10 Mart 2016 Perşembe

ANKARA’NIN ŞU PERİŞAN SU PERİLERİ’NİN HİKAYESİ VE FAZLASI...

.......................
ANKARA’NIN
ŞU PERİŞAN
SU PERİLERİ
.......................
bildiklerimiz,
bilmediklerimiz,
şifreler ve
daha fazlası



Ankara Başkent olalı henüz 3 sene kadar geçmişti ki, 1926’nın o serin sonbahar günlerinin birinde, tam da Ankara’nın, o çırçıplak bozkırının göbeğinde, “Tosbağa Yatağı”nda yalın ayak, başı çıplak, üstte yok başta yok dört tombul çocuk, iki tüyü bitmemiş delikanlı, ikisi yetişkin genç kadın “sığınmacı” ortaya çıkmıştı.



Belli ki Türk değillerdi, bize benzemiyorlardı, Avrupalılardı büyük bir ihtimalle, dilleri vardı belki ama sesleri çıkmıyordu, gözleri vardı da görmüyorlardı, devinim halindeydiler de, hareket etmiyorlardı, öylece kaskatı dinelip duruyorlar, Ankara bozkırının dört bir yanına bakıyorlardı, boş, sessiz ve hareketsiz, sanki birini bekliyorlardı, hangi yönden geleceğini bilemeden...



Ankaralılar hemen haberini aldı bu durumun, akın akın, Hacettepesi’nden, Hamamönü’nden, Ulus’tan, Anafartalar’dan, İsmet Paşa’dan, Çıkrıkçılar’dan, Samanpazarı’ndan, Etlik’ten, Keçiören’den, Ulus’tan kopup kopup geldiler, çoluk çocuk. Dört döndüler etraflarında, göz süzdüler, dudak büktüler, ellediler, yokladılar, çok seyrettiler, çok konuştular.



Günlerce sürdü bu, ayakta durmaktan yoruldular, banklar attılar etrafına, oturdular seyrettiler, kalktılar seyrettiler. Arabadaki çocuklar geçerlerken sağından solundan, camdan parmaklarıyla işaret edip, sordu analarına, babalarına. Makinesi olan hatıra olsun dedi fotoğraf çektirdi, gelemeyen konu komşuya gösterdiler, onlar da merak edip kalktı geldi, kalktı geldi... Gelen gitti, giden bir daha geldi, ama onlar hiç bir yere kıpraşmadı, öylece beklediler, kış oldu, ayaz oldu kurt indi, kolunu bacağını kıtladı, yağmur yağdı, kar yağdı, üşümediler, sadece ıslandılar, don vurdu, üzerlerinden buzlar sarktı yerlere, yine de durdular dimdik, durdular ve durdular...



Onlar hala hiç istiflerini bozmadan duruyorlar, hep bir arada, ama aynı yerde değil. Yıllarca ordan oraya taşıdı onları Ankaralılar da, kendi göçebeliklerine uydurdular neticesinde, zaman geldi bir tepeye çıkarttılar, baksınlar diye enginlere, zaman geldi bir çukura soktular, belli ki bir şey görmesinler diye, meydan da gördüler, yeri geldi çöplüğü de...



Kardeşleri Dünya’nın dört bir yanında, belki de yedi kıtasında el üstünde, parklar içerisinde, dört başı mamur günlerini geçirirken, onlar şimdi hiç de kendilerine uymayan bir yerde, def-i bela kabilinden bir kenara sığıştırıldılar... 



Çok mutlu olduklarını sanmıyorum,

ben de öyle... 



Hikayemiz, bu 8 kişilik sığınmacının hikayesi; 



Ankara’nın sert rüzgarlarına benzer siyasal fırtınalarına kapıldılar, ordan oraya savruldular. Başta çok sevdikleri, el üstünde tuttukları, gözlerini üzerlerinden alamadıkları bu sığınmışlara, Ankaralılar pek sahip çıkamadılar, zaman içerisinde, adlarını da hikayesini de unuttular, sorup sorgulamadılar, adlarını dahi bilmedikleri, bu bir içim su kadar güzel iki kadının büyüsüne, albenisine kapılıp onlara topluca

“Su Perileri” deyip, geçtiler...

Cesar Philipp (1859-1930 Alman)
Tatlı su perisi, Krenaiai ve Putto’lar çeşme başında
Tuval üzerine yağlı boya, 151,3 x 81,9 cm
Olympos Dağı’na Tanrılar Meclisine davet edilmiş ve “sonsuz hayat” iksirinden içmiş, ölümlü ancak uzun ömürlü, küçük tanrıçalardı, Artemis’in nedimeleri, çeşmelerin tatlı su perileriydiler, Ankaralıların “Su Perileri” havuzu diye isimlendirdikleri, tanıdıkları, bildikleri, hani ordan oraya dolaştırıp, rezil ettikleri, “Şu Perişan” edilmiş uzun ömürlü periler...



Yıl 1926, Ankara’nın göbeği, bugünün Kızılay meydanı ve henüz toprak olan ham yollar.
Meydandaki tek yapı, bugün yerinde 1957 yılında mimar Enver Tokyay’ın projelendirdiğ, 75 bin Amerikan dolarına inşaa edilerek, 1965 yılında tamamlanan Türkiye’nin ilk gökdeleni Emek İşhanı’nın olduğu, 1925-27 yılları arasında Dahiliye Vekilliği yapmış olan Mehmet Cemil Uybadın’ın (1880-1957) Kuleli evi, ve önünde Ankaralıların Su Perileri Havuzu.





Kısa bir süre sonrası, belki aynı yıl, tretuvar ve yol çalışmaları başlamış.


Ankaralıların “Su Perileri Havuzu” diye adlandırdığı bu Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’ni, Başkent olduktan sonra hummalı bir şekilde inşaa edilen yeni Ankara’yı, Yenişehir’i süslemek için, Ankara’nın 1926-1928 yılları arasındaki Şehremini, Mustafa Kemal Atatürk gibi Selanik doğumlu ve onun çocukluktan beri en yakın arkadaşlarından biri olan, Süleyman Asaf İlbay (1882-1957) Avrupa’dan getirtmişti.
Mustafa Kemal Atatürk ve Süleyman Asaf İlbay
(gözlüklü olan) birarada
24 Mayıs 1918’de Cumhuriyet Gazetesi’nin okurlarına armağan olarak dağıtılmış olan “Atatürk’ü Özleyiş” adlı kitabında bir dönem Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği de yapmış olan gazeteci, siyasetçi ve diplomat, Ruşen Eşref Ünaydın, Atatürk’e hitaben yazdığı satırlarda, Anıtsal Su Perileri Çeşmesi ile ilgili şunları yazmıştı;
Ruşen Eşref Ünaydın
(1892-1959)
“Kurtlar, sâdece, gece vakti dışarı çıkıldığı veya eve dönüldüğü zaman dere içlerine elde fener, omuzda mavzer inilen o ilk kışta değil, zaferden birkaç yıl sonra bile o semtlerde dolaşmakla da kalmadılar. Yenişehir kıyılarına indikleri dahi oldu!.. Hattâ şehremini Asaf (İlbay) Ankara’yı süslemek için Avrupa’dan bir demir havuzla birkaç da dökme nemfos heykeli getirtmişti.
Havuz önceleri Kızılay meydanına kurulmuştu. Bugün de Sağlık Bakanlığı önündeki meydanda duruyor sanırım. Nemfoslar ise iki üç mevsimi senin bahçende geçirdilerdi. Ve bir kış üstü Yenişehir’e indirildiler. Fakat, bir tipili sabah, uyanılınca görüldü ki çıplak kızların kolları ile baldırları geceleyin kurtlar tarafından dişlenmişler!.. Demirlerin altındaki kırmızı boyalar
yaralarının kanları gibi dışarı vurmuştu!..”


Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin en eski fotoğraflarından birisi,
henüz havuz dahi yok, belki de fotoğraftakiler havuzun inşaasında çalışan işçiler,
hatıra fotoğrafı çektirmişler. 
Arkada Atatürk Bulvarı ve Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nın köşesinde, set üzerinde I. ve VII. dönemler arasında Tekirdağ Milletvekilliği, 1925-27 yılları arasında da Dahiliye Vekiliği yapan Mehmet Cemil Uybadın’ın (1880-1957) kuleli evi.
Eski Türkçe yazılardan anlaşılacağı üzere, 1 Kasım 1928’de kabul edilen “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun”dan öncesi. 
Atatürk Bulvarı ve Gazi Mustafa Kemal Bulvarı’nın kesiştiği noktaya yerleştirilen Anıtsal Su Perileri Çeşmesi ilk günden başlayarak yoğun bir ilgiyle karşılanmış, ilkbahar akşamları Atatürk Bulvarı’nda yürüyüşe çıkan kadınlı erkekli hatta, çocuklu ailelerin Havuzbaşında verdikleri molaların haberleri ve fotoğrafları dönemin günlük basınında sıklıkla yer almıştı.

Bulvarının orta refrüjündeki Akasya ağaçları ve iki yanındaki geniş kaldırımlara dikilmiş atkestanelerinin gölgesinde yapılan Ankaralıların “piyasa”sı Havuzbaşında etrafına dizilen banklarda nihayetlenirdi. 

Bu piyasa yürüyüşleri bazı akşamlar, Havuzbaşında Ankara Şehremaneti tarafından organize edilen ve Riyaset-i Cumhur Mızıkası tarafından sıklıkla verilen konserlerle şenlenirdi. Hâkimiyet-i Milliye gazetesi 3 Kasım 1928 tarihli sayısında bunu şöyle haberleştirmişti:
“Yenişehir’de güzel bir park halini alan meydanda akşamları Riyaseti Cumhur Mızıkası Çalıyor.”

Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nden Ulus istikametine bakış, havuz yapılmış ancak henüz etrafındaki inşaat molozları temizlenmemiş ve yerler toprak. Eski Türkçe yazılardan anlaşılacağı üzere, 1 Kasım 1928’de kabul edilen “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun”dan öncesi. 

Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin demir döküm heykelli bölümü, bir yuvarlak, bir artı ve bir çarpı işaretinin bileşiminden oluşmuş gibiydi, artının ve çarpının bacakları çıkıntı yapacak şekilde dışarda kalmış betondan bir kaideye oturmaktaydı.

Artının daha fazla çıkıntı yapan bacaklarında ejderha benzeri bir masktan ve çarpının daha kısa olan bacaklarında diz çökmüş duran dört cupid’in (eros) ellerindeki yunus ve deniz salyangozlarından havuza su fışkırmaktaydı.
Fotoğraf: © Ahmet Soyak

Bu kabaca dört bacaklı kaidenin üzerine oturan fıskiyeli çeşmenin bitkisel motiflerle ve yosun tasvirleriyle bezenmiş tabanında dört spiral ayak, ayakların üzerinde havuza doğru su fışkırtan efsanevi yaratık başları, bu ayakların arasında kaideye oturmuş ve havuza en alt kademeden su fışkırtan dört Cupid (Eros) bulunmaktaydı.
Eros ve Deniz Salyangozu, Fotoğraf: © Ahmet Soyak 
Eros ve Yunus, Fotoğraf: © Ahmet Soyak
Bunlardan diz çökmüş ikisi bir deniz salyangozunu tutarken, yine diz çökmüş diğer ikisi bir yunusu kucaklamış olarak tasvir edilmişti.
Fotoğraf: © Ahmet Soyak
Fotoğraf: © Ahmet Soyak
Bir üst seviyede ise sırt sırta vermiş iki peri ve onların arasında yine sırt sırta iki tüyü bitmemiş erkek heykeli yer almakta ve hep birlikte en tepedeki su haznesini taşımaktaydılar. En üstteki haznenin alt yüzü üzüm salkımları, asma yaprakları, iki aslan başının ağzındaki halkaya takılmış, yine asma yapraklarıyla bezenmiş garlandlarla zenginleştirilmişti.
Fotoğraf: © Ahmet Soyak
En üstteki su haznesinin istakoz ve yengeç motifleriyle bezeli kenarlarından 8’i efsanevi yaratık başlı çörten olmak üzere, onların aralarındaki midye kabuğu motifli çıkışlarla birlikte aşağıdaki büyük havuza doğru su fışkırtan toplam 16 fıskiye, üst haznenin ortasında ve en tepede de ananas benzeri büyük ve 12 ağızlı bir fıskiye vardı.
Havuzbaşının bir başka açıdan görünümü, refrüjler henüz yapılmamış, yollar toprak.
1927 veya 28 olmalı, zira barakanın olduğu Kızılay Genel Merkezinin inşaa edileceği arsa
yeri henüz boş. Sola karşıya doğru giden yol Maltepe istikametidir, en arkada görünen iki kuleli yapı, bugünde halen aynı yerlerindedir, soldaki Ankara-Çankaya Tapu Kadastro Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi olarak halen kullanılmaktadır, sağdaki ise bir Kebapçı, diğer ikişer katlı ilk Yenişehir evlerinden malesef günümüze kalan olmamıştır.
Havuzbaşı, tarih 1928-29, arka solda inşaatı süren yapı, Avusturyalı mimar Robert Oerley’in (1876-1945) tasarımı olan Kızılay Merkez Binası 



Havuzbaşı, tarih 1929-30, solda Kızılay Merkez Binası inşaatı bitmiş,
Havuzbaşında Ankaralılar ve çocuklar, sandukasıyla bir boyacı çocuk ve daha öncesinde var olan banklar kaldırılmış, insanlar havuzun kenarına taşa oturmaktalar.


Arka planda Kızılay Genel merkez Binasından biraz ilerde görünen beyaz yatay kemerli yapı Zafer Meydanı’ndaki Atatürk Anıtının solunda kalan Zafer Parkı II içerisinde Pavyon Sergi Binası, Zabitan Yurdu diğer adıyla Hale Gazinosu ve fıskiyeli bir havuz, Anıtın solunda ise Zafer Parkı I ve içerisinde fıskiyeli bir havuz vardır.


Sıhhiye (Lozan) Meydanı’ndan Kızılay yönüne giderken Orduevi’ni geçtikten sonra Atatürk Bulvarı’nın ortası sayılabilecek bir noktasında Lörcher Planı’nda tanımlanmış olan Zafer Meydanı yer alır. Bu meydanının merkezinde, Pietro Canonica tarafından 1927 yılında tasarlanarak dökümü İtalya’da Torino’da yapılmış olan yüzü güneye dönük bir şekilde, yüksek mermer kaidesi bronz girlandlar ile bezeli, askeri kıyafetler içinde bir Atatürk heykeli yer alır.
Zafer Meydanı ilk planlamalarda birbirine simetrik iki yeşil alan olarak tasarlanmış ve bu şekilde uygulanmıştı. Atatürk Bulvarı’nın iki yakasında kalan alanlar ortalarında daire formlu, fıskiyeli havuzlarla Zafer I ve Zafer II adlarıyla anılan iki küçük cep parkı olarak düzenlenmişti. Sıhhiye Orduevi’nin tarafında olan park Zafer II Parkıydı ve parkın gerisine kemerli cephesiyle bir Pavyon-Sergi binası Zabitan Yurdu (daha sonra Hale Gazinosu) inşaa edilmişti. Orduevi inşaa edilirken bu pavyon yıkılmış yerine Şur’a-yı Devlet binası yapılmış, 70’li yıllarda da yıkılıp yerine çok katlı Danıştay binası inşaa edilmişti. Çok yakın tarihlerde o bina da yıkılarak tarihe karıştı.


Bulvar gezintisine çıkan ya da bulvar üzerinde işi olan Ankara’lıların sıklıkla oturup dinlendikleri bu parklar, özellikle yaz aylarında tüm Ankaralıların zevkle kullandıkları, ortasında fiskiyeli havuzları olan ve ışınsal yollarla çevresine bağlanan yeşil odacıklardan oluşmuştu. Parklar özellikle kavak ağaçları ile Bulvar’dan ayrılır, bulvarın yoğunluğunda ve trafik sesinden azade bir vaha görevi üstlenirlerdi. Zafer Meydanının her iki tarafındaki parklardan Zafer I’in yerine yer altına Zafer Çarşısı inşaa edilmiş, geri planda da 1952’de Emin Onat tarafından tasarlanıp inşaa edilen iki katlı gazino binası inşaa edilmişti. Uzun yıllar bu yapı THY tarafından kullanılmıştı. Parkın ortasından kaldırılan fıskiyeli havuzun ise akibeti belli değildir. Zafer II parkı kısmen günümüze kadar korunmuşsa da çok yakın tarihlerde Ankara Belediyesi oraya da bir Otopark inşaatı yapmak üzere kolları sıvamış ancak bir süredir bu konuda bir hareket olmamıştır.








Ankara Zafer Meydanı ve Zafer II parkında  Zabitan Yurdu,
Hale Gazinosu ve önündfıskiyeli havuz 1927-28
Daha sonra yıkılarak yerine Şûra-yı Devlet binası yapılmış, o da yıkılarak yerine 60’larda çok katlı Danıştay binası yapılmıştı ki, onun da geçtiğimiz Ocak ayında yıkımına başlanmıştı, şu an belki de yıkıldı bile...

Yine Havuzbaşının başka bir görüntüsü, biraz zaman ilerlemiş yollar ve tretuvarlar hatta tretuvarların içerisinde bitkiler dahi yetiştirilmiş.
En sağ baştaki iki katlı bina dönemin Ankara Vali Konağıdır.

Yine Havuzbaşının başka bir görüntüsü, karşıdaki yol Maltepe istikametinde giden
Gazi Mustafa Kemal Bulvarı, yokuşun başında yine bugün de kullanılmakta olan 
Kuleli Ankara Şatolarından biri, 
Ankara-Çankaya Tapu Kadastro Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi.
Ve kavşağı geçmekte olan bir belediye otobüsü.

Şık, bakımlı, Borsalino fötr şapkalı, evrak çantalı ve getr*li ayakkabılarıyla
Ankaralı Devlet memuru beyefendiler iş çıkışı Havuzbaşı’nda istirahatteler. 
Arka planda, I. ve VII. dönemler arasında Tekirdağ Milletvekilliği, 1925-27 yılları arasında da Dahiliye Vekiliği yapan Mehmet Cemil Uybadın’ın (1880-1957) kuleli evi.
*Getr: Ayakkabının üstünden bacağın alt bölümüne değin sarılan bir tür tozluk.
Havuzbaşının başka bir görüntü, Bakanlıklar istikametine doğru bakış.
Arkada görünen günümüzde Güven Parkının yer aldığı yerdeki sahne yapısı
Riyaset-i Cumhur Bandosunun konser verdiği yerdir.











Ziya Gökalp Caddesi’nden Kızılay Meydanına bakışta kavşakta Havuzbaşı

1928 yılında Ankara’da araç ve yaya dolaşımını 
ve yeni başkentin omurgasını belirlemek amacıyla açılan yarışmayı kazanan Hermann Jansen’in 23 Temmuz 1932 tarihinde kabul edilen imar planıyla Ankara Kalesi kentin tacı olarak kabul edilerek çevresinin yeşillendirilmesi öngörülmüş, yeni kurulacak kentin ana gelişme yönü ise Mustafa Kemal Atatürk’ün oturmak için tercih ettiği Çankaya istikametine, kentin güneyine göre planlanmıştı.







Planın ana amaçları arasında bakanlık binalarının yeni oluşturulan şehir bölgesinde yer alması düşünülmüş, ana ulaşım arteri olarak da Atatürk Bulvarı önerilmişti.

1929 yılında Kızılay Genel Merkez Binası’nın açılması, meydana bakan yönünde havuzları ve düzenli tarhlarıyla büyük bir Kızılay Bahçesi yapılması üzerine zaten ilgi merkezi olma özelliğini kaybetmeye başlayan Havuzbaşı ve Anıtsal Su Perileri Çeşmesi itibarını kaybetmişti.

O güne kadar Havuzbaşı olarak anılan bölge artık Yenişehir, hatta giderek Kızılay adıyla anılır olmaya başlamıştı.

Büyük bir ihtimalle Jansen Planı kapsamında kuzey-güney aksında Atatürk Bulvarının ana arter olarak seçilmesi, yaya ve araç dolaşımının yeniden planlanması evresinde, tam da Atatürk Bulvarının ikinci ana arter olan doğu-batı aksındaki Gazi Mustafa Kemal Bulvarı ile kesiştiği noktada yer alması nedeniyle gözden çıkartılmış ve kavşakta bir tıkanıklığa neden olmaması için kaldırılmak zorunda kalmıştı. Planın uygulanması sırasında Hermann Jansen 1939 yılına kadar sürekli olarak Ankara-Berlin arasında gidip gelmişti.

20 Mayıs 1975 tarihli Milliyet Gazetesi eki “50 Yıllık Yaşantımız”da
1928-29’larda Havuzbaşının görünümü ve Havuzbaşında Konser izleyen Ankaralılar.

30’lu yılların başlarında kaldırılan Havuzbaşı ve Anıtsal Su Perileri Çeşmesi, ikinci adresine Ulus’a, bugün Gençlik Parkının olduğu bölgeye,
II. Evkaf Apartmanı ve iki katlı beş villadan oluşan “Örnek Evler”in karşısına denk düşen İstiklal Caddesi’ne paralel ince uzun bir şerit olarak yapılmış olan “Gençler Parkı”na taşınmıştı. Park yine bu bölgede yer alan “Ay-Yıldız” isimli top sahasının 1923 yılında kurulan Gençler Birliği Spor Kulübü tarafından kullanılması nedeniyle bu ismi almıştı.
Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’dan gelen Harita Dairesi subayları tarafından
1/4000 ölçekli olarak hazırlanmış, 1924 tarihli Ankara Haritasında İncesu Deresi
ve Ulus Çukuru (bugünkü Gençlik Parkı).
(1) Ankara Palas, (2) Ankara Garı, (3) İncesu Deresi ve

(4) Anıtsal Su Perileri Çeşmesinin ikinci adresi.
İncesu deresi (mavi) görüleceği üzere neredeyse alanın 3 bir yanını dolaşmaktadır.
Atatürk Bulvarı, İstiklal Caddesi, Cumhuriyet Bulvarı, Talatpaşa Bulvarı arasında günümüzde Gençlik Parkı’nın yer aldığı 253 000 m²’lik bir alanı kaplayan ve bir kısmı mezarlık olarak kullanılan “Kanlıgöl” veya “Ulus Çukuru” da denilen büyük alan, yağmurlu mevsimlerde İncesu deresinin taşkınları sonrasında çamurla kaplanır, bataklığa dönüşür ve sivrisineklerin barınağı haline gelirdi.
Talatpaşa Bulvarı’ndan (Ankara Garı, Opera kavşağı arası) Ankara Kalesi yönüne (kuzeydoğu) baktığımızda bugün Gençlik Parkının olduğu alanı “Ulus Çukuru”nu boş olarak görüyoruz,
(1) Guilio Mongeri’nin projelendirdiği Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binasıdır ve inşaat halindedir (1925-1929); (2) Yine Guilio Mongeri’nin projelendirdiği İnhisarlar Baş Müdürlük Binasıdır ve o da inşaat halindedir (1928); (3) Mimar Kemalettin’in projelendirdiği Otel Belvü’dür ve inşaat tarihi 1928’dir; (4) Projesi 1927’de Mimar Kemalettin tarafından çizilmiş ancak 1928-30 yılları arasında inşaa edilecek olan II. Evkaf Apartmanı’nın yeridir; (5) Yine Yine Guilio Mongeri’nin projelendirdiği 1926’da inşaa edilen Osmanlı Bankası’dır. Bu takibe göre bu fotoğrafın tarihi 1927 sonu veya 1928 olmalıdır ve ok ile işaretli noktada (ki sonraki bir tarihte o noktaya taşınacaktır) henüz Anıtsal Su Perileri Çeşmesinin olmadığı görülebilir.
Bu nedenle de Ankara’da o yıllarda sıtma çok yaygın olarak görülen bir hastalık olmuştu. Öyleki 1917-25 yılları arasında Ankara’da sıtma oranı %40-90 arasındaydı. Ankara ve çevresinde 1923-1924 senelerinde sıtma büyük bir salgın halinde görülmüş, halkın büyük bir kısmı haftada birkaç gün mesaisini terk etmeye veya bulunduğu yerlerde günün birkaç saatini sıtma nöbetiyle geçirmeye mahkum bir vaziyete
düşmüş, neredeyse hiç sıtmasız hane kalmamıştı. Sıtma mücadelesinin ilk başladığı merkezlerden biri olan Ankara il merkezinde kanlarında sıtma mikrobu taşıyan hastaların oranı 1926 yılında %11,8, civarda ise %23,8 olarak tesbit edilmişti.
Ankara Garından yine Ankara Kalesi yönüne (kuzeydoğu) bakışta, yine bugün Gençlik Parkının olduğu alanı, “Ulus Çukuru”nu boş olarak, (1) Ziraat Bankası Merkez Binası’nı (1925-1929);
(2) Ankara Palas’ı; (3) Otel Belvü’yü (1928); (4) İnşaasına başlanmış olan (1928-30) II. Evkaf Apartmanı’nı; (5) II. TBMM’ni görüyoruz. Bu takibe göre de bu fotoğrafın tarihi 1929 olmalıdır ve ok ile işaretli noktada (ki sonraki bir tarihte o noktaya taşınacaktır) henüz Anıtsal Su Perileri Çeşmesinin olmadığı görüyoruz.



Anıtsal Su Perileri Çeşmesi, arkada Otel Belvü, önünde beş adet ikişer katlı küçük villadan oluşan “Örnek Evler”den birisi 1937 yılında İstanbul’dan Ankara’ya taşınan ABD Büyükelçiliği olarak kullanılmış, bir diğeri ise Anadolu Ajansı, diğerleri de Kanada Elçiliği, Macaristan Elçiliği ve Merkez Komutanlığı olarak kullanılmıştı. Anıtsal Su Perileri Çeşmesinin’nin buraya getirilmesi ile birlikte İstiklal Caddesine paralel olarak tam da “Örnek Evler”in tam karşısına denk gelecek şekilde İstiklal Caddesi’ne paralel ince uzun bir şerit halinde, merdivenlerle inilen “Gençler Parkı” düzenlenmişti. Arka planda Ziraat Bankası ve sağdan kadraja giren II. Evkaf Apartmanı görülmekte.

Amerikan Elçiliği


Gençler Parkı’nda, Anıtsal Su Perileri Çeşmesi önünde bir hatıra fotoğrafı,
arkada Ziraat Bankası, beş villadan ikisi ve ve II. Evkaf Apartmanı.

Gençler Parkı, Anıtsal Su Perileri Çeşmesi ve II.Evkaf Apartmanı,
fıskiyenin çalıştığını gösteren nadir bir fotoğraf.












Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin bu ikinci adresteki misafirliği de çok uzun sürmemişti. Uzun bir zamandır Ulus Çukuru’nun hem kurutulması hem de yeni bir fonksiyonla kente kazandırılması üzerindeki düşünceler sonuçlanmıştı. Burada yapılacak büyük bir kent parkı, “Gençlik Parkı” ile Ankaralıların deniz özlemi de giderilmeye çalışılacaktı. Bayındırlık Bakanlığı kavramsal olarak daha önce Hermann Jansen’in önerdiği plana benzer olmasına rağmen daha estetik ve ekonomik bulup, 8 Şubat 1936’da Fransız Mimar ve Şehir Plancısı Theo Leveau’nun (1896-1971) hazırlamış olduğu planı uygulamaya karar verince  Ulus Çukuru’nda öncelikle su problemlerini çözmeye yönelik olarak drenaj çalışmalarına başlanmıştı.
O yıllarda, Ulus Çukuru’nda yapılan drenaj, künkleme ve ağaçlandırma çalışmaları sırasında çekilen fotoğraflarda, bu çalışmalarla birlikte Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin bir kez daha yerinden olduğunu görüyoruz.







Şu perişan Su Perileri’ne bu kez Hacettepe Parkı uygun görülmüştü. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren, Ankara’nın kenar mahalleleri içinde, isyankârlığıyla, kabadayılarıyla dikkat çekmiş olan Hacettepe, Tacettin Mahallesi’nin devamı olan bir tepeydi. Tacettin Mahallesi’nde
ilk olarak Kanuni Sultan Süleyman tarafından Hacı Bayram-ı Veli’nin kurduğu Bayramiye tarikatının bir kolu olan Celvetiler için yaptırılan Tacettin Dergahı, adını bahçesinde kabri bulunan Tacaeddin Sultan’dan almıştı. 1826 yılında tamir edilen ve Sultan Abdülmecit tarafından ilaveler yapılarak türbe, dergah evi, çeşme, hazire ve camiden oluşan bir külliyeye dönüştürülen Tacettin Dergahı, aynı zamanda İstiklal Marşımızın yazıldığı ve şair Mehmet Akif Ersoy’un bir dönem yaşadığı bir mekandı. Ankara’nın yerlilerinin yaşadığı, Ankara’nın göç aldıkça artan ucuz ev arayışlarına uygun bir alternatif olan bu mahalleye, belki de bu dini kimliği ve dergaha yakınlığı yüzünden, “Tanrı’dan yerine getirilmesi beklenen dilek” anlamına gelen “Hacet” kelimesinden hareketle ve “üzerinde yapılan duanın kabul olunacağına inanılan tepe” anlamında, Hacet tepe adı verilmişti.
Bu fotoğraflarda, Ulus’taki fotoğraflara göre iki önemli değişiklik göze çarpmakta, birincisi Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin en üstündeki fıskiyenin eksikliği, diğeri de daha önce var olan yuvarlak ve küçük olan havuzun büyütülmüş olduğu ve şeklinin kareye dönmüş olması. Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin bu tarihten sonraki tüm fotoğraflarında artık ne yazık ki en üst seviyedeki fıskiyesi bir daha görünmüyor. Ya taşınma sırasında bir kazaya uğradı, kayboldu, ya da çalındı...
Hacettepe’nin nâmında bıçkın delikanlı, kabadayı kültürü ne kadar etkinse, futbolun ve semtin futbol takımının da yeri, bir o kadar önemliydi. Semtin takımının forma renklerini Hacettepe Parkı’nın menekşelerinden aldığı, o nedenle de mor ve beyaz forma kullandıkları dikkate alındığında, Hacettepe Parkını bakımlı olduğu dönemlerde çiçekler içerisinde güzel bir yer olarak tasavvur etmek gerekiyor, çok inandırıcı olmasa da.
1940’lar, Hacettepe Parkındaki Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin etrafında bir önceki fotoğrafta olduğu gibi çepeçevre banklar dikkati çekiyor, bir de en üst su kabından suların fışkırdığı özellikle havuzun üzerindeki izlerden anlaşılıyor.
1951 yılında aldığı bir mahkumiyet kararını hastaneden aldığı bir rapor ile tecil ettiren, ancak 22 Mayıs 1952’de meydana gelen “Malatya Hadisesi”nde Ahmet Emin Yalman’a süikast düzenleyerek yaralayan faili azmettirmekten tutuklanıp, 1951 yılından kalan 9 ay 12 günlük mahkumiyetinin üzerine bir süre daha Ankara hapishanesinde yatan ve “Malatya Hadisesi”nden suçsuz bulunarak 16 Aralık 1953’te serbest bırakılan Necip Fazıl Kısakürek, Hapishane notlarını 1955 yılında “Cennet Müstatili”* (Yılanlı Kuyu) adıyla yayınlamıştı. O kitabın “Geçen Mevsimler” başlıklı bölümünde;
“İşte aradan altı ay geçti. Hatıralarımı elden bıraktığım zamandan bugüne altı ay... Altı ay üstüne bir altı ay daha... Hani ya, hepsi dokuz aydı? Açmayın o bahsi!..
Cinnet müstatilin karşısındaki mahut fıskiyeli havuz... Ankara hapishanesine geldiğim zaman bu havuzun fıskiyesi buzlar içindeydi. Fıskiyenin kenarlarında, havuza doğru, masallardaki devlerin korkunç dişleri halinde sarkan sipsivri buzlar...
Buzlar eridi, bahar geldi. Ağaçlar benim için sormadan giyindi, donandı.”

diyerek, soğuk bir kış günü, Ankara Ulucanlar Cezaevine girmeden önce gördüğü Hacettepe’deki Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’ni tasvir etmişti. Ayrıca “Cinnet müstatilin karşısındaki mahut fıskiyeli havuz...” cümlesinden, yazarın yattığı koğuşun penceresinden veya Ulucanlar Cezaevinden havuzun görelebildiği anlaşılmaktadır.
*Cinnet Müstatili: Cinnet, cin kelimesinden gelir ve cinlenmek, delirmek anlamını ifade eder. Müstatil ise dikdörtgen demektir; birlikte delirme dikdörtgeni anlamına gelir ki yazar burada, içerde kaldığı süre içerisinde yaşadığı hapisane koğuşuna ya da hapisanenin tümüne bir gönderme yapmaktadır, zaten kitabın diğer adı da bunu işaret eder, Yılanlı Kuyu diyerek. 

Hacettepe Anıtsal Su Perileri Çeşmesi kenarında vualli şapkası, kürk yakalı mantosu, ipek çorapları, parlak rugan iskarpinleri ve şık deri çantası ile Ankara’lı bir bayanın hatıra fotoğrafı.
Dikkati çeken havuzun suyunun olmaması ve artık her nedense havuzun etrafının tel örgülerle çevrilmiş olması. Bu Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin yeni bir yolculuğa çıkacağının habercisi olabilir.
Şair ve Gazeteci Halil Soyuer (1921-2004), Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak yakın zamana kadar Başkent’teki kabadayıları anlattığı “Ankara Kabadayıları” kitabında, Hacettepe Parkını şöyle anlatıyor;
“O yıllarda Hacettepe üzerindeki geniş ağaçlık ve içindeki büyük havuzu Hacettepelilerin değil, diğer semtlerdeki Ankaralıların bile bahar ve yaz aylarında adeta bir mesire yeri gibiydi. Cumartesi ve pazar günleri, yanlarına yiyeceklerini, içeceklerini alan Ankaralılar Hacettepe parkına gelirler, gölgeli ağaçların altına yerleşerek piknik yaparlardı. Bazı tatil ve bayram günlerinde Hacettepe parkına, Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencileri de otobüslerle gelirler ve burada milli oyunlar oynarlardı.”

Dindar olmayan ancak muhafazakârlıkla beslenen, delikanlılık kültünün, kabadayılığın racon keserek eyleme döküldüğü Hacettepe’de, içki içmek rüştü ispatın ölçütü olunca ve uyuşturucu kullanımı da yaygınlaşınca, mahalle giderek girilemez hale gelmişti.

Birkaç Harbiye öğrencisinin Hacettepeli bir kıza laf atmasının mahallenin kabadayıları tarafından duyulması ve mahallenin raconuna uygun olarak Harbiyeli öğrencileri uyarmalarıyla başlayan olaylar, buna kızan Harbiyeli öğrencilerin bir otobüse doluşarak Hacettepe’ye gelmeleriyle tırmanmış, gelişen bu tatsız olay toplumun huzuru düşünülerek basından gizlenmeye çalışılmışsa da dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e kadar intikal etmiş ve onu
“Ne olacak bu çöplük?” dedirtecek bir noktaya getirmişti.

Başbakan Adnan Menderes olay çıkartan Hacettepe konusunun giderilmesi konusunda kararlı ve israrcıydı. 1959 yılında çıkartılan bir istimlak kararı ile de mahalleyi dağıtmak, orada yaşayan halkı da kentin diğer mahalleleri içerisinde eritmek için düğmeye basılmış, aynı zamanda mahalleye oturma ruhsatı verilmediği gibi, yeni bina yapımı da yasaklanmıştı.

Zaten 8 Temmuz 1958 tarihinde Hacettepe Tren köprüsünün hemen ardında Hacettepenin eteklerinde hizmete giren Hacettepe Çocuk Hastanesi ile hareket başlamıştı. Ardından 1961’de Hastanenin yanıp altı ay içerisinde yeniden açılması sonrasında istimlakler hızlanmış, bölgedeki yapılar, cami ve mescidler belli ölçüde korunmak suretiyle Hacettepe Üniversitesi neredeyse tüm mahalleyi kaplamıştı.
İstimlakler 1971 yılına dek sürmüştü. Bu arada 60’lı yıllar boyunca inşaat alanına dönen bölgede kalan tek yeşil alan Hacettepe Parkıydı, o da Üniversite’nin arka bahçesi haline dönüşmüş, Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’ne de yine yol görünmüştü. Sökülüp parçalara ayrılan demir döküm heykel ve fıskiyenin parçaları doğruca Belediyenin depolarına kaldırılmıştı.
Su Perileri Havuzu Tandoğan Meydanında
Uzun yıllar Belediyenin depolarında parçalanmış bir vaziyette bekletilen Anıtsal Su Perileri Çeşmesi, nihayet yine Şair ve Gazeteci Halil Soyuer’in uyarısı ile hatırlanmış ve tekrar günyüzüne çıkartılmıştı. Halil Soyuer yine “Ankara Kabadayıları” kitabında, depoya kaldırılmış olan Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin yeniden Ankaraya kazandırılmasını şöyle aktarmıştı;
“Sayın Ekrem Barlas’ın Ankara Belediye Başkanlığı döneminde (1968-1973) gazetedeki sütunumda bu fıskiyenin bulunup Ankara’nın uygun bir yerinde değerlendirilmesi yönünde ısrarlı yazılar yazmıştım. Bunun üzerine bu güzel ve tarihi fıskiye depolarda bulunmuş ve Tandoğan alanına yaptırılan havuzun ortasına dikilmiştir.”

70’lerde Tandoğan meydanı ve Anıtsal Su Perileri Çeşmesi



Anıtsal Su Perileri Çeşmesi Tandoğan Meydanında, arkada Anıtkabir
Haziran 1974, Anıtsal Su Perileri Çeşmesi
önünde bir hatıra fotoğrafı

Nasıl ki İstanbul’da bir Toplantı, bir Miting söz konusu olduğunda insanların aklına Taksim Meydanı geliyorsa, Ankara’da da Miting dediğinizde ilk akla gelen yer Tandoğan Meydanı’ydı.
1976 Eylül, “DGM’ye Hayır” Miting ve Yürüyüşü’nde Tandoğan Meydanı ve Su Perileri Havuzu

Benim hayatımın bir döneminde de
Su Perileri Havuzu ile yollarımız kesişmesi bu Mitingler sırasında olmuştur, ne öncesinde ne de sonrasında Su Perileri hatıralarımda yer etmez, Benim için o Tandoğan Meydanındaki havuzdur bu nedenle.
1980’li yıllarda Tandoğan Meydanı

Havuz, Tandoğan Meydanı’na yerleştirildikten sonra ne mitingler, ne yürüyüşler görmüştür;

İşte onlardan bazıları...  

1956 ve 1958 yıllarında
Kıbrıs Mitingleri;

26 Mayıs 1968’de
İş yasasına alınmadıkları ve ücretleri yeterli olmadığı gerekçesiyle 100 kadar kapıcının Tandoğan Meydanı’ndan Kurtuluş’a yürüdükleri, Türkiye’nin ilk kapıcı eylemi;

24 Ağustos 1969’da
Türk-İş’in düzenlediği büyük işçi mitingi;

21 Aralık 1969’da
Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu’nun Bağımsızlık Yürüyüşü;

1 Haziran 1970’te Anayasa Mitingi;



8 Ocak 1977’de
İşkence ve siyasi cinayetleri protesto gösterileri,
ve sayısız
1 Mayıs Mitingi...

Tandoğan’da sık sık Miting yapılmasından ve yürüyüşlerden duyulan rahatsızlık nedeniyle meydanın bir şekilde daraltılması düşünülürken, bu fırsat tarihler 1992’yi gösterdiğinde ele geçmiş, Ankaray bahane edilerek, gereksiz büyüklükteki Marmaray çıkışları ile hem meydan amaçlanan doğrultuda parçalanmış, hem de Ankara’daki bu büyük değişimin sert rüzgarları, Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’ni yine yerinden etmiş, meydandan sökülen Havuz Belediye Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nün Yenimahalle deposuna kaldırılmıştı.


16 yıl depoda bekleyen Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’nin, hasar gören kısımları 2008 yılında Ankara Garı’nın önündeki “Miras” heykelinden tanıdığımız heykeltıraş Metin Yurdanur tarafından restore edilmişti.
CerModern Ankara
TCDD lokomotiflerin teknik bakımının yapıldığı eski “cer atölyeleri”nin T.C. Kültür Bakanlığı ve Türsab, Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği işbirliğiyle, restore edilerek modern bir sanat merkezine dönüştürülen 11.500 m² kapalı alana sahip, Cer Modern’in önüne 20 Aralık 2010 tarihinde yerleştirilmişti.

CerModern Ankara ve Su Perilerinin Google Map görüntüsü.
Kırmızı kiremit çatılı olan yapılar Cer Modern, okla işaretli olan da Anıtsal Su Perileri Çeşmesi.

Betonlar arasında Anıtsal Su Perileri Çeşmesi, fotoğraf © Ahmet Soyak 

Yeri Park mı, OtoPark mı olmalıydı?
Anıtsal Su Perileri Çeşmesi, CerModern’in girişinin solunda küçücük bir yeşil alan içerisinde,
alanın geri kalan büyük bölümü ise beton ve otopark.
fotoğraf © Ahmet Soyak 

Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’ne reva mı?.. fotoğraf © Ahmet Soyak 

Susuz kalmış Anıtsal Su Perileri Çeşmesi... fotoğraf © Ahmet Soyak 

fotoğraf © Ahmet Soyak 
Koskoca Başkent’te hiç bir park yok mu,
bir yeşil alan yok mu?
Hangi kafa Anıtsal Su Perileri Çeşmesi’ni betonlaşmış bir otoparkın kenarına koymayı düşünür ki.
fotoğraf © Ahmet Soyak 

fotoğraf © Ahmet Soyak 
Anıtsal Su Perileri Çeşmesi, dünyadaki tüm benzerleri gibi bir meydan çeşmesidir, planlanmış, düzenlenmiş, yeşillikler ve geniş alanlar içerisinde, uzaktan da görülebilecek şekilde yerleştirilmeleri gerekir.
Mesela;
New York Central Park, Bedhesda Anıtsal Çeşmesi

Asla böyle bir kenarda “sen şimdilik burada dinel” denilebilecek bir direk değildir o, O bir sanat eseridir, hakkı da bu şekilde sergilenmek değildir elbet.

Restorasyon sırasında sanki bazı sıkıntılar olmuş gibi.
Özellikle su perilerinin burunları fazla mı Grek olmuş? yoksa bana mı öyle geliyor.
fotoğraf © Ahmet Soyak 
Burun!..
fotoğraf © Ahmet Soyak 
fotoğraf © Ahmet Soyak 
fotoğraf © Ahmet Soyak 
fotoğraf © Ahmet Soyak 
fotoğraf © Ahmet Soyak


Ankara’nın perişan edilen Su Perileri’nin CerModern bahçesinde otopark bekçisi konumuna getirilmiş olmasıyla ilgili daha fazla bir şey söylemek istemiyorum.
Hele bu mekanın bir Sanat Kurumu olması
olaya ayrı bir ironi katmakta!..

Sevgili Ahmet Soyak’ın fotoğrafları zaten benim söylemek istediklerimi fazlasıyla sessizce haykırmakta. Ben bu fotoğraflara bakıp da güzel olmuş diyebilecek birini düşünemiyorum,
düşünmek de istemiyorum.


“Göz görünce,
gönül katlanamıyor”

CERModern’de bulunan
Anıtsal “Su Perileri Çeşmesi”nin
Haziran 2015’te Ahmet Soyak tarafından çekilmiş olan videosu aşağıdaki linktedir.









Buraya kadar,
ŞU PERİŞAN
SU PERİLERİ’nin...
hemen herkesin az ya da çok bildiği hikayesini, sürgünlüklerini toparlayarak aktarmaya çalıştım;

Artık, en az 158 yaşında
olduğunu bildiğim Anıtsal
“Su Perileri Çeşmesi”nin
bu güne dek, göz göre göre farkedilmemiş ya da dikkatlerden kaçmış, en önemli şifresi, daha fazla gizli kalmamalı...

Çeşmenin bir içim su kadar güzel iki perisinin güzelliği Ankaralıların gözünü öyle bir almıştı ki, ilk kim söyledi bilinmez, ona hemen “Su Perileri Havuzu” adı yakıştırılıvermişti. 90 yıl boyunca su perileri aşağı, su perileri yukarı, anıldı durdu; Peki onlar periydi de, diğer iki tüyü bitmemiş erkek çocuğu kimdi, neciydi kimse sormadı, sorgulamadı, ilgilenmedi bile.
O zaman biz ilgilenelim, sorgulayalım,
çözelim artık bu şifreyi.





İki tüyü bitmemiş “yetim” oğlan çocuğu aslında bir temanın iki farklı ifadesidir, yani ikisi aynı kişinin farklı betimlenmiş halleridir. Sade bir şekilde betimlenmiş diğer iki yetişkin genç kadının aksine bu figürler belirgin olarak bazı ipuçları verirler. Heykel kompozisyonunun hemen her yerinde belirgin olarak üzüm ve asma yaprakları göze çarpar. Ayrıca bu tüyü bitmemiş iki delişmen oğlanın biri, kolunun altında bir Amphora taşırken, diğeri elinde Kantharos adı verilen şarap çanağı taşır, uzatmıştır hatta ve sanki doldur der gibidir birilerine. Başlarında asma veya sarmaşık yapraklarından yapılmış bir çelenk taç vardır. Ve en önemli detay ise, birinin elinde cinsel gücü arttıran ve etkili bir afrodizyak olduğu bilinen, çakşır otundan (ferula communis) yapılma, etrafına sarmaşık şeklinde asma yaprakları (bazen de kurdela olabilir) dolanmış ve tepesinde çam kozalağı olan, (ucundan da bazen bal damladığı söylenen) bir asa vardır. İşte o asa bolluğun, bereketin, doğurganlığın ve hazzın simgesi olan Thrysus’tur.

farklı Thrysus betimlemeleri
Bütün bu ipuçları ve şifreler, bizi Yunan mitolojisindeki bağ bozumu, bağcılık, şarap, haz, cümbüş ve coşkunluğun tanrısı Dionysos’a ya da Roma mitolojisindeki karşılığı olan Bacchus’e götürmektedir. Evet, Ankara’daki Anıtsal çeşmenin ana figürü olan heykel kompozisyonundaki iki tüyü bitmemiş “yetim” erkek çocuğu, Ankaralıların gözünden kaçmış olan çocuk Dionysos’un ta kendisidir.
Genç Dionysos’un diğer bir simgesi de Leopardır. Ankara’daki anıtsal çeşme’de Leopar yoktur zira, orada Dionysos henüz ergenliğe erişmemiş, tüyü bitmemiş bir oğlan çocuğu olarak betimlenmiştir. Leopar ergenliğinde Dionysos’un yanında görülmeye başlar, tıpkı kadın takipçileri Maenad’lar gibi.


Ankara’nın bu anıtsal çeşmesi
sanıldığının aksine
Su Perileri değil,
aslında Anıtsal bir
“DIONYSOS ÇEŞMESİ”dir.



İlk görüşte aşkın, tensel çekimin temsilcisi aşk tanrısı Eros, Zeus’u ölümlü Thebai prensesi Semele’ye aşık etmesiyle başlar Dionysos’un hikayesi. Semele kartal kılığına giren Zeus’tan hamile kalır, Dionysos’a.
Semela’nın ölümü, Peter Paul Rubens (1577–1640)
Zeus’un bu gizli aşkını duyan karısı Hera, hamile olan Semele’yi kandırarak ona yaklaşmış ve karnındaki bebeğin Zeus’tan olduğunu onun ağzından almıştı. Semele’nin kafasını karıştıran Hera, onu Zeus’un kendisine görünmesini ve gücünü ispatlamasını istemeye inandırmıştı. Ancak bu isteği Zeus kabul etmemişti, zira ona gerçek kimliğiyle göründüğü taktirde, onun ölümcül bir yıldırımın ateşiyle mahvolacağını bilmekteydi. Çok sevdiği Semele’nin ısrarlarına dayanamayan Zeus ona görününce, korkan ve anında yanmaya başlayan Semela kül olup gitmişti. Ancak o sırada Semela korkup bebeğini düşürmüş, cenini sık yapraklı bir sarmaşık yanmaktan kurtarmıştı. Bunu gören Zeus bebeği alarak baldırına dikmiş ve yaşatmayı başarmıştı. Böylelikle Zeus Dionysos’un bacağında gelişimini tamamlamasını sağlamış ve daha sonra ikinci kez dünyaya getirmişti. Bu yüzden Dionysos’a iki kere doğmuş anlamında, dimetor sıfatı yakıştırılır.

Dionysos, onikinci ve aynı zamanda Tanrılar dağı Olympos’a en son kabul edilen, en genç ve annesi bir ölümlü olan yegane tanrıdır.
Çocuk Dionysos
İsmi Dios ve Nysos kelimelerinin birleşiminden oluşan Dionysos “Nysa’nın Tanrısı” anlamına gelir. Zeus annesi yanarak ölen yetim” Dionysos’u Hera’nın gazabından korumak için ikinci kez doğurduktan sonra yetiştirmeleri için, doğum yeri olan efsanevi dağ Nysa’nın dağ perilerine, “Nysiad”lara emanet etmiştir. Bazı kaynaklarda Nysa dağının bugün Aydın’ın Sultanhisar ilçesi sınırları içerisindeki Nysa Antik kentinde olduğunu yazarsa da, bu bilgi kesin değildir. Nysiadlar Dionysos’a tanrılar dağına çıkmadan önce ergenliğe kadar bakmışlardır. İşte Ankara’daki anıtsal çeşmenin heykel grubu içerisindeki o tüyü bitmemiş yetim oğlan çocuğu Dionysos’tur, periler ise dağ perileri Nysiad’lar.
Nysiad mı, Manead mı? fotoğraf © Ahmet Soyak
Ankara Dionysos Çeşmesi’ndeki genç yetişkin kadınların figürüne
çok benzeyen bir tasvirle çılgınca dans eden Manead kabartması.
Küçük dahi olsa söz konusu iki yetişkin genç kız heykelinin “Manead” olma ihtimali de vardır elbet. Bu ihtimali de göz ardı etmemek gerekir. Gerçi, heykelde Dionysos’un henüz küçük tüyü bitmemiş bir erkek çocuk olması bu ihtimali zayıflatmaktadır.
William-Adolphe Bouguereau (1825-1905) Genç Dionysos ve Manead’lar,1884
Zira deli, çılgın, kuduruk anlamına gelen ritmik müzik, dans ve içki ile mest olup kendilerinden geçmiş bir haldeki Manead’lar daha sonra Diyonysos’un genç bir erkek olduğu dönemde ortaya çıkmaktadırlar. Genellikle birlikte tasvir edildikleri sanat eserlerinde Dionysos çocuk değil yakışıklı yetişkin bir delikanlıdır.









Anıtsal Dionysos Çeşmesi’nin taban kaidesinin dört yüzünde, tutkunun ve aşkın kanatlı küçük tanrısı dört Cupid (Eros) yer alır. İkisi yunus ile ikisi de deniz salyangozu ile birlikte betimlenmiştir. Cupid (Eros), Aşk tanrıçası Afrodit (Venüs) ile Savaş Tanrısı Ares’in (Mars) çocuklarıdır. 











Bugün, CERModern’de bulunan
Anıtsal “Dionysos Çeşmesi”nin
Mart 2016’te Ahmet Soyak tarafından
çekilmiş olan videosu aşağıdaki linktedir.
.....

Ankara’daki anıtsal

“Dionysos Çeşmesi”nin Ankara’ya nereden geldiğini ve onu kimin yaptığına, nerede yaratıldığına gelirsek;

Kimi, Milano Belediyesi’nin Ankara’ya hediyesi demiş, kimi İtalyan olduğunu, Napoli’den geldiklerini, kimi de Viyana’dan getirildiklerini söylemiş, bu böyle dilden dile, kulaktan kulağa, metinden metine aktarılmış, taşına taşına 90 yıl böyle bilinmiş, anlatılmış...

Bu yazıyı kaleme almaya başladığımda,
hemen hemen buraya kadar olan 90 yıllık hikayenin tümünü biraz eksik, biraz fazla biliyordum, ancak kafamı kurcalayan esas soru, nereden geldikleri, kimin eseri olduklarıydı. Tüm sorularıma araştırmam sırasında internette bulduğum bir fotoğrafla yanıt buldum. Ondan sonrası da çorap söküğü gibi geldi, Su Perilerini araştırırken, olay sadece onlarla da sınırlı kalmadı, o fotoğrafı bulmamın ardından daha neler çıktı neler;

Öncelikle Ankara’daki anıtsal “Dionysos Çeşmesi”nin Fransız olduğunu keşfettim, ardından da “Dionysos Çeşmesi”nin Fransa’da Lyon kentinde, bir kardeşi olduğunu... Célestins Tiyatrosu’nun önündeki küçük meydancıkta.
Célestins Tiyatrosu’nun önündeki çeşme daha sadedir, Ankara’dakine göre. Üstteki Su haznesi daha küçük ve yalın, alttaki kaide de aynı şekilde daha sade ve küçüktür, Eroslar da yoktur bu örnekte. Ancak, çeşme tümüyle aynı olmasa da, ki nedenini daha sonra açacağım, fıskiyeli çeşmenin ana gövdesini oluşturan heykeller, tıpatıp birbirlerinin aynıdır.
Fransa Lyon Kentindeki Eski Célestins Tiyatrosu (1871 yangını öncesi) önündeki
“Dionysos Çeşmesi” ve 
Ankara’lı “Dionysos Çeşmesi”, heykeller aynı...
Ankara Anıtsal “Dionysos Çeşmesi” heykel grubu yakın plan.
fotoğraf © Ahmet Soyak
Lyon Eski Celestins Tiyatrosu, 1792
Célestins Tiyatrosu, Saône nehri kıyısındaki
Celestine Manastırı’nın (1407-1789) yerine inşaa edilerek 9 Nisan 1792’de Célestins Varyete* Tiyatrosu olarak çalışmaya başlamıştı.

*Varyete, birbirleri arasında ilişki bulunmayan şarkı, dans, hokkabazlık, temsil gibi tiyatro oyunlarının yer aldığı gösterilerdir ve özellikle müzikallere ve skeçlere yer verilir.

Tiyatronun önündeki meydana 1858’de yerleştirilen “Dionysos Çeşmesi”nin tasarımını Fransız heykeltraş ve dekoratör (ornamentalist) Michel Joseph Napoléon Liénard (1810–1870) heykellerini yine Fransız olan heykeltraş Mathurin Moreau (1821-1912), dökümlerini ise Val d’Osne Sanat Dökümhanesi yapmıştı.

Bu da demektir ki,
Ankara’daki Anıtsal “Dionysos Çeşmesi”nin yaratıcıları da, iki Fransız heykeltraştı;
Michel Liénard
ve Mathurin Moreau.
Ve üreticisi de Fransız
Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’ydi...

Anlaşılacağı gibi,

Dionysos Çeşmesi”
Ankara’ya Fransa’dan
gelmişti, ya da getirilmişti...
Lyon Celestins Tiyatrosu yangını, 25-26 Mayıs 1880
Célestins Tiyatrosu, 1871 yılında çıkan bir yangında tümüyle harab olmuş, onun yerine 1873 yılında açılan bir yarışmayı kazanan Fransız mimar André Gaspard’ın projelendirdiği bugünkü tiyatro binası inşaa edilmiş ve
1 Ağustos 1877’de açılışı yapılmıştı.

Ancak bina, 1880 yılının Mayısında, 25’i 26’ya bağlayan gece çıkan bir yangın sonucu tekrar harab olmuş ancak André Gaspard aynı projeyle binayı tekrar inşaa ettirmişti. Bugün de faaliyetini sürdüren Célestins Tiyatro binası 2002-2005 yılları arasında büyük bir bakım ve onarımdan geçirilmişti.

Lyon Celestins Tiyatrosu, 1898


Lyon Celestins Tiyatrosu, 1900

Lyon Celestins Tiyatrosu, 1901-1902




Lyon Celestins Tiyatrosu, 2015
Tiyatro’nun önündeki “Dionysos Çeşmesi” günümüzde artık yok, akıbeti hakkında bir bilgiye de ulaşamadım, ne zaman kaldırıldığına da...
Ancak gördüğüm 1930 tarihli bir fotoğrafta çeşme yerinde durmaktaydı.

Fransa’nın Champagne-Ardenne bölgesinde Haute-Marne ilinin Osne-le-Val isimli bir köyü, özellikle 19. yüzyılda demir döküm sanayiinde önemli bir merkez haline gelmişti.

Val d’Osne Sanat Dökümhanesi

1835’te Jean-Pierre Victor André’nin kurduğu sanat eserleri dökümhanesi, kısa sürede Fransa’da döküm sanatının en büyük merkezi haline gelmiş, Paris’te de bir showroom açarak André, Barbezat et Cie.(A.Ş.) ve Ducel olarak birleşmişlerdi.
Val d’Osne Sanat Dökümhanesinin Ürün kataloğu

Şirket Ulusal fuarlarda (1834 Paris 8. Fuarında Bronz, 1839 Paris 9. Fuarında Gümüş ve yine 1844 ve 1845 Paris Fransız Endüstri Fuarında Altın olmak üzere) çeşitli ödüller almıştı. Ayrıca 1851 Londra Dünya Fuarı, 1855 Paris Dünya Fuarı, 1875 Santiago Dünya Fuarı, 1879 Melbourne Dünya Fuarı gibi Uluslararası Fuarlara da katılmış, 1855 Paris Fuarı’nda bir Altın Madalya, 1878 Paris Fuarı’nda birincilik ve iki Altın Madalya, 1889 ve 1900 Fuarlarında ise Jüri üyesi olmuş ve yarışmaya katılmamıştı.
1880-81 Melbourne Uluslararası Fuarında Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’nin ürünü bir heykel.

Val d’Osne Sanat Dökümhanesi, Albert-Ernest Carrier-Belleuse (1824-1887), Mathurin Moreau (1821-1912), Jean-Jacques Pradier (1790-1852) ve Michel Joseph Napoléon Liénard (1810–1870) gibi birçok önemli Fransız heykeltraşı ile işbirliği yapmıştı.


Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’nin çeşitli ürünler üzerindeki
kurumsal damgası. 
O sanatçıların tasarladığı çeşitli şehir mobilyalarının, anıtsal çeşmelerin (fıskiyeli havuzlar), hayvan heykellerinin, büyük heykellerin, parklardaki bankların, meşalelerin, saatlerin, selsebillerin, sokak aydınlatma elemanlarının, parmaklıkların, balkon korkuluklarının ve bahçe vazolarının dökümlerini yapmışlardı.
Paris’in ünlü Metro’sunda da Val d’Osne’nin imzası var. 
Mexico şehrinde Guadalajara’da Bağımsızlığın 100. yılı anısına
1910’da dikilmiş olan 
Val d’Osne Sanat Dökümhanesi imzalı Kiosk.
Val d’Osne Sanat Dökümhanesi, 1970’lere kadar üretim yapmış, sonra üretimini durdurmuştu.
Val d’Osne Sanat Dökümhanesi ürün kataloğundan
bir fıskiyeli çeşme.
İki Fransız heykeltraşın, Mathurin Moreau ve Michel Liénard’ın isimleri Val d’Osne’nin özellikle Anıtsal Çeşme (Monumental Fountains) dedikleri bizim ise Fıskiyeli Havuz olarak tabir ettiğimiz eserlerde bir arada geçmektedir.
Mathurin Moreau (1821-1912)
Michel Liénard genel olarak anıtsal çeşmenin tüm tasarımını yaparken, Mathurin Moreau ise o anıtsal çeşme tasarımı içinde yer alan ana heykellerin tasarımını yapmaktaydı.
Ana heykellerin dışında kalan, dekoratif elemanların, garlandlar gibi, fıskiye ağızları gibi, anıtsal çeşmenin büyük su haznesi gibi ve tüm bunların üzerindeki çiçekti, böcekti, aslandı, balıktı gibi süsleme elemanlarının tümünü de Michel Liénard üstlenirdi.
Michel Liénard’ın (1810–1870)
eskizlerinden bazı örnekler


Heykel gibi bağımsız parçalar tek başına çalışılıp dökümü yapılarak satışa sunulurken ve o nedenle de farklılık göstermezken, anıtsal büyük çeşmelerde sistem farklıydı, Mathurin Moreau’nun ya da bir başka heykeltraşın bağımsız olarak hazırladığı ve kalıplanarak dökümü yapılmış heykeller, Michel Liénard tarafından yine önceden dökümü yapılmış ya da yeni tasarlanmış ve dökümü yapılmış başka parçalar ile bir araya getirilerek ortaya heykelleri aynı, ancak farklı anıtsal çeşmeler çıkarılabiliyordu. İşte bu nedenledir ki, Ankara’daki ve Lyon’daki anıtsal iki çeşmenin heykelleri aynı olsa da, gerek haznesi, gerek kaidesi, gerek fıskiyesi ve fıskiye ağızları farklı olmuştu.
Val d’osne Sanat Dökümhanesinin deposu, daha önce dökümleri yapılmış farklı elemanlar birleştirilmek üzere stoklanmış durumda.
Büyük bir ihtimalle parçalar gözün göremeyeceği bir şekilde içerden vidalanmak suretiyle birleştirilebiliyor ve geri sökülebiliyordu. Aynı heykel ya da heykel gurubu, hem anıtsal bir çeşmede, hem de başka, örneğin bir bahçe aydınlatma elemanında da veya tamamen bağımsız heykeller olarak kullanılabiliyordu.
Bu tamamen o sokak mobilyalarını mevcut malzemelerden yararlanarak meydana getiren tasarımcının yaratıcılığına kalmıştı.
Isidore Jules Bonheur (1827-1901)
Bazı kaynaklarda, Türkiye’nin Val d’Osne Sanat Dökümhanesi ile tanışıklığının aslında daha eskilere, Osmanlı İmparatorluğu dönemine dayanmakta olduğu ve onlara ait bazı ürünlerin, özellikle İstanbul’da günlük yaşantımız içerisinde rahatlıkla görülebildiği belirtilmektedir.
Isidor Bonheur, Tokuşan Boğa 1878
Söz konusu kaynaklarda bunların en ünlüsünün Fransız Heykeltraş Isidore Jules Benheur’un Kadıköy’ün simgesi haline gelmiş meşhur “Tokuşan Boğa” heykeli ve onun kardeşi olan, Beylerbeyi Sarayı Büyük Havuzu kenarındaki “Kükreyen Boğa” heykelleri olduğu belirtilmekte, her ikisinin de Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’nde dökümlerinin yapılmış olduğu yazılmaktadır. Evet söz konusu Isidore Jules Benheur’un “Tokuşan Boğa” ve “Kükreyen Boğa” heykellerinin Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’nde dökümü yapılmış kopyaları da vardır, üstelik dünyanın birçok yerinde, hatta Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’nin katalogunda da 118 kod numarası ile kayıtlıdır. Ancak tek bir farkla ki, o kopyalar Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’nde dökümü yapıldığı için demir dökümdür, İstanbul’daki iki kopya ise,
Bronz döküm...

Kadıköy’ün Tokuşan Boğa’sı Fransa’da Thiébaut Frères Fondeurs (Thiébaut Kardeşler Dökümhanesi) tarafından bronz olarak dökülmüştür.


Kadıköydeki Tokuşan Boğa heykelinin kaidesinin Söğütlüçeşme yönünde sol arka altında
P. Rouillard Dir. yazısı görülmektedir. Pierre Louis Rouillard (1820-1881) yaptığı hayvan heykelleri ile tanınan bir Fransız heykeltraştır. 1840-1881 yılları arasında Paris’te Güzel Sanatlar Akademisi’nde Profesör olarak görev yapmıştır. Tokuşan Boğa heykelinin altında adının bulunmasının anlamı şudur. Pierre Louis Rouillard, heykelin sanatçısı olan Isidore Jules Bonheur’un da dahil olduğu bir heykeltraşlar ekibinin ( Louis Joseph Doumas, Hippolyte Heizler, Louis Joseph Leboeuf, Paul Edouard Delabriere gibi) başkanlığını yapmaktadır, yöneticisidir. İlginçtir ki, o dönemin anlayışı olarak heykellere sadece yöneticinin adı yazılırken, o lütfetmiş ve eserin gerçek sahibi olan sanatçıların adlarının da eserlerin altında olmasına izin vermiştir.
 
Kadıköydeki Tokuşan Boğa heykelinin kaidesinin Söğütlüçeşme yönünde sağ ön altında
ISIDORE BONHEUR Sculp. yazısı görülmektedir. Heykelin gerçek yaratıcısının adı.

Kadıköydeki Tokuşan Boğa heykelinin kaidesinin Bahariye yönünde sağ arka altında
F. du par V..(?) THIÉBAUT yazısı görülmektedir. Bu yazı da Heykelin bronz dökümünün yapıldığı Thiébaut Frères Fondeurs’un (Thiébaut Kardeşler Dökümhanesi) imzasıdır. 

Kadıköydeki Tokuşan Boğa heykelinin kaidesinin Bahariye yönünde sağ arka altında,Thiébaut Frères Fondeurs’un imzasının sonunda da Paris 1864 yazısı yer almaktadır.

Başlangıçta kumaş üzerine baskı yapmak için kullanılan bakır silindirler üreten bir aile şirketi olan Thiébaut Frères Fondeurs (Thiébaut Kardeşler Dökümhanesi) Victor Thiébaut (1855-1899) gözetiminde kurulmuştu. Çeşitli heykeltraşlarla ortaklığa girerek büyüttüğü firmanın başına 1870’de gözlerinin görmemeye başlaması ve kör olması üzerine üç oğlu Victor (1855-1899), Jules (1849-1908) ve kendisi de bir heykeltraş olan Henri (1854-1898) geçmişlerdi. O dönemde firma birçok uluslararası fuara katılmış ve Paris Saint-Michel Çeşmesi’nin iki ejderi, Vendome Sütunu gibi üstün nitelikli anıtsal eserlere imza atmıştı. 1901 yılında Victor Thiébaut firmayı Louis Gasne’ye satarak emekliye ayrılmıştı.  
Tokuşan Boğa heykeli, Avrupa’ya seyahat amacıyla giden ilk Osmanlı Padişahı ünvanına sahip Sultan Abdülaziz’in bu seyahat sırasında ziyaret ettiği 1867 Paris Uluslararası Sanat ve Endüstri Fuarı’nda görüp, beğenip sipariş vererek İstanbul’a getirttiği, 12 tanesi bronz, 10 tanesi mermer hayvan heykeli ve 8 tane bronz vazo 2 tane mermer frizden oluşan bir koleksiyonun içerisinde yer almaktaydı. İşte Pierre Louis Rouillard da bu koleksiyonun İstanbul’a getirilmesi için Sultan Abdülaziz tarafından görevlendirilmişti. 
1865 “Paris Salon” Sanat Sergisinde, Isidore Jules Bonheur’un
Tokuşan Boğa (solda) ve Kükreyen Boğa (karşıda) heykelleri

Kadıköy’ün “Tokuşan Boğa”sı ile ilgili daha fazla ayrıntı için:
ve
linklerine bakabilirsiniz.
.....

Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’nin Anıtsal Çeşmeleri içerisinde birisi var ki, O belki de Val d’Osne Sanat Dökümhanesi’nin en çok bilinen, bilinmesi gereken ürünü olmayı hak etmektedir.

Söz konusu olan Anıtsal Çeşme, Tazmanya’dan Tacna’ya, Hyéres’ten Cenevre’ye, Quebec’den Liverpool’a, Lizbon’dan Boston’a, Troyes’ten Maipú’ya, Kahire’den Ankara’ya, yedi kıtanın altısında boy göstermekte, ilgi görmekte, el üstünde tutulmakta, değeri bilinmektedir, belki de bir tek Ankara’daki bunlardan nasibini almamaktadır...
Bu anıtsal çeşme de yine Ankara “Dionysos Çeşmesi”nin yaratıcıları olan Fransız heykeltraşlar Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın eseridir. Val d’Osne bu Anıtsal Çeşme ile Paris 1855 Uluslararası Fuarı’na katılarak Altın Madalya kazanmışlardır. 1854-1863 yılları arasında Mısır’ın son Valiliğini yapmış olan Said Paşa, Paris 1855 Uluslararası Fuarı’na gezerken bu anıtsal çeşmeyi çok beğenmiş ve Kahire’ye içme suyunun getirilmesini kutlamak adına satın almıştır. Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın bu Anıtsal çeşmesinin ilk kopyası ve bir anlamda orijinali böylelikle Kahire’ye götürülmüştür.
Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın Anıtsal Çeşmesinin ilk kopyası ya da orijinali bugün, Kahire Al-Tahra Sarayı bahçesindedir. 8 metre çapındaki havuzun etrafında su püskürten 8 Puttodan bugün sadece iki tane kalmıştır. 

Anıtsal çeşme bugün Kahire’de Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın kız kardeşi Prenses Amine için İtalyan mimar, mühendis, şair ve müzisyen Antonio Lasliac tarafından projelendirilmiş olan Al-Tahra Sarayı’nın bahçesindedir.   
Fransa Bordo’da Comédie meydanında Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın Anıtsal Çeşmesinden iki adet kopya varmış, O Anıtsal çeşme’lerden biri,
günümüzde Kanada’da Quebec’te, diğeri ise Güneybatı Fransa’da Soulac-sur-Mer sahil kasabasında. 
3 Haziran 1868’de Gardner Brewer isimli Boston’lu zengin bir iş adamının Boston’a hediye etmiş olduğu, Bordo’daki ve Lyon’daki Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın
Anıtsal Çeşmesinin kopyası, halen Boston’dadır. 
Lisbon’da Portekiz’in IV. Pedro adıyla Kralı ve aynı zamanda I. Pedro adıyla da Brezilya İmparatoru’na adanmış olan IV. Pedro ya da Rossio meydanındaki Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın Anıtsal Çeşmesinin kopyası.
İngiltere Ulusal Miras Listesine alınmış olan Liverpool Steble Anıtsal çeşmesi, kentin 1845-47 yılları arasında Belediye Başkanlığını yapmış olan Richard Fell Steble’nin bizzat 1000 £ (pound) (2016 rayiçleriyle 80.000 £, yaklaşık 330.000 TL) ödeyerek şehre hediye ettiği ve 1879’da açılışı yapılan Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın Anıtsal Çeşmesinin kopyası olan çeşmenin yüksekliği 9.1 metredir.
Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın Anıtsal Çeşmesinin bir başka kopyası, İsviçre Cenevre’de “İngiliz Bahçeleri” Parkındaki Anıtsal çeşme, 1855’de düzenlenen parka, 1862’de yerleştirilmiş.

Örnekleri daha da çoğaltmak mümkün, yaklaşık Dünyanın değişik kentlerine dağılmış olarak 15 tane kadar aynı Anıtsal Çeşmenin kopyası bulunmaktadır ve hemen hepsi gayet bakımlı vaziyettedirler. Arjantin’in Maipú kentinde, Fransa’nın Pays de Loire Bölgesi’nde Angers’te, yine Fransa’nın Cote d’Azur bölgesi’nde Hyéres’te, yine Fransa’nın Champagne-Ardenne bölgesi’nde Troyes’te, Peru’nun Tasca kentinde...

Peki bu anıtsal çeşme ile Ankara’nın bağı nedir? Aşağıda eklediğim farklı mekanlardaki Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın çok kopyalı Anıtsal Çeşmesinden bazı detay fotoğrafları, bize Ankara’nın bu konuya nasıl dahil olduğunu anlatacaktır.

Boston Brewer Anıtsal Çeşmesinden bir Detay (Galatea ve Acis)
Ankara Gençlik Parkı’ndan bir Detay (Acis), fotoğraf © Ahmet Soyak 

Ankara Gençlik Parkı’ndan bir Detay (Galatea), fotoğraf © Ahmet Soyak 



Fransız heykeltraş Mathurin Moreau’nun yapmış olduğu 2 tatlı su perisi figürü ve 2 deniz tanrısı figüründen, Yunan Deniz tanrısı Poseidon’un Roma mitolojisindeki karşıtı olan Neptune ve Neptün’ün karısı Amphitrite hariç, iki su perisi, Galatea ve Acis bugün Ankara’da
Gençlik Parkı’ndadır.
Cenevre “İngiliz Bahçesi” Parkındaki Anıtsal Çeşmeden bir Detay (Galetea ve Acis)

Ankara Gençlik Parkı’ndan bir Detay (Galatea), fotoğraf © Ahmet Soyak

Ankara’daki Mathurin Moreau’nun bu iki heykeli, birbirine aşık olan iki Sicilyalı su perisi Galatea ve Acis olmalıdır.
Avustralya, Tazmanya Launceston’da Prens Parkındaki Anıtsal Çeşmeden detay.
Anıtsal çeşme 1857’de parka yerleştirilmiştir. (Galatea ve Acis)

Ankara Gençlik Parkı’ndan bir Detay (Acis), fotoğraf © Ahmet Soyak

Dörtlü heykel grubundaki Ankara’da olmayan diğer iki figürden sakallı olan erkek figür Neptune, diğeri de karısı Amphitrite  olmalıdır.

Lisbon’daki Rossio meydanındaki Anıtsal çeşmeden detay (Neptune ve Amphitrite).






Burada bir kez daha anlaşılıyor ki, bu Anıtsal Çeşmelerin heykelleri, bağımsız olarak da çeşmenin dışında kullanılabilmekte bir anlam ifade edebilmektedirler.
Lisbon’daki Rossio meydanındaki Anıtsal çeşme genel görünüm
Galatea
Alexandre Charles Guillemot (1786-1831) Acis ve Galatea, 1827
Tuval üzerine yağlı boya, 146 x 11 cm.
Özel Koleksiyon
Galatea ve Acis Ankara’da ilk kez, Atatürk Orman Çiftliği’nde, Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1931 yılında halkın kullanımına açık ve Karadeniz haritası biçiminde yaptırılan Karadeniz Havuzu’nun kenarında görülmüşlerdi.

Havuzun kenarına bu heykellerin konması fikri Atatürk Orman Çiftliği’nin ve Bira Fabrikası’nın da tasarımcısı olan 1927-1940 yılları arasında Türkiye’de yaşamış, Avusturya ve İsviçre kökenli mimar Ernst Arnold Egli’nin (1893-1974) fikriydi, Mustafa Kemal Atatürk’e o tavsiye etmişti.


Galatea ve Acis, Karadeniz havuzu kenarında Kerç Boğazının iki yakasında karşı karşıya

Galatea ve Acis, Karadeniz havuzu kenarında Kerç Boğazının iki yakasında karşı karşıya

Karadeniz havuzu, Ankara halkının yüzebileceği, su sporları ile uğraşabileceği, kürek çekebileceği ve etrafında güneşlenebileceği bir havuz olarak düşünülmüş ve yapılmış, daha öncesinde daha küçük olarak 1926 yılında inşaa edilen Marmara havuzu ve havuz kenarındaki Marmara Köşkü Ankara halkına bir araya gelerek sosyalleşebilecekleri bir rekreasyon alanı sağlamıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında hafta sonları kentlilerin dolup taşırdığı Marmara Havuzu’nda Riyaset-i Cumhur Orkestrası, ayrıca da Klasik Türk Müziği ve Batı Müziği konserleri verilirdi.
Karadeniz Havuzu

Acis, Karadeniz havuzu kenarında

Daha sonra yaklaşık 50’li yıllarda, Galatea ve Acis bu kez Gençlik Parkı’nın girişinden Büyük havuza kadar kaskatlar halinde inen havuzun bitim noktasında, büyük gölete yakın bir konumda, birbirlerine bakar bir şekilde havuzun sağ ve sol kenarına oturtulmuşlardı. 
Gençlik Parkı’nın özellikle geceleri renk renk ışıklandırılan,
fıskiyeli kaskatlı havuzunun kenarında Acis

Gençlik Parkı, arkada büyük gölet ve çiçekler arasında Acis

Gençlik Parkı ve Acis

Uzun yıllar bakımsız kalan Gençlik Parkı, 2005 yılında tekrar ele alınıp baştan aşağı yenilendiğinde Ankara Belediye Başkanı, ahlaka mügayir bulmuş olacak ki Galatea ve Acis heykelleri havuz kenarından kaldırılarak, çok da görünmeyecek bir noktaya taşınmışlar, adeta mâkus talihleri ile başbaşa bırakılmışlardı.
Gençlik Parkı eski Sağlık Müzesi önünde Galatea, fotoğraf © Ahmet Soyak 

Gençlik Parkı eski Sağlık Müzesi önünde Galatea, fotoğraf © Ahmet Soyak 



Gençlik Parkı eski Sağlık Müzesi önünde Galatea, fotoğraf © Ahmet Soyak

Gençlik Parkı eski Sağlık Müzesi önünde Acis, fotoğraf © Ahmet Soyak

Gençlik Parkı eski Sağlık Müzesi önünde Acis, fotoğraf © Ahmet Soyak

Gençlik Parkı eski Sağlık Müzesi önünde Acis, fotoğraf © Ahmet Soyak

Galatea ve Acis, havuzun kenarından kaldırıldıktan sonra yine Gençlik Parkı içerisindeki eski Sağlık Müzesi’nin önüne yerleştirilmişlerdi. Bina bir zamanlar içerisinde kavanozlar içinde ceninlerin, kesik parmakların ve çocuklukta dehşet içinde izlenen insan iç organlarının sergilendiği, dışarısında da mekanik ve ışıklı iç organ diyagramlarının olduğu sağlık üzerine uzmanlaşmış bir Sağlık Müze’siyken Demokrat Parti döneminde kapatılmıştı. Gençlik Parkı’ndaki bu küçük sevimli bina bugün Gençlik Parkı İdare Amirliği Binası olarak kullanılmaktadır.
Acis detay, fotoğraf © Ahmet Soyak 
Acis’in bakımsızlıktan çürümeye başlamış ve paslanmış ayakları, fotoğraf © Ahmet Soyak 
Galetea’nın bakımsızlıktan çürümeye başlamış ve paslanmış bedeni, fotoğraf © Ahmet Soyak



Dünyanın her yerindeki kardeşleri son derece itina ile korunur hatta Ulusal miras listelerine alınırken, bizim bu sanat eserlerine reva gördüğümüz durum gerçekten de içler acısı.

Sevgili Ankaralı dostum Ahmet Soyak, takibi bırakmıyor, her fırsatta Ankara’nın tarihi değerlerinin takipçisi olan Ahmet Soyak, yapmış olduğu son ziyaretinde, Galatea ve Acis’in içler acısı son durumunu belgelemiş;
video

“Bugün ziyaret ettiğime pişman oldum. İlk 1931 yılında Karadeniz havuzunda görüldüler. Kadın olan Acis'in arkasından koca bir parçası kırılmış ve düşmüş... Önceden bu binanın üstünde " idare binası" yazardı. Şimdi levhası gitmiş ve kapısına kepenk kapatılmış. Yalnızlığa mahkum edilmiş...”
27.05.2017
-Ahmet Soyak-

Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın Altın Madalya ile ödüllendirilmiş bu Anıtsal Çeşmesi’nin başka enteresan ve ibret alınacak hikayesini de aşağıdaki resimlerde anlatmaya çalışacağım.  İnsanların, 8 milyon TL’yi de ödemeyi göze alarak, bu sanat eserine nasıl değer verdiğinin ve keyfini sürdüğünün göstergesidir...
19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’nın Bordo kentinde, Bordo’ya emekleri geçmiş Nuly Baronu Louis-Urbain-Aubert de Tourny’nin anısına adı verilen Tourny Caddesinde aynı çeşmeden iki adet yerleştirilmişti. Bakım ve onarım maliyetlerinin yüksekliği nedeniyle 1960 yılında kaldırılan iki çeşme restore edilerek saklanmıştı. 2003 yılında çeşmelerden birisi kumaş ve dekoratif ürünler üzerine faaliyet gösteren Kanada’lı bir firma olan Maison Simons tarafından dört milyon Kanada Doları (8.671.200 TL) harcanarak Quebec şehrinin 400.yılı anısına Quebec Parlemento Binasının karşısındaki parka yerleştirilmiş ve açılışı da 3 Temmuz 2007’de yapılmıştı. Çeşme, Nuly Baronu Louis-Urbain-Aubert de Tourny adına ithafen Quebec’te de Tourny Çeşmesi olarak anılmaya devam etmektedir. Diğer ikinci ve daha kötü kondisyondaki eşi ise, güneybatı Fransa’da Girondo bölgesindeki Soulac-sur-Mer sahil kasabasına verilmişti.    

Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın Anıtsal Çeşmesinin
Kanada’da Quebec’teki kopyası, Tourny Anıtsal Çeşmesi.


Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın Anıtsal Çeşmesinin
Fransa’da Soulac-sur-Mer sahil kasabasındaki kopyası, Tourny Anıtsal Çeşmesi
Buraya kadar Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın Anıtsal Çeşmesi’nin geneline ve heykellerine değindim ancak, resimlerde de görüleceği gibi Anıtsal Çeşmenin ikinci katında sırt sırta vermiş dört besili ve tombul erkek çocuğu figürü var.
Quebec’teki kopyası, Tourny Anıtsal Çeşmesi’ndeki “Nemfos”lar ?!..

Ruşen Eşref Ünaydın onları “Nemfos” diye adlandırmış. Şimdi konu onlara gelmiş durumda.

Nemfos mu, Putto mu?
Ruşen Eşref Ünaydın, “Atatürk’ü Özleyiş” adlı kitabında Su Perileri Havuzu ile ilgili bilgi verirken, aynı sıralarda getirilmiş, daha küçük olan Nemfos*lar havuzundan da bahsetmekteydi. Bir süre Çankaya köşkünün bahçesinde durduklarını söylediği küçük havuz, Avusturyalı mimar Theodor Jost’un projelendirdiği, 1926-27 yılları arasında inşaatı tamamlanan Sıhhiye Vekaleti önündeki küçük meydana yerleştirilmişti gerçekten de.
Theodor Jost daha sonra, Sıhhiye’deki Hıfzıssıhha Enstitüsü ve Etlik Bakteriyoloji Enstitüsü’nü de projelendirmişti.
Zafer Meydanı’ndan Ulus’a doğru bakıldığında Atatürk Bulvarı ortasındaki refrüjün tam Sıhhiye Vekaleti (sağda) karşısına denk gelen noktasında Küçük Havuz.
Geri planda görünen heybetli bina, 1924-25 yılları arasında inşaa edilmiş olan Ankara Numune hastanesidir.




Fotoğraflar takip edildiğinde geçen zaman içerisinde ağaçların nasıl büyüdükleri ve
havuzun bir alttaki fotoğrafta artık görünmeyecek hale geldiği ağaçların arasında kaybolduğu görülebilmektedir.


1939 yılında dönemin dergilerinden, Aziz Nesin’den, Sabahattin Ali’ye, Sait Faik’e birçok edebiyatçının ilk ürünlerini yayınlamış, Reşat Nuri ve Halide Edip gibi dönemin tanınmış yazarlarının bazı romanlarını ilk kez tefrika etmiş olan Yedigün Mecmuası’nda Şevket (Rado) imzası ile yayınlanan bir yazıda;
“Yenişehir’deki tren köprüsünü geçer geçmez, manzara birdenbire değişti. Yeşil tablolardan mürekkep bir galeri ile karşılaştım. Muntazam yolun ortasına, iki yanına dikilmiş olan çamlar ve akasya ağaçları, bahar rüzgarı ile sallanıyorlar. Ağaç dalları arasındaki havuza, bebek heykellerden ince bir su, tatlı bir sesle akıyor.”


Bu fotoğrafın altındaki imzaya dikkat çekmek istiyorum.

Sebah Joaillier 8042 yazmakta!.. 
Suriyeli katolik bir baba ile Ermeni bir anneden İstanbul’da doğan Pascal Sebah (1823-1886) ile
Fransız Polycarpe Joaillier (1848-1904) 1885’te İstanbul Beyoğlu’ndaki fotoğraf stüdyolarını birleştirmiş ve ortak olmuşlardır. Ancak 25 Temmuz 1886’da Pascal Sebah vefat edince stüdyoyu oğlu Jean Pascal Sebah (1872-1947) devralmış ve ortaklık Joaillier’in 13 Şubat 1904’te vefatıyla sona ermişti.
Jean Pascal Sebah stüdyoyu 1908’de Hagop İskender ve Leo Perpignani’ye devretmiş, Cumhuriyet ile el değiştiren ve Foto Sabah adını alan stüdyo da 1950’lere kadar yaşamıştır. Şimdi imza Foto Sabah olsa bir anlamı olabilir ama Sebah Joaillier imzası belli ki bir uyanığın fotoğrafa bir anlam ve değer katma çabasının ürünüdür.
Pascal Sebah Feriköy Katolik Mezarlığı’na, Polycarpe Joaillier ise Şişli Katolik Mezarlığı’na defnedilmişlerdi. 


Tarihi kesin belirleyememiş olmakla birlikte daha sonraki yıllarda, belki de 19 mayıs 1943 yılında açılışı yapılan Gençlik Parkı nedeniyle yapılan düzenlemeler sırasında Havuz, Talatpaşa Bulvarı’nda Ankara Garı ile Gençlik Parkı’nın Gar kapısı ortasında kalan meydanda orta göbeğe yerleştirilmişti.

Ancak bu sırada bir önceki resimle alttaki kıyaslandığında farkedileceği gibi, Sıhhiye Vekaleti önündeyken taştan yapılmış olan havuzunun ve demir döküm heykelin oturtulduğu kaidenin zarif bir işçilikle yapılmış olan bezemeleri kaybolmuş, Ankara Garı karşısına konumlandırıldığında daha sıradan dümdüz ve zemine tamamen gömülmüş beton bir havuzun ortasına yerleştirilmişti.

Aynı yere 1979’da, Ali Dinçer’in Belediye Başkanlığı döneminde, Belediye tarafından heykeltraş Metin Yurdanur’a sipariş verilerek yaptırılan, kuyruğu şahin başlı, kanatlı bir Hitit aslanı üzerine ters oturmuş stilize Nasrettin Hoca figüründen oluşan “Miras” isimli heykeli yerleştirilince de, küçük havuz sökülmüş ve depolara kaldırılmıştı.
“Miras” - Metin Yurdanur, 1979
 Uzun yıllar bir depoda kaderini bekleyen havuz, yakın yıllarda nasıl olduysa hatırlanmış, tekrar gün ışığına kavuşmuş ve Yenişehir’de İzmir Caddesi’ndeki yaya arterinde tekrar Ankaralılarla buluşturulmuştu.







* Nemfos: Ruşen Eşref Ünaydın, Yunan ve Roma mitolojilerindeki genellikle su ile ilişkili küçük kadın doğa tanrıçaları (perileri) için kullanılan Nymph isminden hareketle Nemfos sözcüğünü türetmiş olmalıdır. Ruşen Eşref Ünaydın, başka bir cümlesinde de;
“Kır ilahlarını, Pan’ı, İhtiyar Silven’i ve Nemfosları bilen tanıyan kimse de bahtlıdır!”
diyerek yine Nemfos deyimini kullanmıştır.

Ancak, Fransızcası da Nymphé olan Nymph sözcüğü, genç ve küçük kadın doğa tanrıları olarak tanımlanır, kesinlikle erkek ve çocuk değillerdir. Nymph, bazı Türkçe sözlüklerde Nemf veya Nimf olarak geçmektedir. Yeryüzünü ve denizleri dolduran çok sayıda, ölümsüz olmayan, tanrıların kimi zaman yiyeceği kimi zaman da içeceği olan, Homeros’un hoş kokulu olduğunu söylediği ve nektar adını verdiği “sonsuz hayat” iksiri ile, balımsı ambrosia ile beslendiklerinden uzun yaşayan çok güzel ve zarif dişi varlıklar olarak tanımlanmaktadırlar.
Uyuyan Putto, Léon Bazille Perrault, 1882

Yaptığım araştırmalar sonucunda, öğrendim ki, genellikle çıplak olan, çok nadir olarak da kanatlı olabilen bu tombul erkek çocukları tekil olarak “Putto”, çoğul olarak da “Putti” olarak adlandırılmaktadırlar. İncil Melekleri olan “Cherub”larla ya da arzunun, erotik sevginin, ve aşkın küçük melekleri “Cupid”lerle (veya Eros) karıştırılmalarına rağmen, diğerleri ikinci dereceden melek sayılırken, özellikle Barok dönemde resim, heykel gibi sanatlarda kullanılan Putto’lar dinsel bir figür değildir ve dinsel olmayan tutkuları temsil ederler. Bu nedenle şu an İzmir Caddesi’nde umarım son yerlerini bulmuş olan bu güzel havuza, bundan böyle Putto’lar havuzu ya da daha doğru bir söyleyişle, Anıtsal “Putti Yaz Çeşmesi” demek uygun olacaktır.
Meyve Garland*ı taşıyan Putto’lar,
Frans Synders (1579-1657) ve Sir Peter Paul Rubens (1577-1640)
Tuval üzerine yağlı boya, 116,8 x 203,2 cm.
Münih Eski Pinacotheca Müzesi Koleksiyonu
*Garland: genellikle festival gibi vesilelerle kullanılan dekoratif çelenk veya kordon
 

Yine yaptığım araştırmalar sırasında bu güzel Putti Havuzu’nun ilk katındaki dört Putto’nun Amerika’da Los Angeles’teki bir Fransız Antikaları Şirketi’nin kataloğunda bulduğum fotoğrafları, O’nların bir zamanlar, Ankara’ya geldiklerinde, geçen uzun zamanın tahribatına uğramadan önce neye benzediklerini ve ne kadar güzel olduklarını gözler önüne sermekte. Ayrıca söz konusu katalogda da bu heykel grubu, Putto olarak tanımlanmakta. Tüm gayretime rağmen ne yazık ki ikinci kattaki iki Putto ile ilgili bir kaynağa ulaşamadım. 



Bu dökme demir heykel grubu Yaz mevsimini ve Buğday hasatını temsil etmektedir. İzmir Caddesi’nde bulunan Anıtsal “Putti Yaz Çeşmesi”nin üst katındaki Puttolardan birinin Bir buğday demetine sarılmış ve elinde küçük bir orak tutuyor olması da bu havuzun Yaz Mevsimi temasını işlediğinin en önemli göstergesidir.


Zira, bazı kaynaklarda 1400’lü yıllardan başlayarak İtalyan Rönesansı ile birlikte resim, heykel gibi sanat dallarında görülmeye başlayan Putto figürlerine çeşitli anlamlar yüklendiği, eğer bir putto çiçeklerle birlikte tasvir edilmişse baharı, bir demet buğday ve küçük bir orak ile birlikte ise yazı, bir salkım üzüm ve kertenkele ile birlikte ise sonbaharı ve bir kaz ve asa ile birlikte ise de kış mevsimini ifade ettiği belirtilmektedir.
Putti ve Yaz
Mevsimler, Yaz, Sonbahar, Kış, İlkbahar ve Putti
Putto ve Yaz

Putto ve Yaz
Yaz mevsimini tasvir eden Anıtsal “Putti Yaz Çeşmesi”nin alt katındaki figürlerde, birinci Putto diz çökmüş ve elinde bir kuş yuvası tutmaktadır.


Hasır şapka giymiş sırtı dönük ayaktaki ikincisi ise bir elinde çiçeklerden yapılmış bir taç tutmakta, diğer eliyle başaklara tutunmaktadır.


Yine diz çökmüş olan bir üçüncüsü buğday başaklarından bir demeti kucaklamaktadır.



Ayakta olan dördüncü pelerinli Putto ise bir eli belinde, diğer elinde harman döveni ile buğday saplarına dayanmış olarak durmaktadır.

Eski zamanlarda biçilen buğday başaklarının sapıyla tanesini ayırmak için
kullanılan bir el aleti. Harman döveni (İng: flail, wheat thresher) 
 

Bu antik el aleti günümüzde de bazı yerlerde hala kullanılmaktadır.
Katalogda 1900 yıllarına ait bu heykel grubunun
büyük bir ihtimalle Fransız Val d’Osne Sanat dökümleri ürünü olduğu söylenmektedir.
Val d’Osne Sanat Dökümhaneleri, daha önce de ayrıntılı olarak bahsettiğim gibi, belirli bir grup Fransız heykeltraşının eserlerini kalıplayıp dökümlerini yaparak, onları farklı kullanımlarda başka elemanlarla bir araya getirerek çeşmeler, fıskiyeli havuzlar, sokak lambaları gibi çeşitli sokak mobilyaları, üretmiş olan bir kuruluştur.

Aynı heykel gurubu Ankara’da bir anıtsal fıskiyeli havuzu süslerken, bu örnekteki gibi bir sokak ya da bahçe aydınlatmasında ayak olarak da kullanılmıştır.

Bu sokak ya da bahçe aydınlatması örneğinin toplam yüksekliği, 213,4 cm. en geniş yeri, 74.9 cm. ve dairesel taban çapı ise, 61cm. 













İzmir Caddesi’nde bulunan

Anıtsal “Putti Yaz Çeşmesi”nin
Mart 2016 tarihinde Ahmet Soyak tarafından çekilmiş olan videosu aşağıdaki linktedir.
https://www.youtube.com/watch?v=GteQ0zpc7kQ

Fransız heykeltraş Mathurin Moreau’nun Montreal Outremont Parkı içerisindeki Putti fıskiyesindeki Putto’lar, Ankara Anıtsal Putti Yaz Çeşmesi’ndeki Putto’lar ile benzerlikler taşımakta, bu benzerlik Mathurin Moreau ve Michel Joseph Napoléon Liénard’ın 1855 Paris Uluslararası Fuarı Altın Madalya ödüllü Anıtsal Çeşmesi’ndeki Putto’lar için de geçerli.
O nedenledir ki, bu benzerlik bana herhangi bir kaynakta isimlerine rastlamamakla birlikte Ankara’lı Putto’ların da Mathurin Moreau tarafından yapılmış olabileceğini düşündürmekte.
Fransız heykeltraş Mathurin Moreau’nun Putti fıskiyesi, 1910-1923 yılları arası Kanada’nın Montreal Outremont Belediye Başkanlığını yapmış olan Joseph Beaubien’in (1865-1949) Côte-Sainte-Catherine’deki malikanesinin ön bahçesine 1927 yılında yerleştirilmiş, 50’lerin sonlarına doğru da Montreal Adası’ndaki Outremont Parkındaki küçük göletin ortasına taşınmıştı.

Bana bu yazımda da fotoğraflarından yararlanmama izin verme nezaketini gösteren ve bu yazıyı yazmak için yaptığım araştırmalar sırasında bulduklarım karşısında yaşadığım heyecanımı, benimle paylaşan değerli dost Ahmet Soyak’a bir kez daha teşekkür etmek isterim.

Son gelinen noktada:
Anıtsal “Dionysos Çeşmesi”nden,
“Melih Gökçek Lale”sine...
90 yıl arayla aynı noktada iki Yenişehir, iki Türkiye
1926 - 2016






Kaynaklar:


1- Ankara’da Havuzbaşları:1923-1950, Mehtap Türkyılmaz,
Ankara Araştırmaları Dergisi 3(1) 105-136, Haziran 2015

2- Ankara Şehri 1924 Haritası, Eski bir Haritada Ankara’yı tanımak, Gökçe Günel
Ankara Araştırmaları Dergisi 3(1) 78-104, Haziran 2015

3- Türkiye’de Sıtma Mücadelesi (1924-1950)
Fatih Tuğluoğlu Aksaray Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü,
Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (4): 351-359, 2008

4- Ankara Yazıları / Yaşıtım Gençlik Parkı, Savaş Sönmez,
Çağdaş Türk Dili, Ekim 2015, Sayı 332, Sf: 508-511


5- Hatırla ey peri! Can Dündar
Milliyet 02.08.2008

13 yorum:

mustafa taşkın dedi ki...

Muhteşem ötesi bir çalışma.. Emeği geçenlere teşekkür ederiz, ellerine sağlık.. Bu hazine değerindeki kaynağın en üst düzeyde değerlendirilmesini dileriz..!

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Teşekkür ederim Mustafa Bey, arkadaşım Ahmet Soyak sağolsun, fotoğraflar konusunda büyük destek verdi bana, yetmedi gidip tekrar çekim yaptı. Teşvikini de bu arada unutmamalıyım, aynı heyecanı benimle paylaştı, ben her yeni bir ipucu yakaladığımda o da en az benim kadar heyecanlandı.

Mehtap Türkyılmaz dedi ki...

Levent Bey,
Ellerinize sağlık. Gerçekten çok değerli, çok heyecan verici bir çalışma olmuş. Çok şey öğrendim sayenizde. Ahmet Bey'i zaten ismen biliyordum. Bu vesileyle sizle de telefonda da olsa tanışmaktan büyük mutluluk duydum. Kaynakçanızda yer almak da benim için ayrıca gurur verici, bimenizi isterim.
Çok çok teşekkürler..

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Sayın Mehtap Türkyılmaz hanımefendi,
Değerli yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Bu çalışma benim için de söylediğiniz gibi çok heyecan verici oldu ve sonuçları da bir o kadar mutlu etti beni. Türkiye’deki ömrü 90 yıl olan bir eserin izlerini sürmek, onlara ulaşmak ve en önemlisi de yanlış olan adını düzeltebilmek gerçekten benim için büyük bir şans ve onur oldu. Elbette onunla birlikte, diğer Putti Havuzu ve Galetea ve Acis Heykellerinin hikayelerini de gün ışığına çıkarabilmek de işin tatlısı oldu.
Ben de sizinle Telefonda dahi olsa konuşabilmek, aynı heyecanı paylaşabilmekten son derece keyif aldım, en kısa zamanda bir Ankara ziyaretinde sizinle şahsen tanışabilmeyi de çok arzu ederim.
Tekrar değerli görüşleriniz için teşekkür eder, saygılar sunarım.

Levent Civelekoğlu

m.nur dedi ki...

harika bir bilgi

Avni AKSAYCIK dedi ki...

Gerçekten çok güzel bir çalışma. Sizce bu anıt şu anda nerede olmalıydı? Kızılay Meydanı'nı tekrar süsleyebilir mi*

Teşekkürler.

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Sayın Avni Aksaycık yorumunuz için teşekkür ederim.
Bence söz konusu anıtın her nekadar sağlam ve eksiksiz olarak hala ayakta olması bizler için bir kazanım olsa da, onun şu anda bulunduğu yerde olmaması gerektiğini düşünmekteyim, bunu da yazıda dile getirmiştim. Kızılay Meydanı’nı tekrar süsleyebilir mi diye sormuşsunuz, benim cevabım kesinlikle hayır... Çünkü bu anıt o yılların Kızılay Meydanı için belki uygun boyutluydu, kendisini gösterebilmekteydi, ancak bugünün Kızılay Meydanının ve etrafındaki yapıların boyutu altında kesinlikle ezilir yok olurdu. Sadece binaların boyutları değil o mekandaki herşey onun güzelliğini gölgeler nitelikte ne yazık ki. Belki onun için en uygun alan, yazının içerisinde de örneklerini göstermiş olduum gibi güzel bir parkın içerisinde olmaktır. Çok da şehir dışına çıkarılmadan yine merkezi bir parkta değerlendirilebilir pekala. Bunun için benim aklıma Gençlik Parkı gelmekte, girişten itibaren göle kadar inen kaskadlı havuzun göl ile kesiştiği nokta gölün kenarı belki onun için güzel olabilir, hem uzaktan algılanabilir hem de onu o çevre içerisinde gölgeleyebilecek başka bir öge olmadığı için yakışır oraya. Bunu önerirken şu anda hakim olan zihniyeti hesaba katmadım tabi ki, o zihniyet böz konusu anıtın ögelerinin çıplaklığını çok da uygun bulmayacaklardır, o nedenledir ki zaten öyle çok da görünür olmayan bir yere kurtulmak amacıyla yerleştirilmiştir. Aksi olsa bahsettiğim noktada çiçek tarhlarının iki yanında bir zamanlar göle bakar vaziyette duran Galetea ve Acis heykelleri yerlerinden kaldırılmazdı. Netice itibariyle bize sadece elimizde kalmış ve sağlam olmalarıyla kifayet etmek kalıyor sanki öyle değil mi...

caner dedi ki...

öncelikle gerçekten ama gerçekten muhteşem bir çalışma olmuş emeğiniz için teşekkür ederim. su perileriyle ilgili bir araştırma yaparken rastladığım yazınızı büyük bir heyecanla duraksamadan okudum.

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Teşekkür ederim Caner Bey, beğenmiş olmanız beni mutlu etti.

G O K H A N O K U R dedi ki...

Harikasınız, çok teşekkür ederim böyle mükemmel bir çalışma için. Varsıllaştım.

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Teşekkürler Gökhan Okur Bey, güzel yorumunuz sayesinde ben de varsıllaştım, insanı takdir edilmek mutlu ediyor. Sağolun...

Yavuz Dirim dedi ki...

Bu muhteşem yazıyı okuduktan sonra, anıtsal çeşmelere artık daha farklı bakacağım. Farkına varmadan önünden geçtiğimiz bu eserleri yorumlama ve anlama olanağı verdiği çin emeği geçenlere sonsuz şükranlarını sunuyorum

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Sayın Yavuz Dirim, ilginize teşekkür ederim. Ne mutlu bana ki birilerinin bu anıtların varlığını farketmelerine ve bilgilenmesine vesile oluyorum bu yazı vasıtasıyla...