Sayfalar

11 Ocak 2020 Cumartesi

Eski bir Ankara fotoğrafının peşinde, az bilinen bir Roma Lahdinin serüvenine eşlik...

1930’ların Ankara’sı, 
Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi,
Ve bir LAHİT... 

Sorular, sorular ve

ardı arkası kesilmez sorular; 

Nedir, 

Neden yapılmıştır, 

Nerede ve Nasıl bulunmuştur, 

Ve Kim getirmiştir Ankara’ya?.. 

Ne VAKİT...

Bu yazıyı yazmama neden olan fotoğraf,
Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi önündeki alanda sergilenen eski eserler ve Lahit.
1930 sonrası




İnsan ister istemez yaşadığı sürece bir çok anı biriktirir. Bu anıların bir çoğu kendi deneyimlerine, bir kısmı da ona belli bir yaşın altında olduğu dönem için ebeveynlerince anlatılanlara dayanır. Bu yaşanılarak deneyimlenmiş anıların ve anlatılanların içerisinde zaman, kişiler ve olaylar kadar mekanların da önemi vardır. Benim için de aynen böyle olmuştur. 3 yaşından 29 yaşına kadar 26 yıl yaşadığım Ankara ile ilgili bir çok anım var, kişiler, tarihler, olaylar ve mekanlar... 



1956 yılının Mart ayında başlar benim Ankaralılığım, 3 yaşında babamın Ankara’ya tayini ile birlikte ekmeğini yer, suyunu içer, havasını solurum Ankara’nın... 

Eve dönüşlerimizde ona yaklaştığımızı hissettiğim an, 

“Ankara, Ankara güzel Ankara, 

Seni görmek ister her bahtı kara.”

diye başlayıp, 

“Yoktan var edilmiş ilk şehir sensin, 

Var olsun toprağın, taşın Ankara.”

diye devam eden marşı mırıldanarak büyürüm,

arabanın arka koltuğunda, özlerim... 



3 yaşındaki bir çocuğun yaşamaya başladığı andan itibaren hatırlayabileceği ne kadar anı olabilir ki, ancak ben şanslı bir çocuktum, ailem anlatırdı, ben de anlatılanları can kulağı ile dinlemeyi severdim. İşte o nedenledir ki, 1956 yılında 3 yaşında Ankara’ya gelmiş olsam da, bölük pörçük de olsa 1956’dan çok öncesine 1935’lere kadar inen hatırladıklarım var Ankara ile ilgili, ailemin geçmişi ile anlattıklarına dayalı olarak. Anne ve babamın tanışıklıkları yıllar öncesine Tokat Ortaokulunda sınıf arkadaşlığına dayanır, yıllar geçer ilişkileri kopar ortaokuldan sonra, ancak hayat farklı yollar aşsalar da onları tekrar Ankara’da karşılaştırır, ortaokulda bıraktıkları yerden tekrar başlar arkadaşlıkları, birbirlerini sever ve 27 Ekim 1937’de Ankara’da evlenirler. Babam o sırada Veteriner Fakültesi’nde öğrencidir henüz, o sırada üniversite öğrencilerinin evlenmeleri yasak olduğundan, mezuniyetine kadar saklamak zorunda kalırlar evliliklerini. O sıralarda Hamamönü’nde, bölünerek bir kaç ailenin paylaştığı eski bir Ankara konağında mütevazı bir hayat kurarlar kendilerine, ilk çocukları ablam Birand orada dünyaya gelir. Bu arada bugün hatırlayabildiğim bir çok ayrıntıyı da sevgili ablam Birand’ın anlattıklarından bilirim, yaşamışçasına. Hamamönü’ndeki o konağı bilmesem de, ablamın tahta boştaki (balkon) merdiven çıkışını kapatan menteşeli büyük kapağın üzerindeki tahtalarının budak deliklerinden ip bağlayarak aşağıya sallandırdığı; Anneannem Emine hanımın ona yaptığı küçük bez bebeklerini elinden kaçırıp düşürdüğünde, Ana Kucağı*ndan eve dönen annemin merdiveni tırmanırken onları tek tek toplayıp tahtaboşa çıktığını; Hiç görmediğim, göremediğim anneannemi, dedemi, felçli olan ve sallanan koltukta oturan dedemin ayaklarına oturup onunla birlikte sallanmasını; Anneannem mutfakta yemek yaparken yatakta yatan dedemin buz kesen ayaklarına dokunup onu uyandırmak istediğinde, onun uyanmayıp ses vermediğini anneanneme söylediğinde, az öncesinde dedemin vefat etmiş olduğunu; Haberi duyan annemin iş dönüşü o merdivenleri telaş içerisinde uçarcasına koşturarak çıkışını, tahtaboştan izlediğini; Hep ablam Birand’dan dinlemişimdir defalarca, yaşamışçasına. Anlatırken yaşatırdı da, o günü, annemin üzerindeki mantosunun rengine, kumaşının cinsine, merdivenleri çıkarken o mantonun eteklerinin uçuşmasına kadar, en ince ayrıntısına varana dek anlatır, canlandırırdı... 

*Ana Kucağı: Cumhuriyet Halk Fırkası Kâtib-i Umumiliği (Genel Sekreterliği) yapan ve Mustafa Kemal Atatürk ve Başbakan İsmet İnönü ile birlikte Tek Parti Rejiminin güçlü adamlarından biri olan Recep Peker’in (1889-1950) 1932’de Himaye-i Etfal (Çocuk Esirgeme) Kurumu’na bağlı olarak Keçiören Bağları’nın Kızlarpınarı ve Keçiören Köy Gazinosu’nun bulunduğu çevrede açtığı kreş.

30’lu yıllarda Anafartalar Caddesi Adliye civarı


Ortaokul çağlarımda beni de yanına katıp, elimden tutup götürdüğünde annem, anlatırdı Ulus’u, gençliklerinde yaşadıkları Hamamönü’nden hafta sonları arkadaşlarıyla gittikleri Hacettepe Parkı’nı, sıklıkla teyzem Nuriye ile ve arkadaşlarıyla piyasa yaptıkları, o zamanların alışveriş merkezi Anafartalar Caddesi’ni, tek tek gösterirdi babamın sipariş edip ona satın aldığı iskarpinleri yapan kunduracıyı, babamın bizzat seçtiği modellerden mantolarını, elbiselerini diken terzisini. Ve tanıştırmıştı bana o kolonya doldurttukları çocukluğumun rengarenk ve mis kokulu sırça mabedini, Eyüp Sabri Kolonyalarını; Babamın Limon kolonyasını, annemin “Hatıralar”ını çok severim halâ, bugün bile o kokularda annemi, babamı bulur, yaşarım... 

30’lu yıllarda Anafartalar Caddesi 


Annemin beni Ulus’a götürmesinin bir nedeni vardı elbette;

Anafartalar Caddesi’ne Eyüp Sabri’ye gidip yanımızda taşıdığımız şişelere kolonya doldurtmadan önce, ilk işimiz Hacı Bayram’ı ziyaret etmek olurdu. Bir dönem ortaokul öncesi, Trabzon’da büyük amcası Molla Mustafa’nın yanında kaldığı sıralarda amcasının telkini ile, iki kere hatim indiren ve hafız olan babam çok prim vermese de annemin batıl itikatları çoktu, kendince inanırdı. Sınavım olduğunu bildiği günlerde, evden çıkarken okunmuş 3 adet pirinci yutmamı ister, evden sağ ayakla çıkmamı, okula yine sağ ayakla girmemi tembihlemeyi ihmal etmezdi hiç aksatmadan. Salı günleri süpürge sallamaz, niyeyse Perşembeleri çamaşır yıkamazdı. Evde küçük bir bebek varsa ve konu komşu sevgi gösterirse bebeğe, bir fırsat bulunup arada bir koşu mutfağa gider, ocağı yakar, bir tutam tuz çatlatırdı ateşte de, nazar varsa çatlasın. Hıdırellez’de bahçedeki gül fidanlarına diktiği küçük keselerin içine madeni para, benim için karne misali “Pekiyi” yazılı küçük kağıt parçaları vb. şeyler koyup asar, kendince bu dileklerin tutacağı günü beklerdi. O gül fidanına astığı kesenin içerisindeki madeni paraların üzerine, yanlışlıkla harcamasın diyerek oje sürerek işaretler, “uğur parası” adıyla cüzdanında taşırdı. O cüzdanlar hep karanfil kokardı, sigara içtiğine kızan babamın sigara kokusunu almaması için çiğnerdi onlardan bir iki tane. Bir de adaklar adardı, bunların en masumu, “hayırlısıyla Levent sınıfını başarıyla geçsin” de adaklarıydı, çünkü ağabeyim Bülent’ten çok çekilmişti okul yıllarında, o nedenleydi. Levent geçerse adaklarını yerine getirmesi gerekirdi, getirirdi de. İşte Hacı Bayram’a gidişlerimizin asıl nedeni buydu, Levent sınıfını geçmişti, geçecekti elbet, ne ki hepi topu ortaokul, kalacak değildi ya; Herneyse sütten ağzı yanan yoğurdu üflermiş misali... Adağı da bir kutu kesme şekerdi, neden kesme şeker hiç bir fikrim yok. O zamanlar az bulunur makbul bir şey miydi bilmem artık. Belki de Harb-i Umumî zamanında yaşanan kıtlık günlerinden kalma bir alışkanlıktı bu kesme şekerler. 

Benim çocukluğumda hatırladığım
Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi

Hacı Bayram’a gider o kesme şekeri dağıtırdı, türbenin dış kapısında bunu bilip, bekleşen kadınlara. Sonrasında da çantasında taşıdığı eşarbını başına takıp türbenin önünde dualarını ederdi. Bense o sırada türbenin bahçesinde kâh uçuşan güvercinleri izler, daha çok da şeker kapmaya çalışan o kadınları gözlemlerdim.
 

Her gün mesaiye gider gibi gelip neredeyse tüm vakitlerini Hacı Bayram kapısında bekleşerek geçirdiklerini sandığım o kadınların ağızlarında, sakız çiğnercesine mırıl mırıl dillendirdikleri hayır duaları, gözlerine minnet duyuyormuşçasına yerleştirdikleri o yalancı ifadeler, bana o küçük yaşıma rağmen hiç inandırıcı gelmezdi, adeta maskelilerdi, takınmaları gereken bir eda, tavır vardı, onu taklit ediyorlardı, riyakarlık buydu ve ben onu o kadınların yüzünde, dillerinde gördüm, öğrendim ilk kez orada... Belki de onun etkisiyle halâ riyakarlıktan nefret ederim, pek prim vermem bu tür davranışlara, davrananlara; Ayırt edemem gerçekten mi ihtiyacı var yoksa, “mış” gibi mi yapıyorlar, anlayamam, uzak durmaya, görmemezlikten gelmeye çalışırım...
Hemen hemen aynı noktadan ve açıdan çekilmiş iki fotoğraf.
İlki Hacı Bayram Camii ve civarının 1930 öncesi, 20’li yıllardaki hali,
ikincisi son düzenlemelerden sonraki. 

Yıllar sonra 2015 yılında bir arkadaşımın kızının nikahı nedeniyle kısa bir ziyaret yaptığımda fırsat bulup gezdiğim o civarda gördüklerimden dolayı çok büyük bir üzüntü duymuştum. Düzenleme yapıyoruz diyerek Hacı Bayram Camii ve civarı etrafındaki tüm doku yıkılarak ne yazık ki tahrip edilmişti. Garip bir yeraltı çarşısı inşaa edilmiş, üzerinde cascavlak bir meydan oluşturulmuş, Amerikan filmi dekorlarını hatırlatan sözde eski evler (ticarethane) inşaa edilerek manevi değil “turistik” bir mekan oluşturulmuş, sahte, suni ve o kesme şeker kadınları kadar sömürücü ve riya kokan bir alana dönmüştü Hacı Bayram Camii ve civarı...
Osmanlı dönemi Ankara’sından bir Gravürde Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi
Fransız gezgin Félix Marie Charles Texier’in (1802-1871)1833 yılında
Paris’te yayınladığı L’Asie Mineure (Küçük Asya) adlı eserinde yer alan ve
Fransız sanatçı Gustave Achille Guillaumet’e (1840-1887) ait
bir Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi Gravürü.
Hacı Bayram Camii ve civarının
1930 yılı öncesine ait bazı fotoğrafları:


Muvakkithâne’nin arkasındaki bahçeden Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi’nin
göründüğü oldukça eski ve nadir bir görüntü.









Yukarıdaki fotoğraflar büyük bir ihtimal ile

Cumhuriyet öncesi döneme ait olmalıdır;
yüz yıl öncesine, 1920’li yıllara...

26 yıl Ankara’da yaşadıktan sonra, İstanbul’a yerleşmeme ve 37 yıldır burada yaşıyor olmama rağmen, bir yanım Ankara’lıdır halâ. Yaşadığım yıllar, öncesi, sonrası ve bu günü, hep ilgi alanımdadır. Sırf bu nedenle sosyal medyada takip ettiğim bazı platformlar var, eski Ankara üzerine yazılan, fotoğraflar paylaşılan. Karınca kararınca ben de zaman zaman katılıyor, bilgi, bulgu ve fotoğraf paylaşıyorum oralarda. Buraya kadar yazdıklarım ve bundan sonra yazacaklarım geçtiğimiz Kasım ayı içerisinde bahsettiğim o platformların birinde karşılaştığım eski bir Ankara fotoğrafı ile ilgili. Hacı Bayram Camii civarını gösteren, tahminen 1934-35 yıllarına ait olduğunu sandığım bir fotoğraf; Benim görmeye yaşımın elvermediği, ancak anne ve babamın yaşadığı yıllarda mevcut olan bir durumu yansıtan bir fotoğraf, büyük bir ihtimalle.


Hacı Bayram Camii ve civarının

1930-1943 yılları arasına ait bazı fotoğrafları:














Lahtin Hacı Bayram Camii önünde kaldığı dönemden bulabildiğim tek yakın çekim fotoğrafı.
1941 yılı
Yukarıdaki fotoğrafların hepsinde Şuhut Lahti görülebilmekte ve 1930 yılı sonrası
olduğu kesin, 1943 e kadar
bu şekilde kaldığı ise benim tahminim...


Ve o fotoğrafta, benim asıl dikkatimi çeken, türbeye giden yolun ortasındaki çataldaki üçgen alanda bir yığın moloz taş ve bazı sütun parçaları arasında duran üstü açık bir lahit... 
O lahti gördüğümde ilk aklıma gelen, yine bir süre öncesinde aynı platformlarda paylaşımlardan birinde, hatta birden fazlasında, Konya’da bulunup önce Ankara Augustus Mabedi önüne konduğundan daha sonra da İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne götürüldüğünden bahsedilen “Sidamara” adıyla anılan lahit oldu ve bir soru ile bunu dile getirdim “Bu, o lahit mi?” diyerek.  Çok sürmeden, beklediğim (aslında beklemediğim) bir yanıt, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde çalışan Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi uzmanı Sayın Belma Kulaçoğlu’ndan geldi: 
“O lahit Konya’da değil, Afyon Şuhut’ta bulunan ve Arkeoloji literatürüne ‘Şuhut Lahti’ olarak giren lahittir ve bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin İdari Binasının avlusundadır.”
Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi civarındaki yıkımlar başladığında.
O an önümde dikilen ağır demir kapının kilidinde bir anahtarın dönerken çıkarttığı sesi duydum adeta, kilit açılıvermişti işte. Yepyeni bir serüven beni bekliyordu. Bana kalan sadece uzanıp o kapıyı ittirerek açmak ve içeri girmekti, öyle de yaptım. Zifiri karanlık odaya süzülerek girdim ve gözüm karanlığa alışana kadar ancak el yordamı ile bulduklarımı değerlendirmeye başladım, elimdeki bir kaç ip ucuyla; Afyon, Şuhut, lahit ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi...

Hacı Bayram Camii ve civarının
1943 yılı öncesine ait bazı fotoğrafları:



İp uçlarımın, anahtar kelimelerimin, Afyon’un, Şuhut’un, lahit’in ve Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin peşine düşmeden önce ve yeri gelmişken, şu ana kadar edindiğim bilgiler ışığında, lahdin 1930 yılının Haziran ayında Ankara’ya getirildiği ve sergilenmek üzere bir açık hava müzesi misali yerleştirildiği Hacı Bayram Camii ve civarının tarihsel süreç içerisinde yaşadığı dönüşümü, bulabildiğim eski / yine fotoğrafları okumaya çalışarak, irdelemek ve ne zaman geldiğini artık bildiğim bu lahdin, hikayesini, kimler tarafından bulunduğunu, ne zaman oradan kaldırılıp Anadolu Müzesi’ne götürüldüğünü bulmaya çalışmak istiyorum.

Hacı Bayram Camii ve civarının
1943 yılından sonrasına ait bazı fotoğrafları:







Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi civarı 1950’ler




Ankara, bir çok kaynağın kabul ettiği gibi Milattan önce 8. yüzyıldan itibaren Frigyalıların hakimiyetinde önemli bir merkez olmuş, Hacı Bayram Camii’nin yer aldığı bölge de o tarihten günümüze neredeyse her kavmin, kültürün ve medeniyetin kutsal saydığı bir alan olmuştur. Hatta bazı kaynak Hacı Bayram Camii’nin yer aldığı tepeyi “kutsal tepe” olarak adlandırmıştır.
1924 tarihli Ankara Haritası, Ahmet Yüksel Arşivinden 
1924 tarihli Ankara Haritasından detay, Hacı Bayram Camii ve civarı.
Ahmet Yüksel Arşivinden
Milattan önce 334’te Büyük İskender’in şehri almasıyla Balkanlar üzerinden gelen Galatlar Ankara’ya yerleşmiş, 300 yıl sonra ise Milattan önce 25’te Roma İmparatoru Augustus tarafından İmparatorluğa dahil edilen Ankara “metropolis” adı verilerek bölgenin başkenti yapılmış, hatta yine bazı kaynaklara göre ikliminden ötürü İstanbul’a alternatif olarak yazlık Başkent olmuş, kuruluşundan itibaren en parlak dönemini yaşamıştır. Bu dönemde kent birçok mimari eser ve abide ile donatılmıştı ki, söz konusu “Kutsal Tepe”de inşaa edilen Augustus Mabedi de bunlardan birisidir.

Augustus Mabedi’nin hemen yanında, hatta ona dayanmış, içiçe girmiş gibi yer alan, Hacı Bayram Camii’nin kitabesi olmadığı için kesin olarak ne zaman yapıldığı bilinmemesine rağmen, bir çok kaynak 1427-28, bazıları ise 1425 yıllarında inşaa edildiğini ileri sürülmektedir. Zaman içerisinde Hacı Bayram Camii, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin vefatı ertesinde kabri üzerine inşaa edilen türbe ile birlikte, öncesinde ve sonrasında çevresine inşaa edilen bir çok yapı, hazireler ve hatta Akmedrese olarak kullanılan Augustus Mabedi ile birlikte büyük bir külliyeye dönüşmüş, doğal olarak da o zamanın kent merkezine yakınlığı nedeniyle, bulunduğu bölge dar sokaklar içerisinde yer alan yoğun bir yapı topluluğu tarafından sarılmıştı. O dönemde külliye içinde Augustus Mabedi, Cami, Minare, Türbe, Türbenin ek bölümü, Cenazelik, Hazireler, Türbedar odası, Muvakkithâne, Medrese, Cümle Kapısı, İmâret, Şadırvan, Selamlık, Derviş hücreleri, Hamam, Harem ve Çeşme yer alıyordu, ancak bunlardan günümüze ulaşabilenler sadece, Cami, Minare, Halvethâneler, Hacı Bayrâm-ı Velî Türbesi, Hamam ve Muvakkithâne’den ibarettir ki çoğu Cumhuriyet’in ilanından sonraki dönemde yıkılmış, yok edilmiştir.
Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi Çevresinin günümüzdeki hali.
Tekkelerin kapatıldığı 1925 tarihinden sonra 1930’lardan başlayarak Hacı Bayrâm-ı Velî Külliyesi’nin önce batısında yer alan Harem Binası, Cümle Kapısı, Medrese ve mezar taşları Ankara’nın diğer mezarlıklarına taşınarak Hazireler kaldırılmış, Türbe’de bulunan değerli ahşap kapılar 1932’de Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne taşınmıştı.
1936 yılında Hermann Jansen’in Hacı Bayram Camii ve Augustus Mabedi civarı için
hazırlamış olduğu Çevre Düzenlemesi Projesi.

Hacı Bayrâm-ı Velî Türbesi 1940-41 yıllarında bir onarım görmüş, 1947 yılında Müzeler Genel Müdürlüğü ve Türkiye Anıtlar Derneği tarafından büyük bir onarıma tabii tutulmuş, içerisindeki ahşap aksam ve kalem işleri tamamen yenilenmiş ve türbenin batısında yer alan zamanla içi Hacı Bayrâm-ı Velî neslinden gelen postnişinlerin kabirleriyle dolan çatılı giriş bölümü yıktırılmıştı. O sırada eski sokağın köşesinde kalan Muvakkithâne tutulurken ona bitişik olan ve muvakkithaneden itibaren devam eden bahçe duvarının üzerinde yer alan, Hacı Bayrâm-ı Velî’nin 16. Kuşaktan torunu Şeyh III. Mehmed Tayyib Baba’nın annesi Nezihe Hanım için 1900’lerin başlarında inşaa edilen barok çeşme de yerinden sökülmüştü. Böylelikle Külliye yapı topluluğunun birçok unsuru tarihe karışmıştı. Son yıllarda yapılan çevre düzenlemeleri ile de külliyeyi kuşatan eski mahalle dokusunun son izleri de silinmiş, adeta Hacı Bayram Camii ve Türbesi çırılçıplak ortada kalmıştır.



Hacı Bayram Camii ve çevresinin son yapılan düzenlemeler ile ne hale getirilmiş olduğunu;
Ankara eski Büyükşehir Belediye Başkanı
İ. Melih Gökçek zamanında yapılan,
“Hacı Bayram-ı Veli Camii ve Çevresi Yenileme Projesi”ni
aşağıdaki linkteki videodan izleyebilirsiniz.


Günümüzde aslına hiç de uygun olmayan çevre düzenlemeleri sırasında Hacı Bayram Camii yer altına yapılmış bir çarşı bloğu ile adeta bir yapı bloğunun üzerine çıkartılmış ve bu haliyle kent dokusu ile bağlantısı tamamen koparılmış gibi görünmektedir. Vaktiyle Hükümet Caddesinden yaya olarak yürünerek gidilebilen Hacı Bayram Camii’ne artık yaratılan bu eklentiler sayesinde, üzerine oturtulduğu izlenimi veren platforma ulaşmak için merdivenler ile çıkılabilmektedir.
Nezihe Hanım Çeşmesi orijinali ve
altta imitasyonu.



Bu arada yeni çevre düzenlemesi sırasında nedense Nezihe Hanım Çeşmesi de unutulmamış, çeşmenin bir imitasyonu da (aslının olmadığını düşünüyorum, zira var olan eski fotoğraflarından yararlanılarak yeniden üretilmiş gibi duruyor) söz konusu yeraltı çarşısının bir yerlerine adeta kuş kondurur gibi yerleştirilmiş.
Nezihe Hanım Çeşmesi 1930’lar.
Nezihe Hanım Çeşmesi 1930 sonrası,
zira arkada Şuhut Lahti görülmekte. 

Muvakkithâne olarak adlandırılan sekizgen planlı ve kubbeli yapı, içerisinde bir mihrap bulunması nedeniyle başlangıçta devlet ricâlinden biri için ya da Bayramiyye tarikatının mensubu veya muhibbi (dost, ahbap) bir kişi için 18. Yüzyılda bir türbe olarak inşaa ettirildiği ancak daha sonrasında bilinmeyen bir nedenle Muvakkithâneye dönüştürüldüğü düşünülmektedir.


Muvakkithane ve yanında Nezihe Hanım Çeşmesi, 30’lu yıllar.
Söz konusu küçük türbeye 1921 yılında vefat eden Asker, Devlet Adamı ve Siyasetçi İsmail Fazıl Paşa* defnedilmiş, ancak bir süre sonra aile kabristanına defnedilmek üzere türbeden çıkarılmıştır. Tekrar Muvakkithâne olarak kullanılmaya başlanan yapı, günümüzde Hacı Bayram Camii’ni Yaşatma Derneği tarafından kullanılmaktadır.

Solda Hacı Bayram Camii, arkada Augustus Mabedi, şağda Muvakkithane
ve yanında Nezihe Hanım Çeşmesi, 30’lu yıllar.

1856 yılında Girit Adası’nda Kandiye’de İsmail adıyla dünyaya gelen asker, devlet adamı ve siyasetçi İsmail Fazıl Paşa, 18 Nisan 1921’de Ankara’da vefat etmiştir. Eğitim - öğretim hayatına İstanbul’da başlayan İsmail Efendi başarılı ve çalışkan bir öğrenci olarak dikkatleri üzerine çekmişti. İsmail Efendi’nin Galatasaray’da Maçka Askeri İdadisi’nde “kitabet imtihanı” sırasında, sınavı yapanlar arasında bulunan Tanzimat dönemi edebiyatçılarından gazeteci, yazar ve yayıncı Ahmet Mithat Efendi, imtihan kâğıdına göz gezdirince İsmail Efendi’nin gerek yazısının güzelliğine ve gerekse ifadesindeki pürüzsüzlüğe hayran kalmış, imtihan kâğıdına kendi eliyle “Fazıl dense sezadır, böyle sahib-i irfana” cümlesini yazmıştı. O tarihten itibaren de İsmail Efendi adının sonuna Fazıl mahlasını koymuştu.
İsmail Fazıl Paşa (1856-1921)
Osmanlı döneminde çeşitli askeri görevlerin yanısıra Harbiye Mektebi Nazırlığı’nda da bulunan İsmail Fazıl Paşa, 1919 yılının Haziran ayında Ankara’ya gelerek Kuva-yı Milliye’ye katılmış, Sivas Kongresi’nde İstanbul Murahhası (Delegesi) ve Kongre İkinci Reisi olarak bulunmuş, Kongreden sonra İstanbul’da toplanan son Osmanlı Meclisi’ne Yozgat Mebusu olarak katılmıştı. Milli Mücadeleye hizmet etmiş, Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin ilk kuruluşunda Nafia (Bayındırlık) Vekilliğine seçilmiş, başlardaki buhranlı günlerde ilerlemiş yaşına rağmen Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında çalışmıştı. İsmail Fazıl Paşa, aynı zamanda Mustafa Kemal’in Harb Okulu’ndaki sınıf arkadaşı ve Türkiye'nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucularından, Bayındırlık Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı ve TBMM Başkanlığı da yapan asker, devlet adamı ve siyasetçi Ali Fuat Cebesoy’un (1882-1968) da babasıdır. 



Artık Lahit’e ilişkin erişebildiğim kaynaklar ışığında bulduklarımı paylaşmaya başlayabilirim; 



Afyon’u biliyordum elbet, Şuhut’u da duymuşluğum vardı, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ni de Ankara yıllarımdan bilirdim, bir kaç kez gitmişliğim vardı, Türkiye’de en sevdiğim Müzelerin başında gelirdi. 



Bana bu güne kadar bir çok araştırmamda desteğini hiç esirgememiş olan “Ankara kaşifi” dostum Ahmet Soyak’a başvurdum, o geniş ilgi alanı yelpazesinde özel olarak Ulus ve Ankara Kalesi ile çok ilgilidir, oralara sık sık yolu düşer. Ondan yolu düşer de uğrayabilir ise Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin İdari Binasının avlusundaki söz konusu Şuhut Lahtinin fotoğraflarını benim için çekmesini rica ettim. Çok sürmedi dostumdan cevap gelmesi, hemen ilgilenmişti. Ancak Müzenin bahsi geçen bölümünün şu an restorasyon nedeniyle kapalı olduğunu, o nedenle şu an için fotoğraflayamayacağını bildirdi. Ama boş durmamıştı sağolsun, o da bir yandan araştırmaya başlamıştı, yeni yeni ipuçları da ondan geldi; Oda aydınlanmaya başlamıştı artık sayesinde... 



Şuhut Lahdinin ardındaki

beş isim; 

Dört WILLIAM ve BİR AZİZ... 


William Mitchell Ramsay (1851-1939), 

William Hepburn Buckler (1867-1952), 

William Moir Calder (1881-1960),

William Keith Chambers Guthrie (1906-1981); 

ve

Aziz Ogan (1888-1956) 



Tarih öncesi dönemlerden itibaren kesintisiz bir şekilde pek çok uygarlığa beşiklik etmiş ve onlardan kalan zengin arkeolojik eserlere sahip, dünyadaki ender yerlerden biri olan Anadolu, arkeolojiyle ilk kez 19. yüzyılda Osmanlı Dönemi’nde tanışmıştı. Anadolu toprakları 18. yüzyıldan itibaren yabancı gezgin ve arkeolog’un dikkatini çekmiş ve eski eserlerle ilgilenen pek çok batılı tarafından Anadolu’nun önemli bir yer olduğu vurgulanmış, bunun neticesinde de 1734 yılında Londra’da kurulan antik Yunan ve Roma sanatının incelenmesini ve bu tarzda yeni eserlerin yaratılmasını destekleyen İngiliz asilzade ve akademisyenler topluluğu “Society of Dilettanti”nin (Amatör Sanat Meraklıları Cemiyeti) parasal desteği ile 1764 yılından itibaren Anadolu’ya geziler düzenlenmişti. Antik dönem tarihçisi İngiliz Richard Chandler (1738-1810) Cemiyet adına 1764, 1765 ve 1766 yıllarında Küçük Asya ve Yunanistan’a yapmış olduğu seyahatleri, Osmanlı topraklarındaki birçok antik yerleşimi ilk kez keşfeden kişi olarak, 1775’de “TRAVELS IN ASIA MINOR: or an account of a tour made at the expense of the Society of Dilettanti” (Küçük Asya’ya Seyahatler ya da Dilettanti Derneği’nin harcırahıyla yapılan turun hesabı) adıyla kitaplaştırmıştı. Bunu takip eden zamanlarda,
19. yüzyıldan Cumhuriyet’in kuruluşuna kadar Osmanlı’nın Anadolu topraklarında önemli arkeolojik keşifler ve çalışmalar yapılmıştı. Yabancıların Osmanlı topraklarında yürütmüş olduğu çalışmalar ve Batı’ya kaçırdıkları eserler sayesinde arkeoloji bilimi özellikle Avrupa’da gelişme kaydetmişti. 

15 Mart 1851’de İskoçya Glasgow’da dünyaya gelen Arkeolog ve Yeni Ahit bilgini William Michell Ramsay, 1914 yılına kadar aralıklarla Osmanlı Devleti sınırları içerisinde Roma Arkeolojisi üzerine araştırmalar yapmış, Anadolu’da seyahatler yapmıştı. 
William Michell Ramsay (1851-1939)
W. M. Ramsay, 1885 yılında Klasik Sanatlar ve Arkeoloji çalışmalarında gösterdiği faaliyetler nedeniyle Oxford Üniversitesi’nden profesörlük almış, New York, Bordeaux, Cambridge, Edinburg gibi üniversitelerden de fahri doktora unvanı kazanmıştı. 1893 yılında Papa XIII. Leo Altın Madalyası’na, 1906 yılında da Kraliyet Coğrafya Cemiyeti’nin Viktorya Madalyası’na layık görülen W. M. Ramsay, Konya çevresinde arkeolojik araştırma yapmak üzere ailesiyle birlikte yola çıktığı sırada meydana gelen 31 Mart Vakası’na (13 - 24 Nisan 1909) İstanbul’da tanık olmuş, şehirde yaşananları gözlemleyip fotoğraflar çekmiş, daha sonrasında İstanbul’da görüp, tanık olduklarını kaleme aldığı günlüklerinden hareketle “İsyan Günlerinde İstanbul” adlı bir kitap yazmıştı. 

W. M. Ramsay, kitabının henüz başında okura bir not sunmuştu; 
“Okuyacağınız günce, Anadolu’nun iç bölgelerine gitmek üzere yola çıkan fakat bir saldırı sebebiyle başkentte ve ülkede kesin bir otorite sağlanana dek Nisan ayında 17 gün boyunca İstanbul’dan çıkamayan üç gezginin deneyimlerinin günü güne tutulmuş sade bir kaydıdır.” 
24 Nisan 1909 (31 Mart) Çatışmadan Sonra Taksim Kışlası
W. M. Ramsay, karısı ve çocuğuyla birlikte Berlin’den İstanbul’a trenle gelmişti. Tren yolculuğu sırasında, karşılaştığı insanlarla Osmanlı Devleti, Jön Türkler ve 31 Mart Vakası üzerine sohbetler etmişti. Ailesiyle birlikte İstanbul’a geldiğinde ise özellikle karısının vasıtasıyla Osmanlı vatandaşı olan kadınların görüşlerini öğrenme şansı bulmuş, öğrendiği bilgileri, kendi yorumlarıyla günü gününe not etmiş ve kendi kendine “hasta imparatorluk” üzerinden Alman ve İngiliz hâkimiyetini tartışmıştı. Ona göre, Osmanlı Devleti yöneticileri ve askerleri bu iki gücün etkisi altındaydı. Hareket Ordusu, Almanya tarafından finanse edilmişti ve bu ordunun fikir babası da Prusyalı general (Colmar Freiherr von der Goltz, 1843-1916) Goltz Paşa’ydı. W. M. Ramsay, kitabında bu tip siyasal yorumlarda / komplo teorilerinde bulunmuş, gördüklerini kayıt altına almak, daha da ötesi karşılaştıklarını, gördüklerini ülkesine anlatmak isteyen bir misyoner gibi davranmıştı. Kitabın baştan sona, İngilizler için yazıldığı çok açıktı. “Farklı bir konuda da olsa her İngiliz vatandaşı için daha büyük önem teşkil eden bir soru daha var. Eski Sultan’ın her hareketini destekleyip savunmak Türkiye’deki Alman politikasıydı. Zira Sultan, İngiltere’nin azılı, fanatik ve insafsız baş düşmanıydı.” 
24 Nisan 1909 (31 Mart) Çatışmadan ardından Taksim Kışlası teslim alındıktan sonra
Ancak bu kitabın kıymeti o dönemin, tüm detaylarıyla anlatılmasında yatar. Pera’nın, Yıldız Sarayı’nın, Abdülhamit’in tahttan indirilişinin güçlü betimlemelerle anlatılması çalışmanın değerini arttırır. Kitabı, bir tarih araştırması,
31 Mart Vakası’nın sosyolojik ve siyasal boyutu ya da Osmanlı Devleti’ne dair dönemsel bir değerlendirme olarak değil, 100 sene önce gerçekleşen bir tarihsel olayın perspektifinde gözlem yaparak günlük tutan bir arkeoloğun notları olarak okumakta fayda vardır. W. M. Ramsay, ayaklanmanın 24 Nisan’da bastırılmasından sonra, 26 Nisan Pazartesi gününü anlattığı bölümde, “Her yerde hala muhafızlar olsa da tüm dünya şen şakrak ve ışıl ışıl görünüyordu. İstanbul’u hiç bu kadar neşeli görmemiştim… Bugün herkesin keyfi yerindeydi ve insanlar çatışmanın büyük bir kısmının yaşandığı yerleri görmeye gidiyordu. Yaşanan can kaybı az gibiydi.” W. M. Ramsay, kitabında bir seyyah edasıyla davranmış, karşılaştığı ortamı fotoğrafik anlatımlarla betimleyerek, tüm ayrıntılarıyla sunmaya gayret etmiş, tanıkların anlatımlarına da sık sık yer vererek, onları yorumlamış ve bu tarihsel meseleyi, öznel bir bakış açısıyla yorumlamıştı. 

W. M. Ramsay 1880’ler ve 1920’ler arasında, ağır koşullar altında İç Anadolu'da yoğun bir şekilde seyahat etmiş, Eski Frigya ve Lykaonia’da sistematik olarak epigrafik araştırma çalışmaları yapmış ilk bilim adamıydı. Orta Anadolu’da, çoğu zaman içinde kaybolan, binlerce Yunanca ve Latince yazıt kaydetmişti. Küçük Asya yarımadasının tarihi, coğrafyası ve epigrafisi üzerine geniş çapta yayınlar hazırlamıştı. 1883’te dünyanın en eski tam müzik parçasını, Tralleis’li Seikilos’un karısı Euterpe’nin sütun gövdesi şeklindeki mezar taşı üzerine kazınmış, antik grek müzik notalı lirik şiir, şarkı sözü ve notaları alt alta M.Ö.2. yüzyılda Frigya’da bilinen nota sistemine göre yazılmış olan Seikilos (mezar yazıtı) Kitabesini bulmuştu.
Seikilos (mezar yazıtı) Kitabesi
“Ben bir mezartaşıyım, bir imge. 
Seikilos beni buraya ölümsüz anıların kalıcı bir nişanı olarak yerleştirdi.” 

“Yaşadığın müddetçe dertsiz tasasız ol 
Hiçbir şeyin seni üzmesine izin verme 
Hayat çok kısa 
Ve zaman her şeye gebedir…” 

19. yüzyılın sonlarında ise, en önemli iki Frig anıtını, Afyon İhsaniye, Kayıhan Beldesi’ndeki Göynüş Vadisi’nde (Frig Vadisi) “Aslantaş” (Aslan Taşı) ve “Yılantaş” (Yılan Taşı) kaya mezarlarını keşfetmişti.
Yılantaş
Aslantaş
Sir William Mitchell Ramsay, 1911’de emekli olana dek Aberdeen Üniversitesi’nde “Regius Professor of Humanity” ( Kraliyet İnsanlık Profesörü) ünvanı ile hizmet vermiş, 20 Nisan 1939’da Bournemouth’da 88 yaşında vefat etmişti. 

I. Dünya Savaşı ve ardından İstiklal Savaşı sırasında Anadolu’daki araştırmalarına devam edemeyen arkeologlara Anadolu toprakları 1924’ten itibaren tekrar açıldığında, yüzey kaşiflerinin ve onları gönderenlerin farklı bir amacı vardı; Bu da özel alanların sistematik ve kapsamlı incelenmesi ve kaydedilen her anıtın mekanik reprodüksiyonlarının güvence altına alınmasıydı. 1924'te geniş bir alanda aceleyle seyahat edilen bu deneysel gezi, yeni kurulan Amerikan Küçük Asya Arkeolojik Araştırmalar Derneği'ni projeye devam etmeye teşvik etti; Ve buna bağlı olarak da MAMA (Monumenta Asiae Minoris Antiqua) serisi ortaya çıktı. 

Orijinal MAMA projesinin (1925-1962) amacı “Orta ve Güney Anadolu’da (Frigya, Doğu Karia, Lykaonia ve Kilikia) çoğunlukla Roma ve Erken Bizans dönemlerine ait anıtların, belirli bir alanda toprağın yüzeyinde sağlam kalanlarının kopya kayıtlarını oluşturmaktı.” 1928-1962 yılları arasında Orijinal Monumenta Asiae Minoris Antiqua serisinde sekiz cilt yayınlanmış, daha sonra 1988’de MAMA IX ve 1993’te de MAMA X iki cilt daha eklenmişti. 

1 Şubat 1867’de Paris'te Amerikalı ebeveynlerden dünyaya gelen Amerikalı klasisist bilim adamı, arkeolog, diplomat ve avukat W. H. Buckler ve daha öncesinde W. M. Ramsay ile 1908-1954 yılları arasında toplamda 17 sefer birlikte çalışmış olan, 2 Haziran 1881’de İskoçya’nın Moray Bölgesinde Edinkillie’de dünyaya gelen ve W. M. Calder, 1924’ten sonra tekrar Anadolu’ya gelen, saha ve yüzey araştırmaları yapan önde gelen isimlerden ikisi olmuştu. 
William Hepburn Buckler (1867-1952)
Arkeolog, epigrafist, klasisist ve akademisyen olan İskoç W. M. Calder, W. M. Ramsay ile 1908, 1909’da ve 1910’da seyahatler yapmış, W. M. Ramsay ve Gertrude Bell ile yapmış olduğu bu çalışmalar onu Küçük Asya coğrafyasının keşfine katmıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında 1916’da Admiralty (Deniz Kuvvetleri Komutanlığı) İstihbarat bölümü ile çalışmaya çağrılmış, Londra’ya gelmiş ve diplomatlarla temasa geçmişti. Aynı yıl 1910 -1914 yılları arasında Lidya Krallığı’nın başkenti Sardeis’te Müdür Yardımcılığı yapan ve kazıların finanse edilmesine yardımcı olan Amerikalı W. H. Buckler ile tanışmış, 1916’da Sardeis kazılarına katılmış ve bulunan yazıtların yayınlaması sorumluluğunu üstlenmişti. 
William Hepburn Buckler saha çalışmaları sırasında fotoğraf çekerek,
belgeleme çalışması yaparken.
Ayrıca 1923’te W. H. Buckler ve W. M. Calder, W. H. Buckler’ın arkadaşı ve akıl hocası W. M. Ramsay için birlikte çalışmışlardı. Daha sonra W. M. Calder, W. H. Buckler ve ortakları 1924 - 1938 yılları arasında neredeyse her yıl Anadolu’da çalışarak, MAMA serisinde yayınlanacak materyaller toplamışlardı. Sadece W. M. Calder 1908 - 1954 yılları arasında Orta Küçük Asya’ya 17’den fazla arkeolojik yolculuk yapmış, MAMA serisinin 1928-1956 yılları arasında çıkan ilk, dördüncü, altıncı ve yedinci ciltlerinin sorumluluğunu üstlenmişti. Her ne kadar W. M. Calder, W. H. Buckler’a bu alandaki materyallerin çoğunu topladığı, organize ettiği ve Lidya dilinin anahtar bilgini olarak yazıtları deşifre ettiği için teşekkür etse de, yorumları yapan kişi daha çok kendisi olmuştu.
William Moir Calder ve Türk yardımcısı Şaban
 Yüzey araştırma arkeoloğu olarak W. M. Calder’in yapmış olduǧu çok sayıda yayın kapsamlı çalışmalarına tanıklık eder. Aberdeen Üniversitesi’nde bulunan fotoǧraf, baskı kalıp, harita, mektup ve not defterlerinden oluşan geniş arşivi büyük ölçüde dokunulmadan günümüze kalmıştır. 

W. M. Ramsay’ın emekli olarak sahadan ayrılmasının ardından W. M. Calder ve W. H. Buckler 1924 ve 1925’te yaptıkları iki kapsamlı arkeolojik geziyle, MAMA, Monumenta Asiae Minoris Antiqua’nın 1933 -1939’da yayınlanan IV-VI. ciltlerinin yayınlanmasını ve bu işbirliği de yüzeyde görünen yazıtların sistematik bir kaydını sağlamıştı. 
William Moir Calder (1881-1960)
1925 yılında Oxford Üniversitesi tarafından fahri DLitt (Edebiyat Doktorası), 1935 yılında Aberdeen Üniversitesi ve 1940 yılında da Johns Hopkins Üniversitesi tarafından fahri LLD (Hukuk Doktorası) ile ödüllendirilen William Hepburn Buckler, 2 Mart 1952'de İngiltere Oxford’da vefat etmişti. 


Sir William Moir Calder ise 1951’de emekli olduktan sonra MAMA’yı bitirip iki kez daha Türkiye’ye gelebilmiş, 1955’te şövalye olmuş, Sir ünvanı almış, 17 Ağustos 1960’da İskoçya Elgin’de vefat etmişti.
William Keith Chambers Guthrie (1906-1981)

1 Ağustos 1906’da Londra’da dünyaya gelen Yunan Felsefe Tarihi ile tanınan, İskoç klasist bilim adamı William Keith Chambers Guthrie, 1929-1932 yılları arasında W.M. Calder ve W.H. Buckler ile birlikte Orta Anadolu epigrafik keşif çalışmalarına katılmış, W.M. Calder’in asistanlığını yapmıştı. Bu da göstermektedir ki William Keith Chambers Guthrie Şuhut Lahti’nin 1930 yılı Nisan ayı içerisinde bulunmasına da tanıklık etmişti. Küçük Asya’daki bu seyahatler sırasında ve yerli halk da dahil olmak üzere bu seferlerde tanıştığı kişiler üzerinde güçlü bir izlenim bırakmış ve yazdığı 16 kitapta sık sık bunlara değinmişti. Bu yazı içerisinde paylaştığım Şuhut (Synnada) Lahti ile ilgili fotoğraflardan bir kısmı, 2018-19 yılında Guthrie ailesi tarafından Cambridge Üniversitesi Koleksiyonu’na bağışlanan Prof. W.K.C. Guthrie’ye ait kişisel notlar, cam slaytlar ve diğer eşyalar arasında yer alan fotoğraflardır.
William Keith Chambers Guthrie’nin koleksiyonunda yer alan yapılan çalışmalara katılan
Şuhut ahalisinden Mustafa’nın fotoğrafları.



Prof. William Keith Chambers Guthrie,

17 Mayıs 1981’de Cambridge’de vefat etmişti.



Ve Aziz Ogan,

“...Küçüklüğümden beri babamın mesleğine karşı büyük bir alâka duyuyordum; Tatillerimde beni müzeye veya hafriyata götürdüğü zaman, çok sevinirdim. Liseden [1934 Erenköy Kız Lisesi] mezun olduğum sene meslek intihabım için, her müşkülümde olduğu gibi, bana yardım ederek beni arkeolog olmağa teşvik etti.”

diyerek babasının mesleğini seçen, 1943’te Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden mezun olup, 1944’te Türkiye’ye döndükten sonra uzun yıllar devam ettirdiği programlı kazılarla Perge ve Side antik kentlerini gün ışığına çıkartan, kazılarda bulunan eserlerin sergilenmesi için Antalya ve Side müzelerinin kurulmasını sağlayan ve 1980 yılında Perge’de belden aşağısını bulduğu Atinalı heykeltraş Glykon’un muhtemelen M.S. 3. Yüzyılda yaptığı, bugün Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi Koleksiyonunda yer alan Farnese Hercules heykelinin çokça yapılmış kopyalarından biri olan “Tired Hercules” (Yorgun Herkül) heykelinin üst yarısının, 1970’li yıllarda Perge’den yasadışı yollarla Amerika’ya kaçırılarak 1981’de Boston Güzel Sanatlar Müzesi tarafından satın alındığını ve sergilendiğini öğrenmişti.
Farnese Herkülü
Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi Koleksiyonu
Farnese Herkülü, detay
Napoli Ulusal Arkeoloji Müzesi Koleksiyonu
1970 yılında Türkiye’den kaçırılan Perge Herkül heykelinin
Boston Güzel Sanatlar Müzesi’ndeki üst yarısı
1980 yılında Perge’de bulunan Herkül heykelinin belden aşağısı. 
Boston Güzel Sanatlar Müzesi’ndeki Herkül heykelinin kaçırıldığı iddialarını ispatlama çalışmalarından 


Perge Herkül heykelinin iki parçasının birleştirilme çalışmalarından







Perge Herkül Heykeli bir bütün olarak Antalya Müzesi’nde
Uzun mücadeleler sonucunda 1990’da kanıtlayarak, Herakles’in 2011’de Türkiye’ye iade edilmesini ve Antalya Müzesi’nde bir bütün olarak sergilenmesini sağlayan, ancak bunu ne yazık ki göremeyen Türkiye’nin ilk kadın arkeoloğu, kızı Prof. Dr. Jale İnan, (11 Şubat 1914-7 Şubat 2001) babası Aziz Ogan’ı şöyle anlatıyordu;
Jale İnan küçük erkek kardeşi Ali Kabuli Ogan ve kedileri ile.
“İstanbul’da Haliç Bahariyesi’nde bir yalıda kalabalık bir âile hayatı süren babası Ahmet efendi [ Edremit eşrafından Hacı Halil Ağazâde Ahmed Bey] ve annesi Ferdane hanım, kısa bir zaman içinde, kimi yetişmiş, kimi küçük yaşta olmak üzere dokuz çocuklarını kaybederek yapayalnız kalmışlardı. Birkaç sene sonra 1888’de yeniden bir evlâda kavuşmuşlardı. Annesi, gördüğü ve çocuğu müjdeleyen bir rüyaya istinaden, ismini Aziz koydu. Bir hayli yaşlı idiler ve daima biricik evlâtlarını kaybetmek korkusu içinde yaşamışlardı. Onun üzerine titriyorlar, yorulmasına ve üzülmesine tahammül edemiyorlar, hattâ yorulur diye tahsil ettiğini bile istemiyorlardı. Bundan dolayı Aziz, annesinin ve babasının uyuduklarına kani olduktan sonra, usulcacık kalkar, derslerini hazırlardı. Küçük yaştan beri âilenin neşesini yerine getirmeği âdeta kendine bir vazife edinmişti, türlü şakalar ve muzipliklerle onları oyalardı. Yazları geçirdikleri Gebze’de bağ komşuları olan Türk müzeciliğinin kurucusu Osman Hamdi Bey ile tanışmışlardı. 

Aziz Ogan Sanayi-i Nefise Mekteb-i Ali’sinde talebeyken.

Aziz Ogan, Hamdi beyin teşvikiyle, arkeolojiye heves ederek, pek küçük yaşta müzeye memur olarak girdi. Aynı zamanda bir taraftan 1910’da mezun olduğu Sanayi-i Nefîse Mektebi âlisine devam ediyor, diğer taraftan hususî ders alarak Fransızca öğreniyordu. O devirde arkeolog olarak yetişmek için en pratik ve makul yol da bu idi. Bu arada İzmir, Manisa ve Aydın vilâyetlerinde ecnebi hâfirler tarafından yapılan kazılara, hafriyat komiseri olarak, iştirâk ediyor, arkeoloji bilgisini ve tecrübesini arttırıyordu. Bu suretle Anadolu’nun klâsik arkeoloji bakımından en önemli antik şehirlerini tanımak fırsatını buluyordu. Avusturyalıların Ephesos, Amerikalıların Sardes ve Fransızların Nazilli civarında Aphrodisias’ta yaptıkları kazılara iştirâk etti.” 

Aziz Ogan İzmir havalisi Asar-ı Atika Umum Müfettişliğine tayin edildiği sırada.
“...1926’da İzmir havalisi Âsâr-ı Atika Umum Müfettişliğine tâyin olununca, iş sahası bir hayli genişledi. Bu suretle Efes ile Bergama müzelerinin inşa ve tesisinde muvaffak olmuştu. İzmir ile komşu vilâyetlerde bulunan âsâr-ı atika ve hefriyat mevkilerine birer bekçi tayiniyle bunların iyi bir şekilde muhafaza olunmalarını sağladı.”(J.İ.) 

İzmir Asar-ı Atika Müzesi
Aziz Ogan, İzmir Arkeoloji Müzesi’nin ve bu müze içinde bir resim galerisiyle bir kütüphanenin kurulmasını sağlamıştı. 1931 yılında Osman Hamdi Bey’in kardeşi Halil Edhem Eldem’in emekliye ayrılması üzerine İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü görevine atanmış, emekli oluncaya değin yirmi üç yıl süreyle müze müdürlüğünü sürdürmüştü.
Aziz Ogan İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlük makamında. 

“... 25/12/1953’te, 16 yaşından 65 yaşına kadar yarım asırlık ömrünü vakfettiği müzecilik mesaisine nihayet verdi.” (J.İ.) 

Aziz Ogan ve eşi Mesture hanım dört çocuğuyla birlikte.
Fotoğrafın sağındaki kızı Jale İnan arka sırada anne ve babalarının arasındaki iki kardeş, Perihan Ogan ve Ali Kabuli Ogan’dır.

“...1955 senesi sonbaharında, Ragıp Devres ailesi ile [1896-1965, I. Dünya Savaşı sırasında Mühendis Mektebi Âlisi’nin ikinci sınıfında okurken vatan müdafaası için okulunu bırakarak Kafkas Cephe’sine katılmış, içinde bulunduğu 15.000 kişilik kolordudan 270 zavallı gençten biri olarak geri dönebilmiş, Tifüs hastalığını yenmiş ve yarım bıraktığı okulunu 1922 yılında tamamlayarak mühendis olmuştu. Anadolu-Bağdat Şimendifer Hattı’nda birçok istasyonun yeniden yapımını üstlenmiş, Kayseri, Sivas, Boğazköprü, Çankırı, Çerkeş, Afyon demiryolu hatlarını ve tesislerini inşa etmiş, Adana-Tarsus sulama kanallarını yapmıştı. Kayseri-Sivas karayolu inşaatı sırasında Türkiye’ye ilk greyderi getirtmiş ve bu iş makinesini kullanan ilk mühendis olmuştu. Hayatının sonlarına doğru işlerini inşaat mühendisi oğlu Mehmet Ragıp Devres’e bırakmış ve uzun zamandır ilgi duyduğu arkeoloji ile uğraşmaya karar vermişti. Side Agora Hamamı’nın onarımına destek olmuş ve bizzat başında durarak Side’ye bir de müze armağan etmişti. Ali Ragıp Devres adı, 1932-33 yıllarında Avusturya ve İsviçre kökenli mimar Ernst Arnold Egli’nin (1893-1974) tasarlayıp uyguladığı bilinen tek müstakil konut projesi olan Bebek’teki villası ile de ünlüdür.] Batı Anadolu seyahatine çıkarak, uzun seneler çalıştığı ve çok sevdiği bu bölgenin antik şehirlerini son defa görmek, Side ve Perge kazılarını yakından takip etmek fırsatını buldu. [ Jale İnan, 1946’da başlayan Side ve Perge kazılarına A. Müfid Mansel ile birlikte katılmış, onun vefatından sonra da 1973-80 arasında Side, 1975-87 yılları arasında da Perge kazılarına başkanlık etmişti.] Yazık ki, arkeoloji ve sanat bakımından çok verimli olacağı emeklilik devri pek kısa sürdü.” (J.İ.)
Jale İnan, Side kazılarında solunda Ali Müfit Mansel ve
sağında Ali Ragıp Devres ile birlikte.
“...Boş zamanlarında en büyük zevki resim yapmaktı. Talebeliğinden beri yaptığı sayısız yağlı boya ve akvarelleri vardır. (J.İ.)  

Aziz Ogan’ın tablolarından;
Rumelihisarı 
Aziz Ogan’ın tablolarından;
Topkapı Sarayı’nda Sultan Ahmet Kütüphanesi
“Konularını tabiattan ve bilhassa eski sanat eserlerinden alırdı. Çok sevdiği ve hemen her köşesini cebinin içi gibi tanıdığı ve âbidelerinin uğradığı en ufak hasar veya manzarasını bozan herhangi bir hareketten büyük üzüntü duyduğu İstanbul, şahane manzara ve âbideleri ile, konularının başında gelir.” (J.İ.) 

Aziz Ogan

Aziz Ogan, 5 Ekim 1956’da geçirdiği bir kalp krizi sonucu 68 yaşında İstanbul’da vefat etmişti. 



Ve Lahit’in serüveni;
William Hepburn Buckler kazı çalışmaları sırasında çadırında

1930 yılı baharının Nisan ayının sonlarına doğru W. H. Buckler ve W. M. Calder, Afyon civarında araştırmalar yaparlarken Şuhut’a gelmişler, yaptıkları yüzey taramaları sırasında köylülerden kasabanın yakınlarında daha önce bulunan bir lahti duymuş ve işçi bularak toprak altında gömülü vaziyetteki lahtin etrafını açmışlardı.

W. H. Buckler ve W. M. Calder lahtin etrafını açtıklarında çektikleri fotoğraflardan

Böylelikle daha öncesinde, I. Dünya Savaşı sırasında, Şuhut kasabası ahalisinden Hacı Mahmut Ağa’nın tarlasını kirizme yaparken tesadüfen bulup, yetkililere bildirdiği halde çok ağır olduğu ve dönemin koşullarında yerinden çıkarılamayacağı için üstü tekrar kapatılarak bırakılan Şuhut Lahdini, adeta yeni baştan keşfetmişlerdi. Bir yandan fotoğraflarını çektikleri lahdin ölçülerini de tesbit etmiş, Ankara’yı, Milli Eğitim Bakanlığı’nı da bilgilendirmişlerdi.
W. H. Buckler ve W. M. Calder’in kazı sırasında çektiği
lahtin detay fotoğrafları

W. H. Buckler ve W. M. Calder, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan bekledikleri gibi kısa sürede bir cevap alamayınca, Lahdi güvenceye almak için üzerini tekrar toprak ile örterek Şuhut’tan ayrılmışlardı.
1930 yılında Şuhut manzarası
 Bundan bir süre sonra, 29 Mayıs 1930 günü, saat 11’de Ankara Maarif Vekâleti Vekil Muavini M. Emin tarafından çekilen 11203 No’lu bir telgraf, İzmir Maarif Vekâleti Müzeler Müfettişi Aziz Ogan Bey’e saat 12.35’de iletilmiş; 

“Afyon’un Şuhut köyünde çıkarılan lahdin hasara uğramadan nakli temin edildikten sonra derhal Ankara’ya hareket edilmesi”

emredilmişti. 



Telgrafı alan İzmir Müzeler Umum Müfettişi Aziz Ogan Bey, bu emre cevaben 1 Haziran ’da Ankara Maarif Vekâletine ve Afyon Maarif Müdürlüğüne müfettiş imzası ile birer telgraf çekmiş ve Ankara Maarif Vekâletine;

“Yarından sonra Afyon tarıkıle (yoluyla) Şuhut’a hareket olunacaktır. Lahtin nereye ve masarifi nakliyesinin hangi taraftan tediye edileceği (ödeme) hakkındaki sarih (açık) emrin Afyon Maarif Müdürlüğü vasıtasiyle işarı.” diyerek; Afyon Maarif Müdürlüğüne de, “Şuhut’taki asarıatikanın nakliyatı için ayın üçünde Afyon’a geleceğim”

diyerek durumunu bildirmişti. 



2 Haziran’da Ankara’dan Maarif Müdürü M. Emin imzası ile Afyon’daki Aziz Bey’e gönderilen bir telgrafla; 

“Talep edilen izahat Maarif Müdürlüğünde mevcuttur. Verilen iki yüz elli liralık havalenin alınıp alınmadığının işarı..”
denilerek durumu yazıyla bildirmesi istenmişti. 

Aziz Ogan Bey, 4 Haziran’da Maarif Vekâlet Celilesine (yüksek mertebesine) 3 Haziran’da verilen cevabi yazıya karşılık olarak, 1740 ve 1741 dosya numaraları ve Müfettiş imzası ile iki dilekçe göndermişti; 
“C: 3/6/930: 
Havale geç gelmiş ve sene nihayeti dolayisile maarifçe alınamamıştır. Yeni sene bütçesinden (300) liralık havale emrinin telgrafla itası (ödeme) için tafsilât postadadır.” 

“Şuhut Kasabasında Profesör Galder (W. M. Calder) tarafından bulunan Lahdin Ankara’ya nakli için emri devletlerine tevkifan afyona geldim ve aynı trenle İstanbul’a gitmekte olan Profesör Galderle görüşdüm. Mumaileyhin (adı geçen kişinin) ifadesine göre Lahit emsaline nadir tesadüf olunur derecede kıymettar ve sutuh hariciyesi (dış sathı) zengin bir surette reliflerle (kabartma) musanna (sanatkârane, ustalıkla yapılmış) imiş. Nakle deyin üzeri bir mikdar toprakla örtülmüştür. Kapağı da köyde yalak olarak istimal edilmekte (kullanılmakta) imiş, lahdin nakli için vekâleti celilelerinden gönderildiği bildirilen (250) liralık havalename Mayısın yirmi yedisinde defterdarlığa geldiği için sarf edilememiştir. Binaenaleyh, yeni sene için bu paradan istifade etmek imkânı kalmadığından serian ve telgraf havalesi olarak (300) lira gönderilmesine arz ve intizar eylerim efendim.” 

Son olarak 4 Haziran’da Ankara’ya göndermiş olduğu iki dilekçeye cevap alamayınca Aziz Ogan Bey, 8 Haziran’da Afyon Karahisar Vilayeti Maarif Müdüriyeti kanalıyla ve 1742 dosya numarası ile Maarif Vekâleti Teftiş Riyasetine bir telefon ihbarnamesi göndermiş ve 

“Şuhuttaki lahtin nakli için 4/6/930’da istediğim havalenin gönderilip gönderilmeyeceğine dair cevap gelmediğinden iptidâi tertibat alamıyorum. Cevabın tesrii.”
diyerek Müfettiş imzası ile tekrar uyarmıştı. 

Bu başvurusuna 9 Haziran günü saat 14’de Ankara’dan Teftiş Heyeti Reisi Rıfat imzası ile cevabi bir telgraf gelmiş, havalenin yapıldığı ve iki gün sonra alınabileceği bildirilmişti. Ancak o sırada Aziz Bey Afyon’a 21 km. Uzaklıktaki Kazlıgöl (Gazlıgöl) kaplıcalarında olduğu için bu bilgi kendisine iletilmek için beklemeye alınmıştı. 

Aziz Ogan Bey, 18 Haziran 1930’da Afyon Karahisar Vilayeti Maarif Müdüriyeti kanalıyla ve 1744 dosya numarası ile bir telefon ihbarnamesi göndermiş ve;
“Lahit muvaffakiyetle çıkarılmış, nahiye merkezine getirilmiştir. Yağmurlar dolayısile Afyon’a nakli dört gün sonra olacaktır. Ambale edilmesi ve Ankara’ya sevki M.F. tarafından yapılacaktır. Yarın Ankara’ya hareket olunacağı”
diyerek Maarif Vekâleti Teftiş Riyasetini bilgilendirmişti. 

Ve Şuhut Lahdi 22-23 Haziran gibi Ankara’ya getirilmiş, Hacı Bayram Camii’nin karşısındaki bahçeye yerleştirilmiş, yine çeşitli kazılarda ele geçirilmiş sütun, aslan ve kartal heykeli gibi bazı değerli Âsâr-ı Atika ile birlikte sergilenmeye başlanmıştı. 
Aziz Ogan kızı Jale İnan (sağ baştan ikinci) ile birlikte.
Kızı Jale İnan’ın
“... mesleki işlerinde olduğu gibi hususi işlerinde de muntazam, sabırlı ve enerjikti. Onun saati kronometre gibi işlerdi, her işi de ona göre muntazam ve ayarlı idi.”
diye tanımladığı Aziz Ogan bey, kendisine verilen bir görevi yine sabırla, muntazam ve kusursuzca yerine getirmiş olmanın gururunu tam olarak yaşıyamamıştı büyük bir ihtimalle. Zor koşullar altında Afyon, Şuhut kasabasından çıkartılarak Ankara’ya nakledilmiş olan bu nadide ve muhteşem tarihi eserin, değerine uygun koşullarda sergileniyor olması, en azından açık bir alanda değil, hava koşullarından zarar görmeyeceği bir dam altında, bir müzede sergilenmesi onun en büyük dileği olmuştu muhakkak. 

Ancak o dönemin koşullarını tam olarak bilmediğimiz için lahidin açık bir alanda sergilenmesinin uygun görülmesinin gerekçesini şu an değerlendirmemiz pek mümkün değil. Belki o sıralarda henüz Anadolu Medeniyetleri Müzesi açılmamıştı bile ki, Ankara’da müzecilik, Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkentte bir Eti Müzesi kurulması fikriyle 1921 yılında başlamıştı. Atatürk’ün isteği doğrultusunda Türkiye’nin dört bir yanından Hitit Eserleri toplanmaya başlanmış, dönemin Milli Eğitim Bakanlığı Hars (Kültür) Dairesi Başmüdürü Galip Bey* tarafından toplanan eserler, öncelikle Ankara Kalesi’nin Akkale Burcu’na, Augustus Mabedi’ne ve Roma Hamamı’na yerleştirilmişlerdi. Kapalı alan olarak Akkale Burcu yeterli olmayınca 1933 yılında Kale yakınlarındaki Mahmutpaşa Bedesteni ve Kurşunlu Han’ın restorasyonuna başlanmış ancak bu çalışma 1968 yılında sonuçlanabilmişti. Ancak restorasyon devam ederken, 1943 yılında onarımı biten Mahmutpaşa Bedesteni’nin iç avlusu, müze olarak düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştı. Bu bilgiler ışığında Şuhut Lahdinin neden Augustus Mabedi’nin ve Hacı Bayram Camii’nin önündeki bahçeye yerleştirilmiş olduğu da anlaşılmaktadır. Zira Kültür Başmüdürü’nün geçici olarak müzeye dönüştürdüğü alanlar içerisinde Augustus Mabedi de vardır. Ve yine anlaşılmaktadır ki, eğer Mahmutpaşa Bedesteni’nin iç avlusu 1943 yılında düzenlenmiş ve ziyarete açılmış ise, mümkündür ki Şuhut Lahdi de 13 yıl Augustus Mabedi önünde kaldıktan sonra 1943 yılında Mahmutpaşa Bedesteni’ne taşınmıştır. Ancak günümüzde Lahit, Mahmutpaşa Bedesteni’nde değil, müzenin İdare Binası olarak kullanılan Kurşunlu Han’ın avlusundadır.
Şuhut (Synnada) Lahti Kurşunlu Han iç avlusunda.
Bulabildiğim en yakın tarihli fotoğraf bu olsa gerek.
Avlunun zaman içerisinde bir çok onarım geçirmesine, üzerinin cam bir çatı örtüsü ile kapatılmasına rağmen, lahdin 8 tonluk ağırlığı hesaba katıldığında pek de yerinden oynatılmadığı ilk yerleştirildiği yerde durduğu düşünülebilir.
Anadolu Medeniyetleri Müzesi.
Önde Mahmutpaşa Bedesteni, arkasında Kurşunlu Han.
Bu günlerde söz konusu bölümde yine bir restorasyon çalışması yapıldığından Lahidin şu anda fotoğraflarını çekmek pek mümkün görünmemektedir. 

*Galip Bey: Mehmet Mübarek Galip Eldem; Sakızlı Sadrazam İbrahim Edhem Paşa’nın (1818-1893) oğlu Numizmat (sikke koleksiyoncusu) olan İsmail Galip Bey’in oğludur. Sakızlı Sadrazam İbrahim Edhem Paşa’nın diğer oğlu da Ressam ve Müzeci Osman Hamdi Bey’dir, kısacası Mehmet Mübarek Galip Eldem, Osman Hamdi Bey’in yeğenidir. Ayrıca Osman Hamdi Bey’in kardeşi İsmail Galip Bey’in kızı Azize Galip Hanım’ın oğlu da ünlü mimarlarımızdan Prof. Sedad Hakkı Eldem’dir.
Aziz Ogan
Aziz Ogan, 1934’ün Temmuz ayında yayınlanan Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi’nde yayınlanan “ŞUHUT KASABASINDA BULUNAN LAHİT” başlığıyla kaleme aldığı bir yazıda, baştan sona Şuhut Lahdi’ni, özelliklerini ve taşınmasını tüm ayrıntılarıyla şöyle anlatmıştı;

“1930 senesi Mayıs nihayetinde Maarif Vekâletinden aldığım telgrafnamede: Karahisar’ın Şuhut kasabasında bulunan lahidin hasara uğratılmadan Ankara’ya nakli emir olunuyordu. 

Şuhut, Afyon Karahisar’ın 32 kilometre cenubunda oldukça büyük bir nahiye merkezidir. Vilâyet merkezine güzel bir şose ile bağlı olduğu için münakalâtı (ulaşım) otobüsler temin ederler. Yol, Afyon Karahisar’dan bir kaç kilometre sonra mütemadiyen dikleşir. Kâh uzun sürmiyen vadilerin arasından kâh tepelerden geçilir. Hakim noktadan Afyon ovasının seyrü temaşasına doyum olmaz. Manzara hakikaten çok lâtiftir. Arazinin muntazam surette işlenmiş olması kalbe inşirah (gönül açıklığı, ferahlık) verir. Tarlalarda beyaz, mor, kırmızı açmış haşhaşlar nazarı okşar... Afyon zaten bu havalinin başlıca mezruatındandır (ekili olan şeylerdir)

Şuhudun evleri umumiyetle ahşaptır. İçlerinde muazzam ve büyük olanları da vardır; Kısmı azamının üstü topraktır. Sokakları geniş ve kaldırım döşeli olup vâsi (geniş) çarşısı ve miyanda adedi hadden fazla kahvehanesi vardır. Mektep binası eskidir. İnce uzun minareleri, ağacı az olan kasabayı süsler. Minarelerin külâhlarına yakın kısımlarında lüküs lâmbaları takılıdır. Bu lâmbalar, geceleri bütün kasabayı mebzul (bol) surette aydınlatır. Belediyesi oldukça faaldir. Havası, suyu, lâtif ve itibarla ahalisi tam-müssıhha (poziftif), çok güler yüzlü ve çok misafirperver kimselerdir. Haftada bir gün kurulan pazarda alış veriş oldukça hareketlidir. Bütün kasaba ve civar köyler halkı, her nevi ihtiyaçlarını Pazar günleri temin ederler. Velhasıl Şuhut, Pazar kurulduğu günler pek faal bir manzara arzeder. 

Şuhut tamamile eski Sinada (Synnada) şehri üzerine kurulmuş yeni bir kasabadır. Tebeddülâtı (büyük değişim) araziye burada eski bir şehir mevcut olduğunu tamamile gizlemiştir. O halde ki arazi ve tarlaların yüzünde yontulmuş veya işlenmiş taş hemen yok gibidir. Ara sıra tesadüfen bulunan eserler, dört beş metre derinlikten çıkmaktadır. Bu gibi tezahürat (görünme) olmasa eski coğrafyacıların tarif ettikleri bu yerde kadim mamurelerin mevcudiyetine kail (aklı yatmış, inanmış) olmak çok güçtür. 

Şarl Teksiye’nin (Charles Texier 1802-1871) Sinada mevkiine dair olan tarifatını dinliyelim: 
‘Sinada şehri orta Frikya’nın (Frigya) merkezi idi. Dairei hakimiyetinde Dosimya, Budos, Anabora ve Ömeni gibi birtakım küçük şehirleri birleştirmişti. Sinada’nın banisi, Truva muharebesinden sonra Fricya’ya gelerek yerleşen ve bilâhare yanına Makedonya’dan müteaddit (birçok) muhacirin kolları çağırıp getiren Akamas isminde biri olarak tanınmıştır. Bu şehir evvelâ istimar takımlarının heyeti mecmuası manasını tazammun eden Sinada tesmiye (adlandırma) olunmuştur. Strabonda bu şehrin mevkii coğrafyasını tayin için Sinada küçük şehri, on bir kilometre ve zeytin ağaçları dikilmiş* bir ovanın nihayetindedir.’ 

*Strabonun tavsif (niteleme) ettiği ovada bugün zeytin ağacı değil, başka bir nevi ağaç ta pek enderdir. Ehalii mahalliyede (bölgede oturanlarda) kökleşmiş kanaat bu havalide zeytin ağacı yetişmez merkezindedir. Tecrübe edip etmediklerini eşraftan sordum. Fakat tatminkâr bir cevap alamadım. Halbuki zeytin olmaması mahalli sekeneyi (ikamet edenler, yerli) haşhaş yağı yemeğe mecbur kılmıştır. Bu yağın ekli (tadı), alışmayanlar için hint yağından daha ağırdır. 

Sinada, civarında mermer ocaklarile iştihar etmiş (tanınmış) bir yerdir. Buranın mermerleri Fricya mermerleri namile maruf olup süs ve zenginliğin bir alâmeti olarak tavsif edilirdi (nitelendirilirdi). Asıl ocaklar Afyon Karahisar’a yakın bir mevkide eski ismi Dokimion (Dokimeion) olan İzce Karahisar mevkiinde bulunur. Hâk (oyma) ve tıraşa karşı sert olmadığı gibi, billûratı ince pembemtırak ve mor renklerde serpme lekeleri bulunması Romalıların indinde (göre) Sinada mermerlerine karşı pek fazla rağbet uyandırmıştı. Roma’da yapılan muazzam binalara buradan çok miktarda mermer celp edilmiştir (istenmiştir). Bidayette (başlangıçta) orta büyüklükte mermer çıkarılırken sonraları yekpare sütunlarda almağa başlamışlardır. Böyle cesim (kocaman) ve ağırlıkları tonlara varan mermer tabakalarının Frigya içinden denize kadar sürüklenmesi gibi zorluklara katlanılması Sinada mermerlerine olan rağbetin derecesini gösterir. Bu rağbet ve ocakların işletilmesi Bizans İmparatorluğu zamanında da devam etmiştir. 

Şuhut kasabası ahalisinden Hacı Mahmut Ağa isminde bir köylü, kasabanın hemen on dakika cenubunda Mahmut köyü yolu üzerindeki mutasarrıf olduğu tarlada kirizme (toprağı kazarak altını üstüne getirme) yaparken lâhide tesadüf etmiş ve bu buluştan lâzım gelen makamatı (makamları) haberdar etmiş ise de lâhidin gayet büyük ve ağır olması ve o vakit araya umumî harbin girmesi eserin İstanbul’a nakline imkân bırakmamış ve nihayet üzeri örtülerek mahallinde bırakılmıştı. 

1930 senesi baharında o havalide arkeolojik tetkikatta bulunan Amerikalı Mr. Backler (William Hepburn Buckler 1867-1952) ve Kalder (William Moir Calder 1881-1960) nam zatlar, köylülerle temasa gelerek kasaba yakınında bulunan lâhidin yerini öğrenmiş ve amele tedarikile etrafını açmış, fotoğrafi ve ölçülerini almış bu esnada Maarif Vekâletini haberdar etmekle beraber cevabın geciktiğini görünce herhangi bir hasar ve tahribe uğramasına meydan kalmamış olmak için eseri yeniden örtmüşler ve oradan ayrılmışlardır. 

Afyon’a muvasalatım (ulaşmamın, varmamın) gecesi Mr. Kalder ile istasyonda tesadüfen buluştum. Mümaileyh, Mr. Backler’in* Sart’ta bulunan Lidya yazıları hakkında tetkikatta bulunmak ve aynı zamanda benimle görüşmek üzere iki gün evvel İzmir’e gittiğini, Şuhut’taki lâhidin büyüklüğü ve ağırlığı ve aynı zamanda buralarda onu taşıyacak vasıta bulunmadığı ve dolayısile nakline imkân hâsıl olacağını tahmin etmediğini söyledi. 

* Mr. Backler Oksford Darülfünunu Müderislerindendir. Sartta bulunan Lidya yazılarını hal ve kıraat hususundaki ciddi mesaisile ve bunlara mühim telifatile tanınmış bir zattır Makalenin yazıldığı sırada eski Pisidya ve Fricya havalisinde tetkikat maksadile memleketimizde bulunmaktadır. 

Cesim ve sıkletleri tonlara varan eserlerin müzelere nakillerinin gerçi büyük külfetler ihtiyarına vabeste (bağlı, ilgili) olduğunu bilmekle beraber ağırlıkları dolayısile yerlerinde bırakılmış olduklarını hiç hatırlamam. Ertesi gün Şuhut’a giderek lâhidi yeniden meydana çıkardım. Ledelmesaha (yerinde tahmini ölçüm) beş altı ton sıkletinde* olduğu anlaşıldı. 

* Afyon istasyonundaki kantarda tartı neticesinde lâhit teknesinin 6 ve kapağının da 2 ton olduğu tahakkuk etmiştir. 

Yol üzerindeki köprüleri de birer birer tetkik etmek lâzım geliyordu. Bu da avdette (yeri geldiğinde) yapıldı. Bu cihetler anlaşıldıktan sonra da menfi netice ile karşılaşıldı. Bir gün sonra eski dostum Mr. Backler’den İzmirden bir mektup aldım. Burada benim lâhidi nakil için Afyon’a gittiğimi öğrendiğini fakat lâhidin yollarda bir kazaya uğramak ihtimaline mebni (ötürü, dolayı) yerinde bırakılmasının doğru olacağı kanaatinde bulunduğunu ve hatta kasaba içinde bir cami önünde su hazinesi olarak kullanılan kapağın da bu lâhit teknesine ait bulunması fikrinde olduğunu yazıyordu.” (A.O.)
Aziz Ogan’ın yazısında bahsetmiş olduğu,
W. H. Buckler’den aldığı mektup şu şekildeydi;
“< Bardwell Road, Oxford > 
İzmir 7 Haziran 1930 

Aziz arkadaşım, 
Herşeyden önce sizi burada bulamamak büyük bir hayal kırıklığı, fakat gitmek istemenizin yeni bir lahit araştırması için olduğunu düşünüyorum. 

Hareketinizi bildiren mektubunuz için size çok teşekkür ederim. Ve bu bilgilendirme beni aşağı yukarı haklı gösteriyor ki, onu kurtarmak için uğraşıyorsunuz. Ümit ediyorum ki Lahiti Şuhut kasabasına yerleştirirsiniz. Nisan sonunda, bakanlığınıza, kendi alanında ki tanıdığımız en güzel abide olduğunu yazdık. Benim için kazaya uğramadan nakletmek en zor görevlerinden biri olacaktır. 

Ve büyük bir başarı olmasını diliyorum. Çünkü gerçekten buna değer. Stilindeki sadelik, detaylarındaki muhteşemlik, gerçekten muhteşem bir sanat eseri. Fazla unsurları kaldırırken ve temizlerken, kazının bir köşesinde elde ettiğimiz yaklaşık 10-12 adet parça belki tekrardan lahitteki yerlerine konulmalı. Lahidin kapağı belki 30 yıldır bir kaynak suyu önünde kullanılıyor olarak bulunmuştur, onu da oradan çıkarmak gerekir. Size bu çalışmanızda ne kadar yardım etmek isterdim bilemezsiniz. Temizlik çalışması 8 güne mal olacaktır, fakat şayet siz bu abideyi Efes atölyesinden çıkarılmış gibi, bu tarafa, Princeton’a Mösyö Morey’in (Charles Rufus Morey, 1924-1945 yılları arasında Princeton Üniversitesi’nde Sanat Tarihi ve Arkeoloji Bölümü Başkanlığı ve profesörlüğü yapmış olan Amerikalı sanat tarihçisi) yanına getirebilseniz ne iyi olurdu. 

Sizi bunun için tebrik ediyoruz. Aynı zamanda Vali Paşayı da, ki bu öğleden sonra kendisini selamlama zevkine erişirim muhakkak. 

Yeni iş birliğinin düzeninin kurulması, ayarlanması için de teşekkür ederim. Ben bu katılımı büyük zevk ile yapıyorum. Şuhut müdürüne de en mükemmel semlamlarımı iletiniz. Ve aynı zamanda sempatik okul müdürüne de ki, onlar çalışmalarımızı canlı bir ilgi ile takip etmişlerdi. İmkan dahilindeki yardımları ile Lahit 2 gece süren temizlenmesi sırasında, bu güvenilir kişiler tarafından korunmuştu. Ve bizlerden biri de, yeniden yerine konulmasında bulunmuştu. Ve topal Ahmet, bana size saygılarını iletme görevini verdi. Orada bulunmamanızın binlerce defa pişmanlığı ile sizlere bu başarınız için binlerce iyi dilekler. 

Sizden, beni en iyi arkadaşınız olarak kabul etmenizi dilerim.
W. H. Buckler” 
Şuhut (Synnada) Lahti, Aziz Ogan başkanlığında bulunduğu alandan çıkartılırken.
“... Nakil müşkülatını tasdik etmekle beraber böyle çok musanna (ustalıkla yapılmış, sanatkârane) ve çok mühim bir eserin toprak altında da kail (aklı yatmış, inanmış) olamazdım.
Kolordu vesaitinden istifade etmek için Kumandan Derviş Paşa*ya müracaat ettim. Lâhidin evsaf ve sıkleti hakkında izahat verdim. Derhal hüsnü kabul ve muvafakat gösterdi ve cerrieskal (caraskal, makaralı vinç) ve saire gibi lâzımgelen vesaiti ve büyük bir nakliye kamyonunu başta istihkâm zabitlerinden Hikmet Bey namında bir zabıt ile Şuhut’a gönderdi.
O vakit Afyon Valisi olan Fahreddin Beyefendi de (Fahrettin KİPER 20/10/1927 - 20/09/1931) iki küçük köprünün hemen tamir ve takviyesini sermühendislerine emir buyurdular. Biz Şuhut’ta altı metre derinlikteki lâhdi çıkarırken gece ve gündüz çalışılarak köprüler de tahkim olundu.
Bir hafta sonra eser birer gün fasıla ile kapağile beraber Afyon istasyonuna ve oradan da Ankara’ya naklolunarak Ogüst (Augustus) mabedinin önündeki bahçeye kondu. 
* Müşarünileyh (anılan, adı geçen, ismi evvelce söylenmiş olan) 17/1/1932’de irtihal (öteki dünyaya göçme, vefat) etmiştir. 

Eserin Ankara’ya nakli imkânını bahşeden müşarünileyh Derviş Paşa merhumun, gerek Kolorduca refakatime verilen Mülâzim (teğmen) Hikmet Beyin lâhidin topraktan çıkarılması ve bilâhasar (hasarsız) istasyona nakli hususundaki mesbuk (ön planda olmayan) yardımlarını ve gerek telâşlı işlerimde bana büyük muavenetler (yardım) ibraz eden Fahreddin ve Maarif Müdürü Denizli’li Talât Beyfendilerin namlarını hürmetle anmağı bir kadirşinaslık addederim. 
Lâhidin evsafı: 
Bu lâhit 33 sene evvel Konya Ereğlisi civarında eski adı Sidamara tesmiye olunan (adı verilen) Anbar-arası namındaki köyden İstanbul’a naklolunan ve bugün müzenin üç numaralı salonunda teşhir olunan muazzam lâhidin* az bir farkla küçük bir numunesidir. 
Sidamara Lahti çıkarıldıktan sonra nakledilirken


* Bu lâhit 1875 de seyyah Davis (İngiliz gezgin Edwin John Davis 1826-1901) ve 1882 de Mr. Vilson (zamanın İngiltere Konsolosu ve arkeolog Sir Charles William Wilson 1836-1905) ve Ramsey (İskoç arkeolog William Mitchell Ramsay, 1851-1939) tarafından görülmüş ve sonraları toprakla örtülmesine binaen bir müddet kapalı kalmış ve 1889 senesinde yeniden bir köylü tarafından meydana çıkarılması üzerine tetkik için mahalline giden Müzeler Müdürü Umumisi merhum (Osman) Hamdi Bey İstanbula avdetle tahsisat istihsal ederek o vakit muavini olan biraderi Halil Edhem Beyi lâhdin müzeye nakline memur etmişti. (24 tonluk ağırlığı ile dünyanın en ağır lahdi olarak bilinen MS 3. yüzyıla ait Sidamara Lahdi, Konya Ereğlisi-Karaman yolu üzerinde, eski adı Sidamara olan Ambar köyünde bulunduğu için bu isimle anılır. Sidamara Lahdini Ambararası köyünden Molla İbo (İbrahim Gündoğdu) evinin bahçesinde buğday kuyusu kazarken bulmuş, bu buluşu 3 adet Mecidiye altını ile ödüllendirilmişti. Osman Hamdi Bey bu lâhdi incelemek için Konya’ya gelmiş, İstanbul’a taşınmasını istemiş, ancak 4 metre uzunluğunda 3,5 metre yüksekliğinde ve 24 ton ağırlığında olan bu dev lâhdi yerleştirebilecek vagon bulunamayınca Osmanlı Demir Yolları Şirketinden destek istenmişti. Çözüm bir lokomotif’in bölümlerinin sökülmesi ve uygun bir çatı yapılarak bulunmuş, lâhit taşınmaya elverişli hale getirilmişti. Taşınma sırasında devlet görevlileri de hazır bulunmuş, lâhit zorlu bir yolculuktan sonra 3 Haziran 1901 günü Müze-i Hümayun yetkilileri ile birlikte İstanbul’a ulaşmıştı.) 
Sidamara Lahdi İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde
İstanbul Müzesinin bu salonunda Sart (Sardes) ile Silifke gibi muhtelif yerlerden gelme natamam (tamamlanmamış) ve restore edilmiş bir iki küçük lâhit daha mevcut bulunmaktadır. Badelmilât (Milattan sonra) birinci asır sonlarından üçüncü asır ortasına kadar Anadolu’da taammüm (genelleşme, yayılma) eden bu sınıf lâhitlere İstanbul müzesindekine kıyasen Sidamara lâhdi tipinde lâhitler namı verilmektedir ki memleketimizde misillerine sıkça tesadüf edilir. Ezcümle (örneğin) İzmir, Konya, Bursa müzelerinde tam ve kâmil olmayan nümuneleri meşhudumuz (şahit olmak, gözlemlemek) olmaktadır. 

Bu tarz tasnideki lâhitler müstakil bir bid’at (sonradan türeyen) teşkil etmeyip muasır abidelerin heyeti mecmuasından bazı farklarla ayrılırlar ki sütunlu lâhitlerin hususî birer tipidirler. Üzerlerindeki tezyinata dikkat edilecek olursa gerçi bunda da görülmemiş hiçbir motif yoktur. Bu itibarladır ki bu devre ait bütün İmparatorluk heykeltraşisinin Hellenik ve Hellenistik devirlerin bid’atlerile yaşamış olduğunu bir kere daha tasdik etmiş oluruz. Şu halde bu sınıf lâhitleri diğer çeşitlerden ayıran vasfın başlıcası kapağının üzerinde cenaze yatağı taşımasında görülür. Vakıa cenaze yatağı Yunan medfenlerinde (mezar) pek ender görünüyorsa da Etruya’da (Etruria - İtalya'nın batısında, Arnus ve Tiber ırmaklan arasında kalan bölge) ayrı yatmış şekiller tipi an’anevidir (gelenekseldir)

Bu tip abidelerin menşei hakkında iki nazariye mevcuttur ki biri İtalya’da ibda edilmiş (yaratılmış), sonra Şarka naklinde o kadar muvaffakiyetle karşılaşmış ki bir nevi ricat hareketile tesiri, mahreci (çıkış yeri) olan Roma atelyelerinde yeniden hissolunmuştur. Diğer nazariyeye (kurama) göre de merkezi ibda (yaratım merkezi) ve imalâtı Antakye’dir. İstanbul, İzmir, Konya ve hatta Bursa müzelerinde tam veya parçalar halinde benzerlerini gördüğümüz bu çeşit ve bu tarzdaki lâhitler Anadolu yarım adasında büyük bir rağbete mazhar olduğuna şehadet etmektedir. 
Menşei hakkında nekadar muhtelif nazariyeler serdedilmiş (ileri sürülmüş) olur ise olsun bu tiplerin milâttan sonra üçüncü asra kadar küçük Asya’da pek ziyade taammüm etmiş (yayılmış) ve adeta Anadolu’ya has bir üslûp halini almıştır. Buna bu yolda hüküm vermekte hata olmaz, kanaatindeyiz. Bu izahattan sonra lâhidin evsafını kısaca tarif edelim: 

Mermeri beyaz fakat sutuhu (yüzey) hariciyesi sarımtırak bir renk bağlamış olan bu lâhidin bazı yerlerinde alaimi (zamanla) ihtirak (yanmak) müşahede olunduğu gibi küçük cephesinden üst kısmı kırık olan yüzündeki kabartmalarda da kuvvetli bir su akıntısının yalama izleri seçiliyor. Mazrufu olan mozolenin yandığı ve eserin de bundan az çok müteessir olduğu ve bilâhare bir hayli zaman bir sel akıntısının önünde kalmış olduğu tahmin olunabilir. Bununla beraber insan eli ile yapılan tahribat ta oldukça vasidir. Birçok lâhitlerde meşhudumuz (görünen) olduğu gibi bu lâhitte muhteviyatı çalınmak için mezar soyucuları tarafından kırılmak bedbahtlığına uğramıştır. Bundan da anlaşılıyor ki bu lâhidin taşıdığı kapak muahhar (daha sonraki) zamanlarda teknesinin üstünden kaldırılmış ve nihayet bir caminin önünde tersine konarak su hazinesi makamında kullanılmakta bulunmuştur. 
Lâhit orta dereceden biraz büyükçedir. 
Eni: 1.30 metre, Boyu: 2.50 metre, İrtifaı: 1.70 metre 

Tekne müstatil (dikdörtgen) şekilde ve alt kenarları, üzerindeki heykelleri taşıyacak derecede öne çıkık olup tekne duvarının küçük ve büyük cephelerinde colonne torse (gövde sütunu) tabir olunan burmalı sütunlara istinat eden mükellef birer fronton (yüz) vardır. Kapak, bu tipteki lâhitlere mahsus yatak şeklinde olup üzerinde yarı yatmış müteveffa ile zevcesinin heykelleri tamile [ ağlebi ihtimal (büyük bir olasılıkla) su hazinesi olduğu sıralarda] kırılmış ve uzun cephesine tesadüf eden bir kısım da tulânî (uzunluğuna) bir şekilde yontulmuştur. 
Büyük cephesinde; İki uçta müdevver (yuvarlak) frontonlu nişlerin içinde ellerinde birer kargı tutan çıplak, yalnız boyunlarına kalmis denilen birer çevre koymuş ayakta duran iki dioscure (Zeus’un ikiz çocukları Castor ve Pollux), ortada müsellesî (üçgen biçimli) frontonlu nişler içinde de yüzü sola müteveccih (dönmüş, yönelmiş) olmak üzere iskemleye oturmuş bir kadın ve bunun sağında biri kadın diğeri erkek ve sakallı olmak üzere sağda ayakta birer heykel vardır. Mukabil cephede iki uçta biri sağa diğeri sola müteveccih olmak üzere sandalyalara oturmuş heykellerden sağdaki bir filozof veya rhéteur’e benzeyişi olan mebzul saç ve sakallı bir şahıs vadrı ki hiton üzerine genişçe bir tünik giymiş ve sol elinde yarı kıvrık bir rulo tutmakta ve sağ elile sakalını okşamaktadır. Kadın heykeli ise kısmı ülyası mailen kırılmıştır. Bu kısım ateş ve sudan fazlaca müteessir olmuş bulunuyor. Bunun da geniş ve bol kıvrımlı bir tünik taşımakta olduğu görülüyor. Merkezi nişin içinde hiton üzerine himatyona bürünmüş sol elile sağ kolu altından inen libasın kıvrımlarını taşımakta sağ kolunu serbestçe aşağı doğru sarkmlakta olan şahsın yüzü maalesef bir çekiç darbesine maruz kalmış olduğundan tepeden boyuna kadar kâmilen mefkut ise de arkasında taşıdığı elbisenin delâletile bunun bir erkek heykeli olduğu anlaşılır. Gerek bu gerek mukabil arka cephesindeki merkezi nişler içerisindeki heykellerin mezarda mefdun olan (yatan) zevç ve zevceye ait olmaları melhuzdur. Merkezî nişin sağ ve solunda ayakta giyinmiş iki kadın heykeli vardır. Soldakinin başı kırık ve elbisesi fazlaca aşınmıştır. Sağdaki kadın heykeli lâhdi tezyin eden heykellerin içinde en iyi halde bulunanıdır. Cenaze merasimine uygun bir şekilde giyinmiş ve başı yarı örtülü olan bu kadın, veçhen çok güzel ise de sanii endamındaki tenasüpte pek o kadar muvaffak olamamıştır. Başa nispetle vücutta mahsus surette bir kısalık fark olunur. 
Küçük cephenin birinde; Geniş bir hitona (khiton-erkek ve kadınlar tarafından giyilen omuza bağlanan bir tür tünik) bürünerek yüzü sağa müteveccih (dönmüş) olmak üzere iskemleye oturmuş bir kadın heykelile sağ ve solunda ayakta melbus (giyimli) birer erkek (?) heykelini buna mukabil yüzde dahis Pseudoptre itlak olunan ve bir ma’bet veya sanktüer methaline andırışı olan kapının üzerinde (Ana teknenin aslî tezyinatından olan frontonun tam ortasına, tesadüf edilen kısımda) külfetli bir surette işlenmiş bir Lento görülür. Kapının iki tarafında sağdaki erkek soldaki kadın olmak üzere ayakta melbus iki heykel ve kapının önünde üç ayaklı [ayağın biri mefkut (mevcut olmayan] meyva veyahut buna mümasil (eşdeğer) takaddümleri taşıyan müdevver (yuvarlak) bir masa ile kadının sol gerisinden kapıya doğru ilerlemiş küçük bir buğanın ön kısmı manzur olur (görünür). Tekneyi süsliyen eşhas (kişiler) arasında nekadar değişiklik olursa olsun birçok aksamı hasara uğrayan Sidamara tipindeki bu güzel eser M.S. II. inci asrın sonlarına mensup kıymetli bir san’at eseridir. Lâhdin, Hacı Bayram önündeki bahçede uzun zamanlar tesiratı havaiyeye maruz kalmıyarak bir sakıf (dam, çatı) altına alınması şayanı arzudur.”
Şuhut (Synnada) Lahti Kurşunlu Han’ın iç avlusunda,
henüz Han’da restorasyon yapılmamış, üstü cam çatı örtüsüyle kapanmamışken.
Şuhut (Synnada) Lahti Kurşunlu Han’ın iç avlusunda,
Han’da bir restorasyon çalışması yapılmakta, henüz üstü cam çatı örtüsüyle kapanmamış.
Lahidin bulunduğu, tarihi Neolotik çağa kadar dayanan Şuhut Kasabası, Afyon il merkezinin 29 kilometre güneyinde yer alır. Hititler döneminde Afyonkarahisar ve Kütahya illerinde hüküm süren Mira Krallığına bağlı Kuvalya Prensliğinin başkenti olduğu söylenir. Ancak kesin olan, Truva Savaşlarında Trakyalı, Makedonyalı ve Ahiyalı (Aka-İyon) Dor birliklerin başında Truvalıların yanında yer alan ve mağlubiyet sonrasında birlikleri ile Frigya bölgesine kadar çekilen Trakyalı komutan Akamas’ın (Akamas Yunanca’da yorulmak bilmez anlamına gelmektedir) milattan önce 1180 yıllarında kurduğu ve Synnada adını verdiği bir şehir olduğudur. 

Synnada’lılar, Akamas’ı milli kahraman ilan etmiş, Roma döneminde güçlü bir yapıya sahip olarak yarı özerklik almış, üç büyük halktan meydana geldiklerini, “Dorların, Makedonyalıların, İyonların Synnada’sı” diyerek kendi adlarına üzerinde Akamas’ın büstünün de yer aldığı sikkeler bastırmışlar ve bir medeniyet merkezi olmuşlardı. 

Antik Synnada kentinden, günümüz Şuhut’unda yüzeyde pek bir bulgu görünmüyor olsa da, özellikle şehrin merkezindeki Hisartepe mevkiinde yapılan kazılarda gün yüzüne çıkarılmış birçok tarihi eser oldukları yerde öylesine sergilenmektedir. Anlaşıldığına göre bu güne kadar Synnada Antik Kentinin geneline yönelik sistemli bir arkeolojik kazı yapılmamıştır. Bazı zamanlarda yapılan inşaat kazılarında da tarihi kalıntılar bulunmaya devam etmektedir. 
Afyon, Şuhut (Synnada) ve İscehisar (Dokimeion)

Günümüzde Şuhut’un ekonomisinin temel taşını tarım ve hayvancılık sektörü teşkil eder. Genellikle buğday, arpa, nohut, patates, şeker pancarı, ayçiçeği ve haşhaş ziraatı yapılan ilçede meyvecilik de vardır, ön sırada vişnenin geldiği ilçede kiraz, elma, erik ve armut da yetiştirilmektedir. Hayvancılıkta da daha çok dana besiciliği yapılmakta, kombinalarda hazırlanan etler frigofirik vasıtalarla başta İstanbul olmak üzere Ankara, İzmir ve Antalya’ya sevk edilmektedir. İlçede ayrıca un ve yağ fabrikaları da vardır. Kısacası Şuhut’un ekonomisinin Türkiye ekonomisi içerisindeki yeri düşünülürse, daha çok “kendi yağında kavruluyor” düzeyindedir, büyük bir katma değerden bahsetmek pek mümkün gözükmemektedir. Oysa kuruluşu 3200 yıl öncesine dayanan Synnada’nın belki de 2700-2900 yıl öncesinde ciddi bir ekonomik gücü vardır, üstelik de uluslararası düzeyde. Elbette o zaman da Synnada’lılar ziraat ve hayvancılık yapmışlar, kendileri için preslerde yağ, değirmenlerinde un üretmişlerdir. Synnada’nın önemli tarım ürünü zeytindir, Strabon zamanında, Synnada’nın önündeki geniş ovada zeytin ağaçlarının yetiştiğinin belirtilmesi zamanında bölgenin ikliminin tarım için ne kadar elverişli olduğunun göstergesidir. Ayrıca, Synnada’da iyi zeytin üretildiği ve Kyklad (Kiklad) Adaları üzerinden (Yunanistan’ın güneyinde Ege denizindeki adalar topluluğudur. Bu adalar adını antik Yunan’ın kutsal adası “Delos’un etrafını çevrelediği için Yunanca,“etrafında” sözcüğünden alır.) Roma’ya yağ götüren tüccarların kayıtları da bilinmekte ve Synnada sikkeleri üzerinde amphoraların görülmesi de Synnada’nın zeytinyağı ihracatı yaptığını kanıtlamaktadır. Ancak Synnada’lıların ellerinde aslında bugün de var olan ancak artık Şuhut’un ekonomisinde yer almayan bir ürün vardır ki o da dünyaca ünlenmiş mermeridir. O zamanlardan günümüze hala işletilen ve kasabaya çok da uzak olmayan İscehisar (Dokimeion) mermer ocaklarından çıkartılan “pavonazetto”* denilen, sık erguvan lekeli, hafif şeffaf beyaz renkli ham ve işlenmiş mermer Synnada’dan pazara arz edilmekte ve ona büyük bir ticari güç ve ün kazandırmaktaydı. Yapılan incelemelerde Roma’daki yapılarda kullanılan ve pavonazetto olarak bilinen mermer türünün Dokimeion kökenli olduğu saptanmıştı. Pavonazetto cinsi mermerin Roma’da Traian Forumu’nda kullanılmış. olduğunun saptanmasıyla da Dokimeion mermerleri üzerine yapyılan çalışmalar daha fazla yoğunluk kazanmıştı. Sonuçta ocaktan çıkarılmasından başlayarak hammadde veya yarı işlenmiş olarak ihraç edilmesine varana dek bütün işlerin Roma İmparatorluğu yönetimince gerçekleştirildiği anlaşılmıştı. Halbuki İscehisar günümüzde, mermer ticaretinde Şuhut’u devreden çıkartmış ve bunu kendi adına yürütmektedir.
*pavonazetto; İtalyan mermercileri tarafından vişne çürüğü (menekşe rengi veya mor) ve sarı damarlı bir tür mermere verilen isimdir. Bu mermer türü, antik çağda çoğunlukla zemin döşemeleri, sütunlar ve kaideler gibi mimari elemanlarda kullanılmıştır.



Amasya doğumlu Tarihçi, Coğrafyacı ve Filozof Strabon (M.Ö 63 - M.S. 24), milattan sonra 7 yılında yazdığı,17 ciltten oluşan Geographica (Coğrafya) adlı eserinde Anadolu topraklarında madencilik ve maden sahaları ile ilgili önemli açıklamalarda bulunmaktadır. Eserin 12. Cilt, 8. Bölüm, 14. Kısım’ında Strabon,
Synnada ile ilgili olarak da şunları yazar; 



“...Synnada büyük bir kent değildir; Fakat önünde, çevresi hemen, hemen altmış stadion (antik Yunan’da kullanılan bir ölçü birimidir ve 1 stadion 185.4 metreye tekabül eder) olan zeytin ağaçları ekili bir ova uzanmaktadır. Bunun ötesinde her ne kadar yerliler ona Dokimeion (İscehisar köyü) ve keza Dokimete veya Dokimaion derlerse de, Romalılar ona Synnadik Mermer Ocağı, bu adını vermişlerdir. Önceleri bu ocaktan küçük çapta blok taşlar çıkarılırdı, fakat şimdi Romalıların aşırı savurganlıkları nedeniyle büyük monolitik sütunlar ve çeşitli renklerde alabastrit mermeri çıkarılmaya başlanmıştır. Bu kadar ağır yüklerin denize taşınabilmesi zor olsa da büyüklükleri ve güzellikleri ile dikkat çeken bu sütunlar ve mermer levhalar Roma’ya taşınırlar.” 



Antik Çağ’da Dokimeion’da mermer ocaklarının yoğun olarak bulunduğu yer, aynı zamanda Kybele’nin kutsal alanı sayılan Persis Dağı’ndadır. Burada Kybele’nin tapınım yeri vardır ve mermer ocakları onun adına tahsis edilmiştir. Persis Dağı günümüzde Bacakale olarak bilinir ve tapınım yeri Alimoğlu ocağı olarak işletilen ocaktadır. Bacakale’de bulunan ocaklarda, beyaz mermer (Afyon Şekeri) yanında mor damarlı beyaz mermer de çıkarılmaktadır. Pavonazzetto ya da Paonazzetto adı verilen bu kıymetli mermer cinsinin genel olarak Dünya'da sadece İscehisar’da bulunduğu bilinmektedir. 



Dokimeion (İscehisar) limanlara uzaktı, karayolu ulaşımındaki güçlükler nedeniyle mermer, kullanım yerine ham veya yarı işlenmiş şekilde gönderilirdi. Mermerin Orta Anadolu’dan Roma’ya sevkiyatının yapıldığı ve ana depoların bulunduğu yer Synnada’ydı. Dokimeion’da çıkartılan, üretilen mermerlerin son kontrolü Synnada’da yapılır, ihracata uygun görülenlerin üzerine bir numara işlenirdi. Bu numara, mermerin ihracata uygun kalitede olduğunu belirtmesi yanısıra bloğu tanımlamaya yarayan karakteristik bir unsur olarak envanter kayıtları açısından da bir veri oluşturulmasını sağlardı. Mermer gönderilmeden önce biri ocakta, ikincisi Synnada’da olmak üzere iki kontrolden geçerdi. Bugün Şuhut’ta işlenmemiş olarak bulunan bazı mermerlerin o zamanlarda kontrolden geçirilmiş ve gönderilmeye uygun bulunmamış olan mermer bloklardır. 



Dokimeion mermer ocaklarının, İmparator Augustus döneminin sonu veya Tiberius dönemi başlarında İmparatorluk mülkiyetine geçtiği tahmin edilmektedir. Milattan sonra I. yüzyılın sonlarına tarihlenen yazıtlarda mermer ocaklarının faaliyetlerinin imparatorluk idaresince yönetildiği görülmektedir. Ocak içi atölyeleriyle, sanat atölyeleri arasında kurulmuş olan işbölümü ve işbirliği göz önüne alınırsa, sanat atölyelerinin de imparatorluk yönetimine bağlı olarak çalıştıkları sonucuna varılır. 



Milattan sonra II. yüzyıldan itibaren Dokimeion mermer ocakları bölgenin en önemli merkezi haline gelmiş, yüzyılın ortalarına doğru da endüstriyel bir işletme gibi fabrikasyon üretim yapan bir organizasyon kimliği kazanmıştı. Gerek Roma kaynaklarında, gerekse bir çok yazıtta Phrygia mermer ocaklarının imparatorluk idare merkezi Synnada olarak görünse de mermerin ocaktan çıkarılmasının yanısıra onun işlenerek bir ürün haline dönüştürülmesi de yine Dokimeion atölyelerinde gerçekleştiriliyordu. Başlarda Synnada ve Altıntaş gibi merkezlerde çalışan heykeltraşlar ve yontucular zaman içerisinde Dokimeion’da toplanmış ürüne son şekli buradaki atölyelerde gerçekleştirilmişti. Mermer ocaklarının bulunduğu sahalarda tam veya yarı işlenmiş durumda çeşitli mimari elemanların, lahit ve heykel gibi sanatsal ürünlerin bulunmuş olması, mermer ocakların içinde veya yakın çevresinde işleme yapan sanat atölyelerinin bulunduğunu göstermektedir. 



Buna rağmen, Dokimeion atölyelerinde üretilen stel, sütunlu veya girlandlı tiplerdeki lahitler Roma literatüründe Synnada veya Phrygia şeklinde yer alıyordu. Mermer ocakları imparatorluk mülkiyetindeydi ve imparatorluğun idare merkezi olan Synnada tarafından işletiliyordu. İmparatorluğun Phrygia’daki idare merkezi konumundaki Synnada, bir yandan imparatorluğun Roma’da başlattığı inşa programına uygun bir üretimi planlarken, öte yandan da özel siparişleri karşılayacak bir işletme ve üretim programını başarıyla uyguluyordu. 



Phrygia bölgesinde üretilen mermerin yörede Lithos Dokimites veya Lithos Dokimaioen adıyla bilinmesine rağmen, Strabon’un bu mermeri imparatorluğun bölge idare merkezi konumundaki Synnada’ya malederek Lithos Synnadikos şeklinde isimlendirmiş olması, Roma’nın bölge ocakları üzerinde sağladığı hakimiyetin bir göstergesi sayılır. 



Fransız Dilbilimci Thomas Drew-Bear (1943 -) “Grek ve Roma Dönemlerinde Afyonkarahisar ve Çevresi” adlı eserinde Dokimeion yakınındaki imparatorluğun malı sayılan büyük mermer ocaklarını idare eden Romalı yöneticilerin ofislerinin Synnada’da olduğundan söz eder. Yani Dokimeion’dan çıkartılan mermerlerin pazarlanması işleri Synnada’dan yürütüldüğünü belirtir. 



İmparatorluğun Phrygia’daki mal varlığı elbette sadece mermer ocaklarıyla sınırlı değildi. İmparatorluğun bölge idare merkezi olarak Dokimeion’u değil de Synnada’yı seçmiş olması, yegâne ilgi alanının ocaklar olmadığını göstergesiydi. Evet mermer ocaklarının ayrıcalıklı bir konumu vardı ancak, o günün koşullarında tarımsal üretimin de önemi vardı ve onlar da mermer ocakları gibi “procurator* phrygiae” (Frigya Valisi) tarafından yönetiliyordu. 

*procurator: İmparatorluk adına hareket eden, mali ve idari yetkileri olan memur, küçük eyaletin emperyal valisi. 



Aslında, Anadolu’nun her yanında söz konusu mermer ürünlerin Dokimeion’da üretildiği bilinmesine rağmen, Synnada’nın imparatorluk idare merkezi konumunda olması nedeniyle, ürünlerin bu şekilde isimlendirildiği tahmin edilmektedir. Ürünler Synnada ya da Phrygia şeklinde isimlendiriliyor olsa da Dokimeion atölyelerinin ve sanatkarlarının yontu alanındaki üstünlüğü herkesçe kabul edilmiş, Anadolu’nun her yanına dağılmış olan Dokimeion atölyelerinde yetişmiş sanatkarlar büyük beğeni kazanmışlardı. Bu sanatkarların “Dokimeion’lu” şeklinde imza atmaları bile onların üst düzeyde kabul görmeleri için yeterli olmuştu. 



Dokimeion atölyelerinde lahit üretimi daha kaliteli mermer kullanılarak çok daha ince bir işçilikle yapılıyordu. Dokimeion lahitlerinin en önemli alıcıları Roma’nın zengin elit tabakasına ait kişilerdi. Zenginliğin arttığı, kültürel birikimin gelişip yaşamın renklendiği tüm toplumlarda mermer, lahit üretiminden, anıtsal yapıların inşasına kadar uzanan her alanda değişmez bir malzeme olmuştu. Özellikle antik çağlarda mermer kullanımıyla kültürel birikim ve zenginliğin birebir ölçüde bağlantılı olduğu görülebiliyordu. Zenginler için kalite yanında fiyatın yüksekliği tüketimi sınırlayıcı bir unsur olmadığından Dokimeion üretimi lahitler Roma’da hemen her dönemde çok yüksek fiyatlarla alıcı bulmuştu. 


Dokimeion Lahitlerinin fiyatı yüksekti ancak, mermer sadece varlıklı kişiler tarafından tüketilebilen bir malzeme konumuna geldiğinden hemen her dönemde mermer tüketimi toplumda bir prestij ve ayrıcalık sembolü olmuştu. Varlıklı kişiler, asiller ve aristokratları kapsayan elit tabaka bu imkândan sonuna kadar yararlanmış, bu kişilerin anıt mezar görünümündeki ihtişamlı lahitlere gömülmesi bir gelenek haline gelmişti. Lahit fiyatı ne kadar yüksek olursa olsun, ailenin geride kalanlarının ayrıcalıklarının korunması hatırına bu masraf göze alınıyordu. 

Prokonnesos (Marmara Adası) ile Dokimeion mermer ocakları Lahit üretiminde birbirine rakip durumdaydılar. Prokonnesos, zengin mermer yatakları ve açık deniz limanlarıyla büyük bir doğal zenginliğe sahipken, Dokimeion bu imkanlara sahip değildir. Bu nedenle Prokonnesos’ta işçilik asgari düzeyde tutulmak suretiyle fiyatın minimum seviyede kalması sağlanmıştı. Dokimeion atölyelerinde ise yoğun bir işçilik girdisiyle önceleri girlandlı daha sonra da sütunlu tip lahit (Sidemera) üretimiyle zengin bir alıcı kütlesi hedeflenmişti. 

Dokimeion ocaklarından limanlara uzun ve zahmetli bir karayolu ile ulaşılması ve karayolu taşımacılığının çok pahalı olması nedeniyle, Dokimeion ürünlerinin Roma’da Prokonnesos ürünleriyle rekabet edebilmesi ancak Dokimeion ürünlerindeki yüksek malzeme kalitesi ve yüksek işçilik standartı sayesinde mümkün olmuştu. Dokimeion ürünleri Roma’da fiyatı ikinci planda tutan, tükettikleri malda, kalite ve gösteriş arayan zengin elit tabakaya pazarlanmak suretiyle, Prokonnesos ürünleriyle rekabet edebilmişti. 

Dokimeion’dan yurt dışına gönderilen mermerler işleniş tarzlarına göre üç sınıfa ayırabilir; 
1. Blok olarak, 
2. Yarı işlenmiş olarak, 
3. Tamamen bitmiş olarak. 

Dokimeion mermeri ile yapılan Lahit ve diğer mermer ürünler önce karayolu ile Nacolia (Seyitgazi), Dorylaeum (Şarhöyük), Nicaea (İznik) üzerinden Nikomedia’ya (İzmit) veya Ephesos, Perge gibi kentlere iletiliyor oralardan da deniz yolu ile uzaklara gönderiliyordu. Bu konuda sualtı arkeolojisinin babalarından sayılan Alman arkeolog ve etnograf Gerhard Kapitän (1924-2011), görüş olarak mermerlerin Kral Yolu üzerinden Ege kıyılarına oradan da Kuzey Afrika’ya değin birçok ülkeye gönderildiğini iddia eder. İtalya kıyılarında bulunan 2000 yıllık bir batık gemideki yarı işlenmiş mermerlerin Aphrodisias (Aydın-Karacasu) ya da büyük bir olasılıkla Dokimeion’dan gitmiş olduğu sanılmaktadır. Ayrıca İtalya'da Ostia Limanı’nın mermer depolarında ve Tiber Nehri kıyılarında İscehisar’dan çıkmış ve aynen ocaklardan geldiği gibi istiflenen birçok mermer blok ve sütunlar bulunmuştu. 


Karayollarının en eskisi ve önemlisi Ephesos’tan başlayıp, Miletos (Balat), Meander (Menderes) vadisi boyunca uzanan, Tralles (Aydın), Laodicea (Denizli), Apamea (Dinar), Synnada (Şuhut), Pessinus (Ballıhisar), Amorium (Emirdağ), Col. Germa/Colonia Germenorum (Şebinkarahisar) ve Ancyra (Ankara) üzerinden, Ege sahillerini doğuya, Melitene’ye (Malatya) ve oradan da İran’a bağlayan Kral Yolu’dur. İkinci ana yol; kuzey güney bağlantısını sağlayan, Sinop ile Tarsus arasındaki yoldur. Üçüncü yol ise; güney Anadolu bölgesinde Apamea(Dinar) ile Ikonium (Konya), Tarsus ve Antiokheia’yı (Antakya) birbirine bağlamıştır.
Tabula Peutingeriana
Tabula Peutingeriana, Roma İmparatorluğu ve çevresindeki yerleşimleri gösteren bir haritadır. İmparator Augustus döneminde Cursus Publicus’u (Antik Roma’da, İmparator Augustus’un uzak eyaletlerin valileriyle hızlı ve güvenilir haberleşmesini sağlamak amacıyla geliştirilmiş posta sistemidir ve bütün büyük yolların üstünde çeşitli aralıklarla yedekleme merkezleri bulunmaktadır. Bu sistem imparatorluğun karmaşık askeri ve yönetsel sisteminin vazgeçilmez bir parçasıydı.) göstermek amacıyla Agrippa tarafından tarafından yaptırılmış haritanın, 4. ya da 5. yüzyılda güncellenmiş halinin, 13. yüzyılda yapılmış bir parşömen kopyasıdır. Şu anda Avusturya Ulusal Kütüphanesi’nde muhafaza edilmektedir. Harita, Almanya’da bulan Alman Rönesansının şairi/bilim adamı Conrad Celtes tarafından bulunmuş, öldüğünde vasiyeti uyarınca, Alman hümanisti, hukukçu, diplomat, politikacı ve ekonomisti Konrad Peutinger’e teslim edilmiştir, haritanın ismi oradan gelmektedir. Haritanın en batıyı gösteren İberya, Britanya ve Kuzeybatı Afrika bölümü kayıptır. Haritada, Akdeniz ve çevresi, Ortadoğu, İran ve Hindistan sanki kuzey ve güneyden sıkıştırılıp bastırılmış ve doğu ve batı yönünde çekiştirilip genişletilmiş bir şekilde, garip ve orantısız olarak çizilmiştir. 500’den fazla şehir ve 3500 civarı yer ismi ve o dönemin yolları işlenen haritada, önemli şehirler yanlarına fazladan semboller eklenerek betimlenmiştir. Mesela Constantinopolis (İstanbul) üzerinde
I. Constantinus’un heykelinin bulunduğu çemberlitaş sembolü ile betimlenmiştir.
Tabula Peutingeriana’da Synnada ve Ephesus
Modern Anadolu haritası üzerinde Tabula Peutingeriana’da belirtilen yollar ve şehirler.
Harita üzerinde Synnada’nın dış dünya ile bağlantılarını sağlayan güzergahlar (Kral Yolu) ve üzerinde yer alan şehirler işaretlenmiştir.

Elimizde lahit fiyatlarını doğrudan doğruya belirlemeye yarayan herhangi bir bilgi olmamasına rağmen, sadece girlandların veya sütunlar gibi mimari elemanların çok fazla olmadığı Attika tipi bir lahdin 1000 kişi x gün’lük bir emekle üretildiği dikkate alınırsa; Bu lahit tipine göre çok daha ince bir işçilikle üretilen Dokimeion sütunlu veya girlandlı tip lahitlerin daha değerli ve pahalı olacağı açıktır. Ayrıca her ne kadar yapısal özellikleri ve sanatsal boyutları bakımından lahitlerin imalatının seri bir üretim gibi olduğu söylenebilse de, boyut söz konusu olduğunda durum değişmektedir, zira her bir lahit özel olarak ve isteğe göre üretilmekte ve tekil olma özelliği taşımaktaydı.
İscehisar ve Mermer ocakları, Google Maps’ten.
Günümüzde İscehisar mermer sahaları, ilçe merkezinin 1 km güneydoğusundan başlamakta ve iki önemli merkezde bulunmaktadır. Bunlardan birincisi Dangıçtepe, ikincisi ise Bacakale (antik Persis Dağı) mevkiindedir. Dangıçtepe mermer sahasında 500 metre genişliğinde 1300 metre uzunluğunda 100 metre kalınlığında; Bacakale alanında ise, 1000 metre genişliğinde 4500 metre uzunluğunda ve 260 metre kalınlığında mermer yatakları bulunmaktadır. İlçe mermer ocakları yüzey şekilleri itibariyle dalgalı bir alanda olduğu ve buralarının yüksekliğinin 1000 metreyi aştığı görülür. Ocakların bulunduğu alanın yolları yaz kış açık olup, ulaşım imkanları rahattır.
Dokimeion - İscehisar Mermer ocakları
 
İscehisar’da çıkarılan mermer çeşitleri şunlardır: İscehisar Kaymağı (Afyon Beyazı), İscehisar Balı, İscehisar Beyazı (Afyon Kaymağı), İscehisar Şekeri açık sarı (Afyon şekeri), İscehisar Gülü, İscehisar Menekşesi, İscehisar Siyahı, Kaplan Postu, Kirli Sarı (Afyon Sarısı), Güvercin Bağrı (karışık renklerden oluşur.) Bunlardan başka kimi ocaklarda damarlar halinde menekşe, gri-beyaz, Afyon bal, çiğdemli şeker, Afyon çıtır ve Çizgili şeker cinsleri de çıkartılmaktadır. 
Ocaktan çıkartılan mermer bir blok mermerin bir zamanlar 12 Manda tarafından
nasıl taşındığını gösteren örnek bir fotoğraf.
İscehisar’daki zengin mermer yatakları M.Ö. 300 yıllarından bu yana bilinmesine ve Antik Çağ'da uzun süre kullanılmasına karşın uzun bir süre atıl olarak kalmış, ancak Cumhuriyet döneminde 1945 yılında Anıtkabir ve TBMM'nin inşaatlarında kullanılmak üzere yeniden işletilmeye başlanmıştır. Mermer işletmeciliği 1980 yılına değin eski teknolojilerle yapılırken, bu yıldan sonra gelişen teknolojiden mermer sektörü de faydalanmış ve teknolojik olanaklar kullanılmaya başlanmıştır. 1983 yılına değin mermer işlenmeden ocaktan çıkarıldığı şekilde değişik illere hammadde olarak satılırken, 1983 yılından sonra işletmeye yönelen mermer sektörü ilçe bazında kurulan mermer fabrikalarında işlenerek çeşitli şekillerde mermer olarak satışı ve ihracatı yapılmaya başlanmıştır.


TEŞEKKÜR; 

16 Kasım 2019 tarihinde, Facebook “Eski Ankara Fotoğraf Ansiklopedisi” sayfalarında paylaşmış olduğu bir fotoğraf ile bu yazıyı yazmama vesile olan Sayın Erdal Uyar’a, merak edip, fotoğrafa yapmış olduğum sorulu yorumuma cevap vererek bana ilk ipucunu verip, yolumu aydınlatan Sayın Belma Kulaçoğlu’na, araştırmaya niyet ettiğimde ilk aklıma gelen ve zengin Ankara Arşivinde fotoğrafları olabileceğinden, yoksa da benim için hiç sakınmadan gidip çekebileceğinden emin olduğum, benimle hemen bildiklerini, bulduklarını paylaşan Ankara’lı dostum Ahmet Soyak’a ve son olarak da elime geçen kaynaklar içerisindeki Fransızca bir mektubu benim için Türkçeleştiren sevgili dünürüm Altan Tezel’e katkılarından dolayı en derin şükranlarımı sunarım.


Yazıda kullanılan fotoğraflar için,

Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi Dijital Arşivi Aziz Ogan Koleksiyonu’ndan, SALT Araştırma Koleksiyonlarından, Cambridge Üniversitesi Dijital Kütüphanesi-William Keith Chambers Guthrie Koleksiyonu’ndan ve internet ortamında konuyla ilgili bazı kaynaklardan yararlanılmıştır.


Kaynaklar: 
1. “Dokimeion ışığı altında Roma İmparatorluk döneminde Mermer kullanımı; İmparatorluk yönetimindeki Anadolu mermer ocaklarının işletme stratejisi ve organizasyonu.” Tulgu Albustanlıoğlu, Doktora Tezi  
T.C. Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Arkeoloji (Klasik Arkeoloji) Anabilim Dalı, Ankara 2006 

2. “Anadolu’da Arkeolojinin Kurumsallaşma Süreci ve Gelişimi”
Serhan Mutlu - Meral Başaran Mutlu 
Academic Knowledge Volume:1, Number:1, 2018 

3. “ŞUHUT KASABASINDA BULUNAN LAHİT” 
İstanbul Asar-ı atika Müzeler U. Müdürü A. Aziz 
Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, Temmuz 1934, Sayı II. 
Maarif Vekâleti Neşriyatı, Devlet Matbaası, İstanbul, 1934, Sf 181-193 

4. “Aziz Ogan-Vefeyât” Doç. Dr. Jale İnan 
İstanbul Enstitüsü Dergisi III, İstanbul, İstanbul Matbaası 1957 

5. “İstanbul Arkeoloji Müzeleri eski müdürü Aziz Ogan” Semavi Eyice, 
Türk Yurdu Sayı:263, Aralık 1956, Sf: 421-428

6. “Aziz Ogan Koleksiyonu”

Boğaziçi Üniversitesi Arşiv ve Dokümantasyon Merkezi

7. “Dokimein Mermer Ocağı” Araştırma, Tulga Albustanlıoğlu

İDOL Arkeoloji ve Arkeologlar Derneği Dergisi, Sayı:9, Ankara,
Nisan-Mayıs-Haziran 2001

8. “Phrygia Bölgesinde Ticaret” Sedat Akyol, Yüksek Lisans Tezi

Pamukkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Arkeoloji Ana Bilim Dalı, Klasik Arkeoloji Bilim Dalı.
Ekim 2006, Denizli

9. “Ankara Şehri 1924 Haritası-Eski bir haritada Ankara’yı tanımak”

Gökçe Günel, Ali Kılcı
Ankara Araştırmaları Dergisi
Haziran 2015


Önceki Kayıtlar Ana Sayfa