26 Ekim 2014 Pazar

23 Mart 1906; Göztepe’de fail-i mâlum bir cinayet!..

İstanbul,
10 Mart 1324 (23 Mart 1906),
günlerden Cuma...

Yıldız Hamidiye Camii’nde II. Abdülhamid’in Cuma Selamlığı
Hava her zamankinden daha puslu, gökyüzü yaklaşmakta olan bir fırtınanın habercisi gibi kurşuni bulutlarla kaplanmıştı.
Yıldız Hamidiye Camii’nde devlet ricali ile birlikte Sultan Abdülhamid’in Cuma selamlığına katılmış, namazı takiben camiden ayrılarak önce “Tarz-ı Nevin” istimbotuyla Haydarpaşa’ya geçmiş ve sonra da Göztepe’deki konağına gitmek üzere banliyö treninin vükela vagonuna binmişti...

Tren Feneryolu’ndan sonraki dik rampada, az önce Kızıltoprak çıkışı başlayan ve tek tük atıştıran yağmur tanelerinin etkisiyle kayganlaşan rayları biraz zorlanarak çıkmış ve saat 18:10’da iki katlı ahşap eski Göztepe istasyonuna varmıştı.



Aynı vagonda beraberce yolculuk yaptığı paşalarla vedalaşarak trenden inmiş, perondan caddeye kadar olan 30 metrelik mesafeyi yürüyerek geçmiş, caddenin karşısında bugün kendi adıyla anılan sokağın köşesinde bekleyen faytonuna binmek üzere birkaç adım atmıştı ki, trenden inen kalabalığın arasından çıkan dört kişi tarafından çapraz ateş altına alınmış, sırtındaki sırmalı redingotu, başındaki kırmızı fesi, göğsündeki nişanları ve hiç beklemediği bu durum karşısında büyüyen göz bebekleriyle, yediği sekiz kurşun heybetli vücudunu kendi çevresinde döndürmüş, yaralarından fışkıran kanın, bakımlı ve görkemli giysilerinin üzerinden hızla akarak rugan ayakkabılarının dibinde bir anda oluşturduğu gölcüğün ortasında yığılıp kalmıştı.

Tam o anda insanların çığlıklarını bastıran bir çatırtı ile birlikte, gökyüzünün kurşuni karanlığını yırtan bir şimşek çakmış, saçak altlarında, bodrum pencerelerinin kuytularında birbirlerine kur yapan kediler bile korkudan zıplamış, dört bir yana dağılmıştı.

Bir gün öncesinde insanın kemiklerini ısıtan o güneşli, baharı müjdeleyen ılık hava, yerini adeta herkesi titreten ve anında donduran bir kara kışa bırakmıştı. Yağmurun hızlanan ıslak ve soğuk damlalarının altında alelacele yakındaki bir eczaneye taşınarak, müdahele edilmeye çalışılan maktul, on dakika içerisinde vefat etmişti. Şiddetini arttıran yağmurun sokakta oluşturduğu küçük derecik kısa sürede, on dakika öncesinde dökülen kanların oluşturduğu küçük gölcüğü yıkamış, akıtıp götürmüş, ancak şahitlerin belleklerinde o korkunç manzara kazınıp kalmıştı...

Kimsenin müdahale etmeye fırsat bulamadığı, zoraki seyirci kaldığı bu cinayette, çarşı esnafının, alış veriş yapan Göztepeli hanımların ve çocukların, faytoncuların, trenden inip evinin yolunu tutan yolcuların şaşkın bakışları arasında, uğradığı suikast sonucu on dakika içerisinde kanlar içerisinde hayatını kaybeden kişi,
sıradan bir İstanbul beyefendisi değildi;
Merhum, 15 sene, 5 ay, 19 gün
İstanbul’a hizmet etmiş,
Dersaâdet’in 29.ncu Belediye Başkanı
ve Valisi,
Sultan II. Abdülhamid’in Şehremini,
Rıdvan İsmail Paşa’ydı...

Katiller, şaşkınlıktan donup kalmış zoraki seyirci kalabalığı yarıp, ellerinde mırî (beylik) tabancalarıyla faytona atlayıp karakola gitmiş, Şehremini Rıdvan İsmail Paşa’yı bilerek, isteyerek ve tasarlayarak öldürdüklerini zapta geçirtmiş, geldikleri gibi, suç aletleri olan silahları da ellerinde tekrar faytona atlayarak, Selimiye Kışlası’na doğru yollanmışlardı. Selimiye Kışlası Komutanı Ali Şamil Paşa (Topal Paşa) Bedirhan Bey’in oğluydu ve Abdürrezzak Efendi’nin de amcası. Katiller o gece Kışlada hapsedilmişler ancak sabah Abdürrezzak Efendi’nin amcasına baskısı sonucu serbest bırakılmışlardı. Katillerin yakalama kararı çıktığında onları kolladığı ve sakladığı düşünülen Abdürrezzak Efendi, sorgulandığında katilleri kolladığını inkar etmiş ancak konağında yapılan aramada, suçlulara ait üç adet revolver (toplu tabanca) ve bir hançer paketlenmiş olarak yatak odasında ele geçirilmişti.

Abdürrezzak Efendi
12 Ağustos 1856’da İstanbul’da doğmuş olan maktul, öldürüldüğünde henüz 50 yaşında olan Rıdvan İsmail Paşa’ydı, failler ise meçhul değil malumdu; 22 yaşlarındaki ikisi, Bitlisli Abdullah bin Mehmet, nam-ı diğer Esad bin Sadullah olan Vanlı Mehmet; diğer ikisi ise, 33 yaşındaki Vanlı Ahmed bin Mehmet ile 35 yaşındaki nam-ı diğer Abdullah bin Tatar olan Hakkârili Emin’di. Ortak noktaları Kürt olmalarıydı.

Olayın herkesin bilgisi dahilinde, hatta Sultan II. Abdülhamid’in kulağına gidecek kadar açık ve aleni bir şekilde geliştiği ve uzun süren bu husumetin sonucunda çeteye yakışır bir şekilde kanla noktalandığı, ertesi gün tüm gece aralıksız olarak devam eden şiddetli yağmur kesilip, tekrar güneş yüzünü gösterdiğinde, tüm berraklığı ile aydınlanmış, ancak yağmur tüm kirleri temizleyememişti.

Fail-i malum cinayetin ardında, o dört kişiyi azmettirenin hatta bizzat görevlendirenin, Bedirhanoğlu aşiretinden olduğu ortaya çıkmıştı. Bedirhanîlerden Abdürrezzak Efendi... Sultan II. Abdülhamid’in Mabeyn Mütercimi ve Şuray-i Devlet Azası Abdürrezzak Bey...


31 Mart 1906 (18 Mart 1322) tarihli İkdam gazetesi,
cinayet ile ilgili olarak şu ayrıntıları veriyordu;

“Cinayetin Abdürrezzak denilen alçak ve melun şahsın, merhum Rıdvan Paşa’ya beslediği devamlı düşmanlık zorlamasıyla yaptığı domuzcasına teşvikler neticesi olduğu ve caniler tutulup koruma altında merkeze götürülürken Ali Şamil nankörü Kurbağalıdere köprüsü üzerinde bunların önüne çıkarak, görev başında bulunan zabıta memurlarına söverek tehdit eder şekilde: ‘Bunlar tütün kaçakçısıdır’ diyerek ellerini çözdürüp sigara ikram etmiş ve canileri alıp evvelâ Kadıköy Nizamiye Karakolhânesi’ne, sonra da Selimiye Kışlası’na götürmüştür.”

Bedirhanîlerin atası, Bedirhan Bey (1803-1868 Şam),1845 yılında Osmanlı Devleti’ne başkaldırarak Cizre merkezli Bothan bölgesinde hükümet kurmuş, kendi adına para bile bastırmıştı. Ancak Bothan Emirliği 1847 yılında tasfiye edilmiş, Sultan II. Abdülhamid, uzlaşma vaadiyle Bedirhan Bey’i İstanbul’a çağırmış, gözaltına aldırmış, bir ordu göndererek Bedirhan birliklerini yenilgiye uğratmış ve Bedirhan aşeritine mensup herkesi İstanbul’a getirtmişti.
Ali Şamil Paşa
Sultan II. Abdülhamit tarafından on karısı ve kırk oğlu ile idareten İstanbul’a getirilen Bedirhan Bey’in oğullarının en küçüğü olan Ali Şamil Bey, mevleviliği ile tanınan Nizami Ailesi’nin o sıralarda on beş yaşında olan kızları Berdifem Hanım’la evlenmiş, Nizami Ailesi’nin Mor Salkimlı Ev’ine iç güveysi olarak girmiş ve Mahmure isimli bir de kızları olmuştu. Ali Şamil Paşa’nın kardeşleri sürekli olarak Mor Salkımlı Ev’e misafir gelir, içki içer ve bu muhafazakar evin manevi huzurunu bozar, çok azıtınca da bellerinden çıkarttıkları tabancaları ile gelişi güzel ateş ederlermiş. Evin büyükbabası bu duruma daha fazla tahammül edememiş ve Mahmure henüz 2 yaşındayken kızı Berfidem’i Ali Şamil Paşa’dan boşamıştı. Berfidem hanım daha sonra aslen Kemah’lı Bursa, Yanya ve Antalya Reji Müdürlükleri de yapmış olan batı hayranı İttihat ve Terakki’ci Mehmet Edip Bey’le evlendirilmiş ve bu evlilikten de Halide Edip doğmuştu. Berfidem hanım Halide daha küçükken tüberkülozdan genç yaşta vefat etmiş, Halide’yi haminnesi Eyüp Sultanlı Nakiye hanım büyütmüştü.

Halide Edip, 1882’de dünyaya geldiği ve çocukluğundan 1918 yılına, 36 yaşına kadar çeşitli dönemlerinde yaşadığı Beşiktaş Serencebey’deki aile evi ile ilgili anılarını “Mor Salkımlı Ev” başlığı altındaki toplamış, 1955 yılında Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edilmiş, 1963 yılında ölümünden kısa bir süre önce de kitap olarak basılmıştı.
Robert Koleji talebesi Halide Edip Adıvar, Üsküdar’daki bahçelerinde
babası Mehmet Edip Bey’in el falına bakarken.

( Fotoğraf; 15 Mayıs -30 Ağustos 2013 tarihlerinde düzenlenen
“Bir Geleneğin Anatomisi: Robert Kolej’in 150. Yılı 1863-2013” sergisinden 
Ceyb-i Hümayun katibi (Padişah hazinesi katibi) olan Selanikli Mehmet Edip Bey, işi gereği çoğu geceler sarayda geçirir, nadir zamanlarda Beşiktaş’taki Mor Salkımlı Ev’ine gelirdi; hatta annesini çok erken yaşta kaybeden ve hassaslaşan Halide, bir gece “babamı isterim” diye tutturup kriz geçirdiğinde mecbur kalınmış, küçük kız saraya babasının yanına götürülmüştü.

23 Mart Cuma gecesi, Mehmet Edip Bey, beklenmedik bir şekilde ve her zamankinden erken, üstelik de soluk bir yüz ve sırılsıklam olarak eve gelmişti. Ortada olağan olmayan bir durum vardı, her zaman çok sevdiği kızını, kapıda gülerek kucaklayan baba, soğuk, durgun ve düşünceliydi...

Sessizlik çok uzun sürmedi, bir yandan ıslanan saçlarını eline geçirdiği bir havlu ile kurularken, diğer yandan da boğuk bir sesle olan biteni bir çırpıda anlatıvermiş, ortalık bir anda dolu düşmüş gibi buz kesmiş, herkes olduğu yere çökmüştü... Hemen hepsinin ilk akıllarına gelen Mahmure olmuştu, eniştesinin haberi olmuşmuydu ve Göztepe tren yoluna yakın yüksek bir sırtın üzerindeki o koskoca ve yalnız evde kimbilir şimdi ne haldeydi, haldelerdi...
Halide Edip
Halide Edip yıllar sonra bu anları, “Mor Salkımlı Ev”de şu satırlarla anlatmıştı;

“... Bir akşam babam Saray’dan mutaddan evvel, yüzü büyük bir keder içinde döndü. Rıdvan Paşa'nın, Ali Şamil Paşa’nın evinden uzak olmayan bir yerde öldürülmüş olduğunu söyledi. Katiller Üsküdar Kumandanı olan Ali Şamil Paşa’ya getirilmiş, bir gece hapsedilmiş, fakat Abdürrezzak’ın müdahalesi ile sabahleyin serbest bırakılmışlardı. Bu, tabii Sultan Hamid’in huzurunu kaçırmış ve o gece Ali Şamil Paşa başta, bütün Bedirhanîleri yakalamışlar, Ali Şamil’in eline zincir vurularak o gece Trablusgarp’a sürmüşlerdi...”

Neden?.. diye sormuştu Halide, uzun bir sessizlikten sonra... Mehmet Edip Bey de anlatmıştı hikayenin gelişimini, uzun uzadıya...


”...Ali Şamil Paşa’nın yeğeni Abdürrezzak Bey, İstanbul Şehremini Rıdvan Paşa’nın uşağı Ahmed Ağa’yı evine çağırmış, sokak tamir edilinceye kadar Ahmed Ağa’yı evinde hapsedeceğini söylemişti. Bunu haber alan Rıdvan Paşa, Abdülhamid’e şikayet etmiş, Abdülhamid de barışmalarını, meseleyi kapatmalarını emretmiş.

Abdürrezzak Bey, Ahmed Ağa’yı salıvermemiş, Rıdvan Paşa da yol amelelerini ellerinde kazma kürek Ahmed Ağa’yı kurtarmak için göndermiş. İki taraf çatışmışlar, bazıları yaralanmış. Fakat biraz sonra sükûnet teessüs etmiş, herkes bunun çok sürmeyeceğini hissetmiş.”

Ve, işte olan olmuştu...

Ali Şamil Paşa
Halide Edip, sonraki günleri ve olayın kendi hayatlarındaki etkilerini ve yansımaları da şöyle aktarmıştı anılarına;

“...Ali Şamil Paşa’nın konağının yanında Mahmure Abla’nın oturduğu ev de abluka edilmişti. Kapısında daima bir polis bekliyor ve kimseyi içeri sokmuyordu. Bütün ömründe eczacılığından başka bir şeyle meşgul olmayan zavallı enişte de aynı vapurda, elleri zincirler içinde nefyedilmişti. Hulasa, on iki yaşında çocuklar da dahil, İstanbul’da tek erkek Bedirhani kalmamıştı. Bunların bir çoğu meseleden haberdar bile değildiler. Zavallı Ali Şamil Paşa bu kavgayı tasvip etmemiş, fakat bir taraftan ailesinin tesiri, bir taraftan da bir nev-i irsi derebeylik gururu ile başını belaya sokmuştu. Bundan sonra tabii hiçbirimiz Mahmure ablanın evine gidemiyorduk. Haydarpaşa’dan kalkan tren onun evinin bulunduğu yüksek sırtın önünden geçerdi. Herhangimiz oradan geçsek, kalkar onu görmek ümidiyle gözlerimiz bu evin penceresine saplanırdı. Bu günlerde Ali Şamil Paşa’nın bizim eve sık gelmesi dolayısıyla babamın da sürüleceği söylenip duruyordu. Çünkü, aylığını hak etmek veya yeniden Sultan Hamid’e sokulup bir şeyi elde etmek için önüne geleni urnal eden bir hafiye ordusu vardı. O hafiye sistemi maalesef memleketimizde bir türlü temizlenemeyen bir salgın halini aldı. Abdülhamid’den sonra dahi her rejimde hür fikirli vatandaşlar bu hafiyelik yüzünden rahat yüzü görmediler. ”

Olaylar, suikastten kısa bir süre önce Rıdvan İsmail Paşa’nın Şişli’den başlayarak Nişantaşı üzerinden Yıldız Sarayı’na ulaştırmayı tasarladığı parke taşı caddenin üzerinde Üsküdar ve Selimiye Kışlası’nın Komutanı ve Padişahın Onursal yaveri (Yaver-i Hazret-i Şehriyari) Ali Şamil Paşa’nın (Topal Paşa) yeğeni Bedirhanoğlu Abdürrezzak Bey’in konağı ile ilgili olarak yaşanan bir tartışmayla başlamış ve alevlenmişti.

Bundan sonrasını, en doğru olarak Meclis-i Mebusan’ın (1908-1912) 7 Temmuz 1909 (24 Haziran 1325) tarihli oturum tutanaklarından,
Kale-i Sultaniye (Çanakkale-Biga) üyesi Arif İsmet Bey’in,
“Trablusgarp hapsanesinde mevkuf bulunan Ali Şamil, Abdürrezzak ve Bedir Han’ın ceraimi siyasiye hakkında ısdar buyurulan affı umimiden istifade etmelerine dair Adliye Encümeni mazbatası” nın tekrar okutulması üzerine söz alarak yaptığı açıklamadan öğrenebiliriz;

“ ... Rıdvan Paşa merhumun Ahmet Ağa [Tokat, Reşadiye Çengibağı (Gürpınar) köyünden Hıdırzade Ahmet Ağa] isminde bir uşağı vardı. Bu Ahmet Ağa’nın Nişantaşı’nda bir konağı vardı. Abdürrezzak Efendinin de orada bir konağı vardı. Abdürrezzak Efendi, Şehremanetine bir tezkere göndermiş, konağın önüne kaldırım yapılması için. İnfaz edilmemiş, bir müddet sonra Ahmet Ağanın konağının önüne kaldırım yapılmağa başlanmış. Buna Abdürrezzak Efendi gücenmiş ve alınmış. Kaldırım yapılmağa başlar başlamaz maaiyetinden birkaç kişi göndererek bu kaldırımcıları men etmiş. Ahmet Ağa çıkmış, mukavemet etmek istemiş. Ahmet ağayı içeri almışlar ve dövmüşler. Ahmet Ağanın bu şekilde dövülmesi haberi Rıdvan Paşaya ulaşınca, derhal Rıdvan Paşa, Osman Beye, bütün amele ve arabacılarını alıp oraya gitmesi için emir vermiş. Bu amelenin tümü Abdürrezzak Efendinin evine hücum ederek Ahmet Ağayı alırlar, bu sırada bir kavga, dövüş olur. Mesele bundan çıktı. Mesele buradan da kin ve düşmanlığa dönüştü.

Bunun üzerine birbirine düşerler, Rıdvan Paşayı katlettirirler. Görülüyor ki iş, bir cinayet meselesidir. Fakat o zaman Rıdvan Paşanın Reşit Paşası, vesairesi, buna bir şekli siyasî yüklediler. Derhal ne kadar Bedirhani varsa hepsinin azliyle birer tarafa sürülmeleri emredildi. Tabii bunları muhakeme etmek gerekiyordu.

Bunları muhakeme etmeksizin Trablusgarba gönderdiler. İşte mesele sırf cinayeti âdiyeden ibarettir. Buna bir şekli siyasî katiyyen verilemez.”

TBMM Tutanakları, İ:107, 24 Haziran 1325, C:1, Sayfa: 221

Abdürrezzak Bey
1906-08 yılları arasında, Lice asıllı “Kurdizade” olarak bilinen Ahmet Ramiz’in “Lütfi” mahlasıyla 1907’de Matbaa-i İctihad’da bastırdığı 62 sayfalık “Emir Bedirhan” adlı tarafgir ve kürt milliyetçisi kitap da, hesapta  Rıdvan Paşa cinayetinin Bedirxanilere karşı bir komplo olduğunu ispata ve Bedirxanilerin savunmasına çalışırken, cinayetin işlenmesinde Abdürrezzak Efendi’nin dahlinin varlığını ve kabahatli olduğunu gizleyememişti...

“ Abdürrezzak Bey’in Şişli’de yeni olarak inşa ettirdiği bir kapı evin yolu muntazam değildi. Gelip geçmekte zorlukla karşılaşıyordu. Tabii Şehremini Rıdvan Paşa’ya müracaat etti. O ise esasen tamir ve düzenlemeye muhtaç olan o caddeyi tanzime başlar. Şoseyi Abdürrezzak Bey’in evinin yüz metre ötesine kadar getirip bırakır. Sebibi vasıtasıyla kendisinden sorulursa da “Benim bileceğim iştir” cevabı verilir. Abdürrezzak Bey de Hünkar’ın teveccühlerine mağrur! Bir gün Rıdvan Paşa’nın adamlarından Ahmet Ağa’ya tesadüf eder. Tutup evine götürüp hapseder ve yol yapılmadıktan sonra kendisini salıvermeyeceğini söyler. Üzerini yoklarlar, yüz küsur nakit para ile beş, altı yüz liralık senetler bulurlar. Abdürrezzak Bey bunları alır Mabeyn’e gider. Meseleyi ayrıntısıyla söyledikten başka Ahmet Ağadan gasb ettiği anılan paralarla yolu yaptıracağını ilaveten arz eder. Buna Padişah razı olur ve Ahmet Ağa’nın salınmasına ferman olunur. Abdürrezzak Bey evine döndükten sonra adı geçen Ahmet ağa’yı salmaz. Aradan iki saat geçmeden Şehremaneti’nin yüz elliden fazla çöpçü ve süpürgecisi gelir. Ahmet Ağa’yı isterler ve kendilerine teslim edilmediği taktirde Şehremini Rıdvan paşa’nın nüfuz ve kuvvetine dayanarak zorla alacaklarını söylerler. İş buradan azar ve baston, sopadan iş silaha biner. Gerçekten Ahmet ağa’yı alırlar. Fakat Bedirhan Bey’i de (Abdürrezzak’ın kardeşi) başından ve bacağından iki kurşunla yaralarlar. Rıdvan Paşa’nın bu cesareti ve kandan ! başka bir vasıtayla silinemeyecek bu hakareti Padişah’ın eşiğine arz olunur. ‘İcabına bakacağım, şimdilik çöpçü ve süpürgeciler sürülsün’ cevabı alınır.
Hazret-i Padişah’ın bol iltifatlarına güvenerek şımarık, azık denilecek kadar hoppalaşmış olan Abdürrezzak Bey de tabii Sultan’ın bu cevabıyla kızgınlığını yatıştıramaz. Nihayet olan da olur.” 

Olayın ertesinde, 24 Mart 1322 (6 Nisan 1906, Cuma) tarihli Meclis-i Vükelâ kararıyla Saltanat-ı Seniyye’nin başkentinde oturmaları caiz görülmeyerek sadece Bedirhanî ailesinden 12 yaş üzeri erkekler dahil 178 kişi ve aile ile bir şekilde ilişkisi olan yaklaşık üçbin kişi çeşitli yerlere sürgün edilmişti. Sürgün edilenler arasında o gün 13 yaşında olan Bedirhan Bey’in torunu ve Emir Ali Bedirhan’ın oğlu Celadet Ali Bedirxan da vardı. Günümüzde kullanılan Latin karakterli Kürt Alfabesini (Elifba Kurdî) 1932 yılında çıkarttığı “Hawar” adlı dergide ilk kez kullanan dilbilimci, yazar, siyasetçi ve kürt milliyetçisi Celadet Ali Bedirxan (26 Nisan 1893 İstanbul-15 Temmuz 1951 Şam), o sürgün günlerini, 1995 yılında Muhsin Kızılkaya tarafından Türkçeleştirilerek basılan ve hem Celadet Ali Bedirxan’ın hem de yazar Mehmet Uzun’un ağzından Celadet Ali Bedirxan’ın hayatının dönem dönem anlatıldığı Kürtçe Romanı, “Bîra Qederê” (Kader Kuyusu) – Mehmet Uzun adlı kitapta şu şekilde aktarmıştı.


“... fermanımıza sebep olan Rıdvan Paşa, farklı kökenden gelen daha birçok Osmanlı devlet adamı gibi, biz Bedirhanilere düşmanlık besliyordu. Söylentilere göre o dönemin Arnavut kökenli sadrazamına arka çıkıyordu. Bedirhanilerin Sultan Abdülhamit nezdindeki saygınlığından korkuyor, arkalarından çeşitli oyunlar tezgahlamaya çalışıyordu. Bütün Bedirhaniler, özellikle de amcam Ali Şamil Paşa ile amcamın oğlu Abdülrezzak Bey, gözlerine batan bir dikendi. Abdülrezzak Bey, o dönemin deyimiyle Mabeyn Mütercimi ve Şuray-ı Devlet Azası’ydı. Ali Şamil Paşa da, Üsküdar ve Selimiye Kışlası’nın komutanı, ‘Hazret-i Şehriyari’nin yardımcısıydı. Yani İstanbul’da kelamları ferman, yaptıkları kanundu.



Herkes Rıdvan Paşa ile Abdülrezzak Bey arasındaki çekememezliğin farkındaydı. Abdülrezzak Bey, Şişli’de kendisine bir konak inşa edince, bu husumet iyice su yüzüne çıktı. Abdülrezzak bey, yeni evinin önüne kadar bir yol yapılmasını istiyordu. Bedirhanilerle kadın tarafından ailevi yakınlığı olan Şehremini Rıdvan Paşa, bu yolun yapılmasına yanaşmıyordu. Bu basit hikaye, uzun, trajik bir masala dönüştü. Kavga gürültü uzun bir süre sürdü. Sonunda Rıdvan Paşa ile oğlu Reşad, bir akşam üzeri Göztepe’de trenden inince, Rıdvan Paşa sekiz kurşunla yere serildi. Rıdvan Paşa’nın canını alan sekiz kurşun, bizim fermanımıza sebep oldu. Bu sekiz kurşun, bizi çekemeyenlere ve Sadrazama müthiş bir fırsat verdi. Olan olmuştu: Onlar kazanmış, bize de sürgün yolları görünmüştü. Babama nişan veren, Kürtlerle Türkler kardeştir, diyen Sultan Abdülhamit de bize görünen sürgün yollarının altına mührünü bastı...

... herhangi bir Bedirhaniyle bir biçimde ilişkisi olan bütün Kürtler sürgüne gidecekti. Sadece bunlar değil, damat, komşu, dostlar da gidecekti. Sürgün kervanı çok büyüktü. Biz Bedirhaniler yüz altmış kişi, bizimle ilişkisi olan yaklaşık üç bin Kürt...



... Sürgün yolu Galata’dan başlayacaktı, bizi yeni mekanımıza götürecek olan “Mekke”, “Şevket-i Derya” gemileri Galata açıklarında bizi bekliyordu. “Şevket-i Derya” gemisi ünlüydü. İstanbul’da herkes adını biliyordu. Eski bir sürgün gemisiydi. Uzun süreden beri, Osmanlı Devleti ve Abdülhamit muhaliflerini sıcak Mağrip ve Arap ülkelerine, sürgün diyarlarına o taşıyordu. Şimdi de “Mekke” gemisiyle birlikte bizi götürmeye hazırlanıyordu.”

Kaldırım yapılması gibi, sudan bir nedenle hayatına kastedilen ve hunharca katledilen Rıdvan İsmail Paşa’nın naaşı sessiz, sade ancak şanına yakışır bir devlet töreni ile Çırağan Sarayı’nın karşı sırasındaki Teşrifiye Camii’nde kılınan cenaze namazı sonrası, caminin hemen yakınındaki Yahya Efendi kabristanına defnedilmişti.


Murassa Osmanî
Nişan-ı Alî İmtiyaz
Altın İmtiyaz Nişanı
Rıdvan İsmail, 10 Zilhicce 1272’de (12 Ağustos 1856) İstanbul’da Matbuat Müdürü şair ve yazar Mehmet Nüzhet Efendi’nin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Sıbyan mektebi sonrasında Bayezid Rüşdiyesi’ne devam etmiş, daha sonra da babası Mehmet Nüzhet efendi gibi Devlet Memuru yetiştiren Mahrec-i Aklâm’a girip ilim ve fen tehsil etmiş, bir süre özel hocalardan Arap ve Fars Edebiyatı dersleri almış, Arapça, Farsça ve Fransızca konuşur olmuştu. 1868’de Bab-ı Alî Tercüme Odası’na, 1869’da Bosna Vilayeti mektupçu muavinliğine, ardından hiçbir ücret almaksızın Şura-yı Devlet Dahiliye Dairesi’ne geçmiş, 1872 senesi başlarında Trablusgarb valisi Ali Rıza Paşa’nın katibi olarak Trablusgarb’a gitmişti. Bir sene sonra izinli olarak İstanbul’a dönmüş ve görevinden istifa ederek Şubat 1875’de Mihaliç, Nisan 1876’da da İnegöl Kaymakamlığına tayin edilmişti. 1877 senesinde Meclis-I Mebusan’ın ilk açılışında Başkatipliğe, Ağustos 1879’da da Trabzon vilayeti savcılığına tayin edilmişti. 1880’de Selanik Savcılığına, Şubat 1885’de Mabeyn Katipliğine, Nisan 1888’de Dahiliye müsteşarlığına, son olarak da
4 Ekim 1890’da 20.000 kuruş maaşla
İstanbul Şehremaneti’ne ve yanısıra
16 Mart 1892’de vezir rütbesine terfi etmişti.

Maaşı, Haziran 1892’de 25.000 kuruşa, Mayıs 1899’da da 10.000 kuruş zamla 35.000 kuruşa çıkarılmış, ayrıca Hazine-I Hassa’dan 10.000 kuruş tahsis edilmişti.
Nişan-ı liyakat
Murassa Mecidî Nişanı
Murassa Osmânî, Murassa Mecidî, Murassa İftihar, Altın İmtiyaz ve Liyakat nişanları yanısıra, Sırbistan’ın Takova, Fransa’nın Légion d’Honneur, İran’ın Şir-ü Hurşid ve Timsal-I Şâhî, Karadağ’ın Danilo, Rusya’nın Saint Stenislas ve İtalya’nın Couronne d’İtalie nişanlarına sahipti.
Rusya, Saint Stanislas Nişanı
Karadağ, Danilo Nişanı
İran, Şir-ü Hürşid Madalyası

Rıdvan İsmail Paşa’nın babası, Deli Nüzhet Sivasi de denilen Mehmet Nüzhet Efendi, aslen Tatar’dı ve 1828’de Sivas’da doğmuştu. İlk tahsilinden sonra bir süre Harb okuluna devam etmiş, 1845 yılında Maliye Mektubî Odasına tayin edilmiş ve katip olarak Rumeli’ye gitmişti. Bir dönem Türk basın tarihinin Devlet teşvikli yarı resmî ilk Türkçe gazetesi olan “Ceride-i Havadis” gazetesinde Muharrir ve Mektubîi Seraskerî Muavini olmuş, bu sırada Memur Yetiştirme Okulu (Mahrec-i Aklâm) iIe Mülkiye mektebinde kitabet muallimliği yapmıştı. 1865’de büyük kardeşi Müşir Saffet Paşa’nın riyasetindeki Dârı Şûrayı Askeriye’ye mütemayiz* rütbesi ile tayin edilmiş ve buradan sonra da 1868’de Maarif Nezareti Mektupçuluğuna, 1871’de Takvim-i Vakayi muharrirliğine ve Kasım 1873’de de Matbuat Müdürlüğüne getirilmişti.

Matbuat Müdürlüğü’nden emekli olan Mehmet Nüzhet Efendi, şuur kaybı rahatsızlığından defalarca hastalanmış ve hava değişimi için Kıbrıs ve Sayda gibi yerlere seyahatler yapmıştı. 1304 yılının Ramazan ayının onaltıncı gününde (8 Haziran 1887) Sivas’da vefat etmişti. Mehmet Nüzhet Efendi’nin son görev yeri 1876’da tayin edildiği Maliye Nezareti Varidat-ı Öşriye** Komisyonu azalığıydı. Eserleri arasında, Cerîde-yi askeriye matbaasında basılan 1885 tarihli “Muaddil ül-imlâ ve mükemmel ül-inâ”, Mekteb-i Harbiye-yi Şahane matbaasında 1869’da basılan ve kâtiplik mesleği için bir rehber kitap olan “Muğni'l-küttab”(Belâgat Kitabı - söz sanatlarını inceleyen bilgi dalı, retorik), 1870 yılında Matbaa-yı Âmire’de basılan “Muhtasar inşa” (Kısaltılmış düzyazı) yer alır. En önemli eseri ise “Edebiyat Kurallarını İhtiva Mana-yı Kitab”dır.

*mütemayiz: Miralay, mütemayiz, hamse rütbeleri; Albaya eşittir.  “Ümera” denen görevliler sınıfının üst basamağıdır. Miralay, bugünkü albay, asker ve “bey”dir. Mütemayiz, mülkiyeli ve efendi (bazen bey), hamse rütbesi sahibi ise ilmiyeden ve efendidir.

**Varidat-ı Öşriye: Osmanlı fetihlerinden önce müslümanların elinde bulunan veya sonradan müslümanların yerleştirildiği topraklardan devlet ve kamu tüzel kişileri tarafından toplanan kamusal vergiler.






Rıdvan İsmail Paşa’nın bir oğlu, üç kızı vardı. 



Kızlarından Fatma hanım, IX. dönem İzmir Milletvekili ve Varşova Maslahatgüzarı Hasan Vasfi Menteş (1886-1973) ile evlenmiş;



diğer kızı Hatice hanım, ilk olarak Ercüment Ekrem Talu ile, daha sonra da VII. dönem Sivas ve VIII. dönem Maraş Milletvekilliği yapmış olan Atıf Esenbel (1887-1951) ile evlenmişti.



En büyük kızı Nuriye hanım ise evli ve çocuğu olduğu halde, Anadolu’ya göç etmiş Adige Hatko isimli ve Çerkes bir aileden gelen, 1908’de Büyükada Kaymakamlığı, 1912’de İzmir Milletvekilliği, 4 Şubat - 29 Nisan 1915 tarihleri arasında 85 gün İstanbul Şehreminliği, 1918’de Dahiliye Nazırlığı, 1923’de II. Dönem İstanbul Milletvekilliği yapmış, 1926 yılında İzmir’de Mustafa Kemal Atatürk’e düzenlenen suikast ile ilgili olduğu iddiasıyla İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış ve suçlu bulunarak 1926’da idam edilmiş olan İsmail Hakkı Canbulat’a gönlünü kaptırmış ve onunla kaçarak evlenmişti.



Çanakkale Savaşı sırasında, Nuriye Canbulat, Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan’ın himayesinde, amacı hudut boylarında vazife yapan askerlerin ihtiyaçları ile, yokluk içerisinde kalmış şehit ve gazi aileleri ve çocuklarına yardım etmek olan “Asker Ailelerine Yardımcı Hanımlar Cemiyeti”nin başkanlığını yapmıştı. Başlangıçta muhtaç ailelere sıcak çorba dağıtılırken, zamanla bunun imkansız bir hale gelmesi üzerine çorba yerine fasulye, pirinç, yağ vesaire kuru erzak dağıtımı yoluna gidilmişti. Cemiyet bir yıl içerisinde 6247 kişiye yiyecek dağıtmıştı.



Ayrıca Cemiyet, yaralılar yararına eğlence tertipleyip, o sırada eşya piyangosu düzenlemek suretiyle gelir toplarken, diğer yandan Gülhane Parkı’nda düzenlenen bir etkinlikle salıncakları, atlıkarıncaları, nişangahları kullanan hanımların ve beylerin eğlenirken asker ailelerine yardım için toplanacak gelirin hayrına ortak olmaları sağlanmıştı.


Cemiyet bir başka etkinlikte de, Çanakkale önünde mürettebatı ile birlikte esir edilen “Turquoise” adlı Fransız denizaltısının, şehrin önemli mağazalarında satılan 1 liralık bilet mukabilinde, Harbiye Nezareti’nin izni ile Cuma ve Cumartesi günü hanımlar, Pazar ve Pazartesi günü ise erkekler tarafından ziyaret edilmesini sağlamış ve Cemiyet yararına önemli bir gelir elde etmişlerdi. 

15 Mart 1951’de vefat eden Nuriye Canbulat’ın ilk evliliğinden 1904 yılında doğmuş olan ve 14 yaşında, ömrünün baharında İspanyol gribinden 1918’de vefat eden kızı Fatma Safiye Hanım’ın Beşiktaş Yıldız Yahya Efendi Kabristanı’ndaki iki sütunlu kabrinin birinci sütununda “Diğer sütundaki kitabeyi vefatından birkaç gün mukaddem kendi yazmışdır” diyerek, aile diğer sütunda yer alan kitabede genç kızın ölümünden kısa bir süre önce kaleme aldığı son sözlerinin yer aldığını belirtmişti.

Şöyle yazmıştı, gencecik Fatma Safiye;


“Mezarın
Ne bir çiçek getiren

ne bir ziyaret eden var.

Demek sen de hayatda kimsesizdin.

Sana kimse acımıyor

Kimse ehemmiyet vermiyordu.

Şimdi seni

bu küflenmiş bu çürümüş

siyaha meyyal toprağın altında

kimsesiz görmek

beni müteessir etmiyor.

Çünkü yarın öbür gün

ben de senin yanına

bir arkadaş olacağım için
hiç teessür etmiyorum.
   Anlıyor musun... hiç.. hiç...”

Şehremini Rıdvan İsmail Paşa’nın oğlu Reşat ise tiyatroya sevdalıydı ve bu yüzden de babası ile araları açıktı. Hatta Rıdvan Paşa, oğlunun tiyatro ile ilgisini kesebilmek için İstanbul’da Türkçe oyun oynanmasını bile yasaklamış, yalnız yabancı topluluklara ve Karagöz ile Meddah gösterilerine izin vermişti. Türkçe oyun oynayan topluluklar çaresizce İstanbul dışına dağılmışlardı. Rıdvan Paşa tüm çabalarına rağmen oğlunu bu aşktan soğutamamış, Reşat Rıdvan Bey babasının ölümünden sonra II. Meşrutiyet döneminde Milli Osmanlı Tiyatro’sunu kurmuş, İzmir’e üç kez turne yapmış, ardından Burhanettin Bey ile Odeon Tiyatrosu’nu kurmuş, birçok tiyatrocunun yetişmesine olanak sağlamış, bu tiyatroda oynadıkları Dreyfüs, Othello, Gülnihal, Mürebbiye, Haydutlar gibi oyunlarda Muhsin Ertuğrul da çeşitli rollere çıkmıştı.



Darülbedayi kurulduğunda ilk yönetici kadrosunda da yer alan Reşat Rıdvan Bey, Temsil Kolu Başkanı olmuş, 1914 yılında Moliere’in “Zor Nikah” adlı oyunundan uyarladıkları senaryolarıyla “Himmet Ağa’nın İzdivacı” isminde bir film çekmeye çalışan Sigmund Weinberg* ve bir Fransız yönetmen, Osmanlı’nın Fransa ve Romanya ile savaşa girmesi üzerine Türkiye’den sınır dışı edilince, Reşat Rıdvan, filmin rejisörlüğünü üstlenmiş ve 1916’da filmi tamamlamıştı.

“Himmet Ağa’nın İzdivacı” filmi, Türk Sineması’nın ilk uzun metrajlı filmi,

Reşat Rıdvan Bey de, ilk rejisörü olmuştu.



Görüntü yönetmenliğini başta Sigmund Weinberg daha sonra da askerliğini yaparken

14 Kasım 1914 Cumartesi günü Ayastefanos’taki (Yeşilköy) Rus Abidesi’nin yıkılışını 150 metrelik filme çekerek Türk Sineması’nda ilk kez film çeken kişisi olan, Fuat Özkınay’ın yaptığı filmde, Rozali Benliyan, Lusi Avuşyak, Hakkı Necip (Ağrıman), Ömer Aydın, İsmail Zahit, Karakaş, Baltazar, İsmail Galip (Arcan), Behzat (Haki) Butak, Ahmet Fehim ve Kemal Emin Bara rol almışlardı.



*Sigmund Weinberg (1868 - 1954) Polonya Yahudisi, Romen asıllı ve Osmanlı’nın ilk sinemacısı, yapımcısı, senaristi ve yönetmenidir. Weinberg ilk Türk belgesel filmi, ilk Türk filmi, ülkemizde gösterilen ilk film (sinematograf) gibi katkıları ile tam anlamıyla Osmanlı’ya sinema kültürünü getirmiş ve yerleştirmiş birisi olarak tarihe geçmişti. Weinberg, Galatasaray Lisesi'nin karşısında bulunan Avrupa Pasajı'ndaki Sponeck Birahanesi'nde Lumiere Kardeşlere ait “La Ciotat Garına Trenin Varışı” filmiyle 16 Aralık 1896’da halka açık ilk sinema gösterisini sunmuştu. O zamanlar elektrik olmadığından çok zorlu geçen bu gösterimde insanlar sinemayı canlı fotoğraf olarak nitelendirmiş, kimi çevrelerde hoş karşılansa da bazı çevreler günah ve haram olduğunu düşünmüştü. Weinberg, Tepebaşı TRT Binası’nın bulunduğu yerde Darülbedayi'nin (Tepebaşı Şehir Tiyatrosu) Komedi Bölümü’nde ilk yerleşik sinema salonunu da hizmete açmıştı. Bu salonun adı Cinema Pathe'ydi. Daha sonra, o zamanlar da İstanbul'un kültür- sanat merkezi olan Pera'da Cine Oriental, Cine Palance gibi yerleşik salonlar birbiri ardına kapılarını açmıştı. Pathe şirketinin Osmanlı temsilcisi olarak Türkiye'ye gelen Weinberg, 1917 yılında Romanya, Osmanlı’ya savaş ilan ettiği için, düşman devlet vatandaşı olduğu gerekçesiyle sınır dışı edilmişti.

Rıdvan İsmail Paşa, 4 Ekim 1890’da İstanbul Şehremaneti’ne atanmıştı;
  
“…Padişah, 34 yaşında genç, dinamik, ablak yüzlü Rıdvan Paşa’yı Şehreminliği’ne getirdiği zaman, İstanbulluların umudu, şimdi seçim sonucunda beklediklerimizden pek farklı sayılmazdı. İstanbullular işleri düzeltecek birini bekliyorlardı ve Rıdvan Paşa, Abdülhamit’e gore tam bu işin adamıydı.”
“Sultan Aziz’den günümüze İstanbul-2” – Sadun Tanju / Cumhuriyet, 20 Mart 1984

Padişaha olan bağlılığı sayesinde Sultan II. Abdülhamid tarafından servete boğulmuş olan Şehremini Rıdvan İsmail Paşa, çalışkan ve başarılı bir Şehremini olarak kabul edilmemiş ve halk tarafından da gösterişli yaşantısına bakılarak, bunun haksız kazançlarla elde edilmiş olduğu düşünülmüş, pek sevilmemiş ve eleştirilmiş olsa da, İstanbul’u kendine özgü bir üslupla yönetmişti.

Yıldız Sarayı, Beşiktaş, Şişli ve Teşfikiye’ye kadar uzanan yolların bakımını yapmış, Unkapanı, Eminönü ve Beyazıt Meydanlarına parke taşı döşenmesi gibi imar faaliyetlerinde bulunmuş, yakın tarihlere kadar hatta günümüzde de izlerini görebildiğimiz farklı ve önemli işlere de imzasını atmıştı. Ama herşeye rağmen farklı düşünenler o gün de bugün olduğu gibi düşüncelerini açıkça dile getiriyorlardı.

“… Gel gör ki, işinin başında adam bulana aşkolsun! Balık baştan kokar derler, herkes Şehremini’ni örnek alıyor. Rıdvan Paşa, İstanbul’un gamlı çehresini değiştirmekten umudu kesmiş, Eminönü’ndeki Şehremaneti’ne bile uğramıyor, Beyoğlu Altıncı Dairede özel hazırlattığı makam odasında yan gelip yatıyor. Sadece Ramazanlarda ve bayramlarda, simit ve çörekler pişkin çıksın, Sakal-ı Şerif ziyaretinde Padişah Emanet-I Mukaddese’yi bakımsız bulmasın diye, İstanbul tarafında görünüyor. Bir de hakkını yememeli, emanet veznesinden maaş ödenen sayılı zamanlarda – bayramlarda ve padişahın tahta çıkış kutlamalarında – Şehremaneti’ni şereflendiriyor. O ortada olmayınca da çingene çalıyor, kürt oynuyor. Rum, Ermeni sarraflar, Emanet binasında maaş kırmak için cirit atıyorlar. Paşanın güvenilir adamı Ahmet Ağa, Şehremaneti’yle ilgili işleri uygun rüşvetlerle tatlı tatlı yürütüyor. Tabii kabak da Rıdvan Paşa’nın başına patlıyor. Şehremini’nin yiyiciliği dillerde dolaşıyor…”

“Sultan Aziz’den günümüze İstanbul-3” – Sadun Tanju / Cumhuriyet, 21 Mart 1984

Gerek yaşadığı ve Şehremaneti görevini sürdürdüğü yıllarda, gerekse katli ve sonrasında, hatta çok daha sonraki yıllarda dahi Rıdvan İsmail Paşa ile ilgili olumsuz eleştiriler sürmüştü. Paşa’nın kızı Hatice hanım’ın ilk eşi ve Tanzimat döneminin ünlü şairi Recaizade Mahmut Ekrem’in gazeteci ve yazar oğlu Ercüment Ekrem Talu bile, yıllar önceki kayınpederi Rıdvan İsmail Paşa’ya yöneltilen eleştirilere dayanamamış, 24 Temmuz 1935 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Bu gün de Bu..” köşe yazısında, “Mezar deşenler” başlığıyla şu yazıyı kaleme almak zorunda kalmıştı;  

“… yıl süren memuriyeti zamanında,onun biricik sefahati, İstanbul’da bizzat yaptırmağa muvaffak olduğu - hala da yerine başkası yapılamayan – Tepebaşı Tiyatrosunun yanıbaşındaki küçük odada, ahlaki faziletleri ile tanınmış bir iki dostile oturup, yabancı gözlerden uzak, iki kadeh rakı içmekti.

Göztepede, ailesi ve çocukları için yaptırdığı köşke ancak cuma günleri, gündüz gidebiliyordu. Orada bir tek gece yatmak kendisine nasib olmamıştır. O devir öyle sıkı bir devirdi ki, muharririn iddia ettiği gibi, bir Şehremininin şehirden uzak gecelemesi ve orada sazla ahenk kurması imkan haricinde idi. Zaten Paşa, böyle bayağıca alemlerden hoşlanır bir adam da değildi. Tanımış olanlar tasdik ederler ki, İstanbul muhitine medeni zevkleri aşılayan, yaptırdığı tiyatroya Avrupadan Sara Bernarın, Rejanın (Gabriella Réjane), Koklenin (Jean Coquelin), ondan sonra yüzlerini bile görmediğimiz turnelerini getiren o olmuştu…
Gabriella Réjane
…Padişahlık devrinde on üç, on dört yıl ikbal mevkiinde bulunan, ve bu müddet zarfında yüksek maaşlara ve ihsanlara nail olan Rıdvan Paşa, öldükten sonra, arkasında bıraktığı annesi, karısı ve yetim yavrularile o Göztepedeki köşk ile Galatada ufacık bir handan başka birşey bırakmıyarak, ikbalini çekemiyenlerin dedikodularına beliğ bir cevab vermiştir. ”

Rıdvan İsmail Paşa’nın 15 yıllık
Şehremaneti görevi sırasında
İstanbul şehrine kazandırdıkları;

Beyoğlu, Tepebaşı Yazlık Tiyatrosu (1890);

Beyoğlu’nda Meşrutiyet Caddesi’yle Tozkoparan Caddesi arasında kalan ve bugün içinde TRT Stüdyoları ve katlı otoparkı barındıran geniş parselde 19. yüzyılın başında, Batılıların “Petit Champ des Morts” diye adlandırdıkları Müslüman mezarlığının çayırlığı varmış ve Pera halkı bu geniş kırlık alanda gezintiye çıkar, servi ağaçlarının gölgesinde oturarak karşıdaki İstanbul ve Haliç manzarasını seyreder, şiirler yazar, resimler yaparmış. 1870 yılındaki büyük yangın bütün Beyoğlu'nu olduğu gibi bu bölgeyi de etkilemiş. 1871 yılında başlayan Tünel inşaatı sırasında çıkan hafriyat toprağı buraya dökülerek, hem hafriyat toprağının taşınmasındaki maliyet düşürülmüş, hem dik yamaçlı arazi tesviye edilerek düz bir hale getirilmiş, hem de Beyoğlu için yeni bir seyir terası ve bahçe alanı “Jardin Publique” kazanılmıştı. Ancak üzerine yapılması planlanan tesisler için Belediye para sıkıntısı çekince, çevre binalarda oturan ve çoğunluğu Avrupalı ev sahipleri, yapılacak konser salonu, lokanta, içinden su akan rotondansı, orkestra yeri, gezinti yolları ve çocuk oyun alanları yapıldığında evlerinin değerinin artacağı söylenerek yardıma çağırılmış ve ev sahiplerinin de katılımıyla Tepebaşı Bahçesi 24 Temmuz 1880’de açılmıştı.

Tepebaşı Bahçesine 1890’da Şehremini Rıdvan İsmail Paşa, mimar Hovsep Aznavour'a dört bin liraya mal olan ve bahçenin İngiltere Elçiliği binası tarafındaki yamaç arazisine amfi şeklinde oturtulduğundan “Amfi” diye de anılan dört localı, üzeri açık bir yazlık tiyatro binası yaptırmıştı. Tiyatro, ilk yılında yandıysa da tekrar onarılmış, 1905’te Mimar Campanaki tarafından tümüyle değiştirilerek ahşaptan kapalı bir salon haline getirilmiş, 1.200 kişi alabilen salonun koltukları ise Paris’ten getirilmişti.

1901'in en önemli olayı ünlü Gabriella Réjane ve topluluğunun gelişi olmuştur. Tepebaşında verilen temsillerde La Parisienne, Lalotte, Zaza, Course de Flambeau, Sapho, Amoureuse oynanmıştı. Réjane topluluğu İstanbul’a daha sonra 1910 ve 1914’te tekrar gelmişti.
1950’lerde Tepebaşı Tiyatrosu önünden geçen Taksim-Sirkeci Tramvayı





1950’lerde Pera Palas’tan Tepebaşı parkı


1903'de Jean Coquelin gelmişti. L'Arlesienne’i müzikli oynamak için, Nava yönetiminde 35 kişilik orkestra ile E. Manasse yönetiminde 20 kişilik koro temsile katılmıştı. Grup Le Gendre de M. Poirier, Les Precieuses Ridicules, L'Abbe Constantin, Mlle de la Seigliere, La Joie lait peur, Les Faux Bonshommes, Les Romanesques, Le Plaisir Veritable, Le Depute de Bombignac, Le Malade Imaginaire, Le Medecin Malgre Lui oyunlarını sahnelemiş, Sultan Coquelin’e 2. sınıf Mecidiye nişanı ile öteki sanatçılara Güzel Sanatlar madalyalarını vermişti.
Jean Coquelin
Amfi’de o yıllarda genellikle ikinci sınıf artistlerin opera ve temsilleri sergilenirken, bina 1908’de yeni bir işlev kazanmış, “Cine Theater Pathe” adlı Pathe kardeşlerin sineması 1915’e kadar burada hizmet vermişti. 1919 – 1923 arasında yeniden tiyatro olarak kullanılmış, 1924’te tekrar sinemaya çevrilmiş ve “Asri Sineması” adını almıştı. 1941’de adı “Ses Sineması” olarak değiştirilmiş, Eylül 1942’de takas yapılmış, Ses Sineması Halep Pasajı’ndaki Ses Tiyatrosu’nun yerine, Şehir Tiyatroları Komedi Bölümü de sinemanın yerine geçmiş ve bu tarihten itibaren “Komedi Tiyatrosu” olarak anılmıştı.

Şehir Tiyatroları 1955’te Cercle d’Orient binasındaki Yeni Komedi Tiyatrosu’nda ( eski İpek Sineması ) temsillere başlayınca boş kalan yazlık tiyatro binası 1956’da Adnan Menderes’in yeni imar politikası çerçevesinde yıktırılmıştı.

Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu ise, İki katta locaları ve balkonu bulunan, 438 koltuğu olan bir tiyatroydu. Kışlık Tiyatro’da İtalyan operaları, Viyana operetleri oynanıyor, Fransız komedyenler temsiller veriyordu. 1904 yılında Serah Bernard burada sahne almış, daha sonra "Darülbedayi"ye geçen binayı İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Dram Bölümü kullanmıştı. Şehir Tiyatroları, 1979 yılında Harbiye'ye taşınmış, boş kalan Kışlık Tiyatro binası, 17.04.1970 tarihinde ve 1972’de çıkan sebebi meçhul iki yangında yok olmuştu.

Kadıköy, Hasanpaşa Gazhanesi (1891);

İstanbul’da ilk gazhane, Beylerbeyi Sarayı 1864 yılında onarılıp tekrar kullanılmaya başlandıktan sonra, sarayın aydınlatması için, 21 Nisan 1865 tarihinde Kuzguncukta tesis edilmişti. Ancak zaman içerisinde yetersiz kalan Kuzguncuk Gazhanesinin eksiğini kapatabilmek için, Kadıköy Hasanpaşa’da yeni bir gazhane inşaa edilmesi için, Paris’li Demir Fabrikatörü Carl Georgy adına Mühendis Anatoli Barcili ile Şehremini Rıdvan İsmail Paşa arasında işletme hakkı 50 yıllığına Fransızlara veren mukavele ve şartname imzalanmış ve 18 Temmuz 1891’de inşaatı bitirilerek hizmete açılmıştı. Bu gazhanede maden kömüründen elde edilen gaz ile Anadolu yakasında Sekizinci Daire-i Belediye (Beykoz) hududuna kadar olan bölgenin aydınlatma, ısıtma ve enerjisinden istifade etmesi sağlanacaktı. Kadıköy Gazhanesi 06 Ocak 1892 tarihinde kurulan Üsküdar-Kadıköy Gaz Şirket-i Tenviriyesi adıyla faliyetini sürdürmüştü.

Gazhanede üretilen gaz sokak ve iç mekan aydınlatmasında kullanılıyordu. Cadde ve sokakların aydınlatılması için 60 metrelik mesafeler ile döşeniyordu ve Şehremaneti kullanılan 2170 sokak feneri için gaz şirketine 733.333 kuruş gaz ücreti ödüyordu. 1910-14 tarihleri arasında İstanbul’un genelinde 8742 adet gaz feneri geceleri sokakları aydınlatıyordu.



Bütün bu gaz fenerleri Şehremaneti’nin belirlediği yerlere konuluyor, şehremaneti’nin belirlediği saatlen 20 dakika önce yakılıyor ve 20 dakika sonra söndürülüyordu. Fenerleri yakma ve söndürme görevi “fenerci” adı verilen ve yakalarında gazhane numarası bulunan özel üniformalı kişiler tarafından yapılıyordu. Elindeki uzun bir çubukla fenerin cam kapağını açan, gaz musluğunu çevirip, ucu çakmaktaşlı sobasıyla gazı yakan ve cam kapağı tekrar kapatan görevli, zaman zaman da fenerlerin camlarını temizler ve fenerin yanıcı kısmındaki havagazı gömleğini değiştirirdi.





Kadıköy, Hasanpaşa Gazhanesi, değişen yaşam ve enerji koşullarıyla birlikte talep azalmasına paralel olarak 13 Haziran 1993’de faaliyetine son verilerek kapatılmıştı. Hasanpaşa Gazhanesi yakın bir zamanda restore edilerek, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından “Enerji Müzesi ve Kültür Kompleksi” ne dönüştürülecek.  

İstanbul’da Kolera Salgını ve alınan tedbirler (1893);
Le Petit Journal kapağından Kolera Salgını
1893 yılında önce Trabzon, ardından Erzincan, Van, Erzurum, Edirne ve İzmit daha sonra da İstanbul’da ortaya çıkan salgın sırasında hastalıktan ölenlerin sayısının az oluşu nedeniyle, hastalığın kolera olmadığı yolunda çıkarılan dedikoduların ardından bunun sahte kolera olduğunu iddia edenler, Şehremini Rıdvan Paşa’nın hazineden daha fazla tahsisat alabilmek adına bunu ortaya attığını öne sürmüşlerdi. Sultan II. Abdülhamit hastalığın giderek yayılması üzerine ve bu dedikodulara bir son verilmesi için mekteb-I Tıbbiye-I Şahane ile İstanbul Şehremaneti’nden hastalığın mahiyetinin bir an once tesbit edilmesini istemişti. İstanbul Şehremaneti’nin Üsküdar’da kurduğu özel hastanede Kolağası Hasan Zühtü Nazif ve Bimarhane’de de Kolağası Rıfat Hüsamettin birbirinden ayrı olarak hastaların dışkılarından yaptıkları mikrobiyolojik analizlerle 17 Eylül 1893 günü bu hastalığın kolera olduğunu kesin bir şekilde ortaya koymuşlar, 19 Eylül’de de resmi bir tebligatla gazetelerde ilan edilmişti. Aynı günlerde, Hıfzısıhha-i Umumi Komisyonu’nda mikroskobik incelemeler yapmak üzere istihdam edilen bir diğer askeri doktor olan Binbası Hamdi Efendi’nin, incelemelerinde kolera mikrobuna rastlamadığını söylemesi kafaları karıstırmıştı. Hastalığın özellikle Üsküdar’da tehlikeli bir biçimde yayılması üzerine II. Abdülhamit, bizzat Louis Pasteur’dan salgınla mücadele için yardım istemiş, salgın nedeniyle Paris Pasteur Enstitüsü bu işin erbabı Dr. André Chantemesse’i (1851-1919) göndermişti. Dr. André Chantemesse’den hastalığın mahiyeti hakkında görüş istendiğinde, o da bunun kolera olduğunu belirtmesi tüm şüpheleri ortadan kaldırmıştı.
Dr. André Chantemesse
Dr. André Chantemesse’in önerileri doğrultusunda İstanbul Şehremaneti’nde bir “Heyet-I Sıhhiye Müfettiş-I Umumiliği” ve buna bağlı olarak Şehremini Rıdvan Paşa başkanlığında toplanan bir “Sıhhiye Komisyonu” kurulmuştu.

Kolera salgını karşısında Sıhhiye Komisyonunu öncelikli olarak şu tedbirleri almıştı;
-polis ve asker denetiminde kolera bölgeleri tesbit edilmiş diğer bölgeler ile aralarında geçişleri engelleyen kordon oluşturulmuştu;

-hastanelerde koleralı hastalar başka koğuşlara yerleştirilerek diğer hastalarla temas engellenmişti;

-yurtdışından gelen hastaların korunacağı tahaffuzhaneler (koruma evi, karantina) kurulmuş ve bölgeler oluşturulmuştu;

-Belgrad bendi civarındaki köyler istimlak edilmiş, su sağlayan bentlere kumdan süzgeçler yapılarak salgının yayılması engellenmişti;

-gıda maddeleri sıkı denetime tabi tutulmuş, incir, kayısı ve muz ithalatı yasaklanmıştı;

-sokaklarda farklı dillerde ücretsiz el ilanları dağıtılarak bilinçlendirme çalışmaları yapılmıştı;

-hıristiyanların cenazelerinin şehir içerisindeki kiliselere defnedilmeleri yasaklanmış, doğrudan mezarlıklara kaldırılmaları sağlanmıştı.

Ayrıca yine Dr. André Chantemesse salgının bulunduğu yerlerde hastalardan gelen eşyaların yüksek sıcaklıkta sularla etüv denilen makineler ile dezenfekte edilmelerini sağlamak için şehremanete bağlı üç adet dezenfeksiyon istasyonu (tebhirhane) kurulmasını önermişti. Böylelikle 17 Aralık 1893’te Gedikpaşa’da, Nisan 1894’de Tophane’de ve Mayıs 1894’de de Üsküdar’da üç adet tebhirhane hizmete sokulmuştu.
Tophane Tebhirhanesi 
Gedikpaşa Tebhirhanesi
531 metrekarelik alan üzerinde 138 metrekarelik ana bina ve 143 metrekarelik yan binalar ile kagir yığma taşıyıcı duvarlar üzerine ahşap makaslı çatı örtüsü ile inşaa edilen Üsküdar Tebhirhanesi günümüze ulaşan tek dezenfeksiyon evi olarak Üsküdar Doğancılar Caddesi 76 numarada içinde dezenfeksiyon için kullanılan etüv makinesi de dahil olmak üzere restore edilerek koruma altına alınmış ve Üsküdar İslam Sanatları Kurs Merkezi olarak hizmet vermektedir.


Üsküdar Tebhirhanesi











Üsküdar Tebhirhanesi’nde Etüv



Yan sokaktaki giriş
Beyoğlu, Santa Maria Draperis Kilisesi (1904);

Gerçek bir Hristiyan, Hz. İsa gibi her türlü maddi değerden yoksun olarak yaşamalıdır diyen Fransiskenlerin 1453’te Sirkeci’de “Santa Maria” adlı bir kiliseleri vardı ve daha sonra kiliselerini Galata’ya taşınmışlardı.

Bu Galata’daki ilk kiliseleri 1584 yılındaki Galata’yı kasıp kavuran yangında kül olmuş. Bunun üzerine bu tarikata gönül vermiş olan Madam Draperis kilisenin yeniden yapımı için bir arsa bağışlamış ve yeni kilise arsayı bağışlayan Madam Draperis’in adının da eklemlenmesiyle 1590’lı yıllarda Santa Maria Draperis kilisesi adıyla tekrar açılmıştı. Ancak bu yeni kilise de 1660’daki yangında yeniden yanmış ve yeniden yapılmış. Yeni yapılan kilise, 1678’deki yangında bir daha yanınca, artık bu bölgeye değil Pera’ya yapılmış ama burada çıkan yangında da tekrar yanınca; Bu kez 1769’da bugün olduğu yere yapılmıştı. Bu kilise de1870 Beyoğlu yangınında yine yanmış ve yeniden yapılmıştı. Bu nedenle, Beyoğlu Santa Maria Draperis Kilisesi’nin, sürekli yolculuk yaparak insanlara çağrı yapmanın daha doğru olduğuna inanan Fransisken Keşişler gibi Sirkeci’den başlayıp, Galata’ya oradan da Beyoğlu’na uzanan uzun bir yolculuk tarihi vardır.

1904 yılında II. Abdülhamit’in vermiş olduğu izinle, İtalyan Mimar Guglielmo Semprini tarafından yeniden inşaa edilen, bugün ayakta olan kilisenin girişinde bulunan kitabe özellikle dikkat çekicidir.  Zira kitabede  Sultan II. Abdülhamit’e ve Şehremini Rıdvan Paşa’ya kilisenin yapımı sırasında gösterdikleri yardım kolaylıklar için teşekkür edilmektedir.


Bu kitabesiyle Santa Maria Draperis Kilisesi, Dünyada giriş kapısının üzerinde Müslümanların Halifesi olan bir Osmanlı Padişahının ve onunla birlikte bir Belediye Başkanı’nın adının yazıldığı Vatikan’a bağlı tek kilise ünvanına sahip olmuştu.


KAYNAKLAR:

- Çanakkale Savaşı’nda Türk kadınının rolü - Nevin Yazıcı

- Çanakkale Muharebeleri sırasında İstanbul’da yardım faaliyetleri - Lokman Erdemir
  Çanakkale Araştırmaları Türk Yıllığı Yıl:10, Bahar 2012, Sayı 12

- Türkiye Büyük Millet Meclisi Tutanakları, 24 Haziran 1325, C:1 İ: 107 S: 221
  TBMM Kütüphanesi

- İstanbul Şehreminleri 1855-1928 (Mecelle - i Umur-ı Belediye) - Osman Nuri Ergin
  İstanbul Büyükşehir Belediyesi (Kültür A.Ş.) Yayınları

- Konak yıkmanın cezası ‘icabına bakıla’ - Teoman Okaygün / Cumhuriyet Dergi 27 Nisan 1986

- Sultan Aziz’den günümüze İstanbul (2) - Sadun Tanju / Cumhuriyet 20 Mart 1984

- Sultan Aziz’den günümüze İstanbul (3) - Sadun Tanju / Cumhuriyet 21 Mart 1984

- Ercüment Ekrem Talu - Bugün de Bu... / Mezar Deşenler, Cumhuriyet 24 Temmuz 1935

- Müfid Ekdal - Kapalı Hayat Kutusu Kadıköy Konakları

- Prof. Dr. Bedii N. Şehsuvaroğlu- Göztepe, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, 1970

- Dr. Metin And - Eski İstanbul’da Fransız Sahnesi

- Mor Salkımlı Ev - Halide Edip Adıvar

- Emir Bedirhan - (Kürdizade Ahmet Ramiz) Lütfi / 1907

“Bîra Qederê” (Kader Kuyusu) - Celadet Ali Bedirxan / Mehmet Uzun, Kürtçe Roman
  Türkçesi, Muhsin Kızılkaya, 1995

1 yorum:

mustafa dilaver dedi ki...

Levent bey, bizimle paylaştığınız yazılarınızı zevkle okuyorum. teşekkür ederim.
Mustafa Dilâver ( Odak Fotoğraf ve Grafik )
Yasemin Hanım'a selamlarımla
Hoşcakalın