11 Aralık 2013 Çarşamba

73 YIL ÖNCE BUGÜN, BULGARİSTAN’DAN KAÇIP FİLİSTİNE GİDEN MUSEVİLERİ TAŞIYAN BİR GEMİ İSTANBUL, SİLİVRİ AÇIKLARINDA BATMIŞTI.



TARİHTEN BUGÜNE DÜŞEN NOTLAR:
12 ARALIK 1940;

73 YIL ÖNCE BUGÜN,
BULGARİSTAN’DAN KAÇIP FİLİSTİNE GİDEN VE MUSEVİLERİ TAŞIYAN BİR GEMİ 
İSTANBUL, SİLİVRİ AÇIKLARINDA BATMIŞTI.



1940 yılı sonlarına doğru, Nazi Almanyası orduları Bulgaristan sınırına dayanmış, Bulgaristan’daki Nazi işbirlikçisi hükümet, birbiri ardına antisemitist (yahudi karşıtlığı) kanunlar ve kararnameler çıkartıp durmuş, ülkedeki Yahudilerin bir kısmını Nazilere teslim etmişti. İngiltere’den büyük güçlüklerle Filistin Sertifikası alabilenler ise can havliyle Filistin’e gidebilmenin yollarını arıyorlardı.


3 Aralık 1940 gecesi Bulgaristan’ın Varna Limanı’ndan denize açılan bir uskuna (2 direkli yelkenli ahşap tekne) bazı kaynaklara göre 360, bazılarına göre 327 Bulgar ve Romanya asıllı Ma’apilim*i abluka altındaki Filistine götürmek üzere yola çıkmıştı.


Panama bandıralı “Salvador” isimli bu uskuna, 1912 yılında inşaa edilmiş ve Bulgaristan‘a Uruguay’dan gelmişti. Aslında bir nehir gemisi olan 20 metrelik ve 65 ton taşıma kapasiteli bu ahşap tekne eskimiş, bakımsız ve motorları arızalıydı. Bulgaristan’da ona 809 yılında Misia ve Macedonya eyaletlerini birleştiren Çar Korkunç Krum’un anısına “Tsar Krum Salvador” adı verilmişti.


Tsar Krum Salvador’da kabin yoktu, yatak yoktu, havalandırma, pusula ve can yelekleri dahi yoktu. Sadece 80 adet eski emniyet kemeri mevcuttu ve bu şekilde ancak en fazla 30-40 yolcu taşıyabilirdi. Buna rağmen yolcular, İstanbul’a kadar bir römorkör yedeğinde gidileceği vaadiyle, seyahat sırasında doğabilecek bütün riskleri baştan kabul etmişlerdi. Ayrıca Bulgar polisi, geri dönüş girişimini engellemek için Tsar Krum Salvador’a binen tüm musevilerin pasaportlarına el koymuştu.

Yola çıktıktan 3 gün sonra 6 Aralık’ta İstanbul boğazına giren uskuna bir süre boğazda demirlemeyi talep etmiş, ve Nazi Almanyası’yla sıkı ilişkiler içerisindeki Türk Hükümeti 5 gün sonra İstanbul Boğazı’ndan ayrılması uyarısında bulunmuştu. Bu 6 gün içerisinde bazı yahudi yardım kuruluşları gemidekilere yardım etmeye çalışmışlarsa da bu hükümet tarafından engellenmişti.

12 Aralık günü öğleden sonra Tsar Krum Salvador, Türk Hükümetinin uyarıları sonucu, bir Türk kılavuz kaptan eşliğinde Boğaz’dan Marmara Denizi’ne yelken yardımıyla açılmak zorunda kalmıştı. Gece Silivri açıklarına gelen tekne çıkan bir fırtına nedeniyle tekrar geri dönmeye ve Boğaz’a sığınmaya çalışmış, ancak fırtına ve dalgalar onu Silivri açıklarında sürükleyerek Cambaztepe kayalıklarına savurmuş, iki direği kırılmış ve dağılarak parçalara ayrılmış sonra da batmıştı.

Denize dökülen yüzlerce yolcudan yüzme bilenler büyük bir güçlükle karaya çıkmış, ancak soğuk hava yüzünden bir çoğu Silivri-Çorlu Karayolu üzerinde donarak vefat etmişti.
Bazı kaynaklar, 66’sı çocuk olmak üzere 223, bazı kaynaklar ise 246 yolcunun hayatını kaybettiğini açıklamıştı. Türk Hükümetinin görevlendirdiği kılavuz kaptan da ölenler arasındaydı. Ertesi sabah Silivri sahillerinde hayatını kaybeden 219 yolcunun cesetleri toplanmış, cesetler Silivri Yahudi mezarlığına defnedilmişti. Kazadan 20’si çocuk olmak üzere 111 kişi kurtarılabilmiş, kurtarılanlar İstanbul’a Galatasaray’da Minare sokak 17 numaradaki “B’nai B’rith”- Bene Berit (Ahit’in Çocukları) binasına götürülmüşlerdi. Türk Hükümeti bu insanları Bulgaristan'a geri göndermek istemiş, iki ülke arasında sert notalaşmalar yaşanmıştı. Kazazedelerin bir kısmı çeşitli yöntemlerle ve illegal yollarla Filistin’e ulaşabilmişlerdi.
Albert Farhi’nin İsrail belgelerindeki kaydı.

Ekim 1996 tarihinde yapılan bir söyleşi sırasında 77 yaşında olan ve Türk yahudisi eşi Raşel ile İsrail’de yaşayan Albert Farhi, Salvador’dan kurtulanlardan birisiydi, anne ve babasıyla tekneye bindiklerinde 21 yaşında olan Albert Farhi, tekne parçalandığında nasıl kurtulduğunu hatırlamasa da yaşadıkları trajediyi şu şekilde anlatmıştı:

“Babamın cesedini kıyıda buldular, fakat anneminkini bulamadılar. 250 kişi öldü,
sanırım bir o kadarı da kıyıya çıkabildi, ama hepsi yaşamadı. Biz kurtulanları İstanbul'a götürdüler...”

“1919'da Bulgaristan'da doğdum. Babam Yugoslav Yahudisiydi ve tabiyetini değiştirmemişti. 6 kardeştik, çok mutlu bir yaşantımız vardı. Ne yazık ki; 1940 yılında Bulgar Hükümeti, Bulgar vatandaşı olmayan Yahudileri sınırdışı etmeye başladı.
Vatandaşı oldukları ülkelerinde kabul edilmeyen bu Yahudiler, genellikle sınırlarda öldürülüyorlardı. Almanlar daha Bulgaristan'ı işgal etmemişlerdi ama, Alman zulmünün ne anlama geldiğini biliyorduk. Annem ve babam çaresiz kalınca Filistin'e gitmeye karar verdiler, yalnız gitmelerini istemediği için, onlarla birlikte yola çıktım. Salvador, çürük ve eskiydi. Yolculuğa çıktıktan ik-üç gün sonra,
fırtına ve dalgaların etkisiyle ikiye bölündüğünde herkes denize döküldü.

Korkunç bir şeydi. Annem ve babam öldüler.
Babamın cesedini denizden çıkardılar, anneminkini bulamadılar. Nasıl kurtulduğumu, kaç kişinin kurtulduğunu hatırlamıyorum.
Gözlerimi açtığımda kendimi kumların üzerinde yatarken buldum. Kurtulanları İstanbul'da Galatasaray, Minare Sokak 17 numaralı (B’nai B’rith- Ahit’in
Çocukları anlamına gelir) Bene Berit binasına götürdüler. Kadın ve çocuklarla, erkekler ayrı katlarda kalıyorduk. Pis ve bitlenmiş olduğumuz için, hepimizi traş ettiler. Bizimle çok güzel ve akıllı bir kadın olan Madam Yarhi ilgileniyordu. Birkaç gün sonra su borusundan kaçtım. İspanyolca konuştuğunu duyduğum bir ailenin yanına yaklaştım. Çok iyi insanlardı, üç ay boyunca bana baktılar. Hatta beni kardeşleriyle evlendirmeyi bile teklif ettiler. Sonra polisin beni yakalamasından korkup Bene Benerit'e geri döndüm. Beş ay orada kaldım. Daha sonra, kardeşlerimi düşünerek türk bandıralı bir gemi ile Bulgaristan'a geri döndüm.


Almanlar, Bulgaristan'a girince bizi çalışma kamplarına yolladılar. İki sene kampta kaldım. Bulgar hükümeti bizi öldürmelerine izin vermedi. Çalışma kampı Romanya'ya yakındı. Buzlu bir nehrin üzerinden geçerek Romanya'daki Yahudilere sığındım. Onların yardımıyla kaçak olarak bindiğim bir gemiyle Filistin'e yola çıktım. Filistin hayalleri kuruyordum fakat İngilizler gemiyi durdurarak Kıbrıs'ta hepimizi hapsettiler.Tek Bulgar Yahudisi bendim. Kaçma planları yaptık, tünel kazarak kıyıya çıkmayı planladık. 18 ay hapislikten sonra, tünel kazarak kıyıya çıktık. Kıyıya yanaşan bir tekne Yahudi olup olmadığımı sordu, evet deyince beni tekneye aldılar ve nihayet 1944'de İsrail'e vardım. 

Çok kişi bu yolla kaçtı. Kaçamayanlar 4 sene daha hapis yattılar. Hepimiz çok acılar çektik. Ben de çok acılar çektim, İsrail'e geldikten sonra da çok mücadele ettim, ağır işlerde çalıştım. Dilerim bunların hepsi geride kalsın, ülkeler birbirleriyle savaşmasın. 


EN GÜZEL ŞEY BARIŞTIR”



Salvador gemisinin battığı yer, bunca acının yaşandığı o kumsallar bugün, Silivri’de bir tatil sitesinin plajı. Silivri’deki eski Yahudi Mezarlığı'nın yerinde ise bugün, “Matematik Bilimleri Araştırma Merkezi” var. Bahçedeki birkaç mezar taşı geçmişin izlerini bugüne taşıyan belgeler niteliğinde. Ancak bazı mezar taşları üzerleri silinerek, Silivri hamamının yer döşemesi olarak veya kurna yapımında ve talebe yurdunun inşaatında kullanılmış. Bir azı da Dr. Cemal Kozanoğlu’nun kişisel gayretleri sonucunda müze haline getirilmeye çalışılan eski bir sarnıcın içerisinde saklanmaktaymış.

Günümüzden 73 yıl önce yaşanan bu korkunç facianın Ekim 1996’da Albert Farhi gibi 77 yaşında olan bir başka görgü tanığı da Silivri’de yaşayan bir Türk Hasan Sezer, O da yapılan söyleşi de o gün hatırladıklarını şu şekilde anlatmıştı:


“Silivri'de nadir görülen bir soğuk ve fırtına vardı. 

Gemi sabaha karşı Cambaz denilen yerde kayalara çarparak batmış. 

Zaten bunlara o zaman tabut gemi denirmiş. 
Derinlik az olduğu için karaya çıkabiliyorlar fakat çıktıkları yer dümdüz bir tarla! 
Atıyorlar kendilerini denize, ıslak soğuk.O zamanlar Silivri'de elektrik filan yok! Ne iz var, ne yol var! 
Saatler sonra yoldan geçen bir kamyon şoförü görüp 
Silivri'ye gelip Hüseyin'in kahvesinin önüne çekiyor, 
‘Sahildeki çalıların arası ceset dolu, canlıları kurtarmaya gidin’ diye, haber veriyor. 


Sabaha karşı yardıma gidildiğinde zaten çoğu soğuktan donarak ölmüştü. 
Havra’ya ve eski Yahudi mezarlığına giden yol bizim evin önünden geçerdi. 

Arabalar içinde üst üste yığılmış cesetler mezarlığa götürüldü. 
Silivri Yahudileri kurtulanlara çok yardım ettiler, ölüleri gömdüler.
Battaniye, yiyecek, giyecek taşıdılar. Evlerinde barındırdılar. 

Tarlaların üstü ceset doluydu. Yardıma gidenlerin bir kısmı zavallıları soydu. 
Bunların büyük kısmını Jandarma yakaladı. Dikiş makinaları, halıları bile kıyıya vurmuştu. 

Soyanlardan yakalanmayanlar da hiçbir zaman o malların hayrını görmediler. 


Sonra, kurtulanları İstanbul'a götürdüler.O zamanlar Yahudi çoktu, mahalleleri vardı. 


Albert vardı, Moiz vardı, bilmem hala yaşıyorlar mı?.. Bizim yaştakilerin hepsi çok iyi hatırlar; Ekrem, Belkıs ana, Bektaş iyi hatırlar. İkinci bir gemi de yukarıda Podima'da (Struma'yı kastediyor) battı. Onlardan hiç kurtulan olmadı. 

BİZİM BURADAKİ YAŞLILARIN HEPSİ HATIRLAR...”

Salvador faciasından sonra İsrail Hükümeti yahudilere yapılan zulmü insanlığın gözleri önüne serebilmek için çok geniş çaplı bir araştırmaya girişmişti. Silivri Yahudi mezarlığına defnedilen yolcuların naaşları 31 Ağustos 1964 tarihinde İsrail’den gelen bir heyet tarafından İsrail’e götürülerek Herlz Dağı’nda tekrar toprağa verilmişlerdi.

Salvador’un trajedisi, Yönetmen Nissim Mossek’in 2006 yılında çektiği “The Ship of Shattered Hopes” adlı bir belgesele konu olmuş, filmin bazı sahnelerinin çekimi için ekip günlerce Silivri’de çalışmalar yapmıştı.


* Ma’apilim: 1934 yılından 1948’e kadar İngiltere’nin sıkı sınırlamalarına rağmen genellikle eski, hasarlı ve yetersiz teknelerle İsraile gelmeye çalışan yasadışı göçmenlere denir. Umutlu göçmenleri taşıyan bu teknelere de genel olarak Hama’apilim adı verilir. İsrail’in Akdeniz kıyısındaki sahillerinde bulunan ve feshedilmiş eski gözaltı kampları bugün “Ma’apilim Mirası Müzesi” olarak o günlerin acı anılarını yaşatmaktadır.






Hiç yorum yok: