27 Ocak 2014 Pazartesi

HARAB OLMUŞ BİR KÖŞKÜN, EVRAK-I METRUKESİ...

 İSTANBUL,
GÖZTEPE’DE
İSİMSİZ
   BİR KÖŞK!..

Aslında amacım, genç bir Osmanlı hanımefendisinin ve bir zamanların o yemyeşil kırlarında Göztepe’nin, atıyla yaptığı gezmelerinin hatırına, adı “Atlı Muazzez Hanım Köşk”üne çıkmış olan köşkü keşfetmek, fotoğraflarını çekmek ve kurtarılma öyküsünü anlatmaktı. Bu nedenle çıkmıştım yola ve varmıştım Göztepe’ye...

Artık neredeyse toplasan, iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar kalmış o güzelim Göztepe Köşklerinden günümüze kadar gelebilenlerden biriydi, “Atlı Muazzez Hanım Köşk”ü. Bir zamanlar, içerisine bugün bir mahallenin sığabildiği büyüklükdeki arazisi içerisinde pek bir rahat, pek bir serbest ve pek bir zarif inşaa edilmiş olsa da, artık o büyük bahçesinin içerisinde yer alan onlarca apatmanın ortasında kalmış bir evleklik vahada yaşam savaşı vermekteydi, ona rastladığım iki sütuna on santimlik bir gazete haberinde... Onun peşine düşmüştüm, akıbeti merak konusu olmuştu o haberden sonra, malikleri tarafından restore edilmek istenmesine rağmen nedense izin verilmeyişiyle haber olmuştu gazetede, restorasyon izni alabilmiş miydi, yoksa bürokrasiye yenik düşmüş, bir apartman’a tahvil mi edilmişti.
Bulabilmek pek de kolay olmadı köşkü, öncesinde Google Map’ten yerini kestirip yola çıkmama rağmen, bir çırpıda elimle koymuş gibi bulamadım elbet, hatta bulabilmek için yardımına başvurduğum, 40 yıldır aynı mahallede, hatta köşkü bulduktan sonra gördüm ki iki apartman ötesinde, ayakkabı ticareti ile uğraşan esnaf dahi ilk kez duymuş gibi baktı yüzüme. Haydi Atlı Muazzez Hanım’ı geçtim, duymamış, işitmemiş, bilmiyor olabilir, ama en azından “Köşk mü? şu apartmanın ardında bir tane var, o olmasın sakın aradığınız?” bile diyemeyecek kadar yaşadığı çevreye yabancılaşmış bir insan örneği...
O kadar çoklar ki...
Yadırgıyamıyorum artık.

Sonunda buluyorum, korktuğum gibi de olmuyor şükür ki, o söz konusu izin alınabilmiş ve restorasyona başlanabilmiş. Ancak yıllarca köşkü sahiplenmiş olan Muazzez hanım’ın varisleri, artık dayanamamış ve elden çıkartmak zorunda kalmışlar ata yadigarı köşklerini ve izni yeni satın alan şirket her nasıl olmuşsa koparabilmiş ve restorasyona başlayabilmiş. O nedenle şu an yüz görümlülüğü istercesine yüzünü bir peçe ardına gizlemiş gibi duran “Muazzez Hanım”ın resimlerini çekmek üzere bahar aylarında belki o çok sevdiğim Nisan ayında tekrar ziyaretine gideceğim, hikayesi de bir başka bahara değil, önümüzdeki bahara kaldı artık, doğal olarak.
...

Arayışlarım sırasında, kör bir sokağın dibinde, kaya sarmaşıklarının arasından göz kırpan, beni çağıran, ancak ulaşılamaz gibi duran bir harabe dikkatimi çekiyor. Ona ulaşabilmek için epey bir ter döküp, sınırlı da olsa yakınına kadar gidip fotoğraflıyorum, hakkında bilgi toplayabildiğimde yazarım diye de, “Göztepe’de isimsiz bir köşk” adıyla bir dosya açıp kaydediyorum bilgisayarıma...

Ancak çok uzun sürmüyor köşkün bu isimsizliği, Kadıköy yakasının tarihi geçmişini anlatan kitaplarıyla tanınmış, Kadıköy’ünde doğmuş ve hala o evde yaşayabilme mutluluğunu ermiş, 96 yaşındaki usta yazar, Dr. Müfid Ekdal’ın artık neredeyse son günlerde elimden hiç düşüremediğim, “Kapalı Hayat Kutusu - Kadıköy Konakları” kitabının 294. sayfasında rastladığım bir fotoğraf bana, bu kaderine terk edilmiş metruk “isimsiz köşk”ün sahibinin adını, hikayesini ve ilk ipuçlarını veriyor, artık onun bir adı var ve bu durumda bu köşk’ün evrak-ı metrukesini yazmak da bana artık farz oluyor.

Köşkün harabesi, eski bir kütüphanenin tozlu raflarında, sonradan yanına yöresine sanki yanlışlıkla ve emaneten konmuş rengarenk  resimli çocuk kitaplarının arasına karışmış, bir gün kendisini farkedecek, okumaya niyet ederek eline alacak son okuyucusunu beklercesine, öyle sabır ve tevekkül içerisinde duruyor, solmuş ve hırpalanmış hatta yer yer yırtılmış, üzerindeki adı ve yazarının ismi okunamayacak derecede silinmiş cildi, rutubetten küflenmiş, yırtılmış, parçalanmış ve eksilmiş sayfalarıyla, karşımda vakur bir şekilde dikiliyordu. Zaman ona çok acımasız davranmıştı...
Bu nadir el yazması kitabı, hoyrat bir elin oradan almasına, özensizce kapağını açmasına ve bir an içerisinde binlerce küçük parçaya ayrılıp, küçücük kağıttan kelebeklere dönüşerek, Ocak ayının o acımasız sert rüzgarlarıyla savrulup gitmesine ve yokolmasına izin vermek istemezdim...   


O evrak-ı metrukenin kapağını araladığımda, içinden çökmek üzere olan bir büyük imparatorluğun son çırpınışlarına, yeni filizlenen ülküsü ve parlayan geleceği ile yeni bir Cumhuriyet’in ilk coşkusuna tanıklık etmiş, bazı olayların çoğunlukla istemeyerek ve gönülsüzce bizzat içerisinde yer almış olsa da ve gelişmeleri direkt etkileyemese de, neredeyse tüm hayatı, o coşkuyla akan ırmağın akıntısı içerisinde savrulup gitmiş, taşkınlarda dışarı atılmış, bir osmanlı beyefendisinin, sonu hüzün, sıkıntı ve yokluklar içerisinde tükenmiş yaşam hikayesi çıkmıştı...

SADRAZAM
SALİH PAŞA ve KÖŞKÜ
Dr. Müfid Ekdal’ın kitabından, köşkün tahminen 70’li, 80’li yıllarda çekilmiş
siyah beyaz bir fotoğrafı.
Tesadüfen aynı noktadan çektiğim fotoğrafta, köşkün bugünkü hali.

1961 yılına ait bu fotoğrafı ortasından ikiye bölen cadde, günümüz Şemsettin Günaltay Caddesi, 61’den bugüne sanki tek değişmeyen Öğretmen Harun Reşit İlköğretim Okulu,
bir de Salih Paşa Köşkü, ancak köşk henüz harabeye dönüşmemiş.
1960 lı yıllarda Köşkün Dr. Nafiz Bey Köşkü bahçesinden görünüşü (kuzeybatı)
(Prof. Dr. Bedi N. Şehsuvaroğlu’nun Göztepe kitabından)

1960 lı yıllarda Köşkün Karanfil sokaktan görünüşü (güneybatı)
(Prof. Dr. Bedi N. Şehsuvaroğlu’nun Göztepe kitabından)

Minibüs Caddesi olarak bilinen Şemsettin Günaltay Caddesi üzerinde Göztepe ışıkları ve benzin istasyonunu 200-250 metre kadar geçtikten sonra sağda 70’lerde yapılmış dört beş katlı bir apartmanın arasında, caddeden bir hayli içerlek olarak inşaa edilmiş olan köşk ile önündeki bu apartman arasına daha sonraları da derme çatma yapılmış iki katlı, taklit eski havalı, ancak yeni bir bina sıkıştırılmış. Bugün bir çocuk yuvası olarak kullanılan bu limoni sarı bina neredeyse köşk ile burun buruna. Araya da çocuklar oynasın diye bir çocuk bahçeciği sığdırılmış.


Müfid Ekdal kitabında,
“Köşk yoldan biraz içerlek yapılmış, önündeki büyük bir kuyunun üzerine yerleştirilen demir kulenin tepesine bir rüzgar tulumbasının pervanesi monte edilmişti. Çekilen su adet olduğu üzere bir havuza toplanırdı. O yıllarda inşa edilen pek çok evin bahçesinde rüzgar tulumbalarının gıcırtıyla dönen büyük kanatlı pervanelerini görmek mümkündü.”
diye anlatmakta köşkü, önünde caddeye kadar uzanan büyük bahçesini, pervaneli su tulumbasını, kulesini ve havuzunu. 
4 katlı köşkün bodrumu, kuzey cephede iki katı ve güney cephede sadece giriş katı ayakta kalabilmiş, en üstteki cihannüma da diyebileceğimiz çatı arası katı ve önündeki balkonları günümüze ulaşamamış. 

Köşk neredeyse kendini çepeçevre kuşatan, bahçe çitleri ve sac panolar ile çevrelenmiş durumda, bu onu bizden korumak için mi yoksa bizi ondan korumak için mi yapılmış anlamak pek mümkün değil. Ancak geç kalmış olduğu kesin olan bu tedbirin, büyük bir ihtimalle bu tür sahipsiz binalara yerleşerek onun içten içe kemiren hatta çıkarttıkları yangınlar nedeniyle birçoğunu artık geri gelmeyecek bir şekilde ortadan kaldıran, kimsesiz, “tinerci” genellemesiyle adlandırdığımız kişilere karşı alındığı düşünülebilir.
Köşkün, çatı saçağını ve balkonları taşıyan eliböğründeler (konsol)
günümüze kadar gelemeyen ahşap panjurlar, balkon korkulukları ve çatı arası katının balkonunun kapısını çevreleyen sivri kemerli bezemeyi hesaba katmazsak günümüze kadar gelebilen ve örneklerini görebildiğimiz, belki de ahşap yapının en belirgin özellikleri.
Bunları Art Nouveau ya da Art Deco elemanlar olarak nitelendirmek mümkün.

Bu güne kadar çok daha kötülerini, yerle bir olmuşlarını dahi gördüğüm ve şu an kimin mülkiyetinde olduğunu bilmediğim Salih Hulusi Paşa Köşkü’nün, gönül arzu ederdi ki restorasyonu yapılabilsin, gelecek kuşaklara bir örnek olarak aktarılabilsin. Hatta neden Kadıköy sınırları içerisinde bir Cumhuriyet Müzesi’ne dönüştürülmesin. Bu fikrime, birazdan köşkün sahibi olan Salih Hulusi Paşa’nın yaşam öyküsünü okuduğunuzda biraz daha sıcak bakabileceğinizden eminim.

En azından köşkün nasıl bir şey olduğuna dair ipuçları henüz ortadan kalkmadan rölevesi çıkartılabilir, aslına uygun olarak yeniden inşaa edilebilir. Aksi takdirde çok yakın bir zamanda önündeki 70’li yıllarda yapılmış apartman (ki bu sıralar “kentsel dönüşüm” kapsamında o yaşta sağlıksız binalar yıkılarak çok katlı yeni bloklar yapılmakta) ile birlikte yerle bir edilip, büyük bir yeni siteye kurban edilebilir.   

Köşkün, çatı saçağını taşıyan eliböğründelerden (konsol) detay.

Eğer böyle bir şey söz konusu olacaksa da en azından, bir ön şart olarak izin verilmeden önce, köşkün kalması ve gerçek bir restorasyon uygulaması ile birebir ihya edilmesi koşulu öne sürülebilir, ki bu tarz örnekler fazlaca var. Ancak elbette bunun da, betonarme konstrüksiyon üzerine “american siding ” tarzı bir ahşap kaplama ile yapılmayacağı, yapılamayacağı da belirtilmeli. Bir de asla ve asla “Hansel ve Gretel’in” kurabiye evlerine, ya da krem şantili pastalara dönüştürülmemeli.






Köşkün Güney Cephesinde sadece bodrum ve
üzerindeki giriş katı ayakta kalabilmiş.


Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarına tanık olan Salih Hulusi Paşa,

bu süreçte önemli bir yere sahip olmuş, o büyük değişimin bir parçası olmuştu.

Salih Hulusi Paşa
(1864-1939)

VI. Mehmed Vahdettin’in padişahlığı döneminde Osmanlı Devleti’nin son olmasa da 217. Sadrazamı olarak görev yapan Salih Hulusi,
1864 yılında yine bir Osmanlı Paşa’sı olan Bahriye Koramirallerinden, İstanbul Liman Reisi olan, aslen Kafkasya’nın Şapsih kabilesinin Kezrak neslinden Dilâver Paşa’nın(1) üç oğlundan biri olarak, İstanbul’un Tophane semtinde dünyaya gelmişti. Bir de hemşiresi (kızkardeşi) vardı.
Dilaver Paşa

Babası Dilaver Paşa Rodos mutasarrıflığı görevindeyken, Salih Hulusi, sürgün olarak Rodas’ta bulunan meşhur edebiyatçı ve gaze­teci Ahmed Midhat Efendi’den dersler almış, diğer yandan da Rüştiye Mektebinden mezun olmuştu. 1878 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ne girmiş, dört yıl süren tah­silinden sonra,
13 Ağustos 1882’de Harbiye Mektebine yazılmıştı.
8 Temmuz 1885’de sınıfının birincisi olarak ve teğmen rütbesi ile kurmay sınıfına ayrılmış,
Harp Akademisine girmişti.
10 Haziran 1886’da üsteğmenliğe terfi etmiş,
30 Mayıs 1888’de de yine sınıfının birincisi olarak kurmay yüzbaşı olarak mezun olmuştu. Aynı yıl tekrar terfi ederek,
8 Temmuz’da kolağası (Osmanlı’da yüzbaşılık ile binbaşılık rütbeleri arasındaki bir rütbe) rütbesini almış, Genel Kurmay’ın 3. şubesine alınarak çeşitli görevlerde istihdam edilmişti.
1888’de Bulgaristan Hudut Memurluğuna,
4 Haziran 1890’da da Şimendifer Hattı Müfettişliği’ne tayin edilmişti.
22 Ekim 1890’da mesleğini ilerletmek ve geliştirmek üzere Almanya’ya staja gönderil­miş,
8 Haziran 1894’te Almanya’dan dönmüştü.
9 Ekim 1894’de kurmay binbaşılığa terfi etmişti. Golç Paşa*nın önerisiyle Erkan-ı Harb heyetine başkan seçilerek hudut tetkiki için Sırbistan ve Bulgaristan sınır bölgesine gönderilmiş ve yine Golç Paşa’nın teklifiyle
23 Ekim 1895’te Kurmay Okulu’nda Ünlü Savaşların Tenkit ve Tahlili Derslerinin verildiği Harp Tarihi öğretmenliğine tayin edilmişti.

Wilhelm Leopold Colmar Freiherr von der Goltz
Colmar von der Goltz, Golç Paşa
(12 Ağustos 1843 Doğu Prusya-19 Nisan 1916 Bağdat)

*Golç Paşa: Colmar von der Goltz, 1878'ten sonra ordunun şeklini değiştirmek amacıyla bir askeri heyetle İstanbul’a gelmiş, askeri okullarda köklü reformlar yapmış, Osmanlı ordusunun Kurmay Başkan Yardımcılığına ve Mareşal rütbesine kadar yükselmiş Prusyalı asker ve yazardır. Golç Paşa’nın Osmanlı Ordusu’nu yeniden yapılandırılmasıyla birlikte Osmanlı Devleti, Krupp ve Mauser gibi Alman şirketlerine ilk kapsamlı silah siparişlerini de vermişlerdi.


Salih Hulusi,
16 Temmuz 1896’da kurmay yarbay olmuş,
16 Temmuz 1897’de Bulgaristan Komiserliği’ne atanmış, Osmanlı-Yunan Savaşı’nda Yanya cephesinde yer alan kurmay heyetinin içinde yer almış, savaş sonrasında, Narda’da toplanan mütareke müzakerelerine askeri delege olarak katılmış, sınır düzeltme komisyonlarında edindiği tecrübeden yararlanarak Yunanlıların yapmak istediği hileleri farkederek, buna fırsat vermemiş ve Yunanlıların eski sınırlarına çekilmesin­de bir hayli etkili olmuştu. Savaştan sonra yarbay karşılığı olan Kaymakamlık rütbesine yükseltilmiş,
10 Temmuz 1898’de de kurmay albaylık rütbesine yükselmişti. Bu sırada babasının vefatı nedeniyle bu görevinden,
5 Ekim 1898’de istifa etmiş ve babasının işlerini düzenlemeye çalışmıştı.
5 Mart 1900’de askerliğe geri dönmüş ve yeniden Genelkurmay 3. Şubesine atanmıştı. Bu sırada Salih Hulusi, her konuda korkusuzca tavırlarıyla tanınan ve bu nedenle de “Deli” olarak anılan, 3 eşinden olan 18 çocuğunun isimlerini hatırlayamadığından sofraya yaş sırasına göre oturtan ve onlara bir numara, beş numara, vb” şeklinde seslenen  Muşir (Mareşal) Fuad Paşa’nın kızlarından Ramiye hanım ile evlenmişti.    
Muşir (Deli) Fuad Paşa
(1835 , 1931)
II. Abdülhamid tarafından muşirliğe yükseltilen, devlete ve padişaha yakınlığı ve muhabbetiyle tanınan Fuad Paşa, 1903'de İzzet Holo, Kabasakal Mehmed Paşa, Ali Şâmil gibi saray jurnalcilerinin etkisiyle gözden düşürülmüş ve yine II. Abdülhamid’in emriyle bütün rütbe ve nişanları geri alınarak Şam’a sürgüne gönderilmişti. Bu durumdan damadı olarak Salih Hulusi de nasibini almış, Diyarbakır’a sürülmüş, ancak yine jurnalcilerin israrları üzerine Diyarbakır yolundayken, Sivas’ta Divan-ı Harb’de muhakeme edilmek üzere elleri kelepçelenerek götürülmüş, 2 sene boyunca hakkında hiçbir hüküm verilmeden Sivas’ta tutulmuş, maaşı verilmemişti.
24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyetin ilanıyla Sivas’taki sürgün sona ermiş, İstanbul’a dönen Salih Hulusi Genel Kurmay 2. Başkanlığı sorumluluğu ile tekrar görevine başlamıştı.

Nâzım Paşa’nın görevden çekilmesi üzerine
25 Şubat 1909’da korge­neralliğe yükselen Salih Hulusi Paşa 2.Ordu kumandanlı­ğına tayin edilmiş, 31 Mart hadisesi sırasında 3.Ordu kuman­danı Mahmud Şevket Paşa ile haberleşerek, çeşitli sınıflardan oluşturduğu askeri birlikleri Şevket Turgut Paşa komutasında İstanbul’a göndermişti. Salih Hulusi Paşa, Mahmud Şevket Pa­şa ile Lüleburgaz istasyonunda trende buluşmuş, Ayastefenos’a (Yeşilköy) kadar konuşa konuşa gelmişler, Mahmut Şevket Paşa, Yeşilköy Yat Klubünde II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ile ilgili gayrı resmi toplantıya katılmak üzere trenden inmiş, Salih Hulusi Paşa ise aynı trenle Edirne’ye görevi başına geri dönmüştü.
15 Nisan 1909’da Harbiye Nazırlığına tayin olan Salih Hulusi Paşa,
28 Nisan 1909’da kurulan Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinde de aynı görevi sürdürmüştü.
8 Ekim 1909’da orduda rütbe ve makamlar için yeni yapılan düzenleme sırasında rütbesi korgenerallikten tuğgeneralliğe yükseltilmişti.

31 Mayıs 1910’da Hakkı Paşa kabinesinde Bahriye Nazırlığına getirilen Salih Hulusi Paşa, Ekim ayında kendi isteği ile bu görevden çekilmişti. 1911’de Meclis-i Ayan üyeliğine tayin edilen Salih Hulusi Paşa, daha sonra da Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın Büyük Kabinesi’nde Paşanın özel ısrarlarını kıramayarak
6 Ağustos 1912’de Na­fıa (Bayındırlık) Nazırlığını üstlenmiş, ancak kabinenin kısa bir süre sonra, 16 Ekim 1912’de düşmesi üzerine görevi sona ermişti. Ardından yeni kurulan Kıbrıs­lı Mehmed Kâmil Paşa kabinesinde bu kez Bahriye Nazırlığı’na getirilmiş, bu sırada Balkan Savaşı Barış Görüşmeleri nedeniyle Ziraat ve Ticaret Nazırı Reşid Paşa başkanlığında Berlin Büyükelçisi Osman Nizami Paşa ile birlikte askeri delege olarak Londra’ya gönderilmişti.
Londra Konferansı’na giden heyet gemide, sol başta gözlüklü olan Salih Hulusi Paşa.

Salih Hulusi Paşa ve heyet Londra Müzakerelerinde görüşmelere katılırken,
23 Ocak 1913’te İstanbul Bâb-ı Âlî Baskını gerçekleşmiş, Harbiye Nazırı Nazım Paşa öldürülmüş, Sadrazam Kıbrıslı Mehmed Kâmil Paşa zorla istifaya zorlanmış ve iktidar İttihat ve Terakki’nin eline geçmişti.
Londra Konferansı’na giden heyet gemide, sağ başta gözlüklü olan Salih Hulusi Paşa.
Bâb-ı Âlî Baskını sonrasında kurulan Mahmud Şevket Paşa Hükümeti Lond­ra Konferansı heyetini sadece başkan Reşid Paşa Londra’da kalmak üzere, geriye çağırmış, İstanbul’a dönen Salih Paşa, I. Dünya Savaşı’nın sonuna dek sadece Ayan Meclisi’ndeki üyeliğinin gerektirdiği işlerle meşgul olmuş, savaşın sonunda hastalanan eşi Ramiye hanım’ı tedavi ettirmek amacıyla İsviçre’nin Davos kentindeki sanatoryuma götürmüş ancak bu fayda etmemiş eşini kaybetmişti. Bu sırada İstanbul’da kurulan Tevfik Paşa hükümetinde Nafıa Nezareti’ne atanmış olmasına rağmen, mağlup devletler statüsündeki ülkelerin vatandaşlarının galip ülkeler tarafından sınırlandırılması yüzünden Türkiye’ye dönemediği için işbaşına gelmesi mümkün olmamıştı. İbnülemin (dost kişi anlamına gelir) Mahmut Kemal İnal*, Salih Hulusi Paşa’nın bu durumunu şu şekilde kaleme aldığını nakletmektedir:
“Bu me’şum mütarekeden sonra mağlup hükümet mensuplarına galip hükümetler tarafından hiç bir hak tanınmamış, haricde kalanların memleketlerine avdetlerine müsaade şöyle dursun telgraf veya mektup ile haberleşmelerine bile müsa­ade edilmemiştir. Vatan da neler olduğuna dâir sekiz ay ka­dar haber alamamışımdır.”


*İbnülemin Mahmut Kemal İnal (17 Kasım 1870 - 24 Mayıs 1957)

Türk yazar, tarihçi, edebiyat tarihçisi ve müzeci. Osmanlı Devleti’ne 33 yıl boyunca çeşitli görevlerde hizmet eden İbnülemin, II. Abdülhamid devrinde Yıldız Sarayı arşivinde görev yapmış ve Cumhuriyet devrinde ise arşivin tasnif edilerek Başbakanlığa devredilmesine başkanlık etmişti. 1913 yılında Süleymaniye Camii külliyesinde “Evkaf-ı İslâmiye Müzesi” adıyla kurulan Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin kurucusudur.

Paris’e barış görüşmeleri için kalabalık bir heyet ile giden Sadrazam ve aynı zamanda da Hariciye Nazırlı­ğını da uhdesinde bulunduran, Sultan VI. Mehmed Vahdettin’in ana bir kız kardeşi Mediha Sultan ile evli olan Damat Ferid Paşa’nın İngiliz ve Fransız yarbayların refakatinde Lozan’a gideceğini ve İsviçre’de bulunan şehzade ve sultanları alarak İstanbul’a götüreceğini bir gazetede okuyan Salih Hulusi Paşa, hemen Lozan’a giderek Sadrazam Damat Ferit Paşa ile görüşmüştü. Sadrazam, Salih Hulusi Paşa’nın İstanbul’a dönebilmesini sağlamak adına, İstanbul’a dönüşünde yapmayı düşündüğü kabine değişikliği içerisinde kendisine bir görev verebileceğini teklif etmiş ve bu sayede İstanbul’a dönüşünün de bu suretle halledilebileceğini söylemişti. Paris görüşmelerine gelmeden önce, İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali üzerine,
15 Mayıs 1919’da istifa eden Sadrazam Damat Ferit Paşa aynı gün tekrar kabineyi kurmakla görevlendirilmişti.
Paris Barış Konferansı’nda Türk Delegasyonun uğradığı muamele dolayısıyla 20 Temmuz’da bir kez daha istifa eden Damat Ferit Paşa, israrla üçüncü kez ertesi gün tekrar Sadrazamlığa atanmıştı. İşte bu karmaşa içerisinde Salih Hulusi Paşa, Bahriye Nazırı sıfatıyla İsviçre’den
21 Temmuz 1919’da İstanbul’a dönebilmişti.

Anadolu’da Müdafaa-yı Hukuk hareketinin Sivas Kongresi’nde yönetimi ele geçirmesi üzerine Damat Ferit Paşa, 30 Eylül’de 3. kez istifasını vermiş, bu kez kayınbiraderi Sultan VI. Mehmed Vahdettin Hükümeti kurma görevini, ordunun tavrını da göz önüne alarak bir askere, Ali Rıza Paşa’ya vermişti. Sadrazam Ali Rıza Paşa,
2 Ekim 1919’da hükümeti kurmuş,
31 Ağustos 1919’da Korgeneralliğe terfi eden Salih Hulusi Paşa’yı da yine Bahriye Nazırı olarak tayin etmişti.

Sadrazam Ali Rıza Paşa, vakit kaybetmeden Anadolu’da yükselen mukavemet güçlerinin İstanbul Hükümeti ile arasını düzeltmek için, görüşmeler yapmak üzere Bahriye Nazırını
15 Ekim’de Anadolu’ya, Amasya’da Mustafa Kemal Paşa ile görüşmeye göndermişti.
4 -11 Eylül 1919 tarihleri arasında Sivas Kongresi’ni gerçekleştiren ve tekrar Amasya’ya gelen Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye, Salih Paşa ile 
18 Ekim 1919 tarihinde buluşmuş,
22 Ekim 1919 tarihinde de “Amasya Protokolleri”ni imzalamıştı. Mustafa Kemal, “Amasya Görüşmeleri” hakkında ve bu görüşmelerde Salih Paşa ile Heyet-i Temsiliye adına imzalanan protokoller ile ilgili olarak, Nutuk’ta şöyle yazmıştı; 


“Efendiler, hatırlayacaksınız, Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Amasya’da buluşmak kararlaştırılmıştı…Salih Paşa, 15 Ekimde İstanbul’dan yola çıktı. Biz de 16 Ekimde Sivas’tan yola çıktık. 18 Ekimde Amasya’da bulunduk. Salih Paşaya, uğrayacağı iskelelerde milli teşkilatlarca parlak karşılama törenleri yapılması ve bizim adımıza ‘Hoş geldiniz’ denilmesi için yönerge verilmişti. 



Biz de, Amasya’da, pek büyük gösterilerle kendisini karşıladık. 



Salih Paşa ile Amasya’da 20 Ekimde başlayan görüşmelerimiz, 22 Ekimde sona erdi. Üç gün süren görüşmeler sonunda ikişer sayı olmak üzere beş tane protokol düzenlendi. Bu beş protokolden üçünü, Salih Paşa’da kalanları biz, bizde kalanları Salih Paşa imzaladık. İki tane protokol, gizli sayılarak imza edilmedi. 



Amasya buluşması sonucu olan kararlar, kolordulara da bildirildi. 

Efendiler, sıra gelmişken bir noktayı belirtmek isterim. Biz milli teşkilatların ve Heyeti Temsiliye’nin İstanbul Hükümetince resmi olarak tanınmış bir siyasal varlık olduğunu; görüşmelerimizin resmi olduğunu ve sonuçlarına göre iş görmek gerektiğinin taraflarca kabul edilmiş bulunduğunu açıkça ortaya koydurmak istiyorduk. 

Bunun, için, görüşme sonuçları ile ilgili tutanakların protokol olduğunu kabul ettirmek ve İstanbul Hükümetinin delegesi olan Bahriye Nazırına imzalatmak önemli idi.”


İmzalanan bu protokollere göre, İstanbul hükümeti ile vatan sathındaki mukavemet güçleri arasında işbirliği yapılması ve ortak amaçlar için çalışma şekli ve esasları belirlenmişti. Ancak, bu protokoller işgalci güçlerin baskısıyla uygulanamamıştı. Ancak, Ali Rıza Paşa Hükümeti gayretlerinden vazgeçmemişti.
21 Ocak’ta Padişah tarafından dağıtılan Meclis-i Meb’usan için seçim yapılmış, çoğu direniş yanlısı Meb’us seçilmişti. Mustafa Kemal Paşa, Erzurum Mebusu seçilmiş ve
29 Aralık’ta hükümet daha önce dile getirilmemiş bir davranışla “Mustafa Kemal Paşa’nın ordudan atılmadığını, istifasının kabul edildiğini” bildirmiş, Mustafa Kemal Paşa’nın nişanlarını ve bütün haklarını iade etmişti. Mustafa Kemal Paşa, Meclis toplantılarına katılmamış ancak, bir kutlama telgrafı göndererek kürsüden okunmasını sağlamıştı.
17 Şubat’ta Meclis-i Meb’usan,
Misak-ı Milli’yi kabul etmiş, bu gelişmelerden telaşlanan İngilizler’in ve müttefiklerinin baskısıyla Ali Rıza Paşa Hükümeti,
3 Mart 1920’de istifa etmişti.

Sultan VI. Mehmet Vahdettin, is­tifayı kabul edip Ahmed Tevfik Paşa’ya sadaret teklif ettiyse de ihtiyar devlet adamı bunu reddetmiş, bunun üzerine de Başkatip Ali Fuad Bey (Türkgeldi) ya istifayı reddedin, ya da Ahmet Tevfik Paşa’ya ısrarcı olun, o da olmuyorsa Salih Hulusi Paşa’ya mühr-ü hümayun’u tevcih edin” deyince, Sultan VI. Mehmet Vahdettin, tekliflerin içerisinde eniştesi Damat Ferit’in adının telaffuz edilmediğini anlamış, “şimdi mesele anlaşıldı, herkes gibi siz de Ferit Paşa’yı istemiyorsunuz” demişti. Böylelikle Sultan VI. Mehmet Vahdettin’in gönlünde yatanın tekrar eniştesi Damat Ferit Paşa’nın hükümeti kurması olduğu anlaşılmış, ancak Anadolu’nun ağır baskısı altında bunu gerçekleştirememişti.
8 Mart 1920’de tüm bunların sonucunda, Ali Fuad Bey’in tavsiyesine uyarak Meclis’ten bakan almaması kaydıyla, hem Anadolu’ya ve hem de Meclis’e ters düşmeyecek biri olan, aynı gün Mareşalliğe de terfi etmiş olan Salih Hulusi Paşa, Sadrazam olarak atanmıştı. Ancak Salih Hulusi Paşa bu görevi istemeye istemeye kabul etmişti. Ali Fuad (Türkgeldi) Bey o günü şu şekilde anlatmıştı:

“...Salih Paşa sadaret için çağırıldığını anlayınca ağlama­ğa başlayarak, asla kabul etmeyeceğini ifade etdi. Ben de, vaziyetin pek vahim olduğunu eğer kabul etmedikleri takdir­de vazifenin Damad Ferid Paşa’ya verileceğini, o zamanda çıkacak kötülükleri ortaya serdim. Huzura çıktı, orada da bir hayli tereddüt etmişse de Tevfik Paşa’da huzurda oldu­ğundan her halde emniyet gelmiş olacak ki kabul ettiğinde Padişah beni çağırttı ve hatt-ı hümayunu hazırlatma emrini verdi. 8 Mart 1920’de mühr-ü hümayun elinde olduğu halde Bab-ı Alî’ye gelerek kendisi ve Şeyhülislam Hayderizade İbra­him Efendi ile birlikte hatt-ı hümayunu getirmemi beklediler. Arz odasında Rıfat Bey tarafından okunan hatt-ı hümayun­dan sonra tebrik merasimine geçildi.”



Sadrazam olan Salih Hulusi Paşa, Padişah’ın isteği doğrultusunda kabineye Meclis’ten kimseyi almamış, kabinede Harbiye, Dahiliye ve Hariciye Bakanları ile Şeyhülislam’ın yerlerini korumuş, sadece eski kabineden üç üyenin görev alanlarını değiştirmişti. Bu haliyle Salih Hulusi Paşa Hükümeti, Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin devamı görünümündeydi. Hükümette Milli Mücadeleye yandaş olan Rauf (Orbay) Bey’in başkanlığındaki “Felah-ı Vatan Grubu”ndan (Vatanın Kurtuluşu Grubu) kimse alınmamış, dışarıdan alınacak üyeler için de Grubun düşüncesi sorulmamıştı. Kabineye güven oyu vermemeyi düşünen grubun düşüncesine göre bu hükümet sarayın Damat Ferit Paşa’ya zaman kazandırmak için yaptığı bir tertipti. Onlar öyle düşünürken, yeni hükümete vakit tanımak istemeyen müttefikler,
16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal etmiş, işgalin yapılacağı saraya Fransız Sefareti baştercümani tarafından, Bab-ı Ali’ye ise İngiliz Sefareti baştercümanı tarafından tebliğ edilmişti. İşgali sabah öğrenen Sadrazam Salih Hulusi Paşa ve Hükümeti bu durumu protesto etmiş, Meclis-i Mebusan üyesi bir grup milletvekili de Padişahı ziyaret ederek Meclis’in kabul etmeyeceği hiçbir andlaşmayı imzalamamasını istemişti.

İşgalci İngiliz birlikleri Karaköy Rıhtımı’nda...


İşgal kuvvetleri Meclis’i basmış, yakalayabildikleri Milletvekillerini ve İttihatçıları Malta’ya sürgüne yollamış ve Meclis’i,
18 Mart’ta da kapatmıştı. İşgal kuvvetlerinden kurtulabilen milletvekilleri birer ikişer Anadolu’ya geçmiş, tevkif edilip sürgüne gönderilen milletvekillerinin yerine yeni milletvekilleri seçmişlerdi.

Salih Hulusi Paşa, 28 günün sonunda,
2 Nisan 1920 günü sadaretini tamamlamış, müttefiklerin isteği olan Kuvay-ı Milliye’yi kınamayı ve milli liderlerin gıyaben de olsa idama mahkum edilmeleri hakkındaki İngiliz isteklerini kabul etmeyerek ve “Böyle bir denaati kabul edemem” diyerek is­tifasını sunmuş, vicdanen kendini, tarih huzurunda beraat ettirmeye muvaffak olmuştu.

Ardından dördüncü kez Sadrazam olan Damat Ferit Paşa, Şeyhülislam Dürri zade Abdullah Efendi’nin fetvaları ile Mustafa Kemal ve arkadaşlarını idama mahkum ettirirken, Kuvay-ı Milliyeyi kınamayı reddeden Salih Hulusi Paşa’yı da on beş sene mahkumiyet istemiyle Divan-ı Harb’e sevk etmek istemiş, tebligat yaptırmış, ancak Milli Mücadele liderleriyle anlaşmaktan başka çare kalmadığını düşünen müttefik devletler temsilcilerinin saraya giderek,
Ferit Paşa’nın çekilmesini istemeleri üzerine
Ferit Paşa kabinesinin,
17 Ekim 1920’de istifa etmesiyle dava sonuçlanamamıştı.

Damat Ferit’in istifasının ardından
21 Ekim 1920’de kurulan Tevfik Paşa kabinesinde Salih Hulusi Paşa, yeniden Bahriye Nazırlığına getirilmişti.
2 Aralık 1920’de Dahiliye Nazırı Ahmed İzzet Paşa’nın başkanlığında kurulan heyette Hüseyin Kazım, Rasathane Müdürü Fatin Efendi (Gökmen), İsviçre Elçisi Cevat Bey ve
Bab-ı Ali Hukuk Danışmanı Münir Bey (Ertegün), Topçu Binbaşısı Hasan, Yaver Naci Ali, Yaver Bahriye Yüzbaşısı Hikmet Bey ile birlikte yer alan Salih Hulusi Paşa,
3 Aralık’ta özel bir trenle İstanbul’dan yola çıkmış, Sapanca’da otomobilleri çamura saplanınca üç gün sonra Bilecik’e ulaşabilmişti. Mustafa Kemal’de beraberinde Çerkeş Ethem, kardeşi Reşit Bey, Kazım Paşa, Celal Bey, Kılıç Ali Bey, Eyüp Sabri Bey, Hakkı Behiç Bey ve Hacı Şükrü Bey ile birlikte özel bir trenle Ankara’dan Eskişehir’e hareket etmiş, ancak Eskişehir’de çerkeş Ethem kaçınca İsmet İnönü, Celal bey ve Bursa Milletvekili Muhittin Baha Pars’ı alarak Bilecik’e geçmiş ve Mustafa Kemal başkanlığındaki heyet,
5 Aralık 1920’de Bilecik İstasyonu’nda İstanbul’dan gelen heyet ile buluşup görüşmelere başlamıştı. Mustafa Kemal İstanbul’dan gelen heyetin esaslı bir öneriyle gelmediklerini ve yetkisizliklerini öne sürerek İstanbul heyetinin İstanbul’a dönmelerine izin vermemiş, ertesi gün onları da beraberinde Ankara’ya götürmüş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetine katıldıklarını bir ajans aracılığıyla ilan ettirmişti.

Salih Hulusi Paşa, Ankara’da üç ay ikamet etmek zorunda bırakılmış, İstanbul’a döndüğü takdirde tekrar resmi bir görev almayacağına dair yazılı bir taahhütname verince,
7 Mart 1921’de İstanbul’a dönmesine izin verilmişti. Ancak Tevfik Paşa’nın kurduğu son Osmanlı kabinesinde yine Bahriye Nazırlığı görevine getirilmişti.
1 Kasım 1922’de, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Saltanatın kaldırılması sonrasında,
4 Kasım günü son toplantısını yapan İstanbul’daki Tevfik Paşa Hükümeti istifasını Padişaha sunmuş, böylelikle Salih Hulusi Paşa da istifa eden kabine ile birlikte son Bahriye Nazırı olarak istifa etmişti.

1914-15 yılları arasında Fenerbahçe Spor Kulübü’nde başkanlık da yapan Salih Hulusi saltanatın kaldırılmasından sonra siyasetten çekilmiş, Göztepe’deki evine çekilmiş, münzevi bir hayat yaşayarak, ömrünün son yıllarını ekonomik sıkıntılar içerisinde geçirmişti.



1935’de Yedigün adına, Aslan Tufan Yazman’ın, Salih Paşa ile yaptığı bir ropörtajı;
“Mütareke yıllarının siyasal hayatına karışmış simalardan birisi de Salih Paşa’dır. Göçen imparatorluğun bu eski sadrazamını Göztepe’deki köşkünde ziyaret eden muharririmiz gördüklerini okuyucularımıza anlatıyor”
başlığıyla şöyle yayınlamıştı.
“Göztepe’de metruk denilebilecek kadar bakımsız bir bahçenin kapısından içeri girdik. Kapının açılma haberini köşke kadar ulaştıran bir mahalle serçisinin çıngırağı tepemizde ötmeğe başladı. Ufak ve boyasız köşkte derin bir sessizlik var. Kapılar ve pencereler sımsıkı kapanmış... Kafesli pencerelerin deliklerinden, arkadaki camın lokma lokma pırıltılarından başka bir şey görünmüyor.
Beş dakika sonra ta derinlerden yere sürünen bir pantufle sesi gelmeye başladı. Ardı sıra bir kapı gürültüsü duyuldu ve nihayet ikinci bir çıngırağın sesi ile karışık köşk kapısı açıldı.
Başındaki ince örtüsü omuzlarına dökülen ihtiyar bir kadın bizim geldiğimizi yukarıya haber vermeğe gitti.
Saatlerimize bakıyoruz. Yelkovanlar beşer dakikalık mesafeleri bin nazla aştıkları halde yukarıda hala bir kıpırdanma yok...
Arkadaşım fotoğraf makinasını bir ağacın kuruyan dalına astı ve oracıkta tahta bir kanepeye iliştik.
Hala bekliyoruz...
Yarım saat kadar sonra o kadın tekrar geldi:
Buyurunuz!.. dedi.
Temiz, tertemiz bir taşlıktan, loş bir koridora geçtik. Dar bir merdivenden ikinci kata çıktık.
İşte 17 yıl evvel tarihimizin en civcivli zamanında düşman donanmalarının İstanbul önlerinde göründüğü acı günlerde sadrazam olan eski bahriye nazırı (Salih Paşa) bizi kabul odasının eşiğinde bekliyor...”

Son yıllarında onunla görüşen bir diğer kişi de, İbnülemin Mahmut Kemal İnal’dı ve Salih Hulusi’nin son yıllarını şu kelimelerle dile getirmişti:

“Göztepe’deki evine bazen giderdim. Ziyaretimden pek memnun olurdu. Hakkettiğimin pek üzerinde hürmet gösterirdi. Çektiği çile­leri, sürgün olduğu günleri uzun uzadıya anlatırdı. Son za­manlarında bir hizmetçi kadın ile adeta fakirane bir hayat yaşadığına şahid oldum, pek üzüldüm. Ziyaretlerimden birinde sokak kapısını kendi açtı. Bir şeyler içirmek şart, içirmemek ayıb olduğundan ve hizmetçisi bir yere gitmiş olduğundan bir şişe maden suyu getirip içmemi rica etdi bu halden büyük üzüntüye kapıldım.”

İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Salih Hulusi Bey’in “Ben mahrumiyetden kederlen­mem. Her hali hoş görürüm eskiden şöyleydi, şimdi böyle demem, bin lira ile de geçinirim yüz lira ile de geçinirim.”
dediğini de aktarmıştı.

1934 yılında “Kezrak”soyadını alan Salih Hulusi,
20 Ekim 1939’da Göztepe’deki evinde,
75 yaşında vefat etmiş, eski bir askere yaraşır şekilde, askeri törenle Eyüp Sultan, Gümüşsuyu Kabristanına defnedilmişti.

Kabir taşında latin harfleriyle;
.........................................

Amiral Dilaver oğlu
Sadrazam Mareşal
Salih Hulusi Kezrak Efendi
-El fatiha-
25.10.1939
.........................................
yazılmıştı.



(1) Dilâver Paşa:



Bahriye Koramirallerinden İstanbul limanı reisi Dilaver Paşa aslen Kafkasya kabilelerinden Şaps kabilesinin Kezrak sülalesine mensuptu. Küçük yaşında Tunus Valisi Ahmed Pa­şa tarafından eğitilmiş, Tunus’da Arabça ve Türkçeyi öğrenmiş, İtalya’da bahriye eğitimi almıştı. Eğitimini tamamladıktan sonra Tunus’da denizcilik mesleğine başlayan Dilâver Paşa, 1854’de İngiliz ve Fransızlarla müttefik olarak Rusya ile girilen Kırım Savaşı’nda Tunus Donanmasıyla, İstanbul’a gelmiş ve savaşta büyük yararlıklar göstererek Osmanlı Kaptan-ı Derya’sı Damad Mehmed Ali Paşa’nın dikkatini çekmiş ve kendisine Osmanlı Donanması emrine girmesini teklif etmişti. Böylelikle Osmanlı Donanması emrinde Mirliva (Tuğgeneral, Tümgeneral rütbeleri arasında bir Osmanlı askeri rütbesi) olarak çalışmaya başlayan Dilâver Paşa 1909 yılında vefat edene dek Devlete önemli hizmetlerde bulunmuştu.

Dilaver Paşa

Üç kez Karadağ Muharebelerine katılıp fedakarca savaşmış, daha sonraki dönemde Sultan Abdülaziz’in 1863 yılında Mısıra yaptığı seyahat sırasında Saik-i Şadi vapuru süvariliğini üstlenmişti. Dilaver Paşa’nın adı, Zonguldak, Ereğli kömür havzasında önemi büyüktür. Hatta bugün Zonguldak’ta bir mahalle ve spor kulübünde Dilaver adı yaşatılmaktadır. 




“Havza Maden Müdürlüğü” yerine yeni kurulan Ereğli Maadin Nazırlığına

(Ereğli Madenleri Müdürlüğüne), aynı zamanda Ereğli Kaymakamı ve Bahriye Kaymakamı unvanıyla birlikte Dilaver Paşa atanmıştı. Zonguldak kömür havzasında kömür üretiminin başladığı tarih olarak kabul edilen 1848 yılından 1865 yılına değin, işçi ve işveren ilişkileri örf ve adetlerle idare edilmişti. Asıl amacı üretimin artırılması olsa da, ilk olarak Havza'da işçi ve işveren ilişkisini düzenleme ihtiyacını Dilaver Paşa duymuş, Bahriye Nezareti’nce oluşturulan komisyon tarafından, 8 Mayıs 1867 tarihinde Maden katibi İsmail Hakkı, Kolağası (Yüzbaşı) Hasan Tahsin, Miralay memuru mahsusu (Alaya bağlı memur) Mehmet Sait, Maden Komisyonu Başkanı Hüseyin ve Maden Müdürü ve Kaymakam Dilaver imzasıyla 100 maddelik “Ereğli Maden-i Hümayun İdaresinin Nizamnamesi” hazırlanmıştı.




Bu nizamname ile Dilaver Paşa, kömür havzası ile ilgili olarak hukuki, idari ve teknik konular yanında işçi ve işveren ilişkilerinin düzenlenme yoluna gitmişti. Dilaver Paşa Nizamnamesi işçiyi korumaktan çok üretimi artırma amacına yönelikti ve zorunlu çalışma esasını benimsemişti. Dilaver Paşa Nizamnamesi gerçekte gerekli onaydan geçmediği için nizamname yani tüzük niteliğini almamıştı. Ancak Ereğli Kömür Madenlerinin yönetim sorumluluğunu yüklenmiş olan Dilaver Paşa tarafından hazırlanmış bir tüzük tasarısı olarak bölgede fiilen uygulanmıştı. Dilaver Paşa Nizamnamesi ile üretim artışı sağlanmış, ancak alınan sosyal tedbirlerin uygulanması mümkün olmamıştı. Dilaver Pasa Nizamnamesi ile Ereğli köylülerine getirilen zorunlu çalışma mükellefiyeti,1869 tarihinde çıkarılan Maden Nizamnamesi ile kaldırılmış, çalışma düzeni ile ilgili birçok yeni düzenleme yanında, ocak sahiplerinin madenlerde eczane açmak ve doktor bulundurmak zorunluluğunu da getirilmişti. Dilaver Paşanın Ereğli’de ki görevi 21 Mayıs 1866 - 23 Mart 1868 tarihleri arasında 2 yıl kadar sürmüştü.



Ereğli sonrası Dilaver Paşa 1868 yılında Tuna Nehri İdaresi Başkanlığına getirilmiş, bu görevi 1 yıl sürmüştü. 1872 yılında Rodos Kaymakamlığı görevine getirilen Dilaver Paşa tekrar rütbesinin iadesi ile Tuna Nehri İdaresi Başkanlığına ikinci kez getirilmişti. Dilaver Paşa 1877‐78 Osmanlı‐Rus savaşında Tuna filosu komutanı olarak bulunmuştu. Mirliva Dilaver Paşa Tuna elden çıkınca ata binerek “Çerkes Gönüllü Süvarileri”ne komuta etmişti. Savaştaki üstün gayretleri sebebiyle Müşir Süleyman Paşanın tavsiyesi ile rütbesi Ferik’liğe (Tümgeneral ile Korgeneral rütbeleri arasında bir askeri rütbe) terfi etmişti. Dilaver Paşa Osmanlı-Rus savaşı sonrasında 1882 yılında İstanbul liman Başkanlığı görevine getirilmiş, 1896 yılında da emekliye ayrılmış, bir yıl sonra 1897 de vefat etmişti. Ocak 1943 tarihinde Doğu (Büyük Ülkü Gazetesi) adlı derginin 4. sayısında: “Dilaver Paşa’nın oğlu Salih Hulusi (Kezrak) Paşa ölümünden önce Zonguldak’a gelip babasının çok emeği geçtiği havzanın bu günkü durumunu gördüğü” bilgisi verilmişti.

Dilaver Paşa Nizamnamesi:
 Türkiye’de işçi sağlığını koruma ve çalışma koşullarını düzenleme konusunda ilk girişimdi. 1867’de Maden-i hümayun nazırı Dilaver Paşa’nın hazırladığı Ereğli kömür maden-i hümayunu nizamnamesi'dir. Genellikle, Dilaver Paşa Nizamnamesi olarak anılan ve yüz maddeden oluşan bu nizamname, Ereğli kömür havzasına, gerek idari gerekse hukuksal açıdan bir düzenleme getiriyordu. Bu yeni düzenlemeye göre, Zonguldak ve çevresindeki 14 kazada yaşayanlara ve deniz erlerine madenlerde zorunlu çalışma yükümlülüğü konuluyor, bazı küçük ocaklar özel kişilere kiralanıyor, ancak, üretimi devlete satmaları koşulu getiriliyordu. Ayrıca, ocaklarda çalışmasına gereksinim duyulan usta işçilerin Sırbistan ve Karadağ'dan getirileceği belirtiliyordu.
Nizamnamenin çalışma koşulları ile ilgili 5. bölümü, ocaklarda çalışacak işçilerin Ereğli sancağı'ndan 13-50 yaşları arasındaki sağlam erkeklerden alınacağı, 24 saatte 10 saat çalışılacağı, bu 10 saatin iki nöbette tamamlanacağı, kömür taşıma işinden kaçanlara ya da bir başkasının kaçmasına yardım edenlere iki kat süreyle çalışma zorunluluğu getirileceği vb. gibi kurallar getiriyordu. 1880’lerin başlarında, bölge halkı maden ocaklarının artan işçi gereksinimini karşılamaya yetmeyince zorunlu çalışma yükümlülüğü kaldırıldı, isteyen herkese madenlerde çalışma izni verildi. Bunun üzerine, Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'dan bölgeye işçi akını başladı. 1920’de, yöredeki kömür yatakları Ankara hükümetinin eline geçti. Hükümet, 1921’de “Havza-i fahmiyye maden amelesinin hukukuna müteallik kanun” adıyla yeni bir yasa çıkardı. İşçilere çeşitli haklar tanıyan bu yasaya göre, 18 yaşından küçüklerin ocaklarda çalışmaları yasaklanıyor; iş kazalarında ölen ya da yaralananlara tazminat ödenmesi zorunlu kılınıyor, yardım sandıkları kuruluyor, çalışma saatleri günde 8 saate indiriliyor, ücretlere belirli bir taban getiriliyordu.






Kaynaklar

“NUTUK”, Mustafa Kemal Atatürk

“GÖZTEPE”, Prof. Dr. Bedi N. Şehsuvaroğlu ,Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, 1969

“Balkan Savaşı’na katılan Komutanların Yaşam Öyküleri”
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2004

“Büyük Osmanlı Tarihi”, Hasırcızade Metin Hasırcı

“Amasya Protokolü ve Osmanlı Hükümetleri”, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Halaçoğlu

“Kapalı Hayat Kutusu-KADIKÖY KONAKLARI”, Dr. Müfid Ekdal

“Zonguldak Tarihi (Kömür)”, Çiğdem Demir, 2010
http://cigdem020.blogspot.com.tr/2010/12/zonguldak-tarihikomur.html

“Taş Kömürü Havzasında Bahriye Nezareti Yönetimi (1865-1908) ve Dilaver Paşa Nizamnamesi”, Cevat Ülkekul

6 yorum:

Adsız dedi ki...

Sayin Levent Bey,
Atli Muazzez Hanim Kosku'nun sahibiyim. Yazdiginiz guzel yaziyi yeni gordum. Ilginiz icin cok tesekkur ederim. Koskun disinin restorasyonunu bitirdik; icine de devam ediyoruz. Yaklasik 2 ay icinde tum restorasyonu bitirmis olacagiz. Vaktiniz olursa sizi davet etmek isterim.
Email adresinizi verirseniz, son halinin resimlerini de gonderebilirim.
Saygilarimla,
Attila Turkkan

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Sayın Attila Türkan, yorumunuza ve nazik yaklaşımınıza ne kadar sevindiğimi anlatamam. Köşkünüzü ziyarete geldiğim gün şantiyede bayan arkadaşın nazik davranışlarına ve tüm merakıma rağmen cesaret edip içeriyi dolaşma izni isteyememiş, köşkün olabildiğince durumunu yansıtabilecek fotoğrafları dışarıdan çekerek, daha sonra tekrar gelme niyeti ile oradan ayrılmıştım. Şimdi sizin olgun yaklaşımınız ve nazik davetiniz beni ziyadesiyle memnun etti. Çok teşekkür ederim, yorumunuzla bana cesaret ve umut verdi. En yakın bir vakitte ziyaretinize gelmek, sizinle tanışmak, varsa köşk hakkındaki bilgilerinize başvurmak ve yapmış olduğunuz bu büyük hizmetin ve emeğin ortaya çıkartacağı güzellikleri fotoğraflamak isterim.
e-mail adresim: leventcivelekoglu@gmail.com dur, eğer zahmet edip son hali ile ilgili varsa fotoğraflarınızı (ve mümkünse eğer çözünürlüğü yüksek olarak) benimle paylaşmanızı sizden rica ederim. Atlı Muazzez Hanım ve köşkü ile ilgili de beğenmiş olduğunuz yazıya benzer bir yazı kaleme almak benim için büyük bir zevk olacaktır. Bu yazıları kaleme alırken amacım sizin de farkedeceğiniz gibi, bu değerli sanat eserlerinin, mimari mirasımızın kaybolup gitmelerine seyirci kalmamak, yeni nesillere ve geleceklere günümüz ve geçmişimiz hakkında yararlanabilecekleri bilgi birikimleri bırakmak. Aaa ne güzel köşkmüş ya da vah vah yazık olmuş, yıkılıp gidiyor gibi sözlerle geçip gitsin istemiyorum insanlar, merak etsinler, bilgilensinler, hatta özel olarak bu yazıları okuyup bizzat gidip ziyaret etsinler diliyorum.
Tekrar bana vermiş olduğunuz bu fırsat için size teşekkür ederim. Saygılarımla.
Levent Civelekoğlu

koleksiyon67 dedi ki...

Levent bey merhaba Dilaver Paşa ile ilgili bir çalışmam YEDİ KITA Kasım 2011 tarihinde yayınlanmıştı.Ayrıca bloğumda da bu makale bulunmakta bu güzel çalışmanızıda izninizle bloğuma eklemek isterim.Saygılarımla.

GÜRDAL ÖZÇAKIR
KDZ EREĞLİ TARİH ÖĞRETMENİ

noodles kalafatt dedi ki...

Merhaba, tesadüf eseri karşılaştığım bloğunuzu büyük keyifle okumaktayım ve her fırsatımda eskiye dogru paylaşımlarınızı mutlaka göz atacağım ; bende size göztepede doğup büyümüş olan ve ne yazık gecen sene kaybettğimiz özer ağabeyimin blogunu tavsiye etmek isterim mutlaka göz atınız özellikle göztepe hakkında işinize yarayacak çok güzel paylaşımlar mevcuttur, hoşça ve sağlıkla kalınız. blog adresi ; http://ozer-rayman.blogspot.com.tr/search/label/Aile özer rayman

Ender Halıcı dedi ki...

1943-44 yılları olmalı. Ben 4 yaşlarındaydım. Ailemin Serencebeyde bir İtalyan mimara yaptırdıkları evde doğmuştum. İşte yukarıda bahsettiğim tarihte, annem babamdan ayrılmak üzere bizi yani üç ağabeyimi alarak akrabası olan Atlı Muazzez diye bahsettiği ve uzun uzun kendisini anlattığı bu köşkün yan tarafında ki bilemiyorum selamlığı mı yoksa başka bir işlevi olan bir ek binasına yerleşiyoruz. Ben de çok sonra ki seneler de kitap yazdığım dönemlerde bu köşkü keşf ettim. O tarihte, Orada zannedersem bir ay kadar oturduk, annem babam barıştılar ve yine beraber olduk. Bu köşkün içini çok gezmek isterdim. Hatırladığım, kapıdan girince büyük bir taşlık olduğu idi. Ortada bir masa vardı, başka bir şey hatırlamıyorum. Şimdi 75 yaşındayım. Muazzez Hanımı çok dinlemiştim, annemden..

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Sayın ender Halıcı, yazdıklarınız için çok teşekkür ederim, Atlı Muazzez Hanım köşkü ile ilgili bir yazı da yazmaya çalışmaktayım, resimlerini çektim ve araştırmasını daha tamamlayamadım. Köşk değerli bir işadamı Attila Türkkan Bey tarafından satın alınarak ve olağanüstü bir çaba ile baştan aşağı yenilendi ve yaşatılıyor. Bu yazı vasıtasıyla kendisi ile tanıştım ve köşkte ziyaretine giderek sohbet de ettim ve o sırada da fotoğraflama şansına sahip oldum. Bahsettiğiniz gibi köşke bitişik tek katlı bir müştemilat binası mevcut bugün de, o da restorasyondan nasibini aldı ve yenilendi. Eğer yolunuz düşer ve de kapılarını çalarsanız, bir zamanlar burada yaşadım diyerek, çok eminim ki sizi misafir etmek ve gezdirmekten keyif alacaklardır. Bu arada hatırladıklarınız var ise özellikle köşkün sahipleri ile ilgili, benimle paylaşırsanız çok sevinirim, zira çok fazla bilgiye rastlayamıyorum. Bulabildiğim köşkün bir zamanlar İstanbul (Memalik-i Mahruse-i Şahane Duhanları Müşterekülmenfaa) Reji Müdürü Tevfik Bey’e aitmiş. Eşi Muzaffer Hanım ve iki kızı ile birlikte yaşarlarmış. Kızlardan küçük olanının adı Lamia, büyük olanın ise Muazzez’miş. Sizde bu isimlerle ilgili bir bilgi var mıdır acaba, belki soyadları. Paylaşırsanız sevinirim. Saygılar.