etiketin yaratıcısı olan İhap Hulusi Görey, diğerinin ise yakın arkadaşı olduğu iddia edilen Şair ve Elazığ Milletvekili (1927-1938) Fazıl Ahmet Aykaç olduğu iddiasıdır. Bu iddia ile ilgili olarak en ciddi ve güvenilir kaynak bir söyleşiye dayanır. Tekel Genel müdürlüğü Basın ve Halkla ilişkiler Müdürü Ekber Yeşilyurt 1980’li yılların başında İhap Hulusi Görey’e bir saygı ziyaretinde bulunur.  Bu ziyaret sırasında tasarımcı İhap Hulusi Görey; kendisinin ve Ahmet Haşim, Mithat Cemil, Orhan Seyfi Orhon, Yahya Kemal Beyatlı ve Yusuf Ziya Ortaç’ın Eski Lebon Pastanesi’nin müdavimleri olduklarını, orada bir akşam rakılarını yudumlarlarken o anı ölümsüzleştirmek isteği ile söz konusu etiketi çizdiğini ifade eder. Yine kendi ifadesi ile resimdeki kişilerden birinin kendisi, diğerinin de Fazıl Ahmet Aykaç olduğudur. Daha sonrasında Ekber Yeşilyurt söz konusu söyleşiyi, Tekel Genel Müdürlüğü’nün yayın organı olan “Tekel Dergisi”nde yayınlamıştır. Bu nedenledir ki bu tezler içerisinde en ciddi ve doğrusu olarak kabul görmektedir.

Bu son iddiayı (3) güçlendirmek ve kesinleştirmek adına çekilmiş ve yayınlanmış olduğunu düşündüğüm bu fotoğraftaki kişi iddia edildiği gibi İhap Hulusi Görey ise (veya Fazıl Ahmet Aykaç) etiketteki illüstrasyondaki kişiye
( iki farklı illüstrasyon vardır, bu konuya daha sonra değineceğim) benzememektedir. Bu fotoğraf ile benim iddiam ve düşüncem şudur; İhap Hulusi Görey’in çoğu işlerinde yapmış olduğu illüstrasyonları daha önceden kurgulayarak çekmiş olduğu fotoğraflardan ( Büyük ressam Osman Hamdi Bey gibi) yararlanarak oluşturduğu bilinmektedir, bu fotoğraftaki kişi ister kendisi ya da yakın bir arkadaşı olsun, bu fotoğrafı sırf yaratmak istediği ambiyansa uygun hareketi canlandırmak adına kurgulayarak çekmiş olabilir. Zira vücut hareketi, gölge, ışık, elin, kolun pozisyonu, kadehi orta ve işaret parmakları arasında tutuş, arkaya doğru kaykılarak oturuş, ata yaka smokin gömleği. sigar gibi ayrıntılar gerçekten de etiketteki illüstrasyona model oluşturabilecek kadar yakındır, ancak yüz kesinlikle ve de kesinlikle o yüz değildir. Her ne kadar İhap Hulusi Görey’in söyleşide bu şekilde bir ifadesi olduğu kanıt olarak gösterilse de benim bu iddiayı tam olarak kabul etmemi engellemektedir. Fazıl Ahmet Aykaç ile ilgili olarak henüz bir fotoğraf sahibi değilim, eğer hareketi ve duruşu oluşturmak adına çektiği o fotoğraftaki yüz yerine Fazıl Ahmet Aykaç’ın yüzünü kullandı ise üstad İhap Hulusi, onu bilemem.





























Kişilerin kim olduklarını şimdilik bir kenara bırakır ve etiketin bütünü ile ilgili olarak tartışılacak konulara gelir isek; elimizde 1,2,3 ve 4 olarak etiketlediğim bir resim var. Sıralarken varsayımsal olarak, fiyatlarına dayanarak tarihsel olarak sıraladım.

(1) fiyatı 140 kuruş olan, elimdeki en eski etiket;

(2) fiyatı 395 kuruş olan, bulabildiğim ve en eski hatta ilk Kulüp Rakısı şişesi iddiasına sahip (fiyata bakarsak bu iddia da yanlış) şişe üzerindeki etiket ;

(3) fiyatı 770 kuruş olan,TEKEL’in yayınladığı “Osmanlı’dan günümüze Tekel” adlı Kitaptan alınan etiket ;

(4) 700 TL fiyatı olan, yakın tarihlere ait etiket.
1 ve 2 no’lu etiketler üzerindeki illüstrasyondaki şahıslar, 3 ve 4 no’lu etiketlerdeki şahıslardan farklı. İhap Hulusi Görey’in elinde kadeh olarak çekilmiş olan fotoğrafının kenarında görülen etiket görselindeki şahıslar da 1 ve 2 deki şahıslarla aynı ancak o etikette başka özellikleri nedeniyle ( Kulüp Rakısı yazısının üzerinde “Fevkalade” yazmakta ) 1 ve 2 den ayrılmakta.

( 1 ) NUMARALI ETİKET, KAPAK AĞZI BANDI VE GÖĞÜS MADALYONU





























1 numaralı etiket, yıllar önce İnhisarlar İdaresi (Tekel) tarafından hazırlanmış, o dönem üretilmiş olan Rakı, Likör, Kanyak, Vermut gibi alkollü içeceklerin ilk orijinal etiket baskılarından oluşturulmuş bir albümden ele geçmiştir.

Ayrıca etiketin yanısıra, 1 numaralı etikette görülen illüstrasyonun içindeki şişede görüldüğü gibi şişenin ağız kısmında şişenin boğazını saran “İNHİSARLAR İDARESİ” yazan bir bant, yine şişenin göğsünde yer alan “İnhisarlar İdaresi” yazan ve ortasında ( Türkiye Cumhuriyeti İnhisarlar İdaresi) TCİİ harfleriyle oluşturulmuş bir arma olan bir de özel bıçaklı bant vardır. 2 numaralı etiketin içindeki şişe görselinde bu detaylar ortadan kalkmıştır. Bu da 1 numaralı etiketin en eski ve orijinal etiket olduğu yönündeki tezimi doğrular niteliktedir.
Söz konusu albümdeki tüm etiketler gibi bu Kulüp Rakısı etiketi de son derece kaliteli bir baskı örneğidir. Renkli baskının yanısıra bir de sıcak altın varak baskı ve yer yer de gofraj (kabartma) görülmektedir. O dönemdeki Tifdruk-Derin Baskı (Almanca Tiefdruk) (Tifdruk baskı sisteminin en önemli özelliği net, yumuşak ve her kopyası birbirinin tam benzeri baskılar vermesidir. Ayrıca kalitesini bozmadan yüksek tirajlı baskı yapabilmesi nedeniyle yoğun baskılarda tercih edilmektedir.) denen bir baskı tekniğiyle basılan bu etiketler zaman ilerledikçe teknolojinin değişimine parallel olarak offset baskı tekniğine dönüşmüştür. 3 ve 4 numaralı etiketler Ofsett tekniği ile basılmış etiketlerdir.

(2) numaralı etikette genel olarak illüstrasyon sabit kalmakla birlikte şişenin üzerindeki boyun bandının ve göğüs bandının kalkmasının nedeni, zaman geçtikçe ve fiyat değiştikçe etiketin yenilenmesi gereken bir aşamada, etiket maliyetlerinin düşürülmesi amacıyla bir tarihte boyun ve göğüs bantlarının kaldırılması gerekmiş ve bu da yapılan bir revizyon ile ana illüstrasyon üzerinde bir revizyonu beraberinde getirmiştir. Maliyeti düşürmek nedenyile diğer yapılan bir değişiklik de (1) numaralı etikette var olan gofrajın ve altın varak sıcak baskının kalkmış olmasıdır.

(1) ve (2) numaralı etiketlerin İhap Hulusi Görey’e ait olduğunun en güzel göstergesi (1) numaralı etikette açıkça görülebilen sol üst tarafta yer alan iki satırlık “ ÜZÜM VE ANASONDAN YAPILMIŞ” ifadesinin tipografisidir. Tipografideki A harflerine dikkatlice bakılacak olur ise A harflerinin ortasındaki bacağı usta kendi imzası gibi kullanmıştır. İhap Hulusi Görey’in alameti farikası diyebileceğimiz imzası ters dönmüş bir müselles* tir.


* müselles: üçgen, demiryolculara yabancı olmayan bu arapça kelime TCDD terimler sözlüğünde “üçgen yol, bağlantı” olarak tanımlanmaktadır. Müselles yolları birbirine bağlamasının yanısıra tren dizisi veya lokomotiflerin yönlerinin değiştirilmesine yarayan bir tesistir.

Ne olmuştur da (1) ve (2) numaralı etiketlerdeki illüstrasyon bir tarihten sonra (3) ve (4) no’lu etiketlerde ve bugün hala devam edegelen etiketlerde olduğu gibi değişmiştir. İllüstrasyonun temel kompozisyonu değişmemekle birlikte illüstrasyonu oluşturan elementler değişmiştir. En önemli değişiklik etiketteki karakterlerin simalarıdır. Eğer daha önce tartıştığımız etiketteki kişilerin belli şahıslar olma durumu geçerli ise, bunlar kimdir? Çünkü çok belirgin bir şekilde kişiler değişmiştir. Bu sorunun yanısıra bu süregiden iddialar hangi seri ile ilgilidir? 1 ve 2 ile mi yoksa 3 ve 4 ile mi? Bu da cevaplanması gereken başka bir soru ortaya çıkartmaktadır. Hatta giderek her baskı sonrasında kalıplar belki değiştiğinden olsa gerek tipler iyice değişmektedir.

Diğer en belirgin değişiklik ise kılık kıyafetlerdeki değişikliktir. (1) ve (2) deki şahısların kıyafetleri daha bir 1930-40 dönemini çağrıştırırken, (3) ve (4) deki kıyafetler 1950-60 yıllarının kıyafetlerini, salon beylerini çağrıştırmakta. Gömlekler Ata yaka tabir ettiğimiz cinstenken, normal gömlek yakasına dönmüştür son etiketlerde. Dudakların arasındaki etiketli sigar yerini puroya bırakmıştır. Smokin gömleğinin önündeki pliler ortadan kalkmış, düğmeler daha belirgin ve irileşmiş, bel hizasında ceket altına giyilerek düğmeli vaziyette duran yelek ise ikincisinde düğmeleri açık bir vaziyette ifade edilmiştir. Cepteki beyaz mendilin büyüklüğü ve duruşu bile farklılaşmıştır.

Bir başka ayrıntı ise içki kadehlerini tutuşlar ile ilgilidir. (1) ve (2) deki orta parmak ve işaret parmağı arasına denk getirilerek kibarca tutulan kadeh ( kompozisyon için çekilen fotoğrafta da aynı şekilde tutulmuştur) baş ve işaret parmakları arasına kaydirilmiş ve ilkindeki zerafet yitirilmiştir. Diğer şahsın başlarda baş ve işaret parmağı ile tutarak kaldırmaya çalıştığı kadehteki incelikte aynı şekilde kaybedilmiş, neredeyse bütün parmaklarla yapılan bir tutuşla hantallaştırılmıştır hareket.

Bir başka ayrıntı ise değişmemiş gibi görünse de Kulüp yazısının tipografisindedir. O da ü harfinin noktalarındaki değişimdir. Ayrıca Kulüp Rakısı yazısının altındaki üç sıra varak bant da kaldırılmıştır.

“Üzüm ve Anasondan yapılmış” ifadesinin tipografisi de tamamen değiştirilmiştir.

Tüm bu değerlendirmelerin sonucunda kafamda oluşan soru ve buna kendimce verdiğim cevap olasılıkları şöyle:

Bir tarihte, etiket üzerinde yukarıda bahsettiğim değişikliklerin yapılmış olmasının bir çok nedeni olabilir.

• Döneme uygun hale getirmek mi istenmiştir?
 •Tifdruk baskıdan Offset baskı tekniğine geçilirken, kalıpların değiştirilmesi gerektiğinde yeni bir kalıp için illüstrasyon yeniden mi çalıştırılmıştır?
 • İllüstrasyonu belki orijinalini yapan üstada ulaşılamamış da o nedenle değil bir başkasına yaptırmak mı gerekmiştir?
• Bu birileri tarafından daha ekonomik ya da daha güzel mi bulunmuştur?
• Yoksa bu revizyon Tekel tarafından kendi bünyesi içerisinde mi yaptırılmıştır?

Benim tüm bunlara ve daha da çoğaltılabilecek sorulara cevaben elbette bir tezim var! Büyük bir ihtimal ile (1) ve (2) ve elimizde olmayan onlara benzer başka ara etiket üretimlerinden sonra baskı tekniği değişikliğinin getirdiği kalıp değiştirme noktasına gelindiğinde (3) üncü etiket örneğinde görülen durum ortaya çıkmıştır. Ve bu etiket O yıllarda İnhisarlar İdaresi, İnhisarlar Kutu Fabrikası bünyesindeki Türkiye Cumhuriyeti İnhisarlar İdaresi Kutu Fabrikaları Matbaasında çalışan biri tarafından yapılmış olabilir. Nitekim, 1940 yılında 22X22 cm boyutlarında 88 sayfalık, kuşe kağıda, renkli ve siyah/beyaz baskılı, Karton kapaklı, HURUFAT KATALOĞU isimli bir Rehberin Grafik Tasarımı bir Ressam tarafından yapılmış ve rehber Kutu Fabrikalasının matbaasında basılmıştır. Bu rehberdeki kompozisyonlar mürettiphanede kurşun ve pirinç parçaları birbirine eklenmek suretiyle hiç klişe masrafı yapmadan fabrikanın müsait zamanlarında yine aynı ressam nezaretinde tertip edilmiştir. Bu Ressam Ali Suavi Sonar’dır. A. Süavi olarak işlerinin altına imza atan Ali Suavi Sonar, İnhisarlar İdaresinin bir çok işine imza atmış bir ressamdır.

Bir dönem İnhisarlar İdaresinin gazete reklamlarını da tasarlamış olan
Ali Suavi Sonar,
neden etiketlerin tasarımlarına da
el atmış olmasın.

9 Şubat 2012 Perşembe

“ Çağın sanatı yapılmalı, Sanatın özgürlüğü olmalıdır”...

• DER ZEIT IHRE KVNST •
• DER KVNST IHRE FREIHEIT •


SECESSION







3 Nisan 1897 yılında klasik sanata daha çok önem veren yeniliğe kapalı Viyana Sanat Okulu’ndan ayrılan sanatçıların
Berlin ve Münih’deki Sezession adlı birlikleri örnek alarak öncülüğünde kurulmuş yeni akımlara da açık Sanatçılar Birliği’nin binasıdır.


Mimari projesi Joseph Maria Olbrich’e aittir.



Açılışı ve ilk sergisi 1898 yılında yapılmıştır. Secession’un ünü, 1902 yılında besteci Ludwig van Beethoven’a adanan 14. sergisi ile doruk noktasına ulaşmıştır. Bu sergi sırasında Max Klinger’in büyük boyutlu çok renkli Beethoven heykeli ve Gustav Klimt’in binanın iç duvarları üzerine yapmış olduğu Beethoven temalı frizleri de ilk kez sergilenmiştir.


Max Klinger Beethoven heykeli üzerinde stüdyosunda çalışırken

Beethoven heykeli Sessession’da Gustave Klimt’in yaptığı frizlerin önünde. 1902

Heykel 2003 yılına kadar Leipzig Alman Senfoni Orkestrası Binası, Gewandhausorchestra’da (Elbise ve Tekstil Salonu) sergilenmiş, o tarihten bu yana da Liepzig’de Güzel Sanatlar Müzesi’nde (Museum der Bildenden Künste) sergilenmektedir. 
Max Klinger, Olimpic tanrılar gibi zengin bezemeli bir tahtta oturan, çıplak göğüslü, ayağında sandaletlerle ve ayağının dibinde Jupiter’in hanedan hayvanı olan kartal ile tasvir ettiği bu 3 metreden yüksek renkli Beethoven heykeli’ni ilk kez 1902’de Viyana’da Sessession’daki Beethoven’e adanan sergide kamuoyu önüne çıkartmıştı. O dönemde bu mermer, bronz, alabaster karışımı sıradışı heykel yetersiz bulunmuş, alay konusu olmuştu. Birkaç yıl sonra Klinger heykeli 1857 yılında doğduğu Liepzig şehrine satmıştı.
Sergi sonrasında Gustave Klimt’in frizleri saklanmış ve ancak 84 yıl sonra 1986’da tekrar izleyenlerle buluşabilmişti. 







Secession, Avrupa dillerinde “ayrılma” anlamına gelir. Bu sözcükten uyarlanan “Secessionstil” veya “Wiener Secession”ını Avusturya’da, Viyana Yaratıcı Sanatçılar Birliği’nden yönetimi protesto için ayrılan genç üyeler kurmuştur. Sorun, teknik olarak yabancı sanatçıların Birliğin sergilerinde yer almalarına izin verilmemesi gibi gözükse de, asıl neden geleneksel tutumla, Fransa, İngiltere ve Almanya’dan gelen yeni düşünceler arasındaki çatışmadan kaynaklanmıştır.

Bu başkaldırıyı yöneten ve Secession’a ilk başkan olan sanatçı
Ressam Gustav Klimt’tir. Kurucu üyeler ise mimar Joseph Maria Olbrich (1867–1908), Josef Hoffmann (1870–1956) ve Koloman Moser (1868–1918)’dir. Secessionstil Art Nouveau’nun Fransa ve Almanya’da gelişen çiçek motifli üslubuna karşı çıkmıştır. Batıdaki Art Nouveau hareketiyle olan tek bağlantısı İngiltere’dekinden de güçlü bir başkaldırı niteliği taşımasıdır.

Secession binasının alınlığına yazılı olan, “Der Zeit Ihre Kunst, Der Kunst Ihre Freiheit” (çağın sanatı yapılmalı, sanatın özgürlüğü olmalıdır) sözü, Viyana’daki sanatsal devrimin parolası olmuştur. Bu hareketin diğer ülkelerdeki tutumlardan bir farkı da ciddiyetidir, çünkü Secession sanatçıları planlı olarak, tam amlamıyla devrimci bir yaşam biçimi geliştirmekte kararlıydılar.
İnsanın gündelik yaşamında karşılaştığı her nesne, tam anlamıyla Secession’un ideal anlayışına göre tasarlanmalıydı.

Çiçekli Fransız stilini reddedince, Viyana Secession sanatçıları iki boyutlu biçimlerle çalışarak daha büyük bir sadeliğe yönelmişlerdir.

Geliştirdikleri tasarım dili kareler dikdörtgenler ve dairelerin tekrarı veya bileşiminden meydana gelirken, kullandıkları geometri mekanik ve katı olmayıp organik bir nitelik göstermiştir.


Bu gruptan Julius Klinger (1876–1950), Alfred Roller (1864–1935), Berthold Löffler (1874–1960) ve Koloman Moser grafik tasarıma katkılarda bulunan sanatçılardır. Yeniçağa geçerken yayın hayatına başlayan dergiler arasında en güzel olanı şüpesiz ki, Viyana Secession’un hazırladığı “Ver Sacrum” (Kutsal İlkbahar) adlı zarif üsluplu dergidir. 1898’den 1903’e kadar süren yayın hayatı boyunca derginin yönetim kadrosu ve sanat sorumluluğu sanatçılardan oluşan bir rotasyon komitesiyle sürekli değişmiştir. VER SACRUM Moser ve meslektaşları için bir dergiden çok, yeni grafik tasarımların denendiği bir tasarım laboratuarı olmuştur. 28x28,5 cm gibi değişik bir kare formata sahip olan dergide, metin, illüstrasyon ve bordürler canlı bir bütünlük içerisinde tasarlanırken, sayfa düzenlenmesindeki benzersiz beyaz alan kullanımı, dergiye ayrı bir nitelik kazandırmıştır. Renkli resimler, özgün gravür ve litografiler her sayıda ek olarak verilmiş, tasarım estetiği büyük önem taşıdığı için, reklâm verecek kuruluşların dergi ilanı tasarımlarını, çıkacak olan sayıdaki tasarımcı kadroyla çözmeleri istenerek, her sayıda görsel tasarım birliği sağlanmıştır. Ver Sacrum’un sayfalarını süsleyen üstün nitelikli çizgisel ve geometrik tasarımlar, Secession stili geliştikçe, önemli birer tasarım kaynağı olmuştur.