12 Ocak 2014 Pazar

160 YIL ÖNCE BUGÜN, AKORDEON’UN PATENTİ ALINMIŞTI.

TARİHTEN BUGÜNE DÜŞEN NOTLAR:

13 Ocak 1854;



160 YIL ÖNCE BUGÜN,

ABD, PHILADELPHIA’DA 1840-70 YILLARI ARASINDA PİYANO ÜRETEN
ANTHONY FAAS,
PİYANOLARDAKİ AKORT İSTİKRARSIZLIĞINA ÇÖZÜM İÇİN, ÖNCE “VİDALI KELEPÇE AGRAF”I ÜRETEREK PATENT ALMIŞ, SONRA DA TAŞINABİLİR PİYANO’YU TASARLAYARAK
AKORDEON
 ADIYLA PATENTİNİ ALMIŞTI.
...................................................
Anthony Faas
2. Kuşak Akordeonlardan bir örnek.





Türkiye’de Akordeon denince elbette akla gelen ilk isimlerden birisi de Beyoğlu’nun, özellikle de Çiçek Pasajı’nın en renkli simalarından olan,
29 Ağustos 2003’te kaybettiğimiz
Madam Anahit’tir,
Anahit Yulanda Varan ya da Anahit Kuyrig...



Ermeni mitolojisinde, doğurganlık ve bereketli suların tanrıçası “Anahit”se, O da adı her nekadar Anahit de olsa, akordeon’undan çıkardığı sihirli sesler, gizemli melodiler ile Çiçek Pasajı’nın çoğu sanatçı ve sanatsever olan müdavimlerine ilham veren ölümlü tanrıçalardan “Erato”ydu, aşk şiirlerinin
ve korolu şiirlerin ilham perisi...




1917 yılında doğmuştu Anahit ve daha küçük yaşlarında annesinin izinden yürümüş piyano’ya tutulmuş, 16 yaşında Ermeni Eseyan Lisesi ikinci sınıfındayken de okul korosuna katılarak yaşamının müzikle sürecek bitmez tükenmez dansına başlamıştı.

Liseden mezun olduğu yıllarda, akordeon çalan bir Rum gencine aşık olunca da bu enstrümana duyduğu ilgi artmış ve onunla beraberliği ölene dek sürmüştü. Müzik tutkusu onu ardı ardına iki kez bir müzisyenle evlenmeye kadar götürmüş, son eşinin ölümünden sonra iki çocuğuna bakmak için, düğün, davet gibi topluluklarda akordeon çalmaya başlamış ekmek parasını bu şekilde kazanmaya başlamıştı.


Bazı Türk filmlerinde de (Arkadaş, 24 Saat, Öğretmen gibi) görünen Madan Anahit, birçok gazeteci ve televizyoncunun da ilgi odağı olmuş, röportaj ve belgesellerde konu edilmiş, Hollanda televizyonu’nda yaşam öyküsü yayınlanmış, Aşkın Nur Yengi ve Grup Gündoğarken’in çektiği kliplerde rol almıştı.

Mide kanserine yenik düşüp ölene dek, hasta bile olsa ara sıra Nevizade’ye çalışmaya gitmiş, son günlerine kadar ne makyajına ne de dört gardrob dolusu elbiselerine gösterdiği özenden vazgeçmemişti.






Madam Anahit, kendisini Arman Tayran ile yaptığı söyleşide şu yalın cümlelerde anlatmıştı;



“Taksimde doğdum. Tarlabaşı nahiyesi. Birde ağabeyim vardı, uzun yıllar Vartabed* olarak hizmet verdi İstanbulda. Vosgik Vartabed olarak tanınır. Annem piano tutkunuydu. İlk öğrenimimi Anaradhiğutyün Katolik okulunda bitirdim, çok güzel bir şapeli vardı hiç unutmam. Şimdi Taksim Sanat Evi oldu. Daha sonra lise eğitimimi Esayan Okulu’nda gördüm.”

*Vartabed: Ermeni Gregoryen Kilisesinde evlenme yasaklı bir ruhbanlık mertebesi

...



“İlk gençlik yıllarım adada geçti, derin bir hikayedir, Rum bir komşumuz vardı, oğlu çok güzel akordeon çalardı. Erir, gıpta ederdim. Gönül verdim . Arto Benon’dan Akordeon dersleri almaya başladım ve anneme çok ısrar ettim bana bir akordeon alması için. Papa Jorj’un zamanıydı, gittik aldık akordeonu ve ardından doğru Saint Antonio’a, koydum akordeonumu mimberin önüne adağımı yerine getirdim.”



...

“Bende bir de hayvanlara karşı bir düşkünlük var. Tarlabaşı Bulvarı açılmadan önce, yıkılan evimin* bir odasında Hayvanları Koruma Derneği faaliyetlerine başladık. Düzenli toplantılarımız oluyor, çalışmalarda bulunuyorduk. 15 yıllık bir faaliyet döneminden sonra, bir gün evimiz istimlak edildi ve her şey mahvoldu. Para da alamadım, kiraya çıkmak zorunda kaldım. Kiracı oldum. Şimdi ise 10 yıldan beri, Osmanbey’deki Hayvanları Koruma Derneği`ne üyeyim. Toplantılara katılıyor, aidat ödüyorum. Hayvanlar muhtaç yaratıklardır, onlar Allah’ın bize emanet ettiği canlılardır.”

*Madam Anahit’in Tarlabaşı’ndaki evi, Mart 1988’de Bedrettin Dalan’ın Tarlabaşı Operasyonu sırasında yol genişletmesi nedeniyle yıkılmıştı.

Aret Vartanyan, 22 Nisan 2013’de

Posta Gazetesi’ndeki köşesinde,



Bir Beyoğlu Rapsodisi :

Madam Anahit



yazısı ile anmıştı O’nu...



“Bir Rum gencine, Yorgo’ya aşık olduktan sonra akordeon çalmaya başlayan Anahit, 42 yıl boyunca Çiçek Pasajı’ndaki misafirlerine “Yıldızların Altında” söyledi.


Çiçek Pasajı’nı mesken edinen İstanbul Beyefendileri’nin misafiri oldu. Ta ki, İstanbul çehresini değiştirene kadar. Kendine “Cebi Delik” ünlü diyecek kadar mütevazi, son günlerindeki zor koşulların içinde makyajını yapıp, hanımefendiliğinden hiçbirşey kaybetmeyecek kadar güçlüydü. Çiçek Pasajı’nın masalarını tutanlar değiştikçe Anahit, Çiçek Pasajının yaşlı akordeoncusu muamelesini görmeye başladı. Kalabalığın arasına sıkışmış beyefendiler ise masalarında Anahit’i ağırlamak için gider olmuşlardı Çiçek Pasajı’na. Çiçek Pasajı’nda İstanbul’u yaşatan son çiçek olmuştu.
Şanlıyım biliyor musun? Şanslıyım çünkü “Yıldızların Altında”yı hem çocukluğumda hem gençliğimde Anahit Kuyrig (abla)’in sesinden dinledim. İlk tanıştığımda yanımda hovarda dedemleydik. Sokağın başından dedemi tanımış, masamıza gelmiş, dedemin onu görür görmez doldurduğu kadehini tokuşturmuştu. O gün, şen şakraklığını aralara kata kata sohbet ederken, aşık olduğu Rum gencinin ismini fısıldadı masaya...Fısıldadı ve gözleri dolu dolu daha bir sarılarak dokundu akordeonuna... Sanki bir sır belledim o anı. Adı geçen, anılan dost sohbetlerinde bile kimselere söylemedim. Söylemeyeceğim de... O gün masada çiçekli bluzu, siyah eteği, gelen, elinde bir iki bilezik, kulaklarında küpeleriyle karşımda oturan Anahit ile bizim sırrımız. Kim bilir kaç kişi biliyordur ya bunu.. Ne önemi var ki? Çocukluğumdan bir derin anı... Ve o gece tuvalete giderken, ayağına bastığımda gülümseyip, başımı okşayan, güzel olan her şeye aşık olan kadındı...

Yirmili yaşlarımda Çiçek Pasajı’na giderken ise karşımda başka bir Anahit Kuyrig vardı. Yan masalarda sofra adabını bile birkaç sima araayıp bulamazken, muhabbet yerine gürültü içinde içerken Anahit, bir son umuda dönüşmüştü benim için... Ama o farklıydı artık. Gözleri bir hüzünlü bakar olmuştu. Yıllarca o sokakları izleyen gözler buğulu bakıyor, bıkkınlık, umutsuzluk yüzündeki derin çiziklere yansıyordu. Gülümseyişinde hala çocukluğumda tanık olduğum kadın yaşıyordu, bir anda da sönüp çok uzaklara gidiyordu. Son gününe kadar eksik etmediği ruju, makyajı ve gözlükleriyle... Çuvalla para verseler bile hoşlaşmadığında çalmayan kadın,ikinci eşinin ölümünden sonra geçinebilmek için düğünlerde bile üç beş kuruşa çalar olmuştu. İçki alemindeki tek kavgamdı, Çiçek Pasajı’nda Anahit ile dalga geçenlerin masasına koşmam... Bilmiyorlardı bu kadının nasıl soylu bir aileden geldiğini, bir zamanlar boğazda yalıları olduğunu... 

Onu tanıyanlar azaldı...Sokaktaki çalgıcılarla, hatta dilencilerle karıştırılır, aynı muameleyi görür oldu. Binalar değişiyordu, kıyafetler değişiyordu, insanlar cep telefonlarından konuşuyordu, ama Beyoğlu ölüyordu. Anahit’in yaşamına tanıklık eden insanlar gibi, sokaklar da, binalar da yitiyordu. Mide kanserine yakalanan Anahit, hasta olduğu dönem de bile kaçtı gitti Çiçek Pasajı’na. Akordeonun nağmelerini armağan etti, her geçen gün uzaklaştığı yabancılara...

Çiçek Pasajı’nın kapı komşusu Üç Horan Kilisesi’nde sessilik hakimdi, dostlar ya gelmemişler ya da çoktan onun yeni yaşamında karşılamaya gitmişlerdi. Dostların nicesi çoktan göçüp gitmişti... Kilisenin sessizliğine rağmen akordeonundan dökülenler kulaklarını dolduruyordu üç beş kalanın...
Anahit Kuyrig, ne zaman gitsem Çiçek Pasajı’na, bırak pasajı Balıkpazarına, aklımda gelmediğin bir gün olmuyor. Son günlerinde “Burada ölüp gideceksin, yaşlandın” diye kovaladılar seni... Nafile...Öyle bir yerleşmiş ki makyajın, rujun, hanımefendi duruşun; öyle bir sinmiş ki parmaklarından dökülen notalar silinmiyorsun, kaybolmuyorsun. Varsın tanımasın seni yeni alemciler, varsın kadehler tokuşurken gözükme gözlerine sen ordasın... 

Hem sadece ben hatırlamıyorum ki seni... Nice aşıklar sen Yıldızların Altında’yı söylerken sarılmadılar mı birbirlerine... Derdini dinlemedin mi yüzlerce müdavimin... Sen her birinin Beyoğlu hikayesinde yaşıyorsun... Bak o hınzır dediğin gülüşümle söylüyorum ki merak etme, seni anmadan anlatamazlar Pera’yı...

Sadece Çiçek Pasajı değil, Beyoğlu dolup taşıyor her bir sokağında... Masalarda yer kalmıyor, kadehler boş durmuyor. Muhabbet, muhabbet olmasa da muhabbete benziyor. Ben de arasına karışıyorum sokakların... Bir iki tek atıyorum. Biliyor musun artık Çiçek Pasajı’ndan çok doluyor Asmalı... Nevizade ise bildiğin Nevizade...Son günlerinde Çiçek Pasajı’ndan çok geldiğin Nevizade’de müdavimler masalaranı kaptırmıyor... Efe’ler, efeliklerini sürdürüyor
Birazdan çıkacağım... Senin gibi rakımı dolduracağım, senin gibi tadını çıkartarak içeceğim... Bugün canımı sıkan bir sürü şeye, senin duruşunla gülümseyeceğim. Yeni arkadaşlarını kıskanıyorum. Kimbilir onlara neler çalıyorsundur. Aramızda da hiç susmamalısın. Pera’yı Pera yapan daha yüzlerce değerin yaşamak zorunda... Aşıklar için, yazarlar için, besteciler için, İstanbul’u yaşayanlar için...Kulaklarımda Kazancidis’İn İparho’su... Tüylerim diken diken oluyor, siyah beyaz videosuyla dinleyince...Kızma...Yapamadım... Gözlerim dolmadan masamdan kalkamadım. Huzur içinde uyu ve gülümse...”
Madam Anahit’in anısı Çiçek Pasajında yaşatılmaya devam ediyor.


2013’ün Mayıs ayında çıkan Single çalışmasında,
Söz ve Müziği’ni Sezen Aksu’nun yaptığı
“Düşler Ülkesinin Gelgit Akıllısı” adlı şarkısında, son dönem popüler olan Pop Şarkıcısı İrem Derici, 



...“Benim hemen geceye akmam lazım,

Bu gece Beyoğlu’nu yıkmam lazım...

Anahit’in ruhuna, orta yerinde

Pasajın, çiçek gibi ah be cancağızım”...



diye seslenmekte...





http://www.youtube.com/watch?v=STzolxtnBKU


Hiç yorum yok: