Sayfalar

29 Aralık 2019 Pazar

İsviçre’nin Milka’sını çok iyi bilirsiniz, ya Ankara’nın Milka’sını?..

Hepimizin çok iyi tanıdığı İsviçre’nin Milka’sını 
Dünya’nın en çok satan çikolatası yapan,
isim babası, İsviçre’li Philippe Suchard’dır.
Philippe Suchard
(1797-1884)
Philippe Suchard’ın evi (1865)
İlk bakışta bir camiye benzeyen bu evi, Ortadoğu’ya yapmış olduğu bir seyahatten ilham alan
İsviçreli mimar Louis-Daniel Perrier tasarlamıştı.
Çok iyi tanıdığımız o Milka Çikolatası
İsviçreli Philippe Suchard’ın Neuchâtel’de kurduğu fabrikada doğmuştu.
Suchard Çikolata Fabrikası
Philippe Suchard, 1880’de İsviçre dışında ilk yabancı şubesini Almanya’da açmıştı. Suchard ölünce işi devralan damadı Johannes Carl Maria Russ (1838-1925) 1888’de Avusturya Bludenz’de ve diğer Avrupa kentlerinde şubeler açmış ve 1893’te ürettikleri çikolata “Suchard” adıyla İsviçre’nin ilk uluslararası markası olmuştu.




O güne kadar koyu ve kekremsi bir tad taşıyan çikolataya Russ süt karıştırarak, 1901’de ilk sütlü tablet çikolatayı üretmiş ve Almanca Milch (Süt) ve Kakao kelimelerinin ilk hecelerinden türetilen “Milka” adıyla tescil ettirmişti. O günden beri de Alp Dağları’nın eteklerinde boynunda çanı ile otlayan bir lila inek ile süslenmiş, tescil altına alınmış ve lila renkli paket ile satılmaya başlanmıştı.




Ve, Ankara’nın
Milka’sı...

Bu hava fotoğrafında Büyük Ankara Oteli ve hemen yanında Dr. Celal B. Evi.
(kırmızı ok ile işaretli) 
Avusturya Sefareti’nden Milka Villası ve bir altındaki arsada
yıkılmadan önce Fuat Bulca Villası, 1954’den öncesi olmalı
1992 yılının kış aylarında, Ankara sokaklarında
“Bulvar Palas Ankaralı kalmalı, Bulvar Palas’ı istiyoruz;
Palas yıkılmamalı!..”
sloganlarının duyulduğu TMMOB Ankara Şubesi, Ankaralı çevreci gençlerle bir arada eylemlere başlamış, Ankara Anakent Belediyesi Gençlik Örgütü’nün sokak gösterileri ile başlayan bu süreç, TMMOB Ankara Şubesi'nin Kültür Bakanlığı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Büro Müdürlüğü’ne 23 Aralık 1992’de verdiği koruma kararı istemli bir dilekçeyle de resmi nitelik kazanmıştı.
Dilekçede, sahipleri tarafından yıkım kararı alınan 1952 yılından günümüze kalan Bulvar Palas’la birlikte Milka Pastanesi’nin de Ankara ve Türkiye mimarisi için önemi anlatılıyordu;
“Bulvar Palas, 2. ulusal mimari döneminin örneklerinden birisi olup art arda yaylar çizen balkonları ile Vakıf Apartmanı’na gönderme yapan yapı çevresindeki yapılardan farklıdır. Ankara’nın toplumsal yaşamında önemli bir yeri olan Bulvar Palas, kentsel mekanda insanların belleğinde yer almış bir imgeye sahiptir. Bununla birlikte 1929’lardan günümüze kalan Milka Pastanesi, I. İnönü Meydanı’ndan Kavaklıdere’ye kadar uzanan kamu yapılarının arasında bölgenin bahçeli evler olduğu yıllardan kalmış üç örneğinden birisidir. Ayrıca, 1930’ların modernist dönemine ait kendi türünde tek örnektir.”
Büyük Ankara Otelinin inşaa edildiği 1966 yıllarında Milka Pastanesi’nin binası harab vaziyettedir. (kırmızı ok ile işaretli)
Bu başvurusuna bir yanıt alamayan TMMOB Ankara Şubesi, Koruma Kurulu’na 2 ay sonra yeniden başvurarak, durumun özellikle de Bulvar Palas ve Milka Pastanesi açısından aciliyetini belirtmişti. Bu istem üzerine, çıkan koruma kararı, henüz tebliğ edilemeden ne yazık ki Milka Pastanesi yıkılmıştı.
TMMOB’nin dilekçesinde Bakanlıklar ile Kavaklıdere arasında, Atatürk Bulvarı No:67’de, TBMM’nin neredeyse tam karşısında, sefarethanelerin yakınındaki bir konumda, büyükçe bir bahçe içerisinde konumlanan bu iki katlı, farklı geometrik formların bir arada kullanıldığı, özellikle de silindirik kütlesi, bol pencereleri ve teraslarıyla dikkat çeken betonarme karkas Ankara villasının, 1929’larda inşaa edildiğini belirtmişti. Ancak, sevgili Ankaralı dostum Emrah Türüdü ile paylaşımda bulunduğu, Hacettepe’den Çankaya istikametine doğru çekilmiş iki Ankara fotoğrafı üzerinde, onun tabiriyle “cımbızlayarak” yaptığımız akıl yürütmeleri ile ne tarihini 1928-29 olarak belirleyebildiğimiz ilk fotoğrafta ne de 1931 ve sonrasına ait olduğuna kanaat getirdiğimiz ikinci fotoğrafta, 1924 yılının sonlarında inşaatına başlandığını, 1925 ya da 1926’da tamamlandığını bildiğimiz SSCB Sefarethanesi’nin karşısında Milka Villası’nın yer almadığını keşfetmiş olduk.
(A) Cemil Uybadın’ın Kuleli Köşkü, (B) Yenişehir Su Perileri Çeşmesi,
(C) Musiki Muallim Mektebi (1928), (D) Guilio Mongeri’nin Ziraat Bankası Lojmanları (1926-28),
(E) Theodor Jost’un Sağlık Vekaleti (1926-1927), (1) SSCB Elçiliği (1925-26),
(2) Kızılay Genel Merkez Binası henüz yok, (3) Hıfzıssıhha Enstitüsü ise (1927-29)
Bu fotoğraf 1928-29 yılları arası olmalı ve Milka Villası yok.
(A) Cemil Uybadın’ın Kuleli Köşkü, (B) Yenişehir Havuzbaşı’nda CSO Sahnesi,
(C) Musiki Muallim Mektebi (1928) (1) SSCB Elçiliği (1925-26), (2) Kızılay Genel Merkez Binası (1929),
(3) Clemens Holzmeister’in Milli Müdafaa Vekaleti (1931)
Bu fotoğraf 1931’den sonrasını göstermektedir ve Milka Villası yok.
Öte yandan Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. kuruluş yıldönümü vesilesiyle bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği ile Sovyetler Birliği’ne ısmarlanan 1933 yılında çekiminin yapıldığı ve 1934’de tamamlanarak gösterimi yapılan 59:29 dakikalık “Türkiye’nin Kalbi Ankara” belgeselinin 44:37’inci dakikasında Milka Villası’nın yer almış olması, villanın 1933’den önce tamamlanmış olduğunun kanıtıdır. 

Bu da bize en azından villanın 1931-33 tarih aralığında inşaa edildiğini ve villanın TMMOB’nin açıklamasındaki gibi 1929 tarihinde değil tıpkı Adakale sokaktaki benzeri Dr. Celal B. Villası gibi 1932’de yapıldığı bilgisini vermektedir.
1933 yılında Sovyetler Birliği’nden yönetmen Sergey Yutkeviç tarafından çekilen “Türkiye’nin Kalbi Ankara” belgeselinde Atatürk Bulvarı üzerindeki Milka Villası’nın SSCB Sefareti’nden çekilmiş görüntüsü, arka planda Hüseyin Gazi Dağının silüeti.
Tam da bu noktada villanın kimin için ve kim tarafından tasarlandığı konusu ise bir muamma olarak ortadadır. Ne yazık ki Milka üzerine yazılmış kaynaklar büyük bir yanlış yaparak villanın sahibi ve mimarı hakkında bir karışıklığa neden olmuş ve bu yanlışlık ne yazık ki benim de farkında olmaksızın 2019 yılı içerisinde blogumda yazdığım bu makalede de sürmüştü.
Ancak yine Ankaralı dostum Emrah Türüdü’nün uyarısı ve kanıtları ile bu yanlışı düzeltip yazımı tekrar 5 Ocak 2021 tarihi itibariyle güncelledim.
1939 yılında çekilmiş bir hava fotoğrafında SSCB ve Avusturya Elçilikleri ile
(1) Milka Villası ve (2) Fuat Bulca Villası.
Güvenilir bulduğum bir kaynak olan, Koç Üniversitesi-Vekam işbirliği ile 1-11 Eylül 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilen “Sivil Mimari Bellek Ankara 1930-1980” Sergi Katalogu Sf:19’da, Milka Pastanesi, konumu ile hiç ilgisi bulunmayan kuş uçumu 1520, yürüyüş ile ise 1800 m. uzaklıkta, Adakale Sokak üzerinde Mongeri’nin Ziraat Bankası Lojmanları’nın tam karşısında yer alan, ki belirtmeliyim mimari olarak çok benzerlikler taşıyan, mimar İlyaszâde Arif Hikmet Holtay’ın tasarladığı, 1932 yılında Bakteriyolog Dr. Celal B. için inşaa ettirilen villa ile karıştırılmakta ve (Dr. Celal B. Evi) Milka Pastanesi olarak kayıtlara geçmektedir.
Uçaktan çekilmiş bu hava fotoğrafında Adakale sokak üzerindeki Dr. Celal B. Evi (1) ve
Atatürk Bulvarı’ndaki Milka Villası’nın (2) konumları çok açık ve net olarak belli olmaktadır.
Ayrıca Bu iki yapıya benzer, yine aynı karakterdeki başka bir yapının da Mithatpaşa Caddesi ve
Tuna Caddesi köşesinde (3) yer aldığı da görülebilmektedir.
Adakale sokak üzerindeki Dr. Celal B. Evi ve tam karşısında Levanten kökenli Türk mimar Guilio Mongeri’nin eseri olan üç blok halindeki Ziraat Bankası Lojmanları
Levanten kökenli Türk mimar Guilio Mongeri’nin eseri olan
üç blok halindeki Ziraat Bankası Lojmanları
Restorasyon Projesinden alınan bu illüstrasyonların kaynağı: ozgurproje.com.tr’dir.


Dr. Celal B. Evi’nin terasından Ziraat Bankası Lojmanları
Fotoğraf: Ali Cengizkan’ın “Bir Şehir Kurmak 1923-1933” Sergisi’nden
1929 yılında inşaa edilen villanın Yenişehir yönündeki komşu parseline, asistanı olduğu Celemens Holzmeister’in tavsiyesiyle 1927 yılında Türkiye’ye gelen ve modern Ankara’nın şekillendirilmesine yön veren Avusturyalı mimar Ernst Arnold Egli (1893-1974) tarafından, 1936 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanikli hemşehrisi ve kendisi gibi 1881 doğumlu TBMM II., III., IV. Dönem Rize, V. Dönem Çoruh Milletvekili, kuruluşundan bir yıl sonra Türk Teyyare Cemiyeti’nin (Türk Hava Kurumu) Başkanlığı’na getirilen ve 1927-1939 yılları arasında bu görevi sürdüren Ahmet Fuat Bulca’ya hediye etmek üzere sipariş ettiği ve de bizzat projesine müdahil olduğu villayı inşaa etmişti.
Fuat Bulca Villası arka cephe
Fuat Bulca Villası Bulvar Cephesi
Fuat Bulca Villası ve sağ komşusu Milka Villası
Söz konusu alanda Fuat Bulca’ya ait birbirine bitişik dört arsa için İmar Müdürlüğü, dar uzun parseller olması nedeniyle yalnızca birine ev inşaa edilmesine müsaade vermiş, birleştirilen 919 m²’lik arsa üzerine de villa inşaa edilmişti. Bulca Ailesi ancak üç yıl oturdukları villadan Atatürk’ün ölümünden sonra Fuat Bulca’nın Ankara’ya küsmesi üzerine 1939’da İstanbul’a taşınmış ve villayı da İspanya Büyükelçiliği’ne kiraya vermişti.

Fuat Bulca’nın 14 Eylül 1962’de bir trafik kazası sonucu vefatından 8 yıl önce, villa Emekli Sandığı’na satılmış ve kısa bir süre sonra da yıkılmış, diğer parsellerle birleştirilerek arazinin tümüne, İsviçreli mimar Marc-Joseph Saugey ve Yüksel Okan tarafından 1960 yılında tasarlanmış ve 1960-66 yılları arasında inşa edilerek açılan, Ankara’nın ilk, 1986 yılına kadar da tek beş yıldızlı oteli olan Büyük Ankara Oteli’nin inşaasına başlanmıştı.

1955’ten sonra uzun yıllar boş kalan ve zaman içerisinde harab olan Milka Villası ise, Büyük Ankara Oteli tarafından uzun yıllar boyunca satın alınmak istenmiş, ancak villayı 1966 yılında Ankara’nın ünlü eğlence mekanlarından Klüp 47’nin sahibi Yunus Reyhan ve açılışını dönemin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin yaptığı, Atatürk Bulvarı üzerinde ince ve uzun krik-kraklarıyla ünlenmiş Hülya Pastanesi’nin işletmecisi amca oğlu İbrahim Reyhan satın alabilmişlerdi. Harap haldeki villayı satın alan ortaklar, binada yapmak istedikleri onarım ve revizyonlar için istedikleri ruhsatın gecikmesi yüzünden uzun süre beklemek zorunda kalmışlar, ruhsatı aldıktan sonra da kapsamlı bir onarım yapmış ve 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak hizmete açmışlardı.

İki ortak Atatürk Bulvarı’ndaki pastaneyi açmadan daha önce, Tunalı Hilmi Caddesi’nde eskimiş, köhne ve Boris Usta adlı bir rum ortağı olan bir pastaneyi satın alarak Milka adıyla canlandırmışlar ve 1959’dan 1995’e kadar çalıştırmışlardı. Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki Milka 1995’te kapanana dek Ankara’nın en iddialı, şık pastanelerinden ve ‘piyasa’ caddesinin gözde buluşma mekanlarından biri olmuştu. Milka, pasta ve çikolatanın çok farklı türlerini Ankaralılara sunuyordu. Hattâ Likörlü Çikolata’yı Ankaralılara ilk olarak Milka sunmuştu. Milka demek Nazım Reyhan demekti, Ankara’daki pasta camiası dededen pastacı olan Nazım Reyhan’ı mesleğin en önemli ustalarından biri olarak saygıyla anardı.

Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki Milka Pastanesi

Çocukluk ve gençlik dönemlerini Ankara’da geçiren, 1969 yılında ODTÜ İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra, babası Ahmet Gültan ve babasının kuzeni Haydar Ertan’ın 1954 yılında açmış olduğu Bulvar Palas Oteli’nde 1993 yılı sonuna kadar çalışan Hasan Gültan’a Kültür Bakanlığı’nda çalışan bir arkadaşından bir telefon gelmiş ve telefondaki kişi ona bir evraktan bahsetmişti. Evrakta
“Bulvar Palas ve Milka Restaurant’ın bulunduğu binanın anıt eser olup olmadığının kendilerine bildirilmesi”
gerektiği yazılıydı. Milka Restaurant’ın sahibi İbrahim Bey, bu durumdan dolayı üzüntü duymuş, personelin parasını verip içindeki eşyaları satarak restoranı kapatmıştı. Bir gece bir yıkım ekibi gelmiş ve Milka Restaurant’ı yerle bir etmişti. Bu olayın üzerine Bulvar Palas’ı kurtarma çabaları daha bir önem kazanarak devam etmişti.

Bir süre sonra, Bulvar Palas için yapılan girişimlerin sonucu alınmış, ilk başvuru üzerinden 7 ay geçmesine karşın, kuruldan “koruma” kararı çıkmış ve “Korunması Gerekli Kültür ve Tabiat Varlıklarının Tespit Tescili Hakkındaki Yönetmelik” gereğince Bulvar Palas’ın “korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı” olarak tapu siciline kaydedilmesi kararlaştırılmıştı. Ne yazık ki bu arada Milka Pastanesi yıkıldığı ile kalmıştı.
1993 yılında yıkılan Milka Restaurant’ın arsasına daha sonraki yıllarda bugün Tv8 Ankara Merkez Binası olarak hizmet veren, bence çok çirkin olan ve Ankara’ya yakıştıramadığım bir İşhanı, villanın arkasındaki uzun bahçe parseline de Dünya Göz Hastanesi inşaa edilmişti.



1950-1990 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli kademelerde görev almış, 5 Nisan - 27 Haziran 1963 tarihleri arasında Lizbon, 1976-1979 yılları arasında Helsinki, 11 Kasım 1979-1 Eylül 1983 tarihleri arasında Brazil Büyükelçiliği ve 1 Ocak 1985-1 Ocak 1989 tarihleri arasında UNESCO Daimi Temsilciliği görevlerinde bulunmuş olan Büyükelçi Mehmet Yalçın Kurtbay, henüz yıkılarak Ankara’nın kent belleğinden silinmeden önce (metnin sonundaki telefon numarasının standart olduğuna ve hala uluslararası alan koduna geçilmemiş olduğuna bakarak, yazının 1988 yılından öncesine ait olduğunu söyleyebilirim) Güneş Gazetesi’nin Pazar eklerinde kaleme aldığı “Yemek-İçki” başlıklı köşe yazılarından birinde Milka’yı şöyle anlatmıştı;
“Ankara’yı tanıyanlar bilirler Milka bir lokanta için ‘mutena’ bir yerdedir. Bakanlıklar’da Atatürk Bulvarı üzerindedir. Büyük Ankara Oteli’nin yanıbaşında, yabancı diplomatik misyonlarla bankaların birçoğunun ortasındadır. TBMM’nin adeta karşısındadır; yakınında bir sürü büyük iş merkezi ve şirket bulunmaktadır. Buna şanslı bir konum da diyebiliriz. Bu yüzdendir ki müşterilerinin çoğunluğunu iş adamları ile yabancılar oluşturmaktadır. Bunların önceliği bu gün de sürmektedir. Ancak, bana kalırsa, Milka’nın çarpıcı özelliği ‘mekânı’dır, içinde bulunduğu binadır.

Bu 1930’lu yılların bir villasıdır. Sanırım Ankara’da bu gün ayakta kalmış o devrin tek villasıdır. O zamanların tanımıyla ‘kübik’ iki katlı, beton bir villa değişik formları, bol pencere ve teraslarıyla ‘hasretimizi’ depreştiren, o devri yaşamamış olanların da mimari özellikleriyle ilgilerini çeken bir bina; Kızılay’dan Çankaya yönüne giderken herkesin hemen gözüne çarpan ufacık bir yapı. Bütün bu güzel özelliklerin, hiç olmazsa başlangıç yıllarında Milka’cıları epeyce üzüp uğraştırdığı da bir gerçek. Belediye uzun yıllar gerekli müsaadeyi vermedi, plan değişikliğini ‘Demokles’in Kılıcı’gibi başlarında tuttu.

Büyük Ankara Oteli de uzun yıllar binayı almaktan vazgeçmedi. Milka’cılar sonunda güçlükleri yenmeyi başardılar. Bu hem Ankara’ya bir lokanta. Hem de devrinin özelliklerini taşıyan hiç olmazsa bir örneğin hayatta kalmasını sağladı.

1929 yılında yapılmış olan bu binayı amca çocukları Yunus ve İbrahim Reyhan, 1966 yılında satın almışlar. Bina 1972 yılında pastane ve kokteyl salonu olarak kullanılmaya başlanmış, 1982’de de Lokanta haline getirilmiş.

Yunus Reyhan’ın bu gün yoklar arasına karışmış Klüp 47, İbrahim’in de ünlü Hülya Pastanesi deneyimleri vardır, arkalarında. O tecrübedir ki bu lokantanın 10 yıldır aynı düzeyde sürmesine yardımcı olmaktadır. Milka’nın baş aşçısı Osman Güney’dir.

Milka’nın klasik bir lokanta olduğunu söylemeliyim. Yemek listesi de bunu aksettirmektedir. Size sunulanlar Türk ve yabancı mutfakların varlıkları herkesçe bilinen ürünleridir. Bunlar size çok geniş bir seçenek vermekte ve hepsi itina ile hazırlanmaktadır şüphesiz.

Değişik yemekten hoşlananlara, yaratıcılığı sevenlere, düş kırıklığı uğramamaları için ‘Fırında Sütlaç’ tavsiye ederim; piliç, lokantanın özelliği olan taş fırında patates, mantar, soğan ve domatesle pişirilmektedir. Önereceğim tatlı ‘Parfe Triano’dur. Ancak, bunu seçenlere güzel parfenin tadını, yanında verilen çikolata sosuyla bozmamalarını tavsiye ederim. ‘Peynir-Mantar sufle’ biraz kalınca olmakla beraber antre olarak seçilebilir.

Milka’nın spesiyaliteleri de var. Bunların başında ‘Milka Sürpriz’ geliyor; sürprizliğine helal getirmeden ipucu vereyim: Doldurulmuş ve gratine edilmiş dana etidir bu. Lezzetli ve değişik bir yemek. Bu defa tatmadığım, ancak bildiğim klasik ‘Kağıtta Levrek’ aynı güzelliğini koruyormuş. Milka’da antre, et veya tavuk ile tatlıdan oluşan bir yemeği 30-40.000 TL. Arasında yiyebilirsiniz.

Ankara’nın güzel yaz gecelerinden birinde arka bahçede yemek yeme zevkini, fırsat düştüğünde tatmanızı dilerim.

Milka Restaurant, Atatürk Bulvarı, 185-Ankara
Telefon: 115 66 77 – 125 40 48”


O yıllarda, havaların güzel, günlerin uzun olduğu yaz akşamları, mesai bitiminde çalıştığım Kuğulu Park’ın köşesindeki Cenap And Evi’nin hemen yanıbaşında ona oldukça benzeyen sarı renkli iki katlı villadan (Tubitak, YAE- Yapı Araştırma Enstitüsü), bir arkadaşımla birlikte hemen hemen her Ankaralının yaptığı gibi aheste bir şekilde, sohbet ede ede Kızılay’a kadar yürürdük. Bu piyasa saatlerinin bazısı, Milka’da verilen bir aperatif arasıyla kesilir, sonra tekrar devam edilirdi. Arkadaşım tanınırdı, müdavimlikten garsonlar ve şefler arasında, ben de bu tanışıklığın keyfini sürerdim. Genellikle üst kat balkonunu tercih eder, hem hava alır hem de gelen geçeni izlerdik. Şef garson, bir süre sonra müptelası olduğumuz bir kokteyl ile tanıştırmıştı bizi, sonraki zamanlarda tek tercihimiz o olmuştu; tekila bardaklarının kenarının tuzlanması gibi kenarları çekilmiş kahve ile kaplanmış viski bardağında, yanında kavrulmuş badem ile birlikte sunduğu bu serinleten mis gibi kahve kokulu kokteyle Beyaz Rus (White Russian) adını vermişti. 4 cl Moka Kahve Likörü, 2 cl Votka, 3 cl soğuk sütü shakerda hazırlayıp, buz parçacıklarıyla birlikte servis ederdi.


Bazı günler balkonun komşu olduğu yuvarlak salonun açık pencerelerinden neşeli konuşmalar ve kahkaha sesleri gelirdi,
bilirdik ki “Sanat Güneşi” yine burada...

Ankara’da sahne aldığı zamanlarda, beraberinde kucağında iki köpekçiği ile dolaşan Erkan Özerman ile birlikte mutlaka Milka’ya uğrardı Zeki Müren. Hep de ikinci kattaki yuvarlak salonu tercih eder, hoş sohbeti ile dostlarını kırar geçirir, etraftaki masalarla şakalaşır, bir yandan da pilli cep radyosunu açarak kendi reklam saatlerini izlerdi. Onun olduğu günlerde yuvarlak salon ona ayrılmış gibiydi, zira o varken pek kimse oraya oturmaya cesaret edemezdi. Kazara genç bir çift kuytu diye o salonda oturmayı düşünse ve tercih etse, bir süre sonra havada uçuşan esprilerden kızın yüzü kızarır, erkek de eğer biraz da yakışıklı ise, Zeki Müren ve dostlarının şakacıktan da olsa çapkın bakışlarından ve muzip sataşmalarından bîzâr olur, ter içinde kalırdı.

Gazeteci ve yazar Ali Saydam bir köşe yazısında;
“O zamanlar Ankara’nın en şık Café-Restaurant’larından biriydi, Milka. Rahmetli Zeki Müren’le ilk kez orada tanışmıştık… Bir akşamüstüydü… Kızılay-Sıhhiye arası (konumlama yanlış) piyasa sonrası… Ben lise son öğrencisiydim. ‘Publicity’ (medyada görünürlük) lafını ilk kez ‘Paşa’nın ağzından duymuştum. Örnek çok çarpıcıydı:
‘Bir gün basın benden söz etmeyi keserse, çırılçıplak soyunur, önüme bir çınar yaprağı yapıştırır, yine birinci sayfadan haber olurum!”

dediğini anlatmıştı...

Şimdi “Mr. And Mrs. Brown...” diye yazsam; şu an yaşı 50’nin üzerinde olan bir çok kişi hemen devamını getirecek; “... went to the seaside”ı yapıştıracaktır…

Hemen çoğumuzun (ben ve benim yaşımdakiler için söylüyorum bunu elbette) ortaokul sıralarında ilk kez tanıştığı İngilizce’den bahsedildiğinde hemen aklına bu tümce gelir ve ardından da “Gatenby!..” adı dökülür, beyinlerimize işlemiştir. Gerisi deseniz, pek de bir şey çıkmaz, “This is a book, that is a pencil”dan, “George, Jack, Mary ve Rose”dan başka... Cep kitabı büyüklüğünde küçük bir kitaptır, “A Direct Method English Course”- “A New Course specially designed for Turkish Students” by E. V. Gatenby...

Mr. and Mrs. Brown teması, Elif Şafak’ın “Henüz Başlamakta Olan Deliliklerin Azizi / Araf” adlı kitabında, İstanbul’dan Boston’a gelen Siyaset Bilimi doktora öğrencisi Ömer adlı karakter sayesinde Edebiyatımıza da girmişti.
“...ceplerini yoklamıştı, bulsa isminin noktalarını yerine koyabilecekti. Ama artık ne fark ederdi. Noktası olsa da olmasa da böyle bir soyadı ayaklarına vurulmuş bir prangadan, bir gezgin için aşırı ağır bir yükten başka bir şey değildi. İnsanı bir yere ait olmaya, yerleşmeye, takip edilebilir bir geçmiş, bir aile ve adına layık bir gelecek sahibi olmaya zorluyordu. Tercih şansı olsa, daha hafif, narin, esnek ve portatif, her gittiği yere kolayca taşınabilen bir soyadına sahip olmak isterdi Ömer, Mr. ve Mrs. Brown gibi...

İstanbul'da lise yıllarında İngilizce dersinde okuduğu ilk kitabın adı İngilizce Öğreniyorum- I’di. Birinci yılın ilk döneminde okutulan ders kitabıydı bu. İkinci dönem başka bir kitaba geçmişlerdi, İngilizce Öğreniyorum-II ve böyle sürüp gitmişti. Fazla bir ilerleme kaydettikleri izlenimi vermiyordu kitaplar; Dördüncü ya da beşinci dönemlerde öğrenciler ders kitaplarının kapaklarını çiziktirerek dalga geçmeye başlamışlardı, halâ İngilizce Öğreniyorum-XIV; Umutsuzca İngilizce Öğrenmeye Devam Ediyorum-XXXV. Öğretmenleri bütün dünyada İngilizce eğitiminde temelde aynı sistemin kullanıldığını, yine de farklı ülkelere uyarlarken her kitapta ufak tefek değişiklikler yapıldığını belirtmişti. Diziyi planlayanların niyeti ne olursa olsun, kitapların başlık ve içerikleri pek başarılı değildi. İngilizceyi insanın asla tam manasıyla keşfedemeyeceği, sadece içinde debelenebileceği bir kaygan zemin gibi gösteriyorlardı; İnsanın dokunabileceği ama asla elinde tutamayacağı sabunum su bir yapı. Ne kadar uğraşsan da tutamayacağın senden hızlı bir tavşan- dil, ne ulaşabildiğin, ne de ulaşıp ulaşmamayı umursamama hakkını koruyabildiğin. Yine de, başlıklarının moral bozucu bir biçimde uzayıp gitmesine rağmen, başkahramanlar Mr. ve Mrs. Brown'dan başka birileri olsa İngilizce Öğreniyorum dizisi çok daha eğlenceli olabilirdi.

Eğer Türkiye'de nice lise öğrencisi gramere azami dikkat gösterip, asgari kelime hazinesiyle geçinen, iğretiliği kemikleşmiş bir İngilizce konuşuyorlarsa bunun suçu kısmen de olsa Mr. ve Mrs. Brown’a aitti. İngilizce Öğreniyorum-I-II-III-IV... dizisi boyunca en basit faaliyetleri dahi en alengirli şekillerde yaparak sayfalarda kol gezerler, bu arada genç okurlarının yaratıcılık ve hayal yeteneklerine nasıl zarar verdiklerini bilmezlerdi.

Çift İngilizce Öğreniyorum’un ilk sayfalarında, evlerinin mutfağında ağızları kulaklarında gülümser vaziyette zuhur etmişlerdi. Bu ilk karşılaşmada Mrs. Brown ‘tabak’, ‘fincan’ ve ‘elma’ kelimelerini öğretme vazifesiyle tezgâhın yanında duruyor, Mr. Brown ise masada oturmuş, amaçsızca kahvesini yudumluyordu. Sonraki hafta Mrs. Brown ‘koltuk’, ‘perde’ ve herkesi hayrete düşürerek ‘televizyon’ kelimelerini öğretmek üzere yine aynı elbise ve aynı tebessümle oturma odasında hazır ve nazırdı. Mr. Brown görünürlerde yoktu. Sonraki haftalarda çiftin öğretme teknikleri de gülüşleri ve giysileri gibi, nadiren değişmişti. Her farklı sahnede Mr. ve Mrs. Brown etraflarındaki her şeyi üç temel ölçüte göre tanımlayıp öğretiyorlardı: renk, büyüklük ve yaş. Böylelikle, Mr. Brown bahçede küçük bir köpek gördüğünde Mrs. Brown yeşil halıyı süpürüyor ya da Mr. Brown eski koltuğunda otururken Mrs. Brown beyaz bir doğum günü pastası yapıyor, işleri karmaşıklaştırma zamanının geldiğine kani olduklarındaysa küçük yeşil yeni halıları süpürüyor ya da büyük yaşlı siyah köpeklere rastlıyorlardı. Ancak çok geçmeden bu iç mekân sahnelerinin geçici bir safha, çiftin hayatında bir nevi ara dönem olduğu ortaya çıkmıştı. Kitabın ortalarında bir yerlerde o dönem sona erdiğinde, Mr. ve Mrs. Brown bir dizi dış mekân faaliyetine kendilerini vurup bir daha da dur durak bilmediler. Kafeslerdeki hayvanların isimlerini saymak için hayvanat bahçesine gittiler, otlar, ağaçlar ve çiçekleri öğretmek için dağlara tırmandılar, ‘gözlük’ seçmek, ‘dondurma’ yemek ve sörf yapanları seyretmek için kumsalda bir gün geçirdiler; ‘marul’, ‘lahana’, almak için yakınlardaki çiftliklere, ‘eldiven’, ‘kemer’ ve ‘küpe’ satın almak için mağazalara gittiler, her ne kadar bunları hiç giymeseler de takip eden bölümlerde. Ara sıra tekrarladıklan bir başka faaliyet de uzun, mayışık ‘güneşli bir pazar günü idi’ pikniklerine çıkmaktı. Orada ‘kurbağa’, ‘uçurtma’, ‘çekirge’ kelimelerini öğrettiler, ‘tepeler’ arasından akan bir ‘ırmak’ kıyısında dinlenirken. Her ne kadar Mr. ve Mrs. Brown dünyanın başka memleketlerinde olup bitenlerle zerrece ilgili görünmeseler de bir keresinde ‘havaalanı’, ‘gümrük’, ‘bavul’ ve ‘sombrero’ kelimelerini öğretmek için Meksika’ya gitmişlerdi. Pek çok öğrenciyi hüsrana uğratan bir çabuklukla geri dönüp, tekrar evlerinde görüldüler; Arkadaşlarına ve akrabalarına (her biri sombrerolu) tatil fotoğraflarını göstermek, bir yandan da the past perfect tense’i öğretmek için şatafatlı bir parti vererek. Durdurak bilmeden hareket halinde olsalar da, Mr. ve Mrs. Brown'in asla adım atmadıkları mekânlar da vardı. Asla mezarlıklara gitmezlerdi mesela; Sınıftaki oğlanların çoğunun kapısına kadar gidip, içine girmeye cesaret edemedikleri kerhaneler şöyle dursun, yaşam evrenlerinin hiçbir yerinde sanatoryumlara, rehabilitasyon kliniklerine, akıl hastanelerine de rastlanmazdı. Mr. Brown'in bir garsoniyerde ağzı kulaklarında, bütün oğlanların öğrenmeye can attığı İngilizce ayıpcı kelimeleri öğretmesini ya da Mrs. Brown'in bedeniyle, ördekleri göstermek ve doğum günü pastalarını süslemek dışında şeyler de yapabileceğini hatırlamasını bekledikleri yoktu. Ama en azından yürüyebilir, sokaklara çıkabilirlerdi. Resmettikleri dünya bunca gerçekdışı ve steril olduğundan, öğrettikleri dil de gerçekdışı ve steril bir hal almış, teorik -yani gramatik- olarak ne söylemek gerektiği bilindiği halde İngilizce konuşmak bir nebze olsun kolaylaşmamıştı.

Ardından İngilizce Öğreniyorum-I-II-III... dizisinde öğretilen mutlu hayat taklidinin, gerçekten mutsuz insanlarla dolu mutsuzca gerçek hayat tarafından amansızca sınanacağı o lanetli an çıkagelirdi. Çocuklarının İngilizce konuştuğunu duymak orta sınıf Türk anababaları için müthiş bir gururdu. Hiçbir fırsatı kaçırmazlardı. Pat diye, akrabalarının ve arkadaşlarının önünde çocuklarını İngilizce konuşmaya, bir şey söylemeye zorlarlardı, yeter ki kulağa yeterince İngilizce gelsin. Anababaların, hiçbir içerik ya da maksat olmaksızın çocuklarının İngilizce konuştuğunu duyma istekleri yeterince kahrediciydi ama beterin beteri olduğu, bu anababalar birkaç turistle karşılaşınca ortaya çıkardı. ‘Neden konuşmuyorsun’, diye dürtelerlerdi çocuklarını, ‘git konuş turistlerle, sor bakalım bir şeye ihtiyaçları var mı. İki dönemdir İngilizce dersi alıyorsun. Konuşabilirsin!..’

Konuşabilirlerdi elbette. Sahne biraz daha farklı olsa turistlerle konuşabilir hatta muhabbet bile edebilirlerdi.”


Türk öğrencilere İngilizce öğretmek için tasarlanmış ve ilk yayım tarihi 1949 olan bu kitapların yazarı, Kuzey İngiltere’de, Kuzey Yorkshire Kontluğunun Leyburn yerel bölgesinde, West Witton kasabasında doğmuş olan Edward Vivian Gatenby’dir (1892–1955).

Londra Üniversitesi’nden yüksek lisans derecesi olan E. V. Gatenby, 1923-1942 yılları arasında Profesör ünvanı da aldığı Japonya / Sendai, Tohuku İmparatorluk Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okutmanı olarak görev yapmış, İngiltere’ye döndükten kısa bir süre sonra 1944’de İngiliz Kültür Derneği (British Council) tarafından Konsey operasyonları için Türkiye’ye Dilbilim Danışmanı (Linguistic Adviser) olarak gönderilmişti. Aynı zamanda da o zamanki adıyla Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Pedagoji profesörü ve İngilizce Bölüm Başkanı olarak çalışmaya başlamış, bu da yetmemiş, 1945 yılında da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde İngilizce profesörü olarak çalışmaya başlamıştı. Bunlarla da yetinmeyen E. V. Gatenby, 1951 yılından itibaren Ankara Radyosu’nda bir dizi İngilizce dersi vermişti.

Türkiye’de daha önceleri devlet okulları için Faucet tarafından hazırlanan 4 kitaplık “Oxford English Course” ve Charles Eckersley tarafından yazılan “Essential English for Turkish Students” kaynak kitaplarındaki bazı zayıflıklara dikkate alarak, yeni bir ders kitabı yazmaya el atmıştı. Elbette bu sebepsiz değildi; Türkiye’deki Devlet okullarında öğrenciler üç yabancı dilden (Fransızca, Almanca ve İngilizce) birini seçme özgürlüğüne sahipti ve çoğunluğu İngilizceyi tercih etmekteydi. Ancak 1943-44 Eğitim döneminde 125.976 öğrenciden ancak 25.600’ü İngilizce eğitim olanağına sahipti, nedeni de İngilizce öğretmen yetersizliğiydi. Buna karşılık Fransızca dil eğitimi Fransa Hükümeti tarafından desteklenmekteydi ve örnek vermek gerekirse büyük bir Türk Lisesinde (muhtemelen Galatasaray) 12 adet Fransız öğretmen görev yapmaktaydı. Büyük şehirlerin yanısıra taşrada da öğretmen ve kaynak ihtiyacı fazlaydı ve bu giderildiği taktirde zaten talep olan İngilizce Türkiye’nin ikinci yabancı dili olabilirdi. İşte bu nedenlerle E. V. Gatenby 6 kitaptan oluşan “A Direct Method English Course” u hazırlamış ve müfredatta yer almasını sağlamıştı. 1952-53 yıllarında yayıncı Longmans, Green and Co. Ltd. E. V. Gatenby’nin Türk öğrenciler için özel olarak tasarlanan 6. Kitaplık bu yeni kurs kitabını, “A Direct Method English Course”u yayımlamıştı. 1949-1964 yılları arasında “A Direct Method English Course” Longmans, Green and Co. Ltd. Londra telif hakkıyla İstanbul Yeni Savaş Matbaası tarafından basılmış ve Derya Yayınevi tarafından yayımlanmışlardı.

Kitaplar tanesi 2,5 liradan satılmaktaydı, ancak alım gücü yüksek olan bazı aileler çocukları için, kitabın Londra’da lüks kuşe kağıda basılmış baskılarını 10’ar lira ödeyerek almayı tercih ediyorlardı.

“A Direct Method English Course” 1953 yılından 1979 yılına dek öğretim kurumlarında ders kitabı olarak okutulmuştu. 1972 yılından itibaren Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan “An English Course for Turks” dizisi İngilizce Ders Kitabı olarak kullanılmaya başlanmış, yanısıra E.V. Gatenby’nin kitabı 1972’den 1979’a kadar yardımcı ders kitabı olarak okutulmaya devam etmişti.

Bu arada 1946 ve 1955 yılları arasında Edward Vivian Gatenby, İngiliz Kültür Derneği himayesi altında büyük bir yolculuk yapmış, Lübnan, Suriye, Kıbrıs, Yugoslavya ve İsrail’de İngilizce öğretimi konusunda hükümetlere tavsiyelerde bulunmuş ve yaz okulları düzenlemiş, Güney Afrika ve Mısır da dahil olmak üzere çeşitli ülkelerdeki İngilizce kurslarını ziyaret etmişti. 1950’de Hindistan’daki Mahableshwar’a gittiğinde, bağımsızlıktan sonra o ülkede düzenlenecek ilk büyük ölçekli İngiliz Kültür Derneği etkinliğini yönetmişti.

Sınıf
İngiliz Kültür Derneği için yapmış olduğu bu başarılı çalışmalar nedeniyle Birleşik Krallık tarafından 1953’te O.B.E. (Order of British Empire), 1955’te de C.B.E. (Commander of the Order of the British Empire) nişanı ile ödüllendirilmişti.

Sabah
1954’te İngiliz Kültür Derneği’nden istifa eden, İngiltere’ye dönerek emekli olmayı ve Longmans’ta bir danışmanlık görevi almayı uman Edward Vivian Gatenby Türkiye’deki yoğun çalışmaları ve yaptığı sık, yoğun seyahatleri nedeniyle yatağa düşmüş, üç günlük hastalıktan sonra da Kasım 1955’te beklenmedik bir şekilde aniden vefat etmişti.

Misafirlik

Akşamüstü çay saati

Doğum günü

İşe Gidiş (Ne güzel, ama korkunç bir görüntü - gerçekten acele etmeyi ve çalışmalarını bitirmeni ve bir yetişkin olarak çalışmaya başlamanı istiyor!)

E. V. Gatenby’nin “A Direct Method English Course” kitaplarında yer alan ve bazıları yukarıda görülen resimler, İngiliz İllüstratör Leslie S. Haywood tarafından çizilmişti.
Edward Vivian Gatenby vefat ettikten sonra yaklaşık bir buçuk sene sonra, Gatenby’nin eşi İngiliz Kültür Derneği (British Council) aracılığıyla eşinin kütüphanesini, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kütüphanesine bağışlamıştı.
Haber basında şu şekilde yer almıştı;
“Sekiz yıl müddetle Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İngiliz dili ve edebiyatı profesörlüğü yapmış olan müteveffa E. V. Gatenby’nin hususi kütüphanesindeki İngiliz dili ve edebiyatına ait eserler, eşi tarafından Fakülte Kütüphanesine bağışlanmıştır.

Bu münasebetle 23 Aralık 1956 günü Fakültede bir tören yapılmış ve İngiliz Kültür Heyeti Başkanı, eserleri, Fakülte dekanına teslim etmiştir.”


Ve bir gün, 2006 yılında sanırım, ironik bir şekilde Mr. & Mrs. Brown’ı öldürüverdi birileri;
“Mr. and Mrs. Brown went to the other side”
diye vefat ilanı vererek!..
“Onlarla İngilizce öğrenmek için çok çabaladınız ama olmadı... Kendilerine Allah’tan rahmet, sevenlerine başsağlığı dileriz
diyerek, İngilizce Eğitim verdiklerini iddia eden “Global English” adlı bir kuruluş, reklamlarını yapmak için onları kullandı…

Bu da yetmezmiş gibi 2007’nin Aralık ayında, Reklamcılar Derneği seçici kurulu bu dahiyene fikri(!) bulup uygulayan “Ferm Creative Group” adlı reklam şirketini, bu yaratıcı fikirlerinden dolayı
“Kristal Elma” ödülü ile taçlandırdı!..


1993 yılı 253 sayılı Mimarlık Dergisi’nin 45. Sayfasında, ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Baykan Günay, “Gatenby’nin Evi” başlıklı yazısında Edward Vivian Gatenby ve ailesinin 1945-1954 yılları arasında Ankara Atatürk Bulvarı No:67’deki villada (Milka) kiracı olarak yaşadıklarından bahseder.

Bu kaynağı, kaynak vermeden bu bilgiyi paylaştığı için tartışamam, bu mümkün değil elbette, aksini kanıtlayana dek. Ancak kafamdaki soruyu, tezi ortaya koymakta da bir sakınca görmemekteyim. Yazının başında Adakale sokakta yer alan Dr. Celal B. Evi ile Milka’nın karıştırıldığına değinmiştim. Acaba burada da buna bağlı bir karıştırma söz konusu olabilir mi? E. V. Gatenby, Milka Villası’nda değil de, Adakale sokaktaki Dr. Celal B. Evi’nde mi kiracı olarak yaşamış olabilir mi? Zira E. V. Gatenby, 1944 yılında İngiliz Kültür Derneği (British Council) tarafından Türkiye’ye gönderilmişti ve Ankara’daki İngiliz Kültür Derneği o zamanlar Adakale sokak ile Mithatpaşa Caddesi’nin kesiştiği köşedeydi. Pekâla İngiliz Kültür Derneği, bu yüksek düzeydeki dilbilim danışmanı için, Milka Villası yerine derneğe 225 metre mesafedeki Dr. Celal B. Evi’ni kiralayarak, kendisine tahsis etmeyi daha uygun bulmuş olabilirdi. Kim bilebilir?..

Şu anda, herhangi bir kaynak ile destekleyemesem de Milka ile Dr. Celal B. Evi’ni bir araya getiren sorunsal üzerine bir kaç şey söylemem gerekiyor. Dr. Celal B. Evi’nin, sahibi Dr. Celal B.’nin kim olduğunu çözememiş olsak da, konumunu, yapılış tarihini, mimarını biliyoruz; ancak Milka ile ilgili olarak son zamanlarına tanık olup hatta içinde yaşamış olsak, biraz araştırma ve tartışma ile 1932’de inşaa edildiğini bulsak da, kimindir ve kim tarafından yapılmıştır, bu konuda bilgilere ulaşamıyoruz ne yazık ki. Bu arada bir saplama yaparak, tüm kayıtlarda Adakale sokaktaki ev için Dr. Celal B. Evi denmesine de bir açıklık getirmek isterim. 1932 yılında inşaa edilmiş olan eve “Dr. Celal B. Evi” isminin verilmesine neden olan ve bu güne kadar bu konuda tüm yazılanlara da kaynaklık eden Arkitekt Dergisi’nin 1932-10 tarihli 22 sayısının 286-287 sayfalarında yer alan bir mimari tanıtım yazısıdır ve büyük bir ihtimal ile de evin mimarı İlyaszâde Arif Hikmet tarafından kaleme alınmıştır. Celal B. Aslında Celal Bey’dir, zira o zamanlar henüz soyadı kanunu yürürlüğe girmemiştir ve bu nedenle insanlar Bey ya da Hanım gibi ünvanlar ile tanımlanmaktadır. Soyadı Kanunu 21 Haziran 1934’te kabul edilmiş, 2 Temmuz 1934’te Resmi Gazete’de yayınlanmış ve 2 Ocak 1935’te de yürürlüğe girmiştir. Bu nedenle 1935’ten sonra Celal Bey bir soyadı almışsa da 1932’den sonra ev ile ilgili olarak herhangi bir bahis olmadığından evin adı 1932’de tanımlandığı gibi, “Dr. Celal B. Evi” olarak kalmış, bir türlü Dr. Celal Filanca’nın Evi olamamıştır.

Gerek Dr. Celal Bey Evi, gerekse Milka Villası’nın benzerlikleri tartışılmaz ki bu nedenle bu güne dek karıştırılmışlardır. Her iki villa da Walter Gropius’un kurucusu olduğu Alman Tasarım Okulu, Bauhaus ekolünün belirgin özelliklerini taşımaktadır. Milka Villası, Bauhaus’un kübik mimari anlayışına uygun biçimde, düz çatılı olarak, birbirine dik olarak yerleştirilmiş biri üç katlı dikey, diğeri iki katlı yatay iki dikdörtgen prizmanın birleşim noktalarında iki katlı silindirik üçüncü bir kütlenin eklenmesiyle ile oluşmuştur. İki katlı dairesel kütlenin etrafı geniş olmayan bir balkon ile çevriliydi. Yapının girişi, silindirik kütle ile 2 katlı yatay kütlenin birleştiği köşede yer almaktaydı.

Milka Villası’nın bu kübik, yalın formunun dışında sadece kapı numarası tabelası ile bahçe ve garaj girişinin ferforje kapılarının formu bile Bauhaus anlayışına uygun tasarlandığının açık göstergeleridir.

Dr. Celal Bey Evi’nin biliyoruz ki mimarı İlyaszâde Arif Hikmet Holtay’dır. Holtay mimarlık eğitimini 1927 yılında Almanya, Stuttgart Yüksek Teknik Okulu’nda, okulun kurucusu ve 1943 yılında Türkiye’ye çağırılarak 1954 yılına dek Türkiye’de mimarlık ve eğitmenlik yapan Alman mimar Paul Bonatz’ın (1877-1956) öğrencisi olarak yapmıştır. Her ne kadar Paul Bonatz, işlevi ifade etme biçimine tutkuyla inansa da Bauhaus tarafından örneklenen, sığ, modaya uygun ve yerel gelenekleri ihmal eden modernist geleneğe karşı çıkıyor olsa da belli ki öğrencisi Arif Hikmet Bauhaus’dan etkilenmişti. Hatta öyle ki Arif Hikmet Holtay’ın Dr. Celal Bey Evi, Gropius’un özel mimarlık ofisinde çalışan, 1927’den itibaren de Bauhaus’ta inşaat bölümünde yarı zamanlı eğitmenlik yapan mimar Carl Fieger’in (1893-1960) Almanya Hessen eyaleti Gelnhausen şehri Alte Leipziger Straße’deki müstakil evi ile büyük benzerlikler göstermektedir. Keza Milka da.

Carl Fieger Evi

Kayıtlarda yer almıyor olsa da Milka Villası da mimar Arif Hikmet Holtay’ın tasarımı olamaz mı; Acaba?..


1930’lu yılların modernist dönemine ait ve kendi türünde tek örneği olan Dr. Celal B. Evi, Arkitekt Dergisi’nin 1932 tarihli nüshasında şöyle tanımlanmıştı;
“Bina Ankara’da bir doktor için inşa edilmiştir. Ev sahibi aslen memur olup gündüz makamı resmisinde çalışır. Bu sebepten tabip evine ayrıca bir hasta bekleme odası ilave etmekten sarfınazar edilmiştir. Mamafih Bakteriyolog olan ve evinde ilmi surette çalışan ev sahibinin bir mesai yeri tabii mevcuttur. Binaya haricen en esaslı hususiyetini veren bu mesaigâhtır. Müdevver (Yuvarlak, değirmi hâlde olan) bir surette binadan dışarı taşan bu doktor odasına tetebbüat (araştırma, inceleme) ve konsültasyon için bir masa, duvara gömülmüş kitap rafları, hasta muayenesi için bir şezlong ve tahlil ve tetkikler için de pencerelerin önünde imtidat eden (uzayıp giden) uzun ve ziyadar (ışığı bol, aydınlık) bir de laboratuvar masası münasebetli bir surette yerleştirilmiştir.

Dr. Celal B. Evi’nin Zemin ve Birinci Kat planları.
Planın tanziminde umumiyet itibarile oturma kısım ve odalarını rahatsız etmek mecburiyeti hasıl olmadan evin hizmet ve idaresinin tedvir edilebilmesi (çevirme, döndürme, yönetme) imkanının verilmesine çalışılmıştır. Mutfak [kokuyu tecrit eden] bir koridor vasıtasile hizmet methaline (girişine) ve merkezi sofaya ve bir ofis vasıtasile de yemek odasına merbuttur (bağlıdır, ilişkilidir).

Dr. Celal B. Evi’nin Giriş (güneybatı) ve Yan (kuzeydoğu) cepheleri.
Üst kattaki yatak odalarının her birinin önüne de birer teras vazedilmiştir (koyulmuştur). Çocuk odasının önüne mevzuu terasın bir kısmı mesturdur (kapalıdır). Banyo, hela ve hizmetçi odası kendine mahsus bir daire olmak üzere üst katta tamamile tefrik edilmişlerdir (ayrılmıştır).
Binanın arsa üzerine sureti vaz’ı (yerleşim planı) Ankara’da cari nizamat (yürürlükte olan düzen) mucibince (gereğince) olup sokaktan beş metre ve yanlarda da komşu hudutlarından üçer metre gerilemek suretile yapılmıştır. Bina dahilinde kayıp sahaları haddı askariye indirmek şartile ihtiyacatı azami bir surette tatmin etmek gerek mal sahibinin ve gerekse mimarın müşterek gayesi olmuştur.”

Zemin kat ve birinci kat olmak üzere iki katlı inşa edilen yapı dönemin Kübik Mimari olarak ifade edilen anlayışına uygun biçimde, düz çatılı kübik bir kütleye, zemin katta köşeden eklenmiş dairesel ikinci bir kütle ile oluşturulmuştu. Dairesel kütle birinci katta teras olarak düzenlenmiş, yapıya diğer köşeden eklenen teras ile birlikte dış ile ilişkilenme sağlayan bir mekâna dönüşmüştü. Yapının girişi dairesel kütlenin ana kütle ile birleştiği köşeden verilmiş, basamaklarla yükseltilmişti. Pencere düzeni açık-kapalı dengesi oluşturacak biçimde ele alınmış olan yapıda, teras korkulukları dikkat çekmekteydi.

Yapıya giriş geniş bir sofa ile sağlanmakta, sofanın bir yanında ana kütleye eklenen dairesel kütleyi oluşturan doktor odası yer almaktaydı. Sofanın diğer yanında salon yer almakta, salon, yemek odası, mutfak ve merdiven altında yer alan depo sırasıyla birbirine açılmakta ve sofayı çevrelemekteydi. Yemek odası bir terasa açılmakta, terastan bahçeyle ilişki kurulmakta, özel kullanımların yer aldığı üst kata erişim sofadaki merdiven ile sağlanmakta, sofa üst katta da devam etmekteydi. Teraslarla da ilişkilenen iki yatak odası sofaya açılmakta, ıslak hacimlere ve diğer bir odaya sofaya açılan bir koridordan ulaşılmaktaydı. Dr. Celal B. Evi dönemin tasarım yaklaşımlarına uygun biçimlenmesiyle literatürde yer almış özgün bir konut yapısı olarak önem taşımaktaydı.







Dr. Celal B. Evi’nin mimarı, aynı zamanda Öğretim görevlisi de olan İlyaszâde Arif Hikmet (Holtay), 1896 yılında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğmuştu. Arif Hikmet Holtay ilköğrenimini Hayfa’da yer alan bir Alman okulunda, ortaöğrenimini ise Vefa Lisesi’nde ve sonra da 1927 yılında Almanya, Stuttgart Yüksek Teknik Okulu’nda eğitim görmüştü. 1930 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nde asistan olarak çalışmaya başlamış, yıllar içerisinde profesör ünvanı almış ve 1961 yılında yaş haddinden emekli olmuştu.
Prof. Arif Hikmet Holtay, 1941 yılında açılan ve 27 yabancı, 20 Türk mimarın katıldığı Anıtkabir Uluslararası Proje yarışması için kurulan tarafsız jüri içerisinde, Alman Prof. Paul Bonatz, İsviçreli Prof. İvan Tenghom, Macar Prof. Karoly Wickinger, Muammer Çavuşoğlu ve Yüksek Mimar Muhlis Sertel’in yanısıra 6. Üye olarak yer almıştı.

Arif Hikmet Holtay’ın Türkiye İş Bankası için 1937-1952 yılları arasında tasarımlarını yaptığı şube binalarından biri; Türkiye İş Bankası Konya Merkez Şubesi Binası ki 80’lerde yıkılmıştır.

Arif Hikmet Holtay’ın Türkiye İş Bankası için 1937-1952 yılları arasında tasarımlarını yaptığı şube binalarından biri; Türkiye İş Bankası Bursa Merkez Şubesi Binası.

Türkiye İş Bankası’nın, Ankara’daki Genel Müdürlük Binası, Edremit ve İzmir Şube binalarının mimarı olan Guilo Mongeri’den sonra 1937 yılında bankanın Genel Müdürlüğü önemli noktalardaki şubeler için etütler yapılmasını ve yaptırılmasını kararlaştırmış ve birkaç sene içerisinde bu amaçla Arif Hikmet Holtay ile çalışmaya başlamış, 1952 senesine kadar bu ilişki devam etmişti. Bankanın Arif Hikmet Holtay ile anlaşması, şube mimarisinde bir tasarım dili bütünlüğünün oluşmasında ilk bilinçli adım olarak bilinir. Bu bir anlamda Türkiye’de Kurumsal kimliğin de mimari alanda oluşmasının ilk sistematik adımı olmuştur. Türkiye İş Bankası’nın anlaşmalı mimarı Arif Hikmet Holtay’ın bu yıllarda Samsun, Mersin, Bursa, Malatya ve Konya’da yapmış olduğu binalar gerçekten de amaçlanan dil bütünlüğünü fazlasıyla hissettirmektedir. Ne yazık ki 80’li yılların başında Mevlâna türbesinin görünürlüğünü arttırmak adına genişletilen Mevlâna Caddesi için, Konya İş Bankası yıkılmıştır. Bursa İş Bankası, bildiğim kadarıyla halen ayaktadır. Samsun, Mersin ve Malatya İş Bankası binalarının akıbeti ile ilgili şimdilik bir bilgiye ulaşamadım.

Arif Hikmet Holtay’ın Türkiye İş Bankası için 1937-1952 yılları arasında tasarımlarını yaptığı şube binalarından; Türkiye İş Bankası Samsun Merkez Şubesi Binası.

Arif Hikmet Holtay’ın Türkiye İş Bankası için 1937-1952 yılları arasında tasarımlarını yaptığı şube binalarından; Türkiye İş Bankası Mersin Merkez Şubesi Binası.

Arif Hikmet Holtay’ın Türkiye İş Bankası için 1937-1952 yılları arasında tasarımlarını yaptığı şube binalarından; Türkiye İş Bankası Malatya Merkez Şubesi Binası.
1940’lı yıllarda modern mimarlık akımlarının Türkiye’deki mimarlık uygulamalarına etkileri çok yaygın olmasa da, özellikle Uluslararası üslup stilindeki birçok yapı 1930’lu ve 1940’lı yıllarda inşa edilmişti. Bu tarzda inşa edilmiş yapılar arasında Arif Hikmet Holtay’ın 1934 yılında tasarladığı İstanbul Üniversitesi Gözlemevi’nin özel bir önemi vardır ve bazı mimarlık eleştirmenleri tarafından bu gözlemevi, mimaride kübizmin Türkiye’deki en iyi uygulamalarından birisi sayılır.

Arif Hikmet Holtay’ın İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsündeki Gözlemevi.




Yazıp ilk kez 29 Aralık 2019’da yayınlamış olduğum bu makalemde yer alan bir yanlışı uyarıp, beni ikna ederek, düzeltmeme vesile olan, gerek fotoğraf arşivini ve gerekse engin Ankara birikimini benimle paylaşan, her bir fotoğraf üzerinde saatlerce fikir teatisinde bulunarak doğru sonuçlara ulaşmamda büyük yardımları olan Ankaralı dostum Emrah Türüdü’ye, her zaman olduğu gibi yine her fotoğraf gereksinimde bana severek yardımda bulunan Ankaralı dostlarım Ahmet Soyak ve Burak Kaya’ya teşekkür ederim

Kaynaklar:

1- Sivil Mimari Bellek ANKARA 1930-1980 Sergi Kataloğu, Koç Üniversitesi,
Vehbi Koç Ankara Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi VEKAM,
Kasım 2014

2- Cumhuriyet Dergi, 24 Nisan 1999

3- Dr. Celal B. Evi, Ankara, Yenişehir,
Mimar Dergisi (Arkitekt) 1932-10 (22): 286-287

4- Yemek-İçki, Milka Restaurant, Güneş Gazetesi Pazar Eki,
Yalçın Kurtbey

5- Dünden Bugüne Türkiye’de Turizm, Kurumlar, Kuruluşlar, Turizm Bölgeleri ve Meslekler,
Prof. Dr. Nazmi Kozak, İstanbul 2018

6- Gurbet Pastası / Hemşinliler, Göç ve Pastacılık, Uğur Biryol,
İletişim Yayınları 2016, Memleket Kitapları 13, İstanbul
7- Türkiye İş Bankası Mimarlığı ve Çelik Alator’un Çalışmaları, Taybuğa Aybars Mamalı,
Yüksek Lisans Tezi.
İstanbul Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü,
Mimarlık Anabilim Dalı, Mimarlık Tarihi Programı, Haziran 2019

8- Gatenby’nin Evi, Baykan Günay, ODTÜ, Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi.
Mimarlık Dergisi 1993, 253, Sf:45

9- “Bir güler yüzlü Emperyalizm”, Orhan Ülkülü, Güncel Gastroenteroloji 18/4, Aralık 2014

10- Türk Kütüphaneciler Derneği, Haberler Bülteni, Yıl:5, Ocak 1957, Sayı:49

11- “ARAF”, Elif Şafak, Doğan Kitap, İstanbul 2010

12- “Visiting the Browns- Visuals from early days of Learning English”
omer’s blog, omerkursat.com, 13 Ağustos 2010

13- The most popular exercise in Turkey: Learning English” Belkin Akaltan,
Hürriyet Daily News, 17 Kasım 2012

14- “1945-1980 arası Türkiye’de İngilizce Eğitimi” Bilal Güneş, Yüksek Lisans Tezi.
T.C. Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Isparta 2009 
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa