26 Ekim 2014 Pazar

“Biz hatamızla kül ettik, gül açan bahçeleri...” Erenköy Kız Lisesi



Rıdvan İsmail Paşa’nın
Göztepe’deki
dillere destan köşkü

Günümüz Göztepesi’nin kurucusu sayılan Kemahlı Mehmet Efendi, o zamanlar Tekel ve Reji olmadığından, kardeşi ile birlikte sokaklarda köylerden getirdiği tütünleri satarak hayatlarını kazanırken, bir sermayedarın kendilerini desteklemesi ile işlerini büyütmüş önce Küçük Pazar’da bir dükkan, daha sonra da Cibali’de bir tütün fabrikası kurarak ve ordunun da tütün ihtiyacını karşılamaya başlayarak İstanbul’un sayılı zenginleri arasına girmişti. Ser duhani (baş tütüncü) Halis Mehmet Efendi, Tütüncü Mehmet Efendi olarak anılmaya başlanmış, Göztepe’de satın aldığı 1000 dönümlük araziyi parselleyerek, dönemin zengin saray mensuplarına, paşalara satmıştı. Özellikle II. Abdulhamit döneminin, devleti padişahın buyrukları doğrultusunda ve bağlılıkla yöneten paşalara Padişah tarafından servetler, hatta bizzat padişahın yaptırdığı köşkler bağışlanmıştı.
Galatalı Süleyman Sudi Efendi
(1835 - 1896)
Tütüncü Mehmet Efendi’nin parselleyerek satmış olduğu bu arazilerden birisi de Göztepe istasyonunu Erenköy istikametine doğru geçtikten sonra sol tarafta tren yolu ile günümüzde Rıdvan Paşa sokak olarak anılan yol arasında kalan ağaçlıklı araziydi ve üzerinde Maliye memurlarından Defter-i Muktesid Muharriri (Hesapişleri Saymanı) Galatalı Süleyman Sudi Efendi’nin (1835-1896) iki ahşap köşkü vardı. Süleyman Sudi Efendi, Fransızca bilen, Suriye Defterdarlığı da yapmış, İktisat ilimleri okumuş ve ilk kez “iktisat” kelimesini kullanmış dönemin nadir terakkiperverlerinden (ilerici), “Defter-i Müktesit” isimli bir de kitap yazmış alafranga bir aydındı ve köşkünde büyük bir kütüphanesi mevcuttu. Saçı sakalı apak olduğu halde dünya evine girmemiş ve bekar olan Süleyman Sudi Efendi bu bahçesi bakımsız ve yabani otlarla kaplı çatı ve orta katı balkonlu, kaplama tahtalarının boyası dökülmüş mütevazi köşkünde, 1896 yılında vefat edince, evlatları olmadığı için kız ve erkek kardeşleri köşkü satarak elden çıkartmak istemişler, birkaç yıl sonra da Şehremini Rıdvan İsmail Paşa’ya satmışlardı.

Söz konusu iki köşkü Rıdvan İsmail Paşa satın aldıktan sonra yaşananları ve dillere destan Rıdvan İsmail Paşa Köşkü’nün hikayesini, 
Askeri Müze’nin kurucusu ve ilk müdürü olan Topçu Ferik’i Ahmed Muhtar Paşa ile “Hanımlara Mahsus Gazete”de F.K. imzası ile yazılar yazan dönemin aydın kadınlarından Fatma Kevser Hanım’ın oğlu olan ve eski İstanbul ile ilgili yazdığı yazılarıyla tanınan yazar, gazeteci, karikatürist
Sermet Muhtar Alus’un,
Akşam Gazetesi’ndeki Dünden, Bugünden köşesinde
15 Mart 1945’te yazdığı
“Erenköy kız lisesi binasına dair hatıralar”
başlıklı yazısından takip edelim...


 “…çocukluğumda Şehremini idi. Eski hukuk var ya arada biz gider gelirdik. Kışın Şişli’de, mabeynci Osman Bey’in mülklerinden çifte kagir konakta oturur, yazın yine kira ile yazlığa çıkardı. Süleyman Sudi Efendinin köşkünü almadan önce Fenerbahçe’den Çiftehavuzlara giden yolda, şimendifer geçidinin tam köşesindeki evi kiralamıştı…

… Rıdvan Paşa orayı tuttuğu seneler evvela Salistra (Suadiye) Dalyanının kıyısına, sonra Çiftehavuzların berisine hususi deniz hamamı yaptırır; validesi, haremi eski ahbaplarını davet ederlerdi. Koltuklarıma kabak bağlayarak yüzme öğrenmeğe ilk yeltenişim, dalyanın yamacındaki o hamamdadır. ”


“Kalamış koyu ile Salistra Dalyanı arasında kalan geniş ve ıssız kara parçası yazları sarı beyaz papatyalar, gelincikler, katır tırnakları, hindibağ çiçekleri ve yabani otlarla bir emprime gibi bezenirdi. ”
Bir Fenerbahçe Vardı - Dr. Müfid Ekdal

Şehremini Rıdvan Paşa, hünkar tarafından İstanbul’dan pek uzaklaştırılmaz, ancak haftada bir, o da Cuma günleri Göztepe’deki konağa gelir ve sadece bir gece kalabilirmiş. Diğer günlerde de İstanbul’da kalır, akşam üzerleri o yıllarda pek meşhur olan Taksim Gazinosu’na gider, en sevdiği meze olan domates ve salatalıkla rakısını içermiş.
Fotoğraf: Ayşe Uğural Arşivinden


Sermet Muhtar Alus, 15 Mart 1945 Akşam gazetesindeki  Dünden, Bugünden köşesinde, Rıdvan İsmail Paşa’nın Göztepe’deki o muhteşem köşkünü şu satırlarla anlatıyordu;

“Göztepe’deki köşk alınınca tamir edildi, boyatıldı, bitişiğine yemek salonu, bahçesine tarhlar, havuzlar, kameriyeler yapıldı. Taşındılar; adet ya, ev mübarekesine gittik; ben de bizimkilerin yanında.

Misafir hanımların haddi hesabı yok. Kimseyi bir türlü salmıyorlar:
-İmkanı yok bırakmayız; yemekten sonra biraz eğlenti yapacağız, gece gidersiniz!..

Herkes kaldı. Akşam olmak üzere. On bir, on iki yaşında kadarım, akranım yok, sıkıntıdan bunalıyorum. Usulca bahçeye sıvıştım. Havuzların, tarhların arasında dolaşırken sarmaşıklar ve hanımellerile örtülü kameriyeden tok bir ses:
-Gel, buz getir!..
Paşa hasır koltukta, başı açık; önünde içki tepsisi, parlatmada. Hemen oracıktan ne kaçıyorum. Akrabadan dayı beyimizin içkili anılarındaki hiddet ve şiddeti malumum. Paşa da onun gibiyse…

Yemeğe çağrıldık. Her tarafı beyaza boyalı, boydan boya büfeleri, kontrbüfeleri, sandalyeleri beyaz lake salonda upuzun bir sofra. Üstünde çerezin, yemişin, şekerlemenin türlüsü. Hotozlu kalfalar tabakları dolaştırıyor. Çeşitler tükenmez de tükenmez. Hepsi alafranga taam: Sebze çorbası, rosto, rozbif, tavuk kroketi, mantarlı tavşan, mayonezli levrek, gato, dondurma…

Kahveler içildikten sonra saçları sarıya boyal, tepe topuzunun etrafına taşlı taraklar takılı, elbisesi kat kat danteller içinde, gayet varda kosta bir hanım piyanonun önüne oturdu. Öyle sürekli ve mükemmel bir taksim ki 77 makamı dolaşıyor. Ardından şarkıya girişti. Öyle de gür ve kıvrak bir sese malik ki tam çalışına denk. Faslı bitirince kantoları tutturdu:

‘Ateşi hicrinle yaktın ben gibi biçareyi
Bir tebessümle began eyle dili viraneyi’

Bir taze, piyanodakinin kızı imiş, ortaya çıkarak tıpkı Minyon Virjin’in tavırlarını takına takına kantoyu söyledikten sonra küçük Eleni’ninkine geçti:

‘Efeciğim ben
Beni yaktın sen
Canlar dayanmaz
Pek çok yandım ben’

Üç beşinin arkasından, sıra düettoya geldi. Deminki taze, yanında fes ve erkek elbisesi giymiş ablası ile beraber, karşılıklı çoban düettosuna başladılar:

‘Ayıplaman beni dostlar yare bendoldum
Yanık pervaneler gibi derde düş oldum”
Daha arkasından Acem düettosu:

‘Nazlı civan gel etme naz
Aşıkına rahmeyle biraz

Ahenk, raks, cümbüş yarı geceye kadar gırla. Yine şerbetler, bisküviler, dondurmalar…

Rıdvan İsmail Paşa Köşkünün Yerleşim Planı
Rıdvan Paşa sokak tarafında mutfaklar ve arasından ana giriş,
en solda hamam ve önünde boş çizili alan Haremlik Köşkünün yerine yapılmış yeni bina,
sağda Ömer Paşa sokağa dayanmış durumda Selamlık Köşkü,
Ortada havuz ve kameriye, yine sağda Ömer Paşa sokağa bitişik Seralar,
En altta sola doğru da Nuriye Hanım Pavyonu veya Merasim Köşkü.
“1903 yılında köşkün etrafına iskeleler kuruldu. Eski temeller üzerine yenisi, çok daha genişi yapılıyordu. Şuna buna çene sermayesi lazım. Planlarını Paris’in en namlı mimarlarının hazırladığı, malzemesinin bile Marsilya’dan getirildiği, Fransa’daki bilmem ne şatosunun tıpkı tıpkısı olacağı, şahaneliği hiç kimseninkine benzemeyeceği dillerden dillere düştü. Dedikleri çıktı velakin az sonra Caddebostanında Ragıp Paşa’nınki, şirinlikten değil, şeddadilikten (büyüklükten) yana onu bastırmıştı.

Bina tamamlandı. Görenler, duyanlar, at koşturulacak mermer antresini, ortasındaki mermer havuzu, etrafındaki mermer direkleri, altın yaldızlarla nakışlı kapıları hayran hayran anlatıyorlardı.

1905’de paşanın büyük kızıyle (Fatma hanım) sabık Teselya Ordusu Kumandanı (Gazi) Ethem Paşa’nın oğluna (Vasfi Menteş) bu köşkte öyle şa’şaalı, saltanatlı bir düğün yapılmıştı ki sormayın. Yaşlı hatunlar ‘anamızdan doğduk doğalı bu derece şatafatlı bir cemiyete rastlamadık’ diye hayretteydiler.

Hünkarın, sultanların hazinedar ustaları, vükela, vüzera, kübera familyaları hep davetli; İstanbul halkından on binlerce hanım da seyirci. Herkese ne ikram, ne izzet. Aşağı tabaka kadınlara varıncaya kadar hepsine tekrar tekrar, gak diyinceye kadar pastalar, şekerler, buzlu limonatalar, şerbetler, kalıp dondurmaları.

Takım takım ince saz, orkestra. Üstelik Merkez Kumandanının civan civan cariyelerden mürekkep, 40 bu kadar kişilik sazı, bandosu, kantocuları, rakkaseleri, dansözleri…”




İsmet Kür ise, 2008 yılında yayınlanan “Yıllara mı çarptı hızımız”  adlı kitabında  “... İstanbul deyince aklıma, Rıdvan Paşa Köşkü gelir.” diyor, köşkü ve bahçesini şöyle tasvir ediyordu;

“Öyle bir köşk ki, her metrekaresinde, usta bir sanatçının, taşa, toprağa, mermere, ahşaba karışmış, işlenmiş parıltısını, emeğini görüp yaşamamanın mümkünü yoktur.

Ve bu köşkün; doğanın cömertliğiyle, insan hünerinin, sanat aşkının sarmaş dolaş olduğu bahçesi gelir.”


Prof. Dr. Bedii N. Şehsuvaroğlu da “Göztepe” isimli kitabında, köşkün bir geleneğinden bahsediyordu;
II. Abdülhamid’in tahta çıkıp ve kılıç kuşandığı 31 Ağustos 1876’dan itibaren 1907 yılına kadar her yıl donanma ve cülûs şenlikleri yapılması bir gelenek haline gelmişti. Rumi tarihle
“…her sene 19 Ağustos’ta (31 Ağustos) yapılan cülûs şenliklerinde Kadıköy yakasının 3 köşkü, yaptıkları donanmanın güzelliği ve ikramı ile başta gelirlerdi. Birincisi Göztepe-Feneryolu arasındaki Mabeyn Başkatibi Tahsin Paşa’nın köşkü, ikincisi Göztepe’de Rıdvan Paşa’nın köşkü, üçüncüsü de Suadiye’de Sadi Bey köşküydü.”

Baki Sarısakal ise, “Nerede O eski Ramazanlar” yazısında Rıdvan İsmail Paşa, ailesinin yaşam seviyelerini ve köşkteki davetlerin ve ikramların ne derece önemsendiğini şöyle dile getiriyordu;

“Yalnız zenginlerin değil, orta hallilerin sofralarında bile etli yaprak dolmasının bulunması hemen hemen adet hükmüne girmişti. Lakin bu dolmaların gayet küçük ve gayet muntazam sarılmış olmasına dikkat edilirdi. Sultan Hamid’in meşhur Şehremini Rıdvan Paşa’nın bir aşçısı vardı ki, bunun fındık büyüklüğünü geçmeyen dolmaları kendisine büyük bir şöhret temin etmişti. Rıdvan Paşa bu aşçısına yalnız bu marifetinden dolayı ayda tam ondört altın lira verirdi.” 

Rıdvan İsmail Paşa’nın katli ile Göztepe’deki bu ihtişamlı hayat sona ermiş, dolayısıyla köşk için yeni bir dönem başlamıştı. Kısa sürede suyu çekilmiş bir değirmen gibi sessizliğe bürünen köşk, Rıdvan İsmail Paşa’nın vefatından sonra kullanılmamaya başlamış, bakımsız kalan köşk, bir süre sonra da varisleri tarafından satışa çıkartılmıştı. İşte o günleri, yine
Sermet Muhtar Alus anlatıyor;

“… çok geçmeden köşkü Abdülhamidin sevgili müsahibi Lütfi ağazade mabeynci Faik Bey satın aldı. 9 bin sarı lira vermiş, tapusunu üstüne çevirtmiş dediler.

Faik bey yüz kişiye yakın kapı halkıyle, olanca cafcafile Bebek’teki yalısından Göztepeye göç etti. Her gece köşkte sanki donanma yapılıyor. İçi, bahçesi lüks lambalarının ışıklariyle pırıl pırıl. Çilingir sofraları; sazlar, hey heyler; dalkavukların şaklabanlıkları…

Cuma ve Pazarları, güneşin batmasına yakın, bir araba katarı Fenerbahçe yolunu tutar. Minare kırığı gibi kadanalar, lastik tekerlekli (bato) faytonlar; enseli kelleli, pehlivan yapılı arabacılar. Hepsi ahırının, arabalığının malı.

Baştaki faytonda kendisi ve nedimlerinden biri, arkasındakilerde sazende ve hanende beyler, mukallitler, nekreler. Daha geridekilerde harem takımı: Zevceleri, çanak yalayıcıları, kalfaları…

1908 meşrutiyeti ilan edilince köşkün ikbali yine küsufa uğradı. Bir iki yıl pancurları, kapıları sımsıkı kapalı, içinde in cin top oynadı; baykuş yuvasından farksız kaldı.”

Köşkü satın alan bu Faik Bey kimdi?
Sultan II. Abdülhamid’in şehzadeliğinden itibaren yakınında olan Bolu’lu Lütfi Ağa’nın oğluydu Faik Bey, padişah tarafından Galatasaray Sultanisi’nde okutulmuş, Hariciye’de çalışmış sonra da saraya alınmış ve 1909 yılında Abdülhamid’in tahttan indirilmesine kadar da en yakın adamlarından biri olarak itibar sağlamış ve padişahın ihsanları sayesinde yüklü bir servet edinmişti. 31 Mart Ayaklanması sonrasında padişahın yakın çevresinin tutuklanmaya başlanması üzerine çarşaf giyip kadın kılığına girerek bir İtalyan Vapuru ile Mısır’a kaçmıştı. Kaçarken İstanbul’da bıraktığı 4 hanımını, biri erkek onbir çocuğunu ve hizmetkarlarını daha sonra yanına aldırtmış, Mısır’dan İsviçre’ye geçmişti. Tüm servetini Rus parasına yatırdığı için Ekim Devrimi sonrası tüm parası pula dönünce İsviçre’de beş kuruşsuz kalmış, 1918’de tek başına Türkiye’ye dönerek Teşvikiye’deki kiraya verdiği dillere destan muhteşem konağının bir odasında geçinmeye çalışmış ve 1937 yılında da hayata veda etmişti. Kızlarından Tanburi Faize Ergin hanım, babasının yakın dostu Tanburi Cemil Bey’den dersler almış, Türk sanat müziği bestekarıydı ve “Kız sen geldin Çerkeş’ten / Pek güzelsin herkesten” sözleri ile başlayan meşhur şarkı olmak üzere çok sayıda eser bestelemişti. Diğer kızı Fahire ise Faik Bey’in teyze oğlu Refik ile evlenmiş, çift Cumhuriyet Türkiye’sinin en önemli sanatkarlarından olmuştu. Büyük bestekar Refik Fersan ve kemençeci eşi Fahire Fersan... Mabeynci Faik Bey’in tek oğlu olan Abdurrahman Lütfi Bey ise Türkiye’ye döndükten sonra evlenmiş ve bir oğlu olmuştu, Süha. Daha sonraları adı “milli çapkın”a çıkmış olan Süha Özgermi...

▼▼▼

Rıdvan İsmail Paşa Köşkü ve
“Kız Penceresi”...

1881 yılının bir sonbahar günü Tırhala’da Belediye Başkanı Haydar bey’in bir kız çocuğu dünyaya gelmişti. Daha önce 14 yaşındaki oğulları Aziz’i bir dağ gezisinde yaşanan kazada kaybeden Haydar Bey, yeni doğan kızına da Aziz adını vermiş , anne ise zaman içerisinde “azizim” diye seslenir olmuştu. Baba Aziz adını verdiği kızını bir erkek çocuğu gibi yetiştirmeye başlamıştı. Aziz 2 yaşına geldiğinde 1883 yılında Haydar Bey yeni bir görevle Selanik’e tayin edilince aile Ahmetsubaşı Mahallesi’nde bir eve taşındılar. Bitişik komşuları Gümrük memuru Ali Rıza Efendi ve eşi Zübeyde Hanım’dı ve onların da Aziz ile aynı yıl doğmuş ve anasının “çakırım” diye çağırdığı sarışın, mavi gözlü güzel bir erkek çocukları vardı ve adı Mustafa’ydı...
Aziz Haydar Hanım
İzmir’in kurtuluşu sonrasında Çankaya’ya şükranlarını sunmaya çıkan on-onbeş hanımın arasındaydı Aziz Haydar Hanım da. Hanımlar Gazi Mustafa Kemal’in elini sıkıp tebriklerini sunarken, sıra Aziz Haydar Hanım’a geldiğinde; Gazi bir an duralar ve
“Oooo! Sen misin Aziz?” der, elini öper ve elini bırakmadan diğer hanımefendilere dönerek:
“Biz erkekler vatanın kurtarılması için çalışırken, devletimizden maaşımızı da aldık, halbuki Aziz Haydar aynı fedakarlıkları devletten bir kuruş almadan yaptı” der...
O yıllarda Selanik’te hemen hemen her ev yüksek duvarlarla çevriliydi ve o evlerde kafesli, önünde “Bu evde görücüye çıkma yaşına varmış, gelinlik kız var, bilesiniz” anlamına gelen, güneşe karşı ıtır ve sardunya saksılarının gülümsediği ve genç kızların gizli gizli sokağı gözledikleri “kız pencereleri” vardı. “Aziz” kız hiç sevmemiş, sevememişti,
o kız pencerelerini...

O, sadece erkek gücüne, erkek bilincine, erkek aklına dayalı bir toplumun, bir kanadı kırık bir kuş gibi çağdaş dünyanın göklerinde uçamayacağına inanan bir babanın kızıydı. İşte o nedenledir ki, hayatını erkek dünyası ile kadınları birbirinden ayıran o “kız pencereleri”ni ortadan kaldırmaya, kadınların da sosyal hayat içerisinde yerlerini almasına ve eğitilmelerine harcamıştı.

Yeri geldiğinde aile mücevherlerini dahi bu yolda harcayacak kadar, kadının eğitimine önem veren Aziz Haydar Hanım’ın açtığı okulların en büyük özelliği, anneleri de yetiştirmesiydi. İşte bu yüzdendir ki ilk açtığı okulun adı “Ana”ydı ve okumak isteyen ancak çocuğunu bırakacak yeri olmayan annelerin, çocuklarıyla birlikte gelebildikleri bir okuldu...  

1914 yılıydı, “Ana” Mektebi’nin Topkapı’daki şubesine, Aziz Haydar Hanım’ın hiç beklemediği ve ummadığı bir davetname gelmişti. Bu daveti yapan Erenköy’den yaşlı bir hanımefendiydi; Saibe Hanım’dı, Şair Faruk Nafiz Çamlıbel’in halasıydı. Aziz Haydar Hanım’ın, Erenköy’de kendisine ait bir binada, daha önce Beyazıt’ta kurulan Ana Mektebi’nin merkezini yeniden açmasını istiyordu Saibe hanım. Davetini kabul ederse, Aziz Haydar Hanım’a yardım edebileceğini söylüyordu. Bu yeni okul, aynı düzende Erenköy’de kurulmuştu, şimdiki Erenköy Kız Lisesi’nin yerinde. Böylelikle, Aziz Haydar Hanım Erenköy Kız Lisesi’nin çekirdeğini oluşturmuştu.

“... Aziz Hanım, Erenköy mektebini Maarif’e devrettikten bir süre sonra, Maarif Müdürlüğü, kendisini yeni bir okul açmaya memur ediyor. Bu okul ilk yıl ana okulu olarak açılacak, sonra sınıflar eklenecekti. Okul için Rıdvan Paşa Köşkü seçildi. İkinci yıl, ilk ve orta, daha sonra da lise bölümleri açıldı. Aziz hanım yine bir yandan kurduğu okulu yönetiyor, bir yandan da orta ve lise sınıflarında tarih ve coğrafya öğretmenliği yapıyordu. ‘Sonra Ankara’ya geçtim’ diye yazıyor anılarında.”

“Eğitim savaşının öncüsü, Aziz Haydar Hanım” – Nezihe Araz / Milliyet, 1 Ağustos 1988


“...annesinin Rumeli’nden gönderdiği paralarla 1914 yılında Erenköy’de Rıdvan Paşa Köşkü’nde eğitime başlar. Ancak daha sonra parasızlık yüzünden okulu maarife devreder.”

“İsyankar bir kadın Aziz Haydar” – Feryal Saygılıgil / Pazartesi Dergisi, Sayı 13, Nisan 1996

Mabeynci Faik Bey yurtdışına kaçtıktan sonra, 1911 yılında 7500 altına Maarif Nazırlığı tarafından satın alınan Rıdvan İsmail Paşa’nın köşkü “İnas Nümune Mektebi”  adıyla eğitime açılmıştı. Dört yıl sonra, yani 1915-16 eğitim ve öğretim yılında liseye dönüştürülmüş, yanan İnas İdadisi’nin öğrencileri de bu okula katılınca  ismi “Erenköy İnas Sultanisi” şeklinde değiştirilmişti. Topçu Reisi Hacı Hüseyin Paşa Köşkü de son sahibi olan Padişah V.Murad’ın kızlarından Hatice Sultan’dan satın alınarak yatılı kısmın yatakhanesi olarak okula eklenmişti. 1924-25 eğitim ve öğretim yılında ismi yeniden değiştirilmiş, Erenköy Kız Lisesi adını almış ve okul, orta ve lise sınıfları yatılı ve gündüzlü olarak iki devreli on bir yıl süreli bir okul olmuştu.
Reşat Nuri Güntekin
1889-1956
Sıtma hastalığının mücadelesi ile tanınmış İzmit’li doktor Feyzullah İzmidi’nin (Dr. Feyzi Paşa) torunu olan Hadiye hanım, Erenköy Kız Lisesi’nin sesinin güzelliğiyle tanınmış bir öğrencisiydi. Okul idaresi Hadiye hanım’ı sesinin güzelliği nedeniyle yurtdışına göndermek istemiş, ancak babasının izin vermemesi üzerine müzik aşkı yarım kalmıştı. O sıralarda okulda ders veren hocalardan birisi de Reşat Nuri Güntekin’di ve “Akşam Güneşi” isimli romanının ilhamını da Erenköy Kız Lisesi’nden almıştı. Reşat Nuri, öğrencisi Hadiye Hanım’a, 1925’de yazdığı “Dudaktan Kalbe” adlı romanındaki gibi başta çocuk gözüyle bakmış, ancak daha sonra aşık olmuş ve suratındaki çillerden dolayı romanındaki gibi “kınalı yapıncak” diye seslenmeye başlamıştı. Reşat Nuri Güntekin, Hadiye Hanım mezun olduktan sonra 1927 yılında evlenmişti. 
İnas Numune Mektebi talebeleri toplu halde hatıra fotoğrafı çektiriyor 

5 Haziran 1913 tarihinde Muallim Ahmet Hâlid (Yaşaroğlu)’nun mesul müdürlüğünde Erenköy “İnas Numune Mektebi” talebeleri için yayınlanmaya başlayan “Talebe Defteri” mecmuasında, 1917 yılında açılan bir yarışmada bir öğrencinin kaybettiği babası için Nusret-ül Kâzımî” mahlasıyla yazdığı, “Ağlayan Kahkahalar” mensur şiiri birinci seçilmişti. Öğrencinin babası, bir gazeteci ve hürriyet savaşçısı olan (Zorluoğullarından Mehmet Selim) Avnullah Kâzımî’ydi  ve önce istibdat idaresinin, daha sonra 1908 yılında “Fedekaran-ı Millet Cemiyeti” adı altında bir siyasi parti kurup muhalefete geçtiği için, sözde hürriyet idaresinin (İttihat ve Terakki’nin) hışmına uğramış, ömrünün büyük bir kısmını sürgünde ve Sinop Kalesi’nde prangaya vurularak zindanda geçirmişti. Mensur şiiri birinci seçilen öğrenci için bu, onun yazın hayatının başlangıcı olmuştu. O günden sonra şiir, fıkra, deneme, inceleme, anı, sohbet, hikâye ve roman türlerinde çeşitli eserler kaleme almış, sade dili, samimî üslûbu ve güzel Türkçesi ile yazdığı yazılar, mistik temayülleri olan duygulu ve şefkatli ruhunun terennüm ettiği şiirler, büyük bir ilgi ile karşılanmıştı. O, yıllar sonra Birleşmiş Milletler tarafından 1975 yılı “Kadın Yılı” ilan edildiğinde “Kadının Sosyal Hayatını İnceleme ve Araştırma Derneği” tarafından düzenlenen toplantıda “Ümmü'l-Muharrirat”, yani kadın yazarların annesi ünvanı verilen Halide Nusret Zorlutuna’ydı.
Halide Nusret Zorlutuna
1901-1984
İşte, yıllar önce Aziz Haydar Hanım’ın kadının sosyal hayat içerisinde önemi ve yeri için attığı tohumlardan biri daha çatlamış, filizlenmiş, fidan olmuş sonra da koskoca bir çınara dönüşmüştü...
Talebe Defteri
Birinci Sene
TALEBE DEFTERİ
Perşembe
Numara -1
Mayıs-23 (5 Haziran)
Talebe İçin Çalışır
Yarım Aylık Mecmua
1329 (1913)
Müessis ve Müdürü : Muallim Ahmet Hâlid (Yaşaroğlu)
1331 (1915)

Saygıdeğer “Talebe Defteri” İdare Heyetine:
       Talebelik, hayatın en coşkulu devresine denk gelir. Bu devrede hareket için sürekli bir eğilim duyulur. Hareket etmek, oynamak, okumak, çoşkulu olmak için şiddetli bir ihtiyaç hissedilir. Hareketler, heyecanlar, fikirler coşkudan kaplarına sığamayan akışkanlar gibi – taşkınlıklar gösterir, maddi ve manevi bütün kuvvet ve kabiliyetler – baskısız zemberekler gibi sürat ve şiddetle kavrulup boşanır...
     Çocukluk hayatının bu eğilim ve ihtiyaçlarını düzenleyecek ve tatmin edecek eserlerin yerleri, zaten pek fakir olan kültür kütüphanemizde, büsbütün boş gibi duruyor. Onun için okullarımızı dolduran öğrenciler öğrenme isteğini pek bulunmaz şekillerde harcamaya mecbur oluyor ve “okuma ihtiyacı” nı tatmin için gazetelerle âdi romanlardan başka araç bulamıyor…
     “Talebe Defteri”nin tertipçileri kültür kütüphanemizdeki bu önemli boşluğu azaltmaya çalışmak istiyorlar. Onların amaçları : Muntazam bir program dahilinde, öğrencimize hem duygusal ve zihinsel faaliyet ihtiyaçlarını tatmine dayanak olacak eserler sunmak, ve hem de bedeni faaliyet ihtiyaçlarını temiz, ahlaklı ve faydalı bir şekilde doyurmak için yollar göstermektir…
     Bu amaçlarına değer veriyor, yüceltiyor ve bunu gerçekleştirmeleri ve ortaya çıkarmaları için başarılar diliyorum...

Erenköy: 21 Mayıs 329 - Salih

...



Halide Nusret’in, kendisi gibi Halide adını taşıyan küçük kız kardeşi Halide İsmet de 4 yaşındayken Ana Okuluna gittiği Rıdvan İsmail Paşa Köşkü’nün bahçesiyle tanışmış, 5 yaşında ailesiyle Edirne’ye gitmiş, ilkokulu Edirne Kız Muallim’de, ortaokul’u Çamlıca Ortaokulunda, lise’ye tekrar dönüp Erenköy Kız Lisesi’ne devam etmiş ancak Edirne Kız Öğretmen Okulu’ndan mezun olmuştu. O da ablası gibi edebiyata merak sarmış, 1927 yılında 11 yaşındayken “Çocuk Dünyası” adlı dergiye gönderdiği “Atatürk” şiiri ile beş liralık bir ödül kazanmış ve şiiri yıllarca Türkçe kitaplarında yer almıştı.


Okulun Kütüphanesinde öğrenciler çalışırlarken.
Mekanın duvarlarındaki kalem işi süslemeler, mukarnaslı ve içi çiniler ile bezeli nişler
Köşkün iç dekorasyonunun zenginliği göz kamaştırmakta.

Öğretmenliği yanısıra, inceleme, araştırma, öykü, şiir, roman, tiyatro, anı türünde kitaplar yazan ve çağdaş türk edebiyatçıları içerisinde önemli bir yere sahip Pınar Kür’ün annesi olan 21 Ocak 2013’te 96 yaşında vefat eden İsmet Kür, anaokulu ve lise yıllarında belleğine nakşettiği o güzelim Rıdvan İsmail Paşa Köşkü’nü ve Erenköy Kız Lisesi’ni hiç unutmamış, 2008 yılında basılan “Yıllara mı çarptı hızımız” adlı anı kitabında şu güzel cümlelerle anlatmıştı köşkü ve onunla ilgili duygularını;

“...Rıdvan Paşa Köşkü... Doğanın cömertliğiyle, insan hünerinin, sanat aşkının sarmaş dolaş olduğu şatafattan uzak zarif bir yapı... Ve sözcüklere sığmaz güzellikteki bahçesi.. İlk çocukluğumun periler ülkesi o bahçeydi benim için, o köşktü. Dinlediğim en güzel masallarda anlatılanlar oralarda yaşama geçerlerdi.

4. yaşımın ilk aylarında tanışmıştım Rıdvan Paşa Köşkü'yle. Erenköy Kız Lisesi'nin Anadolu öğrencisi olarak... Lise sınıfları ana binadaydı, asıl köşkte yani... Anaokulu, orta bahçedeki küçük köşkteydi. Burası iki katlı, duvarları, tavanı bol bol çiniyle süslenmiş bir binacıktı. 10-11 yıldan sonra yeniden döndüm o köşke, o bahçeye. Liseyi okumak için...

Çocukluğunda hayran olduğu yerleri, bir süre sonra tekrar görmek, hemen daima hayal kırıklığı yaratır insanda. ‘Yıllar önce beni büyülemiş olan, yıllar yılı özlemini yaşadığım buraları mıymış’ diye hayıflanır.. Oysa, benim, masallarla büyüyen çocuk hayranlığım, bilinçli bir hayranlığa dönüştü; sevinerek, mutlanarak...”
Fotoğraf: Ayşe Uğural Arşivinden

Fotoğraf: Ayşe Uğural Arşivinden



 “...Bahçesi ve yapısıyla Rıdvan Paşa Köşkü, 24 saatin her birinde bir başka güzeldi. Her türünden koca çamlar, leylaklar... Mevsimlerle güzelliğini yitirmeyen, iri manolya ağaçları.. Orta bahçedeki heybetli çınar.. Adlarını bilemediğim bir yığın ağaç, bir yığın bitki... Ve çiçek, çiçek, çiçek.. Elbette böyle olacaktı o bahçe.. Bahçenin mimarı, ömrünü, doğaya, taptığı sanatına vermiş olan Bahçıvan Recep Efendi, Erenköy Kız Sultanisi'ne dönüşmeden önce tanışmıştı bu bahçeyle.



Yeri nasıl seçilmiş, nasıl bir hünerle inşa edilmişse; güneş doğarken de, batarken de köşkte, rengârenk alevlerle yanan bir yığın pencere alırdı gözleri.. Bahçedeki yüksek ağaçların dal uçları da...
Yatakhane olarak kullanılan
Topçu Reisi Hacı Hüseyin Paşa Köşkü
Üç beş yayvan mermer basamaktan çıkıp da geniş mermer sofaya girdiğinizde, dünyanız değişirdi sanki. İnce bir huzur, buğu gibi bir haz ığıl ığıl akardı içinize. Okulun gürültüsüne bulaşmayan, böyle şeylerden hiç etkilenmeyen onurlu bir ağırbaşlılığı vardı girişteki bu salonun. Üst kata çıkan muhteşem merdivenler, altın yaldızlı, oymalı çerçevelerin görkemlerini çoğalttığı kristal boy aynaları, başka bir güzellik, derinlik, şaşaa katardı bu ağırbaşlılığa. Bu görkemli girişin ayrı tavanı yoktu. Mimar, birinci kat ile aynı tavanı paylaşmalarını planlarken, bu düzenin, aşağıdaki o sofanın salona kazandıracağı ferahlığı, oradaki güzelliği ve görkemi daha ne kadar çoğaltacağını hesaplamıştı elbette.
Fotoğraf: Ayşe Uğural Arşivinden



Yatakhane olarak kullanılan
Topçu Reisi Hacı Hüseyin Paşa Köşkü
Yatakhane olarak kullanılan
Topçu Reisi Hacı Hüseyin Paşa Köşkü önünden fotoğraflar
(fotoğraflar,L.C özel koleksiyonu)

Yatakhanemiz, yolun öbür yakasındaydı. Yeni yapılmış, hiçbir güzelliği, özelliği bulunmayan bir binaydı. Tek iyi yani, bazı pencerelerinden köşkün ve bahçesinin görülmesiydi. Sabahın alacasında başka güzeldi, gecenin alacasında bir başka...”
(fotoğraf,L.C özel koleksiyonu)
(fotoğraf,L.C özel koleksiyonu)
İsmet Kür ile hemen hemen aynı yıllarda, Saibe Hanım’ın desteği ve önayak olmasıyla Aziz Haydar Hanım tarafından Erenköy’de açılan Ana Okulu’nun bir diğer öğrencisi de Saibe Hanım’ın üç kızından en küçüğü olan İffet’ti. İffet büyüyüp Liseye devam ettiği sırada ağır bir tifo geçirmiş ve ailesi tarafından okuldan alınmak zorunda kalmıştı. Annesinin “Hukuk-u Nisvan Cemiye”tinde bulunması ve daha dokuz yaşında kadın hareketi ile tanışması onu kadın hareketi içerisinde fiili görev almaya itmişti.  Ancak, çalışmaları arttıkça bu Ortaokul mezunu olma meselesi eleştiri konusu edilmiş, o yüzden evli ve bir çocuk sahibi olmasına rağmen, sınavlarına dışardan girerek Erenköy Kız Lisesi’ni bitirmiş, ardından 1940 yılında oğlu ortaokulu bitirirken o da İktisat Fakültesi’nin ilk mezunlarından olmuştu. 1947 yılından sonra çıkarttığı “Kadın Gazetesi”nin hem yöneticiliğini yapan hem de yazarlığını üstlenen bu kadın, sivil toplum örgütlerinin yaygınlaşmasına öncülük eden ilk kadın gazetecimiz, şair ve yazar İffet Halim Oruz’du…
Köşkün ve havuzun önünde öğrenciler
(fotoğraf,L.C özel koleksiyonu)


Cumhuriyetin ilanından iki gün sonra, 1 Kasım 1923’de Mehmet Mesih (Akyiğit) tarafından her ayın birinci ve onbeşinci günleri çıkarılmaya başlayan Kültür ve San’at Mecmuası “Milli Mecmua”nın 15 Aralık 1930 tarihli sayısında M.M. imzalı (Mehmet Mesih) yazısında okulun açılışından itibaren verilen mezun sayıları ile ilgili şu bilgiler verilmişti.

“…1916-1917 senesi iptidasından itibaren orta tahsil sınıfları açılmış olan mektep 1919-20 senesinde ilk defa olarak (102 Afife Arif, 233 Melahat Nazmi ve 239 Nezihe Fırat) 3 hanım; 1920-21’de 6 hanım; 1921-22’de 18 hanım; 1922-23’de 23 hanım; 1923-24’de 12 hanıma şehadetname vermiştir.

Mektep, 1924-25 ders senesi iptidasından itibaren 11 senelik tam devreli kız lisesi haline kalbedilmiş olduğundan 10 uncu sınıfa geçmiş olan talebe müteakıp sene lisenin son sınıfı olan 11 inci sınıfa terfi ettiklerinden 1924-25 ders senesi sonunda yalnız birinci devreden 20 hanıma orta mektep şehadetnamesi; 1925-26 senesinde 30 hanıma orta mektep ve 38 hanıma lise; 1926-27 senesinde 34 hanıma orta mektep, 36 hanıma lise; 1927-28 senesinde 39 hanıma orta mektep, 21 hanıma lise; 1928-29’da 29 hanıma orta mektep, 30 hanıma lise; 1929-30’da 42 hanıma orta mektep, 47 hanıma lise şehadetnamesi vermeğe muvaffak olan mektebin ilk şehadetname verdiği 1919-20 senesinde tali sınıflarına 80 talebe devam etmekte iken bugün (1930) mektebin birinci ve ikinci devresine devam eden talebenin 292 si leyli olmak üzere mevcudu 592 dir…”
“İstanbulda Mektepçilik, Erenköy Kız Lisesi (1) ”
Milli Mecmua, Pazartesi-15 Birinci Kânun 1930, Cilt 11, Sekizinci Yıl-No:121, Sf:104

“…Esas bina yani okul olarak kullanılan bina, dışardan bakıldığında İtalyan şatolarını andırırdı. İçi de harika güzeldi. Bütün duvarlarda boy aynaları vardı. Salonları heykellerle süslüydü. Tavanlarda da avizeler. Saraylara yakışan bir de merdiveni vardı. ”

“Evvel zaman içinde - Leyla Tilav’ın hatırladıkları… 1928’den günümüze” 
http://leylatilav.blogspot.com.tr

Fotoğraf: Ayşe Uğural Arşivinden

Fotoğraf: Ayşe Uğural Arşivinden


1937 yılında öğrenciler köşkün merdivenlerinde
(fotoğraf,L.C özel koleksiyonu)

Başka bir eski Erenköy Kız Liseli de 26 Mart 1970’de Cengiz Yarbağ’ın Hayat Mecmuasında yayınlanmış röportajında eski günleri şöyle dile getiriyordu;

“O devirdeki öğretmenlerimiz şimdiki gibi güler yüzlü değillerdi. Çatık kaşlı, vurduğu yerden ses getiren insanlardı. Dersimizde muvaffak olamayınca akıl almaz cezalara çarptırılırdık. En büyük ceza, tuvalet temizliği idi. Yatakhanelerde yapılan muziplikler, erkek okulları ile kıyas edilemez. Saçlarımızdan karyolalara bağlarlar veya gece uyurken boyarlardı. Tabii, o devirlerde makyaj yapmak filan nerde... Sabah etüt saatine kadar boyaları çıkartmak için akla karayı seçerdik. Hemen her gün tuvalet malzemesi araştırması yapılır, ruj, allık gibi saklayanlar cezalandırılırdı. Şimdi nerde? Biz şanssızmışız galiba...”


Fotoğraf: Ayşe Uğural Arşivinden


▼▼▼
Nuriye Hanım Pavyonu Doğu cephesi


Rıdvan İsmail Paşa Köşkü’nün ana binasından sonra bahçedeki belki de en güzel yapı, kızı Nuriye hanım için yaptırmış olduğu zarif pavyondu. Merasim Pavyonu olarak da adlandırılan bu yapı Köşkün Ana (Haremlik) binasının güneyinde tren yoluna paralel olarak, bahçenin tamamen ağaçlık ve sakin bir köşesinde inşaa edilmişti.
Fotoğraf: Ayşe Uğural Arşivinden


Plan
Tavan Planı
Esas girişi doğuda olan pavyona üç mermer basamaktan sonra, çok süslü, renkli ve petek şeklinde camlı bir ahşap rüzgarlıktan girilirdi.

Ardından zemini karo ile, duvarları yağlı boya süslemelerle bezeli ve çatısı normal tavandan daha yüksek tutulmuş sekizgen ve peteklerinin içi renkli camlarla kaplı bir ışıklık feneri ile kapatılmış olan yine sekizgen olan bir hole girilirdi. Holün tam ortasında fenerden sarkan zincirlerin taşıdığı çok güzel bir kristal avize sarkardı.
Nuriye Hanım Pavyonu Cephe görünüşleri ve kesit

Bu holün sağ ve solunda birer basamakla çıkılan, çift kanatlı kapıları olan ve döşemeleri ahşap iki oda yer alırdı. Holün uzantısında küçük bir kare aralıktan sonra yine tavanı yüksek ve ortası bir iç avlu gibi büyük, etrafı revakla çevrili, renkli camlarla bezeli pencereler ile aydınlanan ana salona geçilirdi. Balkonun üç köşesinden direkt bahçeye çıkışın da olduğu bu büyük salonun girişinde ahşap ve camlı bir seperasyon bulunurdu. Orta salonun zemini ahşap parke, etrafındaki revağın ise desenli karoydu.
Revak yer karolarından kalanlar
Revaktan bahçeye inen mermer merdivenler
Nuriye Hanım Pavyonunun dış cephesindeki
balıksırtı kaplama tahtaları dikkat çekici
 
Pavyonun Subasman seviyesi altında bir drenaj sistemi olduğu anlaşılıyor,zemindeki suyun deşarjı için belirli aralıklarla bırakılmış menfezler var.
Duvarlarında ise çok ustalıkla yapılmış, Osmanlı üslubu kalemkari işlemeler vardı. Duvarları gibi tavanı da son derece süslü olan bu büyük salon Rıdvan Paşa döneminde müzik ve dans salonu olarak kullanılırdı.
Büyük salondan kalan tek duvar


Nuriye Hanım Pavyonunun Büyük Salonunun duvarlarındaki
Osmanlı üslubu kalemkari süslemeler.
Renkler zamanın ve hava şartlarının etkisiyle uçmuş...


Ayrıca duvarlar ile tavan arasında yine osmanlı üslubu, alçı mukarnas (stalaktik) kartonpiyerler ile yumuşak bir geçiş sağlanmıştı.
Büyük Salonun duvar-tavan birleşimindeki kornişten alçı mukarnas örneği
tek parça kalabilmiş ne yazık ki.

Nuriye Hanım Pavyonu’nun çatısı ise tamamen çinko ile kaplanmıştı.
Öğrenciler Nuriye Hanım Pavyonu güney cephesi revakları önünde

Öğretmanler Nuriye Hanım Pavyonu kuzey cephesi revakları önünde

70’li yıllarda Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden Mimar Nihal Uluengin ve
Y. Mimar Bülent Uluengin’in yaptıkları tez çalışması sırasında çizdikleri röleveler bugün artık ne yazık ki ayakta olmayan yapının güzelliğini açıkça ortaya koymaktadır.


Ahşap işçiliklerdeki ince zevki yansıtan zarif detaylar



O sıralarda dahi artık çinko çatı kaplamalarındaki zamanın yarattığı tahribat ve çürüme nedeniyle yapı su sorunu yaşamaya başlamıştı. Ahşap tavan süslemelerinde ve duvarlarda rutubetin yarattığı büyük tahribatlar göze çarpmaktaydı. O sıralarda büyük salon hariç diğer odalar lojman olarak kullanılmakta, büyük salon ise okulun eski eşyalarının ve eski evraklarının saklandığı bir depo haline getirilmişti.
Nuriye Hanım Pavyonu Doğu ve Kuzey Cephesi

27 Haziran 1989’da Milliyet Gazetesi’nde yer alan bir haber ve resimlerde ise açıkça görülmekte ki, Nuriye Hanım Pavyonu artık yavaş yavaş bir çöküntü ve yokoluş sürecine girmişti.


Nuriye Hanım Pavyonunun Doğu yönünden giriş kapısı


Nuriye Hanım Pavyon’daki ahşap işçiliğin inceliği harab olmuş halinde bile göz kamaştırıyor.



O yıllarda, 1983’den itibaren Erenköy’de yaşamaya başlamama rağmen, bugün neden o günlerde kameramı alıp, bu nadide eserleri belgelemedim diye çok hayıflanıyorum. Geçtiğimiz bahar aylarında gidip resimlerini çekmeye çalıştığımda ise artık çok geç kalmıştım. Yapıdan kalanların fotoğraflarını çekerken dahi, sağa sola dağılmış yapı elemanlarının görüntüleri onların sapasağlam olduğunda ne kadar muhteşem bir görüntü verdiklerinin kanıtı gibiydi, derin bir üzüntü duydum. Bu nedenledir belki de, bu üzüntümü ve utancımı böyle bir yazı yazarak gidermeye çalışıyorum şimdi...










Okulu gezmek ve fotoğraflarını çekmek için gittiğimde, fotoğraflayabilmek için izin almak üzere başvurduğum okul müdüründen duyduğum, “aslında restorasyon projeleri hazır, tahsisatın çıkmasını bekliyoruz, köşkü tekrar ayağa kaldırabilmek için...” sözleri bir an için yüreğimi ferahlatsa da, sonunda düşününce bunun ne kadar gelip geçici bir umut olduğunun ayırdına varıyorum, kısa bir sürede, yaşadığımız günlerin zihniyetini ve gelişmeleri hatırlayınca...
Selamlık Biinası Girişi 




Rıdvan İsmail Paşa Köşkü’nün ana (haremlik) köşkünün tam karşısında yer alan Selamlık Köşkü’nün durumu da Nuriye Hanım pavyonu’ndan pek farklı değil elbet, ancak yine de zamana ve zamanın yarattığı yıkıcı tahribata şimdilik dayanabildiği kadar dayanmakta.

Kompleksin bahçesine Rıdvan Paşa sokaktaki bahçe kapısından girildiğinde, girişten bakarak sağda görülen betonarme binanın yerinde zamanında Ana Köşk (haremlik) binası yer alırmış, solda ise bugün yıkıldı yıkılacak gibi duran ve hemen arkası sonradan açılmış olan Ömer Paşa sokağa bitişik Selamlık binası, tam karşıda büyük çamların altında yerle bir olmuş Nuriye Hanım Pavyonu yer alıyor.
Bahçıvan Recep Efendinin Serası



Seranın zeminindeki çimento şap bile, ince bir zevkin ürünü



Selamlık ile Nuriye Hanım Pavyonlarının akslarının kesiştiği noktada ve Ömer Paşa sokağa sırtını dayamış bir şekilde büyük bir limonluk (sera) kalıntısı gözüme çarpıyor; Çalışkan bahçıvan Recep efendinin kışa girmeden, korumaya aldığı nadir bitkileri tek tek o basamaklara yerleştirişi canlanıyor gözümde, bir an parlayıp sönen güneş hüzmesinin içerisindeki gölgelenmelerde görüyorum onu...





Demir Döküm Kameriyeden detay
Bahçedeki artık düzeni bozulmuş tarhların arasında ise kendi başına dahi bir sanat eseri sayılabilecek incelik ve zerafetteki altıgen planlı demir döküm Kameriye, her şeye rağmen direnişini sürdürmekte ve geçmişten günümüze üstlendiği anıların bekçiliği görevini dimdik ve mağrur bir şekilde yürütmeye çalışmakta; Oysa, bir zamanlar kimbilir kaç genç kızın yürek çarpıntılarına, altında koklanan leylaklara, güllere, gizli saklı okunan mektuplara, içli içli dökülen göz yaşlarına tanık olmuştu...

Bugün ayakta olmayan Köşkün Ana binasının hemen ardında ise bir Hamam kalıntısı yer alıyor, bütünlüğünü kaybetmemiş olsa da zaman ve belki de biraz insan faktörünün yıpratmışlıklarına rağmen hala ayakta.











İçerisinde açık olan bölümden görebildiğim kadarıyla kazan dairesi veya çamaşırhane (çamaşır yıkamak için yapılmış mermer tekneler mevcut) olabileceğini düşündüğüm bölüm tamamen dağılmış, bazı kalıntılardan buranın kazan dairesi olduğunu tahmin edebiliyorum.




Kaya sarmaşıklarının kaplamışlığında herşeye rağmen yine de çok güzel görünüyor ve çok da gösterişli...

Cumhuriyetin ilk kadın yazarlarından Müşerref Hekimoğlu da (1921- 2004) Erenköy Kız Lisesi sıralarından geçmiş, babasının tayini nedeniyle Ankara Lisesi’nden mezun olmuştu. 1 Mart 1998 tarihli Cumhuriyet Dergi’nin 4 sayfasındaki kendi “Başkent Günleri” köşesinde, yazdığı “Yitik dostlar, çağrışımlar” başlıklı yazısında, öğrencilik yıllarının Erenköy Kız Lisesi’ni şöyle anlatıyordu;

“...çağrışımlar Rıdvan Paşa köşkünden, Göztepe Taşokulu’nu bitirdikten sonra gittiğim Erenköy Kız Lisesi’nden. Kocaman bahçe içinde beyaz bir köşk, ortada havuzuyla mermer bir salon, duvarda tavana kadar uzanan aynalar, oymalı kapılar, işlemeli çerçevelerle, tahta mimarlığın görkemli bir örneği. Güzel öğretmenlerim var orada, edebiyat öğretmeni Tahsin Bey, siyah (eski harem ağasıdır) ama beyaz cağrışımları var, resim öğretmeni Zahide hanım, resim sevgimin ilk kaynağı. Felsefe öğretmeni Feliha hanım, öğretmenim olmadı, ama bir de Berat Hanım’ın güzelliği var belleğimde... Babam Eşkişehir’e, ardından da Ankara’ya atandı, ben de Erenköy’ü değil Ankara Lisesi’ni bitirdim. Ama Rıdvan Paşa köşkünü unutamadım.
Yandığı zaman
hüngür hüngür ağladım...”


Erenköy Kız Lisesi
dün gece tamamen yandı.

Cumhuriyet Gazetesi, 22 Şubat 1945, 1.Sf.
“Ateş, bacanın tutuşmasile başladı, 30 odalı bina 2,5 saatte kül oldu. Okulun evrak ve kasası kurtarıldı, nüfusça zayiat olmadı.

Dün gece, Erenköy kız Lisesi, üst kattan çıkan bir yangın neticesinde tamamen yanmıştır. Ateş, saat 21,5 ta binanın baca kurumlarının tutuşmasile başlamış, tamamen ahşab olan ve bu sene, içi ve dışı yağlıboya ile boyanan koca binayı derhal sarmıştır. Dün gece esmekte olan çok şiddetli bir rüzgar da yangının büyümesinde büyük bir rol oynamıştır.

Yangın mahallinde, arkadaşlarımızın yaptıkları tahkikata göre, ateş, yirmi biri beş geçe görülmüş, derhal Kadıköy, Göztepe ve Üsküdar İtfaiyelerine haber verilmiştir. İtfaiye, gelinceye kadar, binanın üst katı baştanbaşa tutuşmuştur. Talebe, bu sırada mütalaa salonunda bulunduğundan derhal binadan dışarı çıkmıştır. Okulun üst kısmı, 90-100 yataklı yatakhane olduğundan, ateş başladığı vakit burada kimse bulunmamakta idi. Ateş bacayı sardıktan sonra, talebeden bir çoğu gerek kendilerine aid, gerek mektebe aid eşyayı kurtarmağa uğraşmışlardır. İtfaiye geldiği vakit, bir müddet su bulamamıştır. Maamafih, rüzgarın çok şiddetli esmesi, itfaiyenin su bulunduktan sonra da işini çok güçleştirmiştir.

Ateş üst kattan orta kata geçmiş ve biraz sonra da alt kata sirayet etmiştir. Koca ahşab binanın bir meşale gibi yanmağa başlaması, bütün Erenköy, Göztepe, Suadiye, Bostancı, hatta Kadıköy semtlerini kızıl bir aydınlığa boğmuş, hiç bir yangında bu derece kızıllık görülmemiştir. İstanbul’un yüksek semtlerinden bile, ateş açık olarak görülmüştür.

Binanın tamamen yanması 23,30 a kadar sürmüştür.

Lise binasının yanında ayrı bir paviyon halinde bulunan kütübhane ve jimnastikhane binaları da yanmıştır. Fakat daha uzakta olan asıl yatakhane binası yanmamıştır. Mektebin evrakı, defterleri, kasası, kütüphanedeki kitablar kurtarılmıştır. Laboratuvardaki cihazların da mühim bir kısmı kurtulmuştur. Nüfusça hiç bir zayiat olmamış, talebeler, yanmıyan yatakhane binasına, kısmen de civardaki köşklere yerleştirilmiştir. Civar halkı, büyük bir korku geçirmekle beraber, evrak ve defterlerin kurtarılmasında yardımlarda bulunmuşlardır.

Binanın etrafının açık oluşu, büyük bir kıvılcım sağanağı halinde dökülen ateş parçalarının başka bir binaya sirayetine mani olmuştur.

Yanan bina 30 odalıdır. 1318 senesinde Şehremini Rıdvan Paşa tarafından büyük bir masraf ihtiyarile yaptırılmış, hatta bir kısım malzemesi Avrupadan getirtilmiştir. 

Kadıköy Kaymakamı, Emniyet Amiri Vak’a mahalline gelerek tahkikatla meşgul olmuşlardır.    z ”


  
Erenköy kız lisesi yandı
Yangın 3 saat sürdü, nüfusça kayıp yoktur.
Akşam Gazetesi, 22 Şubat 1945, 2 sf.

“Dün gece saat 21 de Erenköy kız lisesinde yangın çıkmış, binanın tamamen ahşap ve yağlı boyalı oluşu, o sırada şiddetli rüzgar esmesi ateşin sürekli büyümesine sebep teşkil etmiştir. Erenköy, Kadıköy ve Üsküdar itfaiye gruplarının birlikte çalışmalarına rağmen yangın tam 3 saat sürmüş, bina tamamen yanmıştır.

Yangını ilk defa, Hanife adında bir talebe görerek idareye haber vermiştir. İdare de telefonla itfaiyeyi haberdar etmiş ise de ateş çabuk büyümüştür. Bayezit kulesi de yangını görerek itfaiyeye malümat vermiştir.

Bina, “Rıdvan Paşa Köşkü” namile maruf olup 30 odalıdır. Ateş, soba borularının bacaya geçen kısmında ve üst kat odalardan birinin tavanından başlamış, çok kısa bir zamanda tavanı olduğu gibi ateş kaplamıştır. Buradan dökülen ateşler üçüncü katı, üçüncü kattan dökülen ateşler de ikinci katı tutuşturmak suretile birinci kata kadar süratle genişlemiştir. Gerek Erenköy halkının, gerekse mektep idaresi mensuplarile talebelerin yardımı ile eşya kurtarılmasına çalışılmış, bir miktar evrak ve eşya kurtarılabilmiştir.

Lisede 196 leyli talebe vardı. Bunlardan bir kısmının yatakhaneleri binanın üst katında, diğer kısmının yatakhanesi de binaya yakın diğer ayrı bir binada idi. Yangın başladığı anda talebe henüz yatmamış bulunduğu için nüfusça kayıp olmamıştır. Revir kısmında yatan birkaç hasta talebe derhal binadan dışarıya çıkarılmak ve civardaki köşklerden birine nakledilmek suretile kurtarılmışlardır.

Yanan binanın yakınında bulunan sinema salonu ile fizik kimya laboratuvarı, sıçrayan ateş parçalarile tutuşmuş ve bunlar da kısmen yanmıştır.

Kadıköy savcılığı ve zabıta ilk tahkikatta binanın ahşap olmasına binaen alınması lazım gelen tedbirlerin noksan olduğu nreticesine varılmış, yangına başlangıç teşkil eden yatakhane odacısının ifadesine müracaat edilmiştir. Tahkikata devam edilmektedir.”


Erenköy kız lisesi
Talebenin derslerine devam etmesi için
tedbir alındı.
Akşam Gazetesi, 23 Şubat 1945, 2 sf.

“Maarif müdürlüğü, yanan Erenköy kız lisesi talebelerinin Pazartesi gününden itibaren derslere başlamaları için tedbirler almıştır.

Lisenin orta kısım talebeleri, çifte öğretime başlayacak olan Göztepe ortaokulunda okuyacaklardır. Lisenin nehari orta kısım talebeleri bu okula devam edecek, orta kısmın leyli talebeleri ise mektebin yanmayan kısmında yatarak derslerini Göztepe ortaokulunda takibeyleyeceklerdir. Lise kısmı talebeleri okulun yanmıyan kısmında okuyacaklardır. Yatak ve sıralarla sobalar temin edilmiş ve odaların sınıf haline konulmasına dünden itibaren başlanmıştır.

Mektebin 196 sı leyli, 179 u nehari olmak üzere 375 talebesi vardır. Bu 196 leyli talebenin 120 si yanmıyan yatakhanede yatmakta idi. Biraz sıkıştırılmak suretile bütün leyli talebeler yangından kurtulan bu yatakhanede yatacaklardır. Leyli talebenin diğer okullara dağıtılması düşünülmüşse de sonradan vazgeçilmiştir.

Söylendiğine göre, yangın, üst katta bulunan yatakhanenin soba bacasından çıkmıştır. Lisenin evrak, defter ve kayıtlarının hepsi, fizik ve kimya laboratuvarı, yemekhane ve deposu, kurtarılmıştır. Vakanın idari ve adli tahkikatı devam etmektedir.

Yangın tahkikatı

Erenköy kız lisesi hakkındaki tahkikata Kadıköy savcılığı devam etmektedir. Yangının sobadan mı, yahut elektrik kontağından mı çıktığı henüz tesbit edilememiştir. Bu sabah bir gazete, lisede yangın çıktığı zaman Kadıköy itfaiyesinin evvela yanlışlıkla Çamlıca’ya gittiğini, Üsküdar itfaiyesinin de o sırada Kandilli’deki diğer bir yangına sevkedildiğini yazıyordu.

Yaptığımız tahkikata göre yangın çıkar çıkmaz itfaiye mektep idaresinden değil, civardaki komşulardan telefonla haber verilmiş, sonra da Beyazıt kulesi ateşi görmüştü. Gazetenin yazdığı gibi Kadıköy itfaiyesinin yanlışlıkla Çamlıca’ya gittiği doğru değildir.
Yangın yerine evvela Kadıköy, ondan sonra da Üsküdar itfaiyeleri derhal gitmişlerdir. Kandilli yangınına giden Üsküdar itfaiyesinin başka bir müfrezesidir.”

89 yaşındaki İsmet Kür, 3 Nisan 2005 tarihli Cumhuriyet Pazar’ın 993.ncü sayısında, bir ağıt yakar adeta, yıllar önce küçük bir kıvılcımla başlayıp bir yangına dönüşen o büyük acıya, Rıdvan İsmail Paşa köşkünün, Erenköy Kız Lisesi’nin kaybına... yitirilen onlarca güzellere, güzelliklere...

saçaklar tutuşmuş önce...
Benim de saçlarım tutuştu sonra,
bedenlerimiz yandı birlikte...
Kızgın dumanlar kavurdu gözlerimizi...
Yüreğimiz yandı sızım sızım...
Yılların azaltamadığı bir sızı...
Bir sabah ansızın başlayan...

“Ve.. Yıllar sonra bir sabah uyandığınızda... Bu eşsiz güzelin, güzelliklerin yanıp kül olduğunu öğrenivermek.. Köşkün gazetelerdeki fotoğrafları: Alev alev... duman duman... Son fotoğraf: Harabe haline gelmiş bahçesine sırtını dönmüş. kapkara, umutsuz, alabildiğine öfkeli, mitolojik bir iskelet... Ama gene onurlu, gene muhteşem.. . Öyle ki, gören O’na değil, geride kalanlara acıyor. Ve büyük koltukları ‘işgal etmiş’ olanların cahil, budala ihmallerine, umursamazlıklarına çıldırıyor.

Erenköy Kız Lisesi, eski adıyla Erenköy Kız Sultanisi, Rıdvan Paşa Köşkü’nde eğitim veriyordu. Köşk bir yangınla kül oldu ve...
BİZ HATAMIZLA KÜL ETTİK...

Rıdvan Paşa Köşkü bir kez yandı. Biz, güzelliği, Istanbul'u, tarihi, yüreği ve kafasıyla sevenler, yıllardan beri yanmaya devam ediyoruz. Yıllar, ne yangınımızı geçirebildi ne büyük öfkemizi ne de umutsuzluğumuzu...
Faruk Nafiz, bir şiirinde:
"Biz, hatamızla kül ettik,
gül açan bahçeleri"
der...

Hatalar... hatalar... hatalar... Durdurak tanımayan... Hatalarımızla yitirdiğimiz, yitirmeye devam ettiğimiz güzellerin, güzelliklerin sayısı belli değil... Ateşle, villalarla, gecekondularla, köprülerle... Ve en korkuncu, en bağışlanmazı da yasalarla... Evet, yasalar... eleştiri, itiraz, mantık ve mahkeme kararları... Hatta... hatta ‘yasal yasaklar’ı dinlemeyen, hiçe sayan; acımasız, kimlere hizmet ettiği bilinmeyen, katı yasalar... Umutsuzluğumuz bundandır!..”


Bugün artık, H. Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi olarak kullanılan Rıdvan İsmail Paşa Köşkü’nün yerine yapılmış binanın girişinde duvarda yer alan büyük boyutlu tablo anlayabilenler için, çok önemli mesajlar içermekte. Tabloda kullanılan mekanın ise geçmişte burada yer alan köşke ait bir mekan gibi düşünülerek yapılması ise çok ince bir ayrıntı olmuş.




Erenköy kız Lisesi’nin bahçesindeki Atatürk büstünün üzerinde şu yazar;
“Dünya yüzünde gördüğünüz
her şey
kadının eseridir.”
Mustafa Kemal Atatürk







KAYNAKLAR:

- Dünden, Bugünden: “Erenköy kız lisesi binasına dair hatıralar”- Sermet Muhtar Alus
  Akşam Gazetesi, 15 mart 1945, sf 6

- “Eğitim Savaşının öncüsü, Aziz Haydar Hanım” Dizi yazı - Nezihe Araz,
  Milliyet 28 Temmuz- 3 Ağustos 1988

- İsyankâr bir kadın Aziz Haydar - Feryal Saygılıgil
  Kadınlara mahsus gazete PAZARTESİ, 13 Nisan 1996, sf 22-23

- Müfid Ekdal - Kapalı Hayat Kutusu Kadıköy Konakları

- Prof. Dr. Bedii N. Şehsuvaroğlu- Göztepe, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, 1970

- Yıllara mı çarptı hızımız - İsmet Kür, Everest Yayınları, 2008

- Gözbebeğim Göztepe - Celal Özcan, Heyamola Yayınları, 2010

- Rıdvan Paşa Köşkü müştemilatından bir pavyon rölevesi (Erenköy Kız Lisesi)
  Nuriye Hanım Pavyonu -Y. Mimar Nihal Uluengin (DGSA), Y. Mimar Bülent Uluengin (DGSA)
  ARKİTEKT Mimarlık, Şehircilik, Turizm Dergisi / 1976, Sayı: 362, İstanbul

- İstanbul’da Mektepçilik, Erenköy Kız Lisesi
  Millî Mecmua, 15 Birinci Kânun 1930, Cilt 11, Sekizinci yıl, No: 121

- Akşam Gazetesi, 22 Şubat ve 23 Şubat 1945

- Cumhuriyet Gazetesi 22 Şubat 1945

-  Başkent Günleri / Yitik dostlar, çağrışımlar - Müşerref Hekimoğlu
   Cumhuriyet Dergi, 1 Mart 1998



5 yorum:

Adsız dedi ki...

Yazınızı göz yaşları içinde okudum... Ellerinize sağlık...

AYNUR KARAKAYA dedi ki...

Ben de Erenköy mezunuyum ağlayarak okudum. Bu kadar detaylı Erenköyü okumamıştım. Yüreğinize sğlık.

Banu A. Hoşboy dedi ki...

Harita bir yazı ama maalesef içim acıyarak isyan ederek okudum umarım tekrardan eskı ıhtısamlı Yıllarına döner devlet yardım yapar

Adsız dedi ki...

blgn s.s r.f.k seninle oturup sohbet etmek isterdim

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Kusura bakmayın ama ne demek istediğinizi anlayamadım!.. Ne demek s.s.r.f.k ?