7 Nisan 2012 Cumartesi

“Mimar olunmaz, Mimar Ölünür”



Yıllardan 1970, Liseyi yeni bitirmiş bir çaylağım, Üniversite Sınavlarına girmişim, bir de o zamanlar ayrıca yapılan ODTÜ sınavlarına, Merkezi sistemden gelen sonuç hiç de arzuladığım şekilde değil, sadece İktisadi Ticari İlimlere girebiliyorum, bir de sanki o zamanlar Dil Tarih Coğrafya’nın Arkeoloji bölümüne. İktisat’ı kesinlikle düşünmezdim, düşünmedim de, Arkeoloji olabilirdi ama, ancak ailem özellikle de babam buna karşı çıktı ve beni bu sevdadan caydırdı. İçimde kalan ukdelerden biridir bu, ancak hevesimi sonraki yıllarda yıllık iznimin neredeyse tümünü Afrodisias arkeolojik kazısında üstelik de Kenan Erim gibi bir hoca ile beraber geçirerek, o hafriyatın un gibi incecik kumunu yutarak yaşadım. Arkeoloji de olamayınca, kara kara düşünmeye başlamıştım, o zamanlar bizlerin bugünün gençleri gibi daha Lise çağlarında, gelecek için planlar yapmak gibi bir derdimiz yoktu, düşünmemiştik pek, hatta düşündüğümüz alternatiflerin de ne menem şeyler olduğunu çok da iyi bilmezdik öyle.

Merkezi sistemde durum böyleyken, ODTÜ tarafında aslında biraz şansım vardı gibi, yedek listedeydim ve 4 puan vardı kesin kayıda kadar, herkes kesin gözüyle bakıyordu, gerçi o da benim çok arzuladığım bir seçenek değildi, zira ilk tercihlerimden değil de ancak puanım Fizik Bölümüne girmemi sağlıyabilecekti. Tek tesellim bir şekilde ODTÜ’ye kapağı atıp, hazırlığı da aşarsam ikinci senede yatay geçiş ile bölüm değiştirme şansını denemekti. Ama heyhat, herkes söz birliğine varmış gibi beni heveslendirirlerken, ne yazık ki o sene bir puan bile kıpırdamadı yedek liste ve biz de ODTÜ macerasından daha başlayamadan vazgeçmek zorunda kaldık. İkinci ukte de bu oldu üniversite kapısında, ancak bunu da bir şekilde ilerki yıllarda tatmin yolunu bulabildim. Üniversiteyi bitirdikten sonra ODTÜ Restorasyon Bölümüne Master Programı için başvurdum ve kabul edildim. İşte bana şans bir kere daha gülmüştü, ancak bu da bana çok görüldü, O zamanlar kuruluş amacı eğitime destek vermek gibi bir misyonu da içeren TUBİTAK gibi bir Kurum, bir çalışanının Lisans üstü çalışması için istemiş olduğu izini, üstelik de ücretsiz izini onaylamayınca bu macera da ancak iki sömestr sürecek ve sona erecekti.

Ne Merkezi Sistem ne de ODTÜ’den bana hayır olmayacağını anladığımda önümde tek bir seçenek kalmıştı ki o da Özel bir okula kaydolmaktı. Ancak orada da bir şartım vardı, hem okuyup hem de çalışacaktım. Yani gündüz çalışacak ve gece okula gidecektim. Ancak o şekilde Özel Okul seçeneğini kabul edebilirdim. Tek bir memur maaşıyla bizleri geçindirmeye çalışan babama hem fazla yük olmak istemiyordum, hem de, istemediğinden değil ancak olanaksızlarından dolayı beni ekonomik anlamda çok destekleyemiyen babamdan para istemek, ya da annemin arada babamdan habersiz cebime sıkıştırdıkları ile idare etmek istemediğimden bunu gerekli görüyordum. Annemin de desteği ile bu isteğim konusunda babamı ikna etmek çok da zor olmadı. Okul arayışı yanısıra bir yandan da çalışma ortamı araştırılmaya başlandı. Böylelikle daha 17 yaşında, üstelik de çalışabilmek için yaşımı mahkeme kararıyla doğum günümü 8 Ekim 1952 yapmak suretiyle bir yaş büyütüp 18 yaparak, Tarım Bakanlığı, Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü, İnşaat Dairesinde işe de başladım.

Tabii öncesinde ne okumak istediğime ve hangi okulda okuyacağıma karar vermemiz gerekiyordu, Süleyman Demirel’in ağabeyi Hacı Ali Demirel’in sahibi olduğu Yükseliş Yüksek Okulu’nda karar kıldık; ya da babam zaten araştırmış ve kendince bir çözüm olarak Yükseliş’i uygun bulmuştu, babam ile birlikte görüşmek üzere Okula ilk gidişim o gündür. Birlikte 4 kata çıktık, bir sekretere babam kartvizitini verdi ve biri ile görüşmek istediğini iletti . Sekreter bir süre sonra görüşeceğimiz kişinin odasına aldı bizi. O ana kadar bana ne bu kişinin kim olduğundan ne de ne amaçla onun yanına gittiğimizden bahis açmıştı. Sormamıştım da, ya da soramamıştım, biz böyleydik...

Masasının başındaki oldukça yapılı, uzunca boylu, saçları hafif seyrelmiş, yuvarlak ve Orta Anadolu’lu insanlara özgü yanaklı, küçük yuvarlak gözle ve gözlüklü, şık ve temiz giyimli kişi tanışı olduğu babamı oldukça samimi ve saygılı bir şekilde karşılamıştı. Belli ki bir hukukları vardı. Babam beni de taktim edip orada bulunuşumuzun nedenini açıkladıktan sonra ve tavsiyelerini sorduktan sonra, söz konusu kişi babamı bırakıp benimle ilgilenmeye ve bana sorular yöneltmeye başladı. Bana sorduğu ilk sorulardan biri ne olmak istediğim idi, ben de kafamda belirleyemediğim, ki gerçekten bilgisizdim, mimarlık ve mühendislik arasında kararsızlığımı dile getirdim. İkisi arasında seçim yapabilmem için bunların ne iş yaptıkları konusunda bana yol göstermesini rica ettim. O da bana şu an hatırlayamadığım, ancak benim gerçekte neyi istediğimi ve neye istidadım olduğunu anlayabilmeye yönelik bir çok soru sorduktan ve cevaplarını aldıktan sonra bana Mimarlık... demişti, senin yerin Mimarlık’tır, senin istediğin meslek Mimarlık...

İşte, o gün ben ilk dersimi, ilk Mimarlık dersimi Odasına girerken kapısının üzerinde titrini okuduğum Akademi Başkanı’ndan, İ. Hulusi Güngör’den almıştım. Bana o ana kadar tanımadığım bir mesleğin kapılarını ilk açan da o olmuştu. O nedenle benim hayatımda önemli bir yere sahiptir. 35 yıl oldu o Okuldan mezun olalı, Mimar olalı, hiç bir zaman pişmanlık duymadım, çok da severek okudum ve sahiplendim, belki tekrar dünyaya gelsem yine mimarlık okumak isterim ama bu sefer o mesleği doya doya icra etmek de... Ne yazık ki Okul sonrası hayat beni başka alanlara yönlendirdi, o çok severek okuduğum mesleğimi, Mimarlığı yapamadım, işte bir ukte daha... Ama artık bunun diğer uktelerim gibi yeri bir şekilde doldurulamayacak, o tatmini yaşayamayacağım, zira zaman yok, belki ikinci hayatta, o da varsa tabii.

Tüm bunlar dün sevgili arkadaşım Nilgün İpek karaismailoğlu’nun Facebook’tan vermiş olduğu Hocamızın vefatı ile ilgili üzücü haber sonrasında aklımdan geçti tek tek. Çok da düşünmemiştim daha önce hocanın benim hayatımdaki yerini ve önemini. Okulu bitirdikten sonra bir kez daha karşılaşmamıştım kendisiyle iki yıl öncesine kadar. Zaten biz mezun olmadan çok önce Okulumuz önce 1971’de Devletleştirilip Zafer Mühendislik ile birleştiğinde ve sonrasında da 1973’de de Ankara Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi olduğunda ayrılmıştı Hulusi Hoca. Ancak, birinci sınıfta bizler için çok önemli olan Temel Tasar ( Basic Design) derslerini ondan almıştık. Adı üstünde Temel Tasar, tasarımın temel ögelerini, çizgiyi, lekeyi, deseni, rengi, ahengi, dengeyi, formu, estetiği, fonksiyonu, boyutu, kütleyi, uyumu, iki boyutu, üç boyutu hep o anlattı, biz öğrendik... Tasarımın, mesleğimizin temel taşlarıydı, onun bize verdikleri, belki mesleğimi icra etmedim ancak gerek kendi güncel hayatımda, gerekse daha sonrasında alaylı olarak edindiğim grafikerlikte bana sonsuz yararı oldu bu temel taşlarının. Bana, bize olan emeklerini göz ardı edemem, edemeyiz.

Yıllar geçti, bir çok şey yaşadım, hayatıma yeni kişi, kişiler katıldı, kızlarım oldu. Biri benim mesleğimi baba mesleğini tercih etti, okudu, bitirdi Derya ve babasının yapamadığını o yapıyor şimdi; diğeri de yine yakın bir mesleğe düştü (armut dibine düşermiş misali) tasarımcı oldu, Endüstriyel Tasarımcı, Defne.

İki ya da üç sene öncesiydi, Derya annesi ile birlikte Antalya’ya tatile gideceklerdi, onları Varan Terminaline yolculamaya götürdüm, otobüsün gelmesini beklerken, gözüm birine takıldı, bir hayli yaşlanmış, beli biraz bükülmüş, saçları daha da seyrekleşmiş olsa da Hulusi Hoca karşımdaydı, gidip kendimi takdim ettim, hemen adımdan hatırladı, önce babamı sordu, vefatını duyunca üzüntüsünü ve ne kadar değerli bir insan olduğunu dile getirdi, Derya’yı tanıştırdım ve eşimi, Derya’nın da meslektaşımız olduğunu duyunca çok sevindi, memnuniyetini ve başarı dileklerini iletti. Ona söyleyemedim, söyleyemedim Mimarlık yapamadığımı, başka bir dalda çalışıyor olduğumu, sanırım utandım ya da onu üzmek istemedim. Belki de ikincisi ağırlıkla, zira o mesleğini çok seven ve meslektaş yetiştirmekten ve onların başarılarıyla sevinen, onur duyan ve yücelen bir insandı. Onu o yaşında üzmek istemedim işte, zaten onun otobüsünün hareket saati de gelip çatmıştı, çok da vakit yoktu, acele ile bana gömlek cebine sıkıştırmış olduğu kartvizitini sıkıştırdı, görüşelim, mutlaka bizim Bodrum taraflarına gelirsen ara, sevinirim dedi ve öylece vedalaştık, otobüse bindi ve gitti. Gidemedim, kısmet olmadı onu bir kez daha görmek, o son görüşmemiz oldu bu...

İşte bugün onun artık aramızda olmadığının haberini aldım, bütün bunlar öyle geldi geçti kafamdan, belki daha yazmaya devam etsem kimbilir beynimin dağarcığından onunla ilgili, gençliğimle ilgili daha neler gelip oturacak karşıma, anlat, beni de anlat diye...

Onunla ilgili karıştırırken 17 Kasım 2009’da Mimarlar Odası Didim Temsilciliği’ni ziyaretinde yaptığı bir söyleşinden bir alıntıya rastgeldim, içinden dört kelime, bir özdeyiş, çok şey anlatıyor bugün bana: “ Mimar olunmaz, mimar ölünür.” diyor...

Hocam, siz hem Mimar oldunuz, hatta mimarlar hem de Mimar öldünüz... Bugün sizin öğrenciniz olan bizlerin her birinde bir İ.Hulusi Güngör olarak varsınız, ve bizler yaşadığımız sürece bizlerin bir parçası olarak yaşamınıza devam edeceksiniz. Hem bir çok değerli yayınınızla, hem mimari eserlerinizle ve en önemlisi de yetiştirdiğiniz belki de yüzlerce genç öğrenci, genç meslektaşınız ile siz Mimar olarak öldünüz.

Sözü sizin istediğiniz gibi bitirelim Hocam! “eğer öldüğünüzde falanca mimar öldü derlerse o zaman mimar olmuşsunuz demektir.” demişsiniz...

1928 YILINDA KARAMAN’DA DOĞAN, 1952 YILINDA İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİNİ BİRİNCİLİKLE BİTİREN, BEŞ YIL İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ MAÇKA TEKNİK OKULU’NDA, YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ’NDE, KURUCU BAŞKAN OLARAK ANKARA DEVLET MÜHENDİSLİK VE MİMARLIK AKADEMİSİ’NDE, KURUCUSU VE DEKANI OLARAK TRAKYA ÜNİVERSİTESİ MÜHENDİSLİK VE MİMARLIK FAKÜLTESİ’NDE, EĞİTMEN OLARAK MİMAR SİNAN, ERCİYES VE SELÇUK ÜNİVERSİTELERİ’NDE YÖNETİCİLİK VE EĞİTMENLİK YAPAN, MESLEKİ KİTAPLAR YANISIRA, YUNUS EMRE VE TÜRK DİLİ ÜZERİNE DE YAYINLARI OLAN PROFESÖR YÜKSEK MÜHENDİS MİMAR İBRAHİM HULUSİ GÜNGÖR 5 NİSAN 2012 PERŞEMBE GÜNÜ VEFAT ETMİŞTİR.

CENAZESİ 6 NİSAN 2012 GÜNÜ CUMA NAMAZINI MÜTEAKİBEN ATAKÖY 5. KISIM ÖMER DORUK CAMİİ’NDEN KALDIRILMIŞTIR.

Sordular...
İBRAHİM HULUSİ GÜNGÖR’Ü nasıl tanırdınız?

MİMAR’dı... MİMARLAR’dı...

Hiç yorum yok: