12 Aralık 2015 Cumartesi

102 YIL ÖNCE BUGÜN, LOUVRE MÜZESİ’NDEKİ LEONARDO DA VİNCİ’NİN “LA GIOCONDA” TABLOSU, ÇALINDIKTAN 27 AY SONRA FLORANSA’DA BULUNMUŞTU.

TARİHTEN BUGÜNE DÜŞEN NOTLAR:
12 ARALIK 1913

102 YIL ÖNCE BUGÜN,

LEONARDO DA VİNCİ’NİN “LA GIOCONDA” PORTRESİ ÇALINMASINDAN 27 AY SONRA, FLORANSA’DA BİR OTEL ODASINDA BULUNMUŞ, TEKRAR LOUVRE MÜZESİNDE ÖZEL BİR KORUMA İLE SERGİLENMEYE BAŞLAYINCA İNSANLAR AKIN AKIN MÜZEYE GİDER VE TABLOYU GÖRMEK İSTER OLMUŞLARDI.

Leonardo Da Vinci, La Gioconda, 1503-1507/1519
Kavak pano üzerine yağlı boya, 53x77cm. Louvre Müzesi


GÜNÜMÜZDE DÜNYANIN EN TANINMIŞ,

EN ÇOK KOPYALANAN VE ÜNLÜ TABLOSU OLAN, LEONARDO DA VİNCİ’NİN YAKLAŞIK 500 YILLIK “MONA LISA”, “LA GIOCONDA” YA DA “LISA DEL GIOCONDA” PORTRESİ,

21 AĞUSTOS 1911’DE LOUVRE MÜZESİ’NDEN ÇALINANA DEK TANINMAZ, BİLİNMEZ VE ÜNSÜZ BİR TABLOYKEN,

ERTESİ GÜN GAZETELERDE BOY BOY FOTOĞRAFLARININ YAYINLANMASI VE FRANSIZ POLİSİNİN PARİS SOKAKLARINDA MONA LİSA RÖPRODÜKSİYONLU EL İLANLARI DAĞITMASI SAYESİNDE, ARTIK HERKES TARAFINDAN TANINMIŞ, BİLİNMİŞ VE ÜNSÜZ DEĞİL, ÜNLÜ BİR TABLO OLMUŞTU...




Paris’teki Louvre Müzesi 21 Ağustos Pazartesi sabahı da her zamanki gibi rutin bir şekilde açılmıştı. Güvenlik görevlileri ayılmak için sert kahvelerini yudumluyor, müze çalışanları dünyanın dört bir yanından gelen turistlere bilet kesiyordu. Kimse “Mona Lisa”nın her zamanki yerinde asılı olmadığını fark etmemişti. Edenler de, resmin görevli müze fotoğrafçısı tarafından alındığını ve stüdyoda resimlerinin çekildiğini düşünmüştü. Sonradan verdikleri ifadede “Ne bileyim, temizliğe gitmiştir sandım” diyen bekçiler de olmuştu. Anlaşılan o ki, o zamanlarda müze güvenliği denilen şey bugünkü kadar sıkı tutulmuyordu. Salı sabahı, doğal olarak beklendiği gibi resim geri dönmemiş, fotoğrafçının stüdyosunda, temizlikte ya da tamirde de olmadığı nihayet anlaşılmıştı. Hemen müze yetkililerine haber verildi.

Tablo çalınmıştı!..

3-10 Eylül 1911 tarihli “La Domenica del Corriere”gazetesinde yer alan
“İşte, mümkün olmayan bir şey, böyle mümkün oldu” başlığıyla Mona Lisa’nın çalınması illüstrasyonu. İllüstrasyonda iki hırsız resmedilmiş olsa da daha sonra hırsızın tek başına çalıştığı anlaşılmıştı.
Polis müzeye gelmiş, müze yöneticisinin odasında bir merkez ofis kurulmuş, müzenin her tarafı baştan sona bir hafta boyunca aranmıştı.


O bir haftanın sonunda dedektiflerden birinin ikinci kata La Gioconda’nin boş çerçevesini bulmasıyla çalınma olayı kesinlik kazanmıştı.

Ertesi günün gazete manşetleri :

Mona Lisa çalındı!..



“Der Raub der Mona Lisa” belgeseli:





Bu haberi gazeteye basan matbaa görevlileri büyük bir ihtimalle, “Mona Lisa’da kim?” diye düşünüyorlardı.

Ancak, tablonun röprodüksiyonu ertesi gün, milyonlarca kopyayla dünyanın her yanına yayılmış ve Amerika ’nın en ücra kasabasındaki çiftçi de, İsveç’in en zengin işadamı da artık onu tanımıştı. Bununla da kalınmamış, Fransız polisi tabloyu aramak için binlerce el ilanı bastırmış ve binlerce “Mona Lisa” röprodüksiyonu ile Paris sokaklarını donatmıştı.

Mona Lisa tablosu çalınmadan önce ve
çalındıktan sonra sergilendiği salonun görüntüsü




Herkes hırsızın müze görevlilerinden ya da yakında yaşayanlardan biri olduğunu düşünüyordu. “Mona Lisa”nın ortadan kaybolmasından 10 gün sonra, olayı soruşturan polis müfettişi Louis Lépine’in eline büyük bir fırsat geçmiş, Louvre’un heykellerini çalan Baron Ignace d’Ormegan yakayı ele vermişti. Polis müfettişi heykelleri çalanlarla “Mona Lisa”yı çalanların aynı kişiler olduğunu düşünüyordu: Picasso Çetesi! 
Müfettiş Louis Jean-Baptiste Lépine
(1846-1933)

Zira, Picasso ve sanatçı arkadaşları, o dönem Marquis de Sade’ın “sanatçı her şeyden önce babasını öldürmek zorundadır” düsturunu şiar edinmiş ve bütün müzeleri yıkıp, modern sanatı doğurtmaktan bahseder olmuşlardı. Tabii ki bu durumda topun ağzında da ilk hedef olarak Louvre Müzesi vardı. Baron d’Ormegan’ın yakalandığını öğrenen Picasso apar topar Paris’e geri döndü. Çünkü evinde daha önce Pieret adlı arkadaşından satın aldığı ve üstünde “Louvre’un malıdır” yazan iki heykel bulunuyordu. Pieret bronz çağından kalma bu İberyan (ispanyol) kadın ve erkek heykellerini,
“Mona Lisa” çalınmadan çok önce Louvre Müzesi’nden çalmıştı. Picasso ve arkadaşı Fransız şair, yazar ve sanat eleştirmeni Guillaume Appollinaire paniğe kapılmış, suçtan sıyırmak için çeşitli planlar yapmış ancak bir işe yaramamıştı. İlk tutuklanan Apollinaire olmuş, ardından Picasso da sorguya alınmıştı. Yüzleştirildiklerinde birbirlerini tanımadıklarını söylemişlerdi. Picasso’nun hırsız hakkında bir şey bilmediğine karar verilmiş ve hemen bırakılmış, Appollinaire ise beş gün gözaltında tutulmuş, sonra o da bırakılmıştı.
Antikacı Alfredo Geri

Alfredo Geri’ye gelen Leonardo imzalı mektup

Tablo çalındıktan 27 ay sonra 1913’te, İtalyan antikacı Alfredo Geri, “Leonardo” imzalı bir mektup almıştı. “Leonardo”, Mona Lisa’nın kendi elinde olduğunu, 500 bin lirete satabileceğini söylüyordu. Alfredo Geri, bunu ciddiye almış, “Leonardo” ile buluşmuş, buluşmada adam bavulunun içinden gerçekten de Mona Lisa’yı çıkarmıştı. Alfredo Geri, hemen İtalyan polisiyle irtibat kurmuş ve ertesi gün gerçek adı Vincenzo Peruggia olan hırsız yakalanmıştı. Hırsız Vincenzo Peruggia’nın, daha önce Louvre’da çalıştığı anlaşılmıştı. Tablo çalınmadan 10 ay önce Louvre Müzesi ustaların resimlerinin cam muhafalar içerisine konulmasına karar vermişti. Asıl mesleği marangozluk olan Peruggia da bu iş için seçilen dört kişiden biri olmuş, o nedenle soygundan sonra polis Peruggia’yı sorgulamış ancak sakin ve soğukkanlı tavırları ve rahatlığı yüzünden ondan kuşkulanmamıştı.







Vincenzo Perugia, Pazar gecesini Louvre’da, gözlerden uzak bir odada saklanarak geçirmiş, Pazar sabahı müze kapandığında, resmin bulunduğu odaya girmiş ve duvardan indirmiş, merdivenlerde resmin çerçevesini keserek, resmi çıkarmıştı. Binayı terk etmeye çalışırken, kilitli bir kapıya denk gelmiş, kapı tokmağının vidalarını çıkarmış ve çantasının içine koymuş ve binayı terk etmişti. 

Yakalandıktan sonra Vincenzo Peruggia, tabloyu çalma nedeni olarak;
“Asıl hırsızlık bir İtalyan eserinin Fransa ’da tutulmasıdır” demişti.
Gerçekten de Leonardo da Vinci tabloyu İtalya’da Floransa’da yapmaya başlamış ancak daha sonra Fransa’ya yanında götürmüş ve orada tamamlamış, daha sonra da Kral I. François’e 4.000 écu’ya satmıştı.
İlk kez XIV. Louis himayesinde Fontainebleau Sarayı’na asılmış, daha sonra Versay Sarayı’na taşınmış, Fransız İhtilali sonrasında 1797’de Louvre Sarayı’na nakledilen tablo Napolyon Bonaparte isteği üzerine Tuilleries Sarayı’na götürülmüş ve yatak odasına astırılmıştı. Ancak tablo kısa bir süre sonra tekrar Louvre Sarayı’na geri dönmüştü.  
28 Aralık 1913 tarihli Le Petit Journal isimli Fransız Gazetesinin ön sayfasında Mona Lisa tablosunun tarihi resimlerle anlatılmıştı. Resimlerde Kral I. François’in tabloyu Amboise’deki Şatosu için Da Vinci’den satın alışı, hırsızın 1911 de Louvre’dan tabloyu çalışı ve tablonun tekrar Paris’e dönüşü tasvir edilmişti.  


“Mona Lisa” bulunduktan sonra Floransa’da Uffizi Galeri’si Müdürü Giovanni Poggi tarafından incelenirken, 1913.


“Mona Lisa” tablosu Uffizi Galerisi’nde 2 hafta süresince, 28 numaralı salonda hırsız Peruggia’nın onu çalarken sardığı kırmızı kumaşla kaplanmış olan bir kaide üzerinde sergilenmişti.
14 Aralık 1913, Pazar



Son olarak çalındıktan sonra bulunan
“Mona Lisa” tablosu,
30 Aralık 1913’te yeniden Louvre’a dönmüştü.

II. Dünya Savaşı sırasında 1940 yılında Alman işgalcilerden korunmak üzere Mona Lisa müzeden çıkartılarak  Louvre Müzesi Koleksiyonundaki diğer tablolar ile birlikte,
önce Loc-Dieu Abbey’de saklanmış, daha sonra Mona Lisa‘yı Leonardo da Vinci’den satın alan Kral I. François’in Av Köşkü olarak inşaa ettirdiği Loire Bölgesindeki Château de Chambord’da korumaya alınmış, sonra Loire Vadisindeki Château d'Amboise’e tasınmış, en son olarak da Montauban’daki İngres Müzesi’nde saklanmıştı.



II. Dünya Savaşı sonrasında Mona Lisa tablosu
tekrar Louvre Müzesi’ne getirildiğinde muhafazasından
çıkartılırken.



Mona Lisa tablosu daha sonraki yıllarda da çalınmaya çalışılmış, 1956 yılında bir vandalın asit atarak saldırısına uğramış, aynı yılın 30 Aralık günü de Ugo Ungaza Villegas isimli bir Bolivyalı bir gencin taş atmasıyla hasar görmüştü. Her iki saldırı sonrasında tablonun asitten ıslanarak hasar gören alt kısımları ve taşın çarpmasıyla resimdeki sol dirseğe yakın bir noktadaki pigment üzerinde oluşan leke, uzun süren bir çalışma sonrasında restore edilemiş, sonrasında da artık Louvre Müzesi’nde kurşun geçirmez bir camın arkasında sergilenmeye başlanmıştı.   

Bu soygun, bir sanat eserinin çoğaltılıp dolaşıma sokulmasıyla daha çok kişi tarafından tanınmasının ve sanatla özel olarak ilgilenmeyen kişilere bile ulaşabilmesinin o sanat eserinin ünlenmesine hizmet ettiğinin ve edeceğinin de bir kanıtı olmuştu.




Artık, insanlar belki de “Mona Lisa”ya bakmıyor, ama istemeden de olsa ona maruz kalıyorlar. Zira pek çok otel ya da kafe duvarında, tişört ve kupaların üzerinde bu resmin kopyasıyla karşılaşıyor ve ona bakmak zorunda kalıyorlar. İstatistiklere gösteriyor ki, Louvre Müzesi’nin hediyelik eşya mağazasında en çok satılan ürünler, üzerinde “Mona Lisa”nın olduğu çikolata kutuları ve “Mona Lisa” posterleri.


Louvre Müzesi’nde özel bir bölmede ve
kurşun geçirmez kalın bir camın arkasında gizlenen Mona Lisa

Yıllar önce ben de Louvre Müzesi’ni dolaşmaya gittiğimde çok istekli olmasam da “Mona Lisa”yı arayıp bulmuş ve çok da şaşırmıştım. Şaşkınlığım iki nedenleydi, birincisi yıllarca çeşitli mecralarda görmüş olduğum bu resmin bunca küçük olmasınaydı (77x53 cm) çünkü ben daha büyük olduğunu düşünmüştüm her nedense, ikinci şaşkınlığım ise kalın bir cam ile korumaya alınmış ve önündeki kalabalık nedeniyle ve az ışık nedeniyle çok da iyi görünmeyen bu tablonun önündeki Japonların sanki hiç bir yerde bulup bakamayacakları bir şeymişçesine, yasak olmasına ragmen şakır şakır flaş patlatarak tablonun resmini çekme çabalarınaydı.







Bu gezi sırasında beni ikinci hayal kırıklığına uğratan eser ise, ünlü Milo Venüs’ü olmuştu, belki de Mona Lisa ile aynı nedenlerle o kadar fazla o imge ile yüzleşmiştik ki, gerek resimleri gerekse taklit biblolarıyla, o yüzden gerçeğini gördüğümde çok etkilenmemiş, hatta yüzeyindeki zamanın yarattığı korozyonlar nedeniyle de çok da hazzetmemiştim.
Milo Venüs’ü (M.Ö. 130-100)
1820 yılında Yunanistan’ın Milos Adası’nda bulunmuş, Kral XVIII. Louis tarafından Fransa’ya getirtilmişti, 203 cm.














Halbuki efes Müzesi’nde Artemis Heykeli ile karşılaştığımda onun içinden ışık çıkıyormuş hissi veren pürüzsüz mermerine hayran kalmış, elimi sürmek, o mermerin soğuk ancak yakıcı çekiciliğini tenimde hissetmek istemiştim fazlasıyla...

Efes Artemis’i

Louvre Müzesi’nde beni esas etkileyen eser ise, büyük bir merdiven holünün üst başında sergilenen büyük boyutlu, her an kanatlanıp uçacakmışcasına dimdik duran Semadirek’li Zafer Tanrıçası Nike heykeli olmuştu.


Semadirek’te (Samothrace) bulunmuş Kanatlı Zafer Tanrısı Nike Heykeli
M.Ö. 220-190, 244 cm (kaidesiyle birlikte, 328 cm)







1 yorum:

Yağmur KABLAN dedi ki...

çok zevkle okudum kaleminize sağlık