26 Eylül 2013 Perşembe

20 Ağustos 2013... İN’in ÖNÜndeyim...

İN’in ÖNÜnde...



İlkokul çağlarımdan beri yıllar yılı kim bilir kaç kez önünden geçtiğim, her zamanki alışkanlıkla tabelasını okuduğum, hatta o zamanlar seyahatler sırasında sıkılmayım diye elime tutuşturulan karayolları haritasında birazdan geleceğimiz ve geçip bir sonrakine doğru ilerleyeceğimiz yerlerden birinin adı olarak bildiğim ama hiç uğramadığım, onun içinde bilemediğim; sonrasında Tarih kitaplarından Kurtuluş Savaşımızda önemli iki meydan muharebesine adını vermiş, o da yetmemiş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda önce silahıyla, sonra da aklı, bilgisi ve üstün yetenekleriyle en ön saflarda yer almış Mustafa Kemal Atatürk’ün en yakın yol arkadaşı İsmet Paşa’ya ve ailesine adını vermiş o yerin önündeyim... İnönü’deyim... Ağustos’un 20’si ve ben Didim’e doğru yollardayım...

Başkası olsa çıkar İstanbul’dan biner Eskihisar’dan feribota geçer Yalova’ya bastırır Bursa, sonra da Balıkesir, yokuş aşağı vurur İzmir’e, oradan da Otobanla Germencik, Söke, Didim... Alır duşunu oturur, Ohhhhh!.. der, tatildeyim...

Ben öyle değilim işte, her gidişte ya da dönüşte yeni yollar yeni yerler ararım, görmeye, tanımaya açım... Bazen de daha önce gittiğim ama bir kez daha göresim gelen yerlere uğrarım, hatır için...

İşte bu sefer de öyle çıktım yola, hiç bir plan yapmadan, hatta hangi güzergahtan gideceğime bile yolda karar verdim, bir baktım ki Sapanca, Maşukiye, derken Adapazarı... Bilecik kavşağı, kırdım sağa ve oradan başladım tatil yolculuğuma... Daha önce de geçmedim mi bu yoldan, çooookk... ama Antalya’ya giderken... Didim'e giderken bu ikinci, kızlarım Derya ve Defne ile birlikte bu güzergahı kullanarak yine Didim’e gitmişliğimiz vardı, arada bazı ufak değişiklikler yaptım tabii...

Bilecik ve Sakarya vadisi için belki bir başka blog yazarım, o yüzden gazlayıp, geçiyorum... Eskişehir kavşağını geçiyorum, ki Eskişehir bir koşu gidip gelinebilir bir mesafe kadar yakın sanki, Mustafa Kemal Atatürk’ün resminin de yer aldığı tabelalarla karşılaşıyorum...

“Türk’ün makus talihinin yenildiği yerdir” İNÖNÜ,
diyor Mustafa Kemal Atatürk... yani, kötü, ters dönmüş, bir türlü düzelmeyen talihimizin kırıldığı, yenildiği yer...

Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya çektiği bir telgrafta böyle belirtmiş Mustafa Kemal... MAKUS TALİHİMİZİN YENİLDİĞİ YER... O an Necmettin Halil Onan’ın Çanakkale şehitleri için kaleme aldığı “Dur Yolcu” diye başlayan o muhteşem dizeleri çınlıyor kulaklarımda...

“Dur yolcu, bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir!..”

Arabam benden önce karar verip kırıyor direksiyonu sağa ve dümdüz büyük bir dağın eteğine doğru yaklaşıyorum, direkt karşımda koskoca bir in ve ben onun önündeyim, ona doğru adım adım yaklaşıyorum...
İşte İnönü...




Kasabanın kuzeyinde, günümüzde adı Eserönü olan bölgedeki bazı kalıntılardan toplanan yapı parçaları ve sütun başlıklarının incelenmesiyle bölgenin ilk sakinlerinin Frig’ler olduğu anlaşılmış.





Bizans yapısı duvar kalıntıları ve inler, İnönü Kalesi olarak adlandırılmakta
Ayrıca İnönü Kalesi denilen bu inlerden ve yakındaki Kandilli köyünden çıkan tarihi eserlerden anlaşılmıştır ki İnönü, M.S. 395 yıllarında Bizans İmparatorluğu’nun topraklarına katılmış. “Basilika” isimli Bizans kasabası o dönemde kayaların ve inlerin önüne çekilmiş.




Osmanlılar bölgede egemen olduklarında önce Anadolu Eyaletine, sonrasında Hüdavendigar vilayetine bağlanmış. Daha sonraları da merkezi Bilecik olan Ertuğrul Sancağı, Söğüt kazasına bağlı bir köy olarak anılmış.


Aslında İn’in içerisinde birbirine bağlantılı birçok in daha var, hatta ben bu resimleri çekerken gelen iki genç, bu resimde görünen İn’in karanlığında kaybolup yukarılara doğru gittiler, daha sonrasında onları geri çekilip baktığımda taaa tepelerde gördüm. Bundan da anlaşılıyor ki genç adamlar (benim gibi yaşlılar için zor bir durum) bu inlerin içerisinden tırmanarak en tepeye kadar çıkabilirler. Kimbilir oradan ovanın tümünü görmek ne kadar güzeldir.
İnönü, Uşak ve Bursa Bölgesinde hazırlıklarını sürdüren Yunan birliklerinin 6 Ocak 1921 tarihinde iki koldan Eskişehir istikametinde Ankara Hükümeti Türk Kuvvetleri üzerine taarruzu ile başlayan ve  Türk Kuvvetlerinin en gerideki mevzisi olan İnönü’de gerçekleşen muharebeye de tanık olmuş. 10 Ocak’ta başlayan muharebe 11 Ocak’ta Yunan Kuvvetlerinin taarruza geçtikleri çıkış hatlarına, Bursa’ya çekilmesi ile sona ermiş ve Kurtuluş Savaşı tarihimize 1. İnönü Zaferi olarak geçmiş.

Kuşburnu çalıları arasından İn’in görüntüsü...

İn’in içerisinden o uçsuz bucaksız ovanın görüntüsü


1. İnönü Muharebesinde bir ilerleme kaydedemeyen ve çekilen Yunan birlikleri Bursa’daki 3. ve Uşak’taki 1. Kolorduları ile Türk Kuvvetlerinin birinci İnönü Zaferi’nden sonra daha fazla güçlenmesine imkan vermemek adına Eskişehir-Afyon hattını ele geçirmek ve Sevr Andlaşması hükümlerini Ankara Hükümeti’ne zorla kabul ettirebilmek için 23 Mart 1921’de iki koldan tekrar saldırıya geçmişler, 24 Mart’da Dumlupınar’ı, 27 Mart’da Afyon’u ele geçirmişler, Eskişehir yönünde ilerlemeye başlamışlar.

Tuğgeneral (Mirliva) Mustafa İsmet Paşa komutasındaki birlikler, 27 Mart sabahı bizzat cepheye gelerek komutayı İsmet Paşa’dan devralan Başbakan ve Milli Savunma Bakanı Fevzi (Çakmak) Paşa’nın verdiği ani ve başarılı karşı taarruz emri ile Yunan birlikleri geri çekilmek zorunda bırakılmış, geri çekilen Yunan birlikleri Türk Süvarilerinin ısrarlı takipleri sonucunda ağır kayıplar vermiş, İnönü cephesinde savaşı kaybeden yunan birlikleri Afyon’dan da çekilmek zorunda kalmışlardı. Bu başarı da tarihimize 2. İnönü Zaferi olarak geçmiş.

İn’in içerisinden dönüp uçsuz bucaksız ovaya baktığımda, Kurtuluş Savaşı sırasında ovada o çatışmalar sürerken, buradan o çatışmaların nasıl görüldüğünü, ne acılar yaşandığını, ne kayıplar verildiğini düşündüm,
şimdi huzur veren bu uçsuz bucaksız görüntünün bir zamanlar bir fırının kapağını açmış da içerisindeki yangını seyrediyormuşcasına, bir cehennemi andıran görüntüsünü canlandırmaya çalıştım kafamın içerisinde... Tüm bunlara tanıklık etmiş o yaşlı kayaların dili olsa da anlatabilseler bizlere bu topraklar, bu memleket, ne acılar, ne yokluklar, ne eziyetler çekerek, ne canlar feda ederek, gelebildi bu günlere diye...

İN’in ÖNÜ’ndeydim, bu toprakları bize armağan eden, nice isimsiz kahramana, Mustafa Kemal’e ve silah arkadaşlarına bir kez daha minnet ederek ve yad ederek...

Ne Mutlu Türk’üm diyene...  







Hiç yorum yok: