Sayfalar

5 Ekim 2026 Pazartesi

Nerdeee, O eski Üsküdar?!. FASIL -III-

Nerdeee, O eski Üsküdar?!.

FASIL -III-

Fasıl -II-'de bıraktığımız yerden devam edelim...


(Tâceddîn İbrâhîm bin Hızır) Ahmedî* der ki;

"Bahdı gördi oturur bir zühre-çihr
K’olur ana müşterî mâh-ıla mihr"

"Onun bahtını, Güneş ve Ay'ın bile kendisine hayran kaldığı,
Venüs (Zühre) yüzlü bir güzelin yanında otururken gördü.)

*Ahmedî: 1334-1413 yılları arasında yaşamış, Anadolu’da yetişmiş divan şairlerinden ve hekimlerden biridir.
Yazdığı, Makedonyalı Büyük İskender’in hayatını, fetihlerini ve maceralarını konu alan, mesnevi nazım biçimiyle yazılmış klasik bir destan-edebiyat türü olan "İskendernâme" Türk edebiyatındaki bu türün en önemli ve en başarılı ilk örneği kabul edilir. Eserin sonuna eklenen "Dâstân-ı Tevârîh-i Mülûk-i Âl-i Osmân" (Osmanlı Oğulları Krallarının Tarih Destanı) bölümü de, günümüze ulaşan en eski manzum Osmanlı tarihi olma özelliğini taşır.

Toygartepe'den çekilen bu fotograf karesinde Mihrimah Sultan Camii

Jacques Pervititch tarafından, Temmuz 1932'de çizilip, Nisan 1933'te revize edilen,
"Üsküdar İskele Mahallesi" olarak adlandırılmış, 66 Pafta numaralı Sigorta Haritası kesitinde
Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi


Bu sefer yine aynı noktada durup, Üsküdar Meydanı'nda göz gezdirdiğim alan çerçevesinde görebileceğim üçüncü en eski tarihi eser, III. Ahmed Çeşmesi'nin tam arkasında, yapımına 1540 yılında başlanıp 1548 yılının Temmuz ayında tamamlanan, Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan tahminen 1522’de dünyaya gelen kızı Mihr-ü Mah için Mimar Sinan'a Sultantepesi’nin eteğinde hâkim bir set üzerine yaptırdığı Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesidir.




Kanuni kızına güzelliğine atfen Güneş (mihr) ve Ay (mah) anlamına gelen Mihr-ü mah adını vermiştir. Mihr ve Mah Klasik edebiyatta genellikle birbirlerine asla kavuşamayan iki aşığın hikayelerini anlatan mesnevilere konu olmuştur. Aydınlık/Karanlık, Gündüz/Gece gibidir, karşıtlıkların birliğini ifade eder tıpkı Çin Felsefesindeki Yin/Yang ifadesi gibi, evrendeki tüm zıt ancak birbirlerini tamamlayan güçleri ifade eder. Bu felsefeye göre Güneş ve Ay, evrensel dengenin iki farklı kutbunu şu şekilde temsil eder: Siyah ve karanlık bölüm olan Yin, Ay'ı temsil eder ve dişil enerjidir. Soğuk, pasif, gece, dinginlik ve içe dönüklükle bağdaştırılır. Beyaz ve aydınlık bölüm olan Yang ise, Güneş'i temsil eder ve eril enerjidir. Sıcak, aktif, gündüz, hareket ve yaşam ile bağdaştırılır.

Mihrimah Sultan Külliyesi, bir cami, bir dershâne ve 16 hücreli bir medrese, iki kervansaray, bir imaret, sekiz odalı misafirhâne, bir kiler, bir ambar ve bir ahırdan oluşmuştur.

Mihrimah Sultan Camii Külliyesi'nin Camisi:

1 8 3 8
İlk olarak İngiliz gezgin ve sanatçı John Richard Coke Smyth (1808–1882) tarafından Osmanlı İmparatorluğu'na yaptığı seyahatleri sırasında "Scutari" başlığıyla eskiz olarak çizilen gravür (yukarıda), daha sonra, 1837'de, İtalya ve Yunanistan'ın ardından 1840'da İstanbul'a gelen, ünlü İngiliz Oryantalist ressam John Frederick Lewis (1805–1876) tarafından "View of the port of Üsküdar" (Üsküdar limanının görünümü) adıyla, 1838'de son derece ayrıntılı şekilde uyarlanmış bir dizi taş baskıdan (litografiye) birinde (aşağıda), Mihrimah Sultan Camii ve III. Ahmed Çeşmesi.

Evliya Çelebi Mihr-i mah Sultan Camii için şunları yazmıştı:
“Mihrimah Sultan Camii iskele başındadır. Bu camiyi Sultan Süleyman sene 954 tarihinde yaptırıp, sevabını kerimesi Sultan merhumenin ruhuna hediye etmiştir. Bu cami leb-i deryada olup haremine iki taraftan taş merdivenlerle çıkılır. Ortasında çınarlarla müzeyyen yerler olup taşrasında yan sofaları üzere amudlarla bina olunmuş bir kubbe-i âliyesi vardır. Birer tabakalı iki de minaresi vardır.” 

Ancak burada bir hata olmalı zira cami bittiğinde Mihrimah Sultan henüz hayattadır, cami yapıldıktan otuz sene sonra, 1578'de vefat etmiştir o nedenle Evliya Çelebi'nin "Sultan merhumun ruhuna hediye etmiştir" demesi yanlış geldi bana, ancak Evliya Çelebi, 1611-1684 yılları arasında yaşayan biri olarak geçmiş zamandan bahsettiği için Mihrimah Sultan için "Sultan merhumun" demiş olması makuldür.

1 8 3 8 - 3 9
İngiliz diplomat ve Osmanlı nezdindeki İngiliz Büyükelçiliği'nin papazı olan Rahip Robert Walsh'un (1772–1852) yazdığı ve ilk kez 1838-39 yıllarında Londra merkezli yayıncı Fisher, Son & Co. tarafından yayımlanmış,
"Constantinople and the Scenery of the Seven Churches of Asia Minor" (İstanbul ve Küçük Asya’da Yedi Kilise Görünümleri) adlı iki ciltlik eserinde yer alan, İngiliz mimar ve ressam Thomas Allom (1804-1872) tarafından çizilmiş gravürde, Mihrimah Sultan Camii ve III. Ahmed Çeşmesi.

İbrahim Hakkı Konyalı'nın, Mihrimah Sultan Camii için,
"Eski kaynaklarda leb-i derya denizin dudağında kurulmuş olarak gösterilir." diye tasvir ettiği camiyi Mehmet Nermi Haskan, şöyle anlatır:
"...Deniz kıyısında olup, avlusuna iki taraftan taş merdiven ile çıkılır. Ortasında çınarlarla süslü yerler bulunup, dışarısında yan sofaları üzerinde sütunlarla yapılmış bir kubbesi vardır. Birer şerefeli iki tane de minaresi mevcuttur."

1 8 5 3
Fransız ressam ve gezgin Eugene Napoleon Flandin'in 1853 yılında yayımlanan "L'Orient" (Doğu) adlı eserinde yer alan, dönemin Üsküdar sahilini ve günlük yaşamını tüm detaylarıyla belgeleyen ünlü "Quai et bateliers d'Üsküdar" (Üsküdar İskelesi ve Kayıkçılar) gravüründe Mihrimah Sultan Camii ve III. Ahmed Çeşmesi.

Mehmet Nermi Haskan, Mihrimah Sultan Camii Mimar Sinan'ın ilk eseridir dedikten sonra, Mimar Sinan'ın Üsküdar'daki 34 eserini de şöyle sıralamaktadır; Mihrimah Sultan Camii, Mevlâna Ahmedî Efendi (Divitçiler) Camii, Şemsi Paşa Camii, Valide-i Atik Camii, Hacı Ahmet Paşa Camii, Valide-i Atik Medresesi, Gülfem Hatun Medresesi, Mihrimah Sultan Medresesi, Şemsi Paşa Medresesi, Valide-i Atik Darü’l-kurrası, Behram Paşa Türbesi, Hacı Ahmet Paşa Türbesi, Sinan Paşa Türbesi, Şemsi Paşa Türbesi, Valide-i Atik Dârü’ş-şifâsı, İmrahor’da Sadrazam Rüstem Paşa Sarayı, Sultantepe’de Sokollu Mehmet Paşa Sarayı, Siyavuş Paşa Sarayı, Harem'de Üsküdar Sarayı, Üsküdar Sarayı içinde Sultan III. Murat Köşkü, Üsküdar Saray içinde Sultan II. Selim Köşkü, Siyavuş Paşa'nın ikinci Sarayı, Doğancılar'da Hüseyin Paşa Hamamı, Üsküdar Sarayı’nda hamam, Çarşı içinde Yeşil Direkli Hamam (Valide-i Atik Hamamı), Toptaşı'nda Valide-i Atik Hamamı, Valide-i Atik Kervansarayı, Mihrimah Sultan Kervansarayı, Valide-i Atik Tabhanesi, Valide-i Atik Mektebi, Valide-i Atik İmareti, Mihrimah Sultan İmareti, Şemsi Paşa Tekkesi ve Valide-i Atik Tekkesi...
1 8 5 2 ' d e n   ö n c e s i
Ön planda demirlemiş olan büyük pazar kayıkları, geleneksel ahşap yelkenliler ve mavnalar,
İstanbul'da motorlu teknelerin ve modern kıyı taşımacılığının henüz tamamen yaygınlaşmadığı,
1851 yılında kurulan Şirket-i Hayriye'nin Üsküdar'da 1852'de ilk vapur iskelesini
inşa ettirmesinden önceki dönemde Mihrimah Sultan Camii'ni göstermektedir.

1 8 5 2 ' d e n   ö n c e s i
III. Ahmed Çeşmesi önündeki atlı arabalar (fayton) ve atlılar, kara ulaşımının tamamen
binek hayvanlarına dayalı olduğunu, kıyıya yanaşmış ve yolcu taşıyan çok sayıda kürekli sandal ve
pazar kayığı da henüz ne iskele meydanında ne de denizde hiçbir motorlu taşıt olmadığını göstermektedir.

Bu fotografta, İskelede toplanan fes, sarık ve geleneksel Osmanlı başlıkları olan kalabalığın ve kayıkçıların kıyafetleri ile sahil şeridinde motorlu hiçbir teknenin olmaması, ulaşım ve ticaretin tamamen kürekli sandallar ile pazar kayıklarıyla sağlandığı dönemi göstermektedir. Mihrimah Sultan Camii'nin önünde henüz hiçbir araç yolu, otomobil, otobüs veya tramvay hattı bulunmamakta, caminin önü doğrudan denizle ve ahşap dükkanlarla buluşmaktadır. Sahil boyunca uzanan ahşap kahvehaneler, dükkanlar ve salaş iskele yapıları, Üsküdar'ın modern beton rıhtımlarla kaplanmadan önceki doğal kıyı şeridini yansıtmaktadır.

Mihrimah Sultan Camii'nin avlusuna İskele Meydanı ve Paşa Limanı Caddesi'nden merdivenlerle ulaşılan iki ve Selman Ağa Sokağı ve Medrese'ye açılan diğer iki kapıdan girilmektedir. Kesme taş korkuluklu geniş cami avlusunun, denize doğru kare şeklinde çıkıntı yapan kısmının ortasında yirmi yüzlü ve musluklu, mermerden muhteşem bir şadırvan yer almaktadır.




Şadırvanın üzerini baklava motifli başlıkları ve uğur sayılan servi motifli kaideleri olan altı mermer sütunun taşıdığı piramidal saçağı vardır ve bu saçak, başlıkları stalaktitli altı mermer sütunun taşıdığı beş kubbe ile örtülmüş son cemaat yerinin haricinde kalan, U şeklinde camiyi saran avlunun üzerini kaplayan saçak ile birleşerek, caminin deniz cephesini tümüyle kaplayan, kurşun kaplı geniş bir saçak meydana getirir.

Mihrimah Sultan Camii avlusu, son cemaat yerinde kullanılan
sütun başlık ve kaidelerinin çeşitliliği. 

İbrahim Hakkı Konyalı, bu kurşun kaplı büyük saçaklı şadırvan için,
"Tatlı bir meyle kurulan bu mabedi bir kartala benzetirsek bu şadırvan, uçmaya hazırlanan kartalın başı gibidir."
der.

1 8 5 2 - 1 9 0 5
Sol tarafta iskelede duran, 1848'de Londra'dan getirilen altı adet ahşap ilk buharlı yandan çarklı gemiden biri olan Şirket-i Hayriye vapuru, 1852 yılında iskele inşa edildikten sonraki erken dönemi işaret etmekte ve sahil boyunca dizilen çok sayıda pazar kayığı, çektirme ve ahşap yelkenli, motorlu teknelerin henüz boğaza hakim olmadığı dönemi doğrulamakta. Ayrıca henüz 1906 yılında mimar Ali Talat Bey'in yaptığı iskele ortada 

görülmemekte. Aşağıda hemen hemen aynı yıllardan başka bir görüntüde Mihrimah Sultan Camii ve III. Ahmed Çeşmesi.


  
Genel olarak Osmanlı camilerinde Şadırvan bölümü üzeri açık bir avlu içerisinde yer alırken, Mimar Sinan bu camide daha önce Tophâne’deki Kılıç Ali Paşa Camii'nde de yaptığı gibi farklı bir plan şeması denemiş, son cemaat yerini ve önündeki şadırvanı sütunlar üstünde yükselen kurşun kaplı bir saçak ile örtmüştü. Bu nedenle deniz tarafından bakılınca önce caminin o büyük saçaklı şadırvanı ve son cemaat yeri dikkat çeker, ardından onun üzerinde tüm haşmetiyle yükselen tek merkezi kubbesi ve onu üç yönden tamamlayan üç yarım kubbesi ile cami görülür.

1 9 1 0 - 1 9 1 5
Bu fotografta sol tarafta deniz kenarında görülen harap taş bina,
Mihrimah Sultan Külliyesi'nin tahıl ve erzak deposu olan Beylik Zahire Ambarıdır. 

1 9 1 8 - 1 9 2 0
Bu fotografta, Mondros Mütarekesi'nin ardından İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u ilk olarak 13 Kasım 1918'de fiilen işgal ettiklerinde, (16 Mart 1920'de ise resmî olarak işgal etmişlerdi) İstanbul geneliyle birlikte Üsküdar'da da bulunmaya başlayan işgalci Fransız askerleri Mihrimah Sultan Camii önünde kimlik kontrolü yapıyor. 14 Temmuz 1919'da İşgalci Fransız askerleri, işgal bölgeleri kapsamındaki Üsküdar da dahil olmak üzere şehrin farklı noktalarında Fransız Milli Bayramı (Bastille Günü) kutlamaları yapmış ve geçit törenleri düzenlemişlerdi. 16 Mart 1920'den sonra da, Fransız askerleri kendilerine tahsis edilen kontrol noktalarındaki ve Üsküdar'daki varlıklarını sürdürmüşlerdi.

1 9 2 1

"...Son cemaat yerinde, dört pencere, istalaktitli iki mihrapçık, sonradan açılan ahşap mükebbirlik ( mükebbir: imamın tekbirlerini cemaate yüksek sesle tekrar eden kişi) ve iki yanda minare kapıları vardır. Soldaki minare kapısı üzerine, eşi bulunmayan Türk taş işçiliğinin ve oymacılığının bir şaheser örneği işlenmiştir. Burada Kelime-i Tevhid ( Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah ) kabartma olarak hazırlanmış ve boşluklara paladiyen şeklinde renkli taşlar yerleştirilmiştir. Diğer minare kapısının üzerine de bir çerçeve içinde yine Kelime-i Tevhid kazınmıştır."

İbrahim Hakkı Konyalı da, bu Kelime-i Tevhid kazınmış levhayı şöyle anlatır: "...yazıların boşluklarına ve kelimelerin etrafına kırmızı ile karışık renkli, çeşitli taş oturtulmuştur. Sonra bu levha aynı şekilde bir çerçeve içine alınmıştır. Sanatkâr bu eseri sanki mikroskopla işlemiştir. O kadar ince ve hurda işçilik vardır ki, insan Türk’ün bu yüksek kudreti karşısında hayran kalıyor."

1 9 2 3
Mihrimah Sultan Camii önündeki meydanda hiçbir motorlu araç bulunmadığı, III. Ahmed Çeşmesi'nin önünde ve sol tarafta sadece at arabaları, faytonlar ve sırtında yük taşıyan hamalların görüldüğü bu fotograf, İstanbul'da motorlu araçların henüz toplu taşımaya dahil olmadığı dönemi göstermektedir. Kartpostalın sol üst köşesinde yer alan "Üsküdar İskele Camii" ibaresi ve hemen yanındaki "23" sayısı, bu kartpostalın 1923 yılında basıldığını veya o yıllara ait bir seriden olduğunu desteklemektedir. Ayrıca meydandaki insanların kıyafetleri de henüz kılık kıyafet inkılabının (1925) öncesinde olunduğunu ve geleneksel fes, kalpak ve Osmanlı dönemi kıyafetlerinin ağırlıkta olduğu seçilebilmektedir. © Duke Üniversitesi Dijital Koleksiyonları.

Cami avlusunun Selman Ağa Sokağı yönündeki kemerli kapısının sağında hazîre bulunur. Bir vakitler avlunun bu köşesinde, bulunan ahşap ve harap meşrutalar 1955 yılında yıkılarak kaldırılmış, avlu duvarı da biraz içeri kaydırılmıştı. Bu kısımda 1864-65 tarihli bir abdest teknesi ve bir zamanlar iskelede bulunan ve sonradan cami avlusuna taşınan, saltanat kayığı ile gelen Padişahın arabasına ya da atına binmesi için yapılmış olan yekpare mermer binek taşı bulunmaktadır.

Mihrimah Sultan Camii'nin Selman Ağa Hamamı Sokağı'ndan çekilmiş bu fotografında,
aşağıdaki Pervititch haritasından da görüleceği gibi, sağda köşede görünen,
köşesinde sokak feneri asılı olan yapı Küçük Hamam'ın köşesidir.


1 9 2 6 - 1 9 2 8
Bu fotografta Mihrimah Sultan Camii'nin önünde park halindeki siyah, köşeli ticari araç ve otomobiller, 1927-1931 üretimi Ford Model A veya benzeri Amerikan araçları olması, iskelede bekleyen ve sandalların etrafındaki insanların 1925 yılındaki Şapka İnkılabı sonrasında fötr şapka ve kasket takıyor olmaları da 1926-1928 yılları arasında çekilmiş olabileceğine işaret etmekte. Ayrıca Mihrimah Sultan Camii'nin denize ne kadar yakın olduğu ve rıhtımın yığma taşlarla yapılmış olduğu da dikkat çekmekte.

Mihrimah Sultan Camii, ilk yapıldığında denize daha yakın bir konumdaymış, rivayet edilir ki, açılış merasimine saltanat kayığı ile gelen Kanuni Sultan Süleyman, caminin iskele tarafındaki merdivenleri önünde karaya ayak basmış. Sonraki dönemlerde Valide-i Cedid Camii inşa edilirken hafriyattan çıkan topraklar Mihrimah Camii'nin önünden denize dökülerek, cami denizden uzaklaşmış ve bu doldurulan alana da 1728 yılında Sultan III. Ahmed Meydan Çeşmesi yaptırılmış. 1970 senesinde III. Ahmed Çeşmesi'nin yanında yapılan iki metre derinliğindeki bir kanal inşaatı sırasında deniz kumu ve istiridye kabuklarının çıkmış olması da bu alanın zaman içerisinde doldurulmuş olduğunun bir göstergesidir.

1 9 2 7 - 1 9 2 8
Bu fotografta da henüz tamamen ortadan kalkmamış olan at arabasının yanısıra, Ford Model A gibi şahsi ve ticari sedan otomobillerin yer aldığı, meydan zemininin tamamen toprak, elektrik direklerinin, havai kabloların ve rayların döşenmemiş olmasından henüz tramvayın gelmediği, meydanda yürüyen takım elbiseli ve şapkalı erkeğin giyiminden, kılık kıyafet dönüşümünün yerleşmeye başladığı 1928 öncesindeki Mihrimah Sultan Camii'ni görmekteyiz.

1 9 2 9 - 1 9 3 0
Üstteki fotografta Mihrimah Sultan Camii önünde sıra halinde park etmiş beyaz gövdeli, siyah tavanlı normal otomobillere göre büyük olan araçlar, İstanbul'un ilk minibüsleri olmalıdır. Meydanda yine de motorlu araçlar ile atlı arabalar bir arada bulunması, ulaşımın dönüşüm aşamasında olduğunu, fesli ve şapkalı figürlerin bir arada oluşu da kılık kıyafet dönüşümünün henüz tamamlanmadığının göstergesidir.

Alttaki fotograftaki otomobiller, Ford Motor Company ile Türkiye Cumhuriyeti arasında Şubat 1929'da imzalanan özel bir anlaşmayla Tophane Rıhtımı'nda Türkiye'nin ilk serbest bölgesi olarak 1929 yılında faaliyete geçen, Türkiye'nin ilk otomobil montaj fabrikası Ford Motor Company'nin ürettiği dönemin efsanevi Amerikan klasiklerinden Ford Model A Sedan modelleridir. İlk başta günde 45 araç montajıyla başlayan fabrikanın, 1930'larda büyük ekonomik kriz ve pazar daralması nedeniyle üretimi düşmüş, 1934 yılında araç üretimini durdurmuş, bir süre yedek parça ve servis hizmeti verdikten sonra 1944 yılında tamamen tasfiye edilerek kapatılmıştı.


1 9 3 0
Fotografta görülen otomobillerin, dört kapılı 1929 model Oldsmobile F-29 Landau Deluxe Sedan veya yine dört kapılı Ford Model A Town Sedan olduğu düşünülürse, bu fotografın 1930 tarihli olduğu düşünülebilir. Ototmobillerin yanısıra yine faytonlar görülmekte, III. Ahmed Çeşmesi ile Mihrimah Sultan Camii arasında, 8 Haziran 1928 tarihinde ilk olarak Üsküdar-Bağlarbaşı-Kısıklı arasında çalıştırılmaya başlanan bir tramvayın görünmesi de bu tarihin doğruluğunu güçlendirmektedir.

Dikdörtgen bir plana sahip olan caminin üzeri iki yan ve iki yanında birer küçük kubbe ile takviye edilen kıble yönündeki toplam üç yarım kubbe ile desteklenen yüksek bir büyük kubbe ile örtülüdür. Büyük kubbenin deniz yönünde yarım kubbe yapılmamış yerine büyük bir kemerli ayna duvarı içerisine, iç mekâna estetik bir ışık sağlamak ve yapıyı hafifletmek amacıyla, dekoratif yedi adet filgözü pencere, ayrıca iç mekana ışık sağlamak için dıştan kavisli ayaklarla desteklenen kubbe kasnağına da 16 adet pencere açılmıştır.



1 9 3 1 - 1 9 4 0
Yukarıdaki üç fotoğraf, Mihrimah Sultan Camii ve Sultan III. Ahmed Çeşmesi'nin 1931-1940 yılları arasındaki görüntüsünü yansıtmaktadır. Son fotografta sol ön planda duran 11 numaralı (Üsküdar-Kısıklı) ve yanındaki tramvaylar, meydanın artık tamamen bir tramvay aktarma merkezine dönüştüğü dönemi simgelemektedir. Meydanın önünde gördüğümüz çimenlik ve yeşil alan düzenlemeleri, 1930'ların ikinci yarısında, Henri Prost planlama döneminin etkileriyle başlayan, İstanbul genelinde uygulanan  kentsel temizlik ve çevre düzenleme çalışmalarının Üsküdar'daki yansımasıdır. Tek tük de olsa meydanda yürüyen insanların takım elbiseli, şapkalı ve dönemin tipik günlük kıyafetlerine sahip olması da Erken Cumhuriyet döneminin olgunlaştığı yılları belgelemektedir.

1 9 3 6

İbrahim Hakkı Konyalı,
"...Kapı ve pencere kanatları fildişi, sedef ve abanoz ile kakmalıdır. Vaaz kürsüsü de Türk kakmacılık sanatının güzel bir örneğidir. Kıble kapısının üstünde müezzin ve kandil mahfelleri ve ayrıca sekiz renkli sütun üzerine ahşap oyma korkuluklu hünkâr mahfeli vardır."
diyerek caminin iç mekanının ayrıntılarını tanımlar.

Caminin mermerden bir taç ve tak halindeki kıble kapısında beş satır halinde bir kitabe yer alır. İbrahim Hakkı Konyalı kitabeyi günümüz Türkçesiyle şöyle aktarır;
“Bu sağlam ve erkânlı camiyi hâfikaynda (doğuda ve batıda), iki meşrıkta (Güneşin ve Ayın doğduğu yer) Sultanların sultanı adl (hakanların hakanı) ve insaniyle yeryüzünü imar eden iman ehli (mü’minler) için emn ü eman kurucusu Selim Han’ın oğlu Sultan oğlu Sultan, Sultan Süleyman Han’ın kızı hayrat ve hasenat sahibi diye, dünya ve yurdun ismeti, Allah’ın kendisini fazılla, ihsan yapmakla seçkin kıldığı Hanım Sultan yaptı. Cami Peygamberin hicretinin 954. yılı Zilhicce’sinde bitti.”

Kitabeye göre Cami, 954 yılı Zilhicce’sinde tamamlanmıştır ki bu da 1548 yılının Temmuz ayına denk gelir. Türk geleneğine göre kadınlara çok saygı gösterildiği için kitabelerde ve arşiv vesikalarında çoğu kez açıkça adları verilmediğinden, caminin kitabesinde yaptıran Mihrimah Sultan’ın adı zikredilmemiş, yalnızca Hanım Sultan denmiştir. Mihrimah Sultan Vakfiyelerinden birinde Hanım Sultan'ın adı, Mihr-i mah diğerinde ise Mah-ı mihr şeklinde geçmektedir.

1 9 4 3 - 1 9 5 0
Sol ön planda, Şirket-i Hayriye’nin 1905 yapımı ünlü 54 numaralı İnbisat vapurunun görüldüğü bu kış fotografı, Mimarlar Derneği 1927'nin, (1950 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olan), Yüksek Mimar Nejat Ersin (1924–2010) Arşivi'nde, 1943–1950 yılları arasındaki Güzel Sanatlar Akademisi dönemi gezilerine tarihlenmiş olarak yer almaktadır. Fotografta ayrıca III. Ahmed Çeşmesi’nin önündeki alanın taş ve toprak yığınlarıyla doldurulduğu, meydanın denizle olan sınırının düz bir beton rıhtım duvarıyla yeni yeni şekillendirilmeye başlandığı görülmektedir.

Mihrimah Sultan’ın, 7 Eylül 1566'da vefat eden babası Kanuni Sultan Süleyman'ın sağlığında öldüğünü söyleyenler olduğu gibi, bu konuda farklı tarihler de verenler de vardır. Ayvansarayî Hüseyin Efendi, "Hadîka"sında “Hadise-i mevt 965” (1557-1558) derken; din alimi, kadı, kazasker. şeyhülislam ve tarihçi Karaçelebi-zâde Abdülaziz Efendi (1591-1658) Hz. Ademʼin yaratılışı ile 1058/1648 yılı arasını kapsayan tarih kitabı "Ravzatü'l-Ebrâr"da Mihrimah Sultan'ın Zilkade 984'de (Ocak/Şubat 1577) vefat ettiğini kaydetmiş; bürokrat, tarihçi ve biyografi yazarı Mehmed Süreyyâ Bey (1845-1909) ise "Sicill-i Osmânî"de “964 yada 965 (1557)’de vefat ettiğini" söylemiş, "Büyük Osmanlı Tarihi" adlı eseriyle tanınan Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Doğu bilimleri uzmanı, Joseph von Purgstall-Hammer'a (1774-1856) göre ise Mihrimah Sultan, 16 Zilkade 985 (25 Ocak 1578) tarihinde vefat etmiştir.

Mihrimah Sultan Camii haziresinde Rüstem Paşa'nın kardeşi Kaptan-ı Derya Sinan Paşa'nın Türbesi.
Kaptan-ı Derya Sinan Paşa, Mimar Sinan'a yaptırdığı Beşiktaş'taki Sinan Paşa Camii
bitmeden önce vefat ettiği için naaşı buraya defnedilmişti.

Mihrimah Sultan'ın Süleymaniye Camii haziresindeki türbesindeki sandukasının başındaki levhada ise vefat tarihi yazılı değildir.
Mihrimah Sultan Camii'nde Rüstem Paşa'dan olan "yirmişer, otuzar yaşına kadar yaşamış" iki oğlu, Rüstem Paşa'nın başka bir hanımdan olan oğlu Osman Bey ve Rüstem Paşa'nın erkek kardeşi Kaptan-ı Derya Sinan Paşa'nın kabirleri bulunmaktadır.

1933-35 yılları arasında Mihrimah Sultan Camisi, Külliyesi ve çevresinin durumu. 

1 9 4 7

1 9 5 0 ' l e r

Üsküdar Mihrimah Sultan Camii, 1957-1958 yıllarında Mimar Ertuğrul Eğilmez denetiminde ele alınmış ve iç mekan ile örtü sistemine yönelik onarımlardan geçmişti.


28/11/1957'de Vakıflar Genel Müdürlüğü, Vakıflar İstanbul Bölgesi bünyesinde uzun yıllar başmimar ve uzman mimar olarak görev yapan Y.Mimar Ertuğrul Eğilmez, resmi restorasyon çalışma raporunu kaleme almıştı. Raporda şunları yazmıştı:
"İdaremiz ekibi ile yapmakta olduğumuz Üsküdar, Mihrimah Camii onarımı esnasında, son cemaat mahalli ikinci revaklarının üzerindeki ahşap çatı söküldüğü zaman bu revakın binanın inşasından sonra yapıldığı bittetkik anlaşılmakla beraber hangi tarihte inşa edildiği tesbit edilememiştir.
Bu esere çok ağır bir tesir yapan ve umumi nisbetlerini bozan bu çatının kalkması ile binanın hakıki hüviyetini ve asaletini gösteren birinci revakın cephesi meydana çıkmıştır.
Bir periyot taşıyan ve tarihe mal olan ikinci revak üzerindeki çatının tekrar yapılması mukarrerdir. Ancak birinci revak cephesinin henüz açık bulunması etüt için bir fırsat teşkil ettiğinden durumun Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulunun tetkik nazarlarına arzının faydalı ve muvafık olacağı kanaatinde bulunduğumu saygılarımla arz ederim."

1958 yılındaki onarımından önce Mihrimah Sultan Camii'nin ve külliyenin atıl durumda olduğu ve yapının özgün biçimine uygun olmayan, daha sonradan ilave edilmiş bölümler veya eklentiler (muhdes) tesbit edilmiş, yapılan restorasyon sırasında yapı bu sonradan yapılmış, ilave edilmiş eklentilerden ayırılmış ve gerekli onarımlar yapılmıştı. Bu aşamada caminin revakların çatı örtüsü tamamen sökülmüş ve bu eklerin yapıya sonradan eklendiği düşünülerek yeniden yapılmamasına karar verilmişti.

1958 onarımları sonrası revaklar.
(Vakıflar Arşivi,1958)


Caminin gerek gravürlerde gerekse 19. ve 20 yüzyılda çekilmiş fotograflarının hepsinde revakları kaplayan saçak görülmekteyken, nasıl ve neye göre böyle bir karara vardıklarını anlamak gerçekten çok zor. Neyse ki çok geçmemiş, 1960 yılında açık kalan sütunların iklim şartlarından etkilenerek bozulmaya başladığı görülünce, dış revak örtüsü yeniden uygun şekilde inşa edilmişti.

1 9 5 7 - 1 9 5 8
Mihrimah Sultan Camii onarımlar sırasında ve sonrasında.


1 9 6 1
 © Duke Üniversitesi Dijital Koleksiyonları.


1 9 6 6 sonrası

Son yıllar

Mihrimah Sultan Camii Külliyesi'nin Medresesi:

Mihrimah Sultan Camii'nin kuzeyine, topoğrafya nedeniyle Sultantepesi’nin eteğindeki yüksek bir set üstüne, Kanuni Sultan Süleyman tarafından bazı kaynaklara göre H 954 (1547-48), bazı kaynaklara göre ise H 957-M 1550 yılında kızı Mihrimah Sultan adına Mimar Sinan'a (Tezkiretü’l-bünyân’da Mimar Sinan’ın yapıları arasında gösterilir) inşa ettirilmişti.


Dikdörtgen avlusunun iki uzun kenarı üzerinde yer alan 14 hücre ve bir dershâneden oluşan Medrese'nin, cami avlusuna açılan mukarnas bezeli büyük bir giriş kapısı vardır. Tak halindeki kemeri kırmızı ve ak mermerle örülmüş bu kapının sağında ve solunda birer mihrapçık yer alır. Dershâne ve hücreler, kare planlıdır ve ortasında mermer bir şadırvan olan dikdörtgen şeklindeki orta avluyu dört taraftan çevreleyen, başlıkları baklavalı 22 mermer sütunun taşıdığı 26 kubbeli revakların giriş cephesi dışındaki üç kanadına yerleştirilmişlerdir. Üzerleri küçük kubbeler ile örtülü olan hücrelerde avluya bakan bir, arka duvarlarında da biri üstte biri altta üç penceresi, ocak ve dolap yerleri mevcuttur. Kuzeyde yer alan kare plânlı dershâne tek sağır bir kubbe ve dört köşesinde küçük yarım takviye kubbecikleri ile örtülüdür. Kapısı üzerinde kitâbe olmayan dershâne beş pencereden ışık alır. Otuzdokuz kubbesi kurşun ile kaplı olduğundan Kurşunlu Medrese ismiyle de anılan medrese, muntazam kesme taştan inşa edilmiştir.

Medrese bir set üzerine oturtulmuş olduğundan deniz tarafındaki cephesi 8 çıkmalı taş payandalarla takviye edilmiştir. Medresenin kuzeyinde bir imarethânesi, aşhânesi, fodla fırını ve önünde deniz tarafında da bir kervansaray varmış. Eskiden bu taraftaki merdivenli kapıdan mollalar geçerek, bugün mevcut olmayan imarete gidip yemek yerlermiş.


"Mihrimah Sultan Vakfiyesi’ne göre, medresede mu’tad günlerin dışında şer’i özrü  olmaksızın (idrar tutamama, devamlı gaz çıkarma problemi, sık sık burun kanaması gibi) öğrenimi terketmiyecek müderrise (profesör) günde 50 akçe, öğrenciler arasında en bilgili olanına günde 5 akçe, medresede talebe olan ve şer’î özürü olmaksızın dersi terketmeyen 14 talebenin her birine günde 2’şer akçe, sabah namazından önce kapıyı açarak yatsıdan sonra kapayacak kapıcıya günde iki akçe ve temizlik işlerine bakan ferrâşa (halı, kilim veya yatak seren, yayan; çadır kuran veya süpürüp temizlik yapan kimse) günde bir akçe verilmesi şart koşulmuştu."


Medresenin ilk müderrisi, medresenin tamamlandığı yıl atanan, dindarlığı ve takvasıyla bilinen Mahmutpaşa Camii'nin imamının oğlu, divan şairi, müftü, müderris ve kadı İmam-zâde Mehmet Efendi'dir (?-1565). Daha sonra sırasıyla, Garîk Arapzâde Mehmed Efendi, Beşiktâşî Yahya Efendi, Şemseddin Ahmed Efendi, Şah Mehmed Çelebi gibi daha bir çok müderris bu medresede çalışmışlardı. Mihrimah Sultan Medresesi, Üsküdar tarihi için oldukça önemli sayıda; kaynaklara göre 185 müderris istihdam etmişti. Bu nedenle de Mihrimah Sultan Medresesi eğitim tarihinde önemli bir yere sahip olmuş, Üsküdar’da kurulan ilk medrese olan Rum Mehmed Paşa Medresesi ile birlikte yeni bir okur yazar kitlesinin ortaya çıkmasında önemli bir rol üstlenmişti.


19. yüzyılın sonuna kadar eğitim amaçlı olarak kullanılan Mihrimah Sultan Medresesi, 1918 yılından sonra terk edilmiş, esrarkeşlerin barınağı ve çöplük haline gelmiş, yer yer kubbeleri çökmeğe başlamıştı. Daha sonra 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği) ile medreselerin kapatılması üzerine Mihrimah Sultan Medresesi, farklı kurum ve kuruluşlara tahsis edilmişti.

27 Mart 1931 tarihli Milliyet Gazetesi'ndeki haber.

Milliyet Gazetesi'nin 27 Mart 1931, Cuma günü yayımlanan nüshasındaki bir haberde, Sıhhiye Vekâleti tarafından, fakir hamile kadınların, hamile kaldığını anladığı günden sonra tanzim olunan çocuk dispanserlerine başvurdukları andan itibaren dispanserin himayesinde olacakları ve hamilelerin sürekli muayene edilerek hem onun sağlığının hem de çocuğun vaziyetinin kontrol altında bulundurulacağı duyurulmuş, bu konudaki talimatname de Sıhhiye Müdüriyetleri'ne tebliğ edilmişti.
Habere göre Üsküdar'da restore edilerek ve dershâneleri muayenehâne haline getirilen Mihrimah Sultan Külliyesi'nin Medresesi, Üsküdar Süt ve Mekteb Çocukları İçtimaî Hıfzısıhha Bakımevi olarak 15 Nisan'da açılacak, böylelikle sürekli kontrol altında tutulan kadınların ölü doğum yapmalarının önüne geçilecekti. Bir sonraki sene de Balaban'da bir çocuk bakımevi açılacaktı.

28 Şubat 1935 Perşembe tarihli Akşam Gazetesi'nde yayımlanan bir habere göre de o yıllarda Üsküdar Süt ve mekteb çocukları dispanserinin, 2-6 yaş arası çocuklar için Difteri İstasyonu olarak da işlevlendirildiği anlaşılmaktadır. 


1943 yılında uygulanan Üsküdar Meydanı Tevsi ve Tanzim Planı kapsamında yollar genişletilmiş, meydan seviyesi aşağı çekilmiş (yol kotu düşürülmüş) ve medrese duvarları adeta bir istinat duvarı gibi değişen yol kotundan 3,5 metre yüksekte kalmıştı. Bu nedenle yol kotu farkından dolayı iyice soyutlanan medreseye erişimi sağlamak adına 1961 yılındaki büyük onarımda dershânenin kuzey batısında, iskele tarafından 20 basamakla çıkılan yeni bir giriş yapılmış, kuzey doğusunda da ilave bir mekân inşa edilmiş, ayrıca avludaki revakları da yeni kullanıma uygun olması için camekânla kapatılmıştı.

1940'larda Üsküdar Mihrimah Sultan’ın Medresesi.
Dershânenin solunda açılan pencereler ve sağına açılan kapı ile eklenen merdiven görülüyor.





Medrese 1975’ten itibaren ise Ruh Hastalıkları Dispanseri haline getirilmişti. Ruh Hastalıkları Dispanseri olarak kullanılması için bazı mekânsal değişiklikler yapılmış, yapılan tamiratta medresenin pek çok yeri tahrip edilmişti. Sütunlar daha fazla yer kazanabilmek için tıraş edilerek inceltilmiş, dershânenin sol tarafında cephe üzerinde fazladan pencereler açılmıştı.


Medrese, 1994 yılından itibaren Mihrimah Sultan Tıp Merkezi olarak kullanılmaya başlanmış, bu sırada kapatılan revakların camekânları kaldırılmış, avlunun üzeri ise metal konstrüksiyon bir çatı ile kapatılmıştı. Medresenin yüksek tavanlı Dershânesi metal bir konstrüksiyonla iki kata bölünmüş, alt kat kendi içinde hafif elemanlarla bölünerek görüntüleme odaları oluşturulmuş, üst kat ise idari ofis olarak düzenlenmişti. Medresenin hücreleri poliklinik olarak düzenlenmiş, 1943 sonrası dershânenin kuzey doğusuna eklenen ve köşedeki hücreden erişilen iki katlı mekân da laboratuvar ve poliklinik olarak kullanılmaktadır. Revaklar ve avlu ise danışma, kayıt ve bekleme salonu olarak düzenlenmiş, ayrıca revaklar kısmen yüksek dolaplar ve hafif seperatörlerle bölünerek yardımcı poliklinik hizmetleri için mekânlar elde edilmiştir.

Şıkır şıkır bir Dispanser!.. "Daaa ne istiyonusss?"




Mihrimah Sultan Camii Külliyesi'nin Sıbyan Mektebi:

60'lı yıllara ait olduğunu düşündüğüm bu fotografta Mihrimah Sultan Camii'nin hemen yanında
Sıbyan Mektebi, ön planda sağ köşede de Selman Ağa Camii görülmekte. 

Mehmet Nermi Haskan "Yüzyıllar boyunca Üsküdar" adlı eserinin  2.cildi, 918-919 sayfalarında, Mihrimah Sultan Külliyesi Sıbyan Mektebi'ni şöyle anlatır:
"Mektep, İskele Camii ismiyle de bilinen Mihrimah Sultan Camii’nin kıble tarafında ve eski adı Büyükyokuş olan, şimdiki Yeni Dünya Sokağı ile Selman Ağa Çeşme Sokağı’nın birleştiği yerdedir. Tamamen kesme taştan yapılmış olan bu Mimar Sinan yapısı, 954 (1548) tarihinde inşa edilmiştir.
(İbrahim Hakkı Konyalı ise, H 957 - M 1550 tarihinde yapıldığını yazar)


Yan yana iki bölümden oluşan mektebin birinci salonu yazlık, ikinci salonu ise kışlık kısımdır. Yazlık kısım kare plânlıdr. Dört kemer ve düz köşe trompları üzerine oturtulmuş bir sağır kubbe ile örtülmüştür. Kubbe, sekiz yüzlü bir kasnak üzerindedir. Küçük avluya açılan mermer söveli ve kemerli kapısı üzerinde kitâbe yoktur. Yeni Dünya Sokağı’na bakan cephesi, yekpare pencere olup bir eyvan şeklindedir. Bu geniş pencerenin devrinden kaldığı sonradan açılmadığı sanılmaktadır. Kapının sol tarafındaki duvarda iki, eyvan pencerenin karşısındaki duvarda da iki dolap yeri, üzerlerinde ise birer alçı pencere vardır. Kışlık kısım ile yazlık bölüm arasında kitâbesiz, mermer söveli, kemerli bir kapı ile altta iki, üstte ise bir pencere bulunmaktadır.


Kışlık kısmın her iki sokağa bakan altta iki, üstte bir alçı penceresi vardır. Sol taraftaki duvarda niş şeklinde bir ocak yeri mevcuttur. Dört ana duvar üzerine oturtulan sağır kubbesi kurşun kaplıdır. Dış görünüş ve şekil bakamından kışlık kısım diğer bölümden tamamen ayrı yapıdadır.


Kare plânlı olan bu kısmın üzerinde üç yüzünde birer pencereleri ve dört köşesinde küçük yarım kubbelerin bulunduğu sekiz yüzlü bir kısım vardır ki, bunun üzerine de ayrıca sekiz yüzlü bir kasnak oturtulmuştur. Kubbe, bu kasnağın üzerine bindirilmiştir. Kubbe etekleri bir silme ile çevrilmiştir.


Devrinin en güzel ve tipik eserlerinden biri olan okulun avluya bakan cephesi ile kıble tarafı yığma taştan yapılmıştır. Alt pencereleri klâsik, topuzlu demir parmaklıklıdır. Kapakları yok olmuştur. Kışlık kısmın altında bir eyvan çeşme ve hazne vardır. Bina, 1968 tarihinde Çocuk Kütüphanesi haline getirilmiştir."


Mihrimah Sultan Külliyesi'nin Sıbyan Mektebi ve cami çevresindeki merdivenli sokak. 1940'lı veya 1960'lı yıllara ait bu eski siyah-beyaz karede sol tarafta Mihrimah Sultan Camii'nin avlusu ve yapıları, ön planda ise Selmanağa Sokağı'ndan Sultantepe'ye açılan merdivenler ile sıbyan mektebinin kemerli alt kısmı fark edilmektedir.



Sıbyan Mektebi'nin kışlık kısmının alt katında geniş bir kemerle Yeni Dünya Sokağı’na açılan, çapraz tonozlarla örtülü bir eyvan içerisindeki çeşme, suyu kesildikten sonra dükkâna dönüştürülmüştür.


Çeşmenin ayna taşı üzerinde yer alan Sultan II. Mahmud’a ait 1831 tarihli tuğra kaybolmuştu. Bir zamanlar  Bülbülderesi’nde yer alan ve III. Ahmed’in üçüncü kadını olan Şermi Râbia Kadın tarafından yaptırılan bir çeşmenin 1141 (1728-29) tarihli inşa kitâbesi bu eyvana taşınarak ayna taşı üzerine monte edilmiştir.



Mihrimah Sultan Camii Külliyesi'nin Kervansarayı:

İbrahim Hakkı Konyalı, Kervansarayı şöyle tanımlamaktaydı:
"Vakfiyesinde 'han' şeklinde geçen bu kervansaray Mimar Sinan yapısı idi. Mihrimah Sultan’ın camii, medresesi, mektebi ve imarethânesi ile beraber yapılmıştı. Büyük İskele denilen Üsküdar İskelesi’nin karşısına rastlardı. Asya denilen büyük kıtanın Avrupa’ya geçecek yolcuları buraya gelirler, irili ufaklı deniz vasıtaları ile Beşiktaş’a Deve Meydanı’na geçerlerdi. (...) Bu kervansarayda yolcuların atları ve develeri için saman, arpa ve hamur topları verilirdi."
Kaynaklarda imaret, kervansaray, han gibi genel isimlerin yanı sıra “Beylik Ambarı”, “Arpa Ambarı”, “Fatih Hanı” ve “Kurşunlu Han” isimleriyle de anılır.

Tahminimce 1920-1930 yılları arasında muhtemelen uçaktan çekilmiş olan bu fotografta aslında tüm Üsküdar Meydanı çok açık bir şekilde görülebilmekte. Ve tabii Mihrimah Sultan Camii ve o sıralar hala ayakta olan Kervansaray da.
Bu arada fotografı daha iyi anlayabilmek adına yapay zeka tarafından netleştirilmiş olan bir kopyasını da (aşağıda) buraya eklemek istiyorum ki fotograf daha iyi anlaşılabilsin.


Daha önceki bir tarihte, mimar Ali Talat Bey'in iki katlı Yolcu Vapuru İskelesi'nin ikinci katı kesilmeden önceki bir döneme ait bu fotografta, bütün kıyı boyunca herşey ve özellikle de Kervansaray görülebilmekte.

Sedad Hakkı Eldem, "Boğaziçi Anıları" kitabındaki 214 numaralı resmin açıklamasında,
"Üsküdar Balaban ile Kavaklı iskelelerine doğru sahil boyu. Buralarda ahşap ambarlar çoğunluktadır. Solda Mihrimah Camii imareti ve büyük taşkapanı vardır." diyerek, Mihrimah Sultan Kervansarayı için "Büyük Taşkapanı" ifadesini kullanmış. Doğru bir ifade aslında, zira Osmanlı döneminde şehre gelen ticaret mallarının toplandığı ve vergilendirildiği toptancı merkezlerine "kapan" denirdi. Sedad Hakkı Eldem, "Taşkapanı" derken Unkapanı ya da Yağkapanı denirken kastadildiği gibi han esnafın mesleğini kastetmekten ziyade, kendisinin de vurguladığı gibi Üsküdar'da "ahşap ambarlar çoğunlukta" olduğu için, onlardan ayrı olduğunu, taştan yapılmış, muhkem bir han olduğunu vurgulamak adına "Taşkapanı" ifadesini kullanmıştır.

1860-1890 tarihli ve muhtemelen Şemsi Ahmed Paşa Camii önünden çekilmiş
bu Sebah&Joaillier fotografında Mihrimah Sultan Camii ve Kervansarayı

Yine Sebah&Joaillier tarafından bu kez Balaban İskelesi civarından çekilmiş
1890 tarihli bu fotografda da Mihrimah Sultan Camii ve Kervansarayı.







1 8 9 0 - 1 9 0 0

1 9 0 0



1 9 1 5
1917 tarihli olan bu fotografta Kervansaray'ın yanısıra önündeki mimar Ali Talat Bey'in tasarımı olan
iki katlı Yolcu Vapuru İskelesi de görülmekte.
 

Ayrıca, kaynaklarda Mihrimah Sultan Camii Külliyesi'nin, biri Paşalimanı yönünde bir diğeri ise Balaban İskelesi yönünde iki kervansarayının olduğu zikredilir.
16. yüzyılın sonlarında yaşamış Evliya Çelebi ve Kâtip Çelebi gibi isimlerden çok daha önce Osmanlı coğrafyasını karış karış gezmiş en önemli Osmanlı seyyahlarından ve coğrafyacılardan biri olan Mehmed Âşık (~1556-~1599) Dünyanın coğrafi yapısını, şehirleri ve madenleri anlattığı geniş kapsamlı coğrafya ve seyahatname eseri olan "Menâzırü'l-Avâlim"de (Âlemlerin manzaraları) Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi'nin konumunu detaylı bir şekilde tarif etmişti:
“Merhum Sultan Süleyman Han’ın kızı, merhume Mihrümah Sultan, Üsküdar’da deniz kıyısında, hoş bir kubbesi ve iki mevzun minaresi olan yüce bir cami ve bu caminin doğu tarafında bilimlerin tahsili için ulu bir medrese ve medresenin civarında bir mutfak ve caminin batı tarafında misafirler için birçok oda içeren bir ziyafethane ve caminin kuzey tarafında yolcular için iki büyük kervansaray inşa ettirmiştir.” diye yazmıştı.

Evliya Çelebi de:
"...Cümleden iskele başı'ndaki câmi‘in iki tarafında leb-i deryâda yüzer ocaklı yüzer tavla at alır kârbânsarâylardır kim gûyâ birer kal‘adır. Serâpâ kurşum ile mestûrdur kim âyende ve revendeye hâne-i bî-minnetdir, Mihrimâh Sultân hayrâtıdır." diyerek; Üsküdar İskelesi'nin yakınındaki Mihrimah Sultan Camii'nin iki yanında bulunan, deniz kenarındaki ihtişamlı iki büyük kervansarayı anlatmakta, her birinin yüzlerce ocağı ve çok sayıda at alabilecek ahırlarının (tavla) olduğunu, sağlam ve görkemli yapıları sayesinde adeta birer kaleye benzediklerini, Mihrimah Sultan tarafından hayır için (hayrât) yaptırıldıklarını, çatılarının baştan sona kadar kurşun levhalarla kaplanmış (serâpâ kurşum ile mestûr) olduğunu ve şehire (Üsküdar) gelen ve giden yolculara (âyende ve revende) hiçbir ücret talep etmeden, minnet ettirmeden konaklama imkânı sunan misafirhaneler (hâne-i bî-minnet) olduğunu anlatmıştı.


20 Ekim 1722'de bölgede çıkan bir yangında kervansaray, külliyenin diğer bölümleri ile birlikte zarar görmüş, Balaban İskelesi yönündeki ikinci han ise 18. yüzyılın sonunda ortadan kalkmıştı. Kervansaray, yaklaşık 65x25 metre boyutlarında, dikdörtgen planlı, oldukça yüksek ve tahkim edilmiş korunaklı bir yapıdır. Denize ve Paşalimanı yönündeki imarethaneye bakan cephelerinde yer alan payandalar ile de ayrıca yapının mukavemeti arttırılmıştı. Kervansaray'ın ana girişi Cami'ye bakan cephesinde olmakla birlikte deniz tarafındaki cephesine daha sonradan bir kapı daha açılmıştı. Kervansaray'ın aydınlatması çatısındaki 8 tepe penceresi ve beden duvarlarının en üstünde yer alan pencerelerle sağlanmaktaydı. Mihrimah Sultan Camii'ne gelir sağlaması amacıyla bir kervansaray (han) olarak tasarlanan yapı, Sultan III. Selim döneminde (1789–1807) bir süre buğday deposu olarak da kullanılmıştı.


İstanbul üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan araştırmacı yazar, Mehmet Nermi Haskan (1927-2002), 2001'de yayımlanan 3 Ciltlik "Yüzyıllar Boyunca Üsküdar" adlı eserinin 2. Cildinin 979. sayfasında, "...Dikdörtgen şeklindeki bu kervansarayın, Büyükçekmece’deki kervansarayın bir eşi olduğu sanılmaktadır." dedikten sonra, Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle Mimar Sinan tarafından 1566 yılında yapılan ve Kurşunlu Han olarak anılan Büyükçekmece Kervansarayı ile ilgili olarak, Reşad Ekrem Koçu'nun 1962'de not alıp, İstanbul Ansiklopedisi'nin, 6. Cilt BOĞ-CEM, 3226. sayfasında yayımladığı şu notu paylaşmıştı: "...uzunlamasına gemi omurgası şeklinde bir çatı ile dört yüksek duvardan mürekkebdir; dar cebhelerde iki başdaki iki duvarın, yan duvarlara nisbetle, çatıya mesned olan üçgen şeklinde birer fazlalığı vardır; köprü tarafındaki başında bulunan geniş kemerli kapusundan girildiğine göre, iki yanı ,boydan boya birer sed-sofa üstünde ocaklardır; vaktiyle her ocak başına konan yolcu-misâfirler, çatıya dayak olan direkler arasında ve direklerle duvar arasında bulunan demir bağlantı çubuklarına kilimler ve çarşaflar asmak sûreti ile o ocak başlarını odalaşdırırlardı." Bu da en azından Mihrimah Sultan Kervansarayı'nın iç düzeni hakkında kesin olmamakla birlikte bir fikir vermektedir.

Mimar Sinan tarafından 1566 yılında yapılan ve Kurşunlu Han olarak anılan
Büyükçekmece Kervansarayı



Üsküdar-Beykoz yolu çalışmaları kapsamında hazırlanan Mayıs 1915 tarihli krokide kervansaray “beğlik anbarları” olarak isimlendirilmiş ve istimlâk sahası içerisinde işaretlenmişti. Böylelikle yapının yol açma gerekçesi ile ortadan kaldırılması fikrinin Osmanlı’nın son dönemine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Krokide kervansarayın etrafının sonradan eklenen yapılarla çevrildiği görülmektedir. Kervansaray'ın III. Ahmet Çeşmesi’ne bakan cephesi dükkânlarla kaplıdır. Deniz cephesindeki giriş kapısının önünde görülen barakalar ve bir küçük yapı “polis mevkii” olarak işaretlenmişti.

27 Ocak 1926 – 4 Aralık 1938 yılları arasında Vali ve Belediye Başkanlığı'nı birlikte yürüten Muhittin Memduh Üstündağ (1884-1953) döneminde, İstanbul Belediyesi şehrin imar planını hazırlaması için 1931'de Avrupa’dan 3-5 uzman davet edilmesine karar vermiş, bütçe yetersizliği nedeniyle bu proje 1932 yılına ertelenmişti. 1932 yılında Belediye bütçesinden 100.000 lira bu işe ayrılmış, İstanbul şehir planının hazırlanması için bir yarışma düzenlenmiş ve Türk mimarların muhalefetine rağmen Avrupa’nın tanınmış dört şehir plancısı öneri hazırlamaları için İstanbul’a davet edilmişti. Fransız mimar ve şehir plancısı Hubert Donat Alfred Agache (1875–1959), Alman mimar, mühendis ve şehir plancısı Hermann Ehlgoetz (1880–1943), Fransız mimar ve şehir plancısı Jacques Henri Lambert (1884–1960) teklifi kabul ederken, Fransız mimar ve şehir plancısı Henri Prost (1874-1959) işleri dolayısıyla teklifi kabul etmemiş, diğer üç uzman İstanbul’a gelmiş ve tetkik gezileriyle çalışmalarına başlamışlardı.

Ehlgoetz’ün “İstanbul’un Umumi Planı” için İstanbul’un siluetine ve tarihi eserlerine oldukça saygılı, kayda değer bir öneri getirmişti:
“Bu güzel şehrin emsalsiz güzelliğini en uzun istikbale kadar muhafaza edebilmek için öyle bir esas bulmak icap eder ki: eski kültürü yeni ihtiyaç ve medeniyet şartları ile ahenktar bir surette birleştirsin.”
Ayrıca Ehlgoetz, “Şehri o suretle tanzim etmeli ki; dâhilde her noktadan deniz manzarasını görmeye bir mani bulunmamalı, mevcut tepeler üzerine yapılacak inşaat İstanbul’un sakin siluetini bozmayacak surette olmalıdır”
prensibini de önermişti. Bu bakış açısıyla Ehlgoetz yarışmayı kazanmış, ancak bu plan çalışmasını gerçekleştirme görevi nedense ona verilmemişti.

Tam da bu sıralarda, ünlü İsviçre asıllı Fransız mimar Le Corbusier (Charles-Édouard Jeanneret, 1887-1965), Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından yeni Türkiye’nin imar işlerine, özellikle de İstanbul’un modern şehircilik planlamasına talip olmuş, bunun için 1933 yılında, Mustafa Kemal Atatürk'e bir mektup yazmıştı.
Türkiye’ye ilk defa 1911’de gerçekleştirdiği ünlü "Le Voyage d'Orient" (Doğu Gezisi)  sırasında gelen mimar, Edirne, İstanbul ve Bursa’da uzun uzun incelemeler yapmış, notlar almış, resim ve krokiler çizmişti. Yolculuğu süresince hoş karşılanan, el üstünde tutulan ve hüsn-ü kabul gören Le Corbusier, izlenimlerini,
“Her şey beni Türkleri ayrı bir yere koymaya götürüyor. Kibar ve ağırbaşlılardı; nesnelerin varlığına saygıları vardı. Yapıtları, kocaman, güzel ve görkemli. O ne birlik! O ne zamansızlık! O ne bilgelik!”
cümleleriyle anlatmış, belki bu misafirperverlikten, ilgi ve alakadan aldığı cesaretle de Atatürk’e o mektubu yazmıştı. Le Corbusier, o mektupta iki öneride bulunmuştu; Tarihî yarımadayı olduğu gibi korumak ve yeni yapılacak bölgeleri çağdaş şehircilik ilkeleri doğrultusunda tasarlamak. Ancak rivayete göre ne Atatürk'ün o mektuptan haberi olmuş, ne de mimarın mektubunu Atatürk'ün görmediğinden...

1944 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olan altı kadın mimardan biri olan Şemsa Demiren (Calsat), 1948'de Paris'e giderek o dönem yıldızı parlayan Le Corbusier ile, "...Kapıda 'vurmadan girin' yazılı. Uzun dar bir holdeyim. 30 a yakın mimar ve mühendis göze hemen çarpan bir faaliyetle çalışıyorlar. Ortada küçük bir kömür sobası, oda müthiş sigara dumanı, masaların üstü duvarlar, yerler resim çizilmiş kâğıt ve evraklarla dolu. En arka masada oturan genç beni holden hafif ve eğreti bir tahta bölme ile ayrılmış bir küçük höcreye götürüyor. Burası üstadın hem kabul hem çalışma odası. Pencere yanında bir çalışma masası ve hasır bir iki sandalya. Kontrplâk duvarlara çivili kendisinin bir iki resim ve krokisi..." diye tasvir ettiği Paris'te, 35 Rue de Sèvres adresinde, eski köhne bir hanın birinci katında ve kapısında "Le Corbusier et Jeanneret (Pierre), Atelier Atbat (Atelier des Bâtisseurs)" yazan atölyesinde, Türkiye'de o dönemin önde gelen mimarlık dergisi Arkitekt'te yayımlanacak bir söyleşi gerçekleştirmişti.


Şeyma Demiren'in söyleşisinin büyük kısmında, Corbusier o sırada üzerinde çalıştığı, güneşe, havaya ve yeşil alanlara yönelmiş, gelecekten fırlamış gibi duran meşhur "Şakulî bahçeli site" projesi, "Unité d'Habitation" Marsilya Bloğu'ndan bahsetmiş, aynı kapıdan girip çıkan 1.600 kişiyi bir binaya yerleştirmek kolay mı, diye de gururlanmıştı. Le Corbusier, 1911'deki ziyareti sırasında, dokusu ve görünümü ile tanıyıp hayran olduğu İstanbul’un 1930'lu yıllardaki imar hareketlerini de, "İstanbul'u gayet iyi tanıyorum... Orada gördüğüm güzellikler hâlâ gözümün önünde. İstanbul'un çehresini hatırlatan acele ile çizilmiş krokileri hâlâ saklıyorum. Ne güzel renkli ve canlı bir şehriniz var."
sözleriyle değerlendirmiş ve Mustafa Kemal Atatürk’ten hiçbir cevap almadığından önerilerinin beğenilmediğini düşünmüş olacak ki, söyleşisini İstanbul'a dair bir itirafı ile sona erdirmişti.
Le Corbusier'in İstanbul çizimlerinden

"Eğer hayatımın en büyük gafı ve en büyük taktik hatası Atatürk'e yazdığım mektup olmasa idi, bugün büyük rakibim Prost yerine güzel İstanbul şehrinin imarı ile ben uğraşacaktım. Bu mektupta, inkılâp yapmış bir milletin en büyük inkılâpçısına İstanbul'u eski hali ile asırların tozu toprağı ile bırakmasını tavsiye ediyordum. Ne büyük hata ettiğimi sonradan anladım."


İstanbul Belediyesi, 1936 yılında Prost İstanbul’un planlama çalışması için tekrar davet etmiş, 1933’de açılan yarışmaya ve yapılan davete katılmayan Prost, üç yıl sonra yapılan bu teklifi, alan çalışmalarının İstanbul’da belediye mühendis, mimar ve topograflarının katılımı ile yapılması şartı ile kabul etmişti.

Akşam Gazetesi, 1 Ağustos 1939

İkdam (Halk) Gazetesi, 1 Ağustos 1939 
Cumhuriyet Gazetesi, 1 Ağustos 1939

Aslında 1924'ten itibaren Türkiye hükûmetine düzensiz bir şekilde danışmanlık yapan Henri Prost, 15 Mayıs 1936'da İstanbul'a gelmiş, 27 Aralık 1950'de kontratı sonlandırılıncaya kadar İstanbul’da görev yapmıştı. Planlamasını ancak 1950 yılında tamamlayabilen Prost, bu 15 yıl boyunca İstanbul’un Vali ve Belediye Başkanları olan Muhittin Üstündağ (14 Ekim 1928-4 Aralık 1938) , Lütfi Kırdar (8 Aralık 1938-16 Ekim 1949) ve Fahrettin Kerim Gökay (24 Ekim 1949-26 Kasım 1957) ile çalışmış, şehrin Planlama Ofisi’nin başında İstanbul’un mimari geleceğinin ana planını yazmıştı.

Prost, 1947'de yaklaşımını şu sözlerle açıklamıştı:
“İstanbul'un modernizasyonu, en hassas nitelikteki bir cerrahi operasyonla karşılaştırılabilir. Bu, bakir bir topraklarda Yeni bir Şehir yaratmakla ilgili değil, tam bir toplumsal değişim sürecinde bir Antik Başkent'i, zenginliğin mekanizmasının ve muhtemelen yeniden dağıtımının varoluş koşullarını dönüştürebileceği bir geleceğe yönlendirmekle ilgili. Bu şehir inanılmaz bir aktivite ile yaşıyor. Ticari ve endüstriyel gelişmeye zarar vermeden, yeni yerleşimlerin inşasını durdurmadan dolaşımın ana eksenlerini gerçekleştirmek ciddi bir ekonomik ve sosyal zorunluluktur; ancak görkemli yapıların hakim olduğu eşsiz manzarayı korumak, birincisi kadar buyurucu bir zorunluluktur.”

Prost, 1937'de Üsküdar için hazırladığı Anadolu Sahili Nazım Planı'nda, yıkılan İmaret ve Kervansaray'ın yerine geniş bir meydan önermekteydi.
Kervansaray ve İmaret'in 1933 yılında yıkılmasının gerekçelerinden biri, mazereti pek geçerli olmasa da, söz konusu binaların Üsküdar'dan Beykoz'a gitmesi planlanan askeri yolun tam ortasında yer almasıydı, ki binalar yol için bir engel teşkil etmiyordu.

İ.B.B. Atatürk Kitaplığı'nda, Hrt.Gec.000040. numarası ile kayıtlı bu haritanın tarihi tam belli olmamakla birlikte, Üsküdar'dan Paşalimanı yönünde Beykoz istikametine doğru yapılması planlanan yol çalışması öncesinde, çizilen istimlak edilip yıkılması planlanan yerleri gösteren bir harita olduğu kesindir. Yapılacak yolun öncelikle Vaniköy tarafından başlanması Üsküdar Meydanı'ndaki istimlakleri geciktirmiş olsa da, haritada da işaretlenmiş olan Mihrimah Sultan Külliyesine ait olan büyük kervansarayının yıkımına 1932 yılının Mayıs ayında başlanmıştı. Bu harita işte o planlamayı göstermektedir. Harita üzerindeki eski türkçe yazılar şunları ifade etmektedir:
● جامع شريف (Câmi-i Şerîf): Haritanın merkezinde, kubbe çiziminin içinde yer alan ana ibadet alanını ifade etmekte; ayrıca kubbe merkezindeki yazıda Mimar Sinan ibaresi de seçilebilmektedir. ● جامع شريف حوشى (Câmi-i Şerîf Avlusu);
● مدرسه (Medrese): Caminin sol tarafında yer alan ve cami avlusuna bağlantısı olan büyük kare planlı eğitim yapısı.
● مكتب (Mekteb): Caminin sağ tarafında, merdivenlerin hemen yanında yer alan küçük sıbyan mektebi binası.
● خانات... (Hanât...): Sol alt köşede yer alan büyük dikdörtgen yapı, külliyeye ait bir konaklama yeri, ticaret hanı veya kervansaray. ●  چشمه (Çeşme): Caminin sağ alt tarafında, meydanda tek başına duran kare planlı Sultan III. Ahmed Çeşmesi. Yollar, Sokaklar ve Çevre Yapılar: ● طريق عام (Tarîk-i Âmm): Haritanın sol tarafı boyunca uzanan kamunun kullanımına açık olan geniş yol, cadde veya kamu yolu. ● خندق (Hendek): Kervansarayın hemen yanında ve haritanın alt kısımlarında işaretlenmiş olan su kanalı veya savunma hendeği hattı. ● ميدان (Meydan): Çeşmenin bulunduğu açık alanı tanımlayan meydan ibaresi. ● جاده (Cadde) / طريق (Tarîk): Haritanın üst ve sağ taraflarında kırmızı çizgilerle istimlâk hattı gibi sınırları ve genişleme planları belirtilmiş olan diğer sokaklar. ● الدملر منزلى (Eldemler Menzili): "Eldem" eski Türkçe metinlerde ve halk ağzında özellikle evcil at, deve veya evcilleştirilmiş yaban hayvanları için kullanılan "insana alışmış, uysal hayvan", "Menzil" ise konak yeri veya durak demektir; bu durumda, Eldemler Menzili , uysal/evcil hayvanların yeri/barınağı anlamını gelir. Haritadaki kırmızı düz hatlar, istimlak edilerek, yeni açılması veya genişletilmesi planlanan yolları, haritanın farklı yerlerinde, içinde Osmanlıca rakamların yer aldığı kırmızı daireler, mühendisler ve mimarlar tarafından sahada yapılan keşif, ölçüm ve zemin etüdü noktalarını göstermektedir.

Üsküdar-Bağlarbaşı-Kısıklı tramvay hattı 8 Haziran 1928 tarihinde işletmeye başlamış, bu hattın açılışından bir yıl sonra, 1929 yılında da tramvay ağına Kadıköy de bağlanmıştı ve gayet de güzel çalışıyordu. 1930'larda, Üsküdar-Kısıklı-Kadıköy tramvay hattı ile Üsküdar'a gelen tramvay hattı için Üsküdar meydanında daha fazla alana ihtiyaç duyulmuş, bu da Kervansaray ve İmaret'in yıkılmasının gerekçeleri arasında sayılmıştı. Halbuki tramvay hattının başlangıç ​​noktası, o zamanlar henüz yıkılmamış olan Mihrimah Sultan Kervansarayı'nın ön cephesi ile Üsküdar İskelesi arasındaki alanda idi ve çalışıyordu.

Türk, Selçuklu ve İslam sanatı üzerine yaptığı derin araştırmalarla tanınan Avusturyalı sanat tarihçisi ve
mimarlı
k tarihçisi Heinrich Glück’ün (1889–1930), İslam ve Asya sanatı üzerine uzmanlaşmış,
bir dönem İstanbul Üniversitesi'nde de dersler vermiş bir diğer Avusturyalı sanat tarihçisi meslektaşı
Dr. Ernst Diez (1878–1961) ile birlikte hazırladıkları ve 1920'de  Almanya'da Münih'te Roland-Verlag
tarafından basılmış nadir bir sanat tarihi ve fotograf albümü olan
"Alt-Konstantinopel"
de
(Eski İstanbul) yer alan 110 adet özgün fotograftan birinde, Üsküdar Mihrimah Sultan Kervansarayı
ve sol bitişiğinde Mihrimah Sultan İmareti.


Kervansaray ve imaretin yıkımıyla ilgili olarak, son olarak bu köhnemiş yapıların serserilerin meskeni olduğu ve bu nedenle güvenli olmadığı bile söylenmişti.
Prost’un işine son verilmesine rağmen planı büyük ölçüde devam ettirilmiş, Prost’un planının ilk uygulamaları ancak 1938 yılının ikinci yarısından sonra başlayabilmişti. Atatürk’ün vefatının ardından Aralık 1938’de Vali Muhittin Üstündağ’ın görevden alınmasıyla Prost’un planının gerçek anlamda uygulanması ise ancak Lütfü Kırdar’ın Valilik ve Belediye Başkanlığı (8 Aralık 1938 -16 Ekim 1949) dönemine ve Demokrat Parti Hükümetlerine kalmıştı.

1940 yılında hazırlanan Anadolu Ciheti Nazım Planı çerçevesinde Üsküdar Meydanı, Paşa Limanı'ndaki tütün depolarına kadar genişletilerek, feribot iskelesi arasını kapsayan ilk düzenleme ile rıhtım yapılmıştı.



Daha sonraki yıllarda, Büyükşehir Belediyesi tarafından 1943 yılında hazırlanan ve "İstanbul'un Güzelleştirilmesi" dergisinde yayımlanan bir plan ile Üsküdar Meydanı'nı güzelleştirilmesi ve genişletilmesini amaçlanmış ve bu plana uyulmasının önemi, derginin 130. sayfasında,
"5 Haziran 1939'da Büyük Millet Lideri İsmet İnönü, İstanbul şehrinin yeniden düzenlenmesi tasarımını onaylamış ve uygulanmasını emretmiştir. Büyük liderimizin lütfu ve direktifleriyle cesaretlenerek, bu plana uyulması için tüm çabalar sarf edilmektedir." denilerek çalışmalara başlanmıştı.

Yine aynı derginin 79. sayfasında Üsküdar İskelesi'nin görünümünü Orta Çağ'dan bir sahneye benzetilerek:
"Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'ın camisi ve III. Ahmed'in güzel çeşmesi, meydanı çevreleyen yıkık dökük çirkin binalar ve gecekonduların arasında kaybolmuş durumda. Tekne İskelesi ve Araba Feribotu İskelesi'nin arkasında ve tramvay duraklarının çevresinde temiz ve geniş bir alana duyulan ihtiyaç, bu bölgenin trafiğe tehdit oluşturan bir dizi rahatsız edici yapıyla dolmasına neden oldu. Öyle bir tehdit oluşturuyorlar ki, bir zamanlar araba feribotundan inen yüklü kamyonlar, iskelenin karşısındaki dükkan ve depoların sırasına çarpabiliyordu. Bir zamanlar Üsküdar şehrinin en müreffeh ve medeni bölgesi olan Üsküdar İskelesi, şimdi Orta Çağ'dan kalma yıkık dökük ve kirli bir iskeleye benziyor."
denmiş, Üsküdar'ın merkezinde gelecekte ne kadar derin bir yara açacaklarını farketmemişlerdi; bu bir başlangıçtı üstelik...



1944 yılında ise Mihrimah Sultan Camii ile Salacak İskelesi arasındaki dar bir alanı kapsayan iskele ve meydan etrafında düzenleme çalışmaları yapılmıştı. Bu çerçevede meydanın en önemli ögelerinden olan Mihrimah Sultan ve Yeni Valide camilerinin ön plana çıkarılması amaçlanmış, camilerin etrafındaki baraka ve eski binalar yıktırılmış, vapur iskelesi ile araba vapuru iskelesinin civarı ve tramvay duraklarının etrafını baraka ve eski binalardan arındırarak geniş bir meydan tasarlanmıştı.

Prost’un planı Demokrat Parti’nin İstanbul'da yürüttüğü "Menderes" imar çalışmaları için de bir temel oluşturmuştu. 1949'a gelindiğinde, Lütfi Kırdar Dönemi'nde 1/5000 ölçekli Üsküdar İskele Önü Meydanı Tanzim Planı yapılmış, önceleri Mihrimah Külliyesi‟nin bir parçası olan Sıbyan Mektebi, Çocuk Esirgeme Evi olarak değiştirilmiş, yaya aksları ve araba vapur iskelesi yapılmış, Üsküdar Kısıklı arası çalışan tramvay hattı Kadıköy'e kadar uzatılmış, tramvay, otobüs ve otomobil durak yerleri düzenlenmiş, tarihi camiiler ve çeşme korunmuş, baraka ve küçük dükkânlardan temizlenen vapur iskelesi alanına tasarlanan yeşil alan ile Üsküdarlıların vakit geçirip Boğaz‟ı seyredilebileceği seyirlik alanı oluşturulmuştu.
15 senelik imar programında Üsküdar İskele Meydanının tevsi ve tanzimi yapılarak daha güzel bir meydan haline getirilmesi düşünülmüş, meydan seviyesinin yükselmesi nedeniyle çeşme zeminden biraz aşağıya inmiş, Üsküdar Meydanı tanzim ve imarı henüz bitmemiş olduğundan çeşme yükseltilmesi projesi ileri bir tarihe ertelenmişti.

Adnan Menderes, 23 Eylül 1956‟da yaptığı basın toplantısında “İstanbul'u Yeniden Fethetme” söylemiyle imar seferberliği başlamış, Üsküdar Meydan düzenleme çalışmaları Üsküdar Meydan'a inen Hâkimiyeti Milliye Caddesi‟nin genişletilmesi ile başlamıştı. Yol genişletme çalışmaları çerçevesinde Mihrimah Sultan Külliyesi‟nin hizasındaki birçok dükkân, Büyük Hamam‟ın soyunma bölümleri, Horhor-Kısıklı yolunun köşesindeki Kırklar Türbesi ve birçok tarihi yapı yıktırılmış, çalışmaları balıkçılar çarşısı ve meydandaki çarşının bir bölümünün yıktırılması ile devam etmişti.

Tramvayın Üsküdar'da 1928 yılında çalışmaya başladığı hesaba katılırsa,
Kervansaray yıkılmadan önce belki de son görüntülerinden bir buydu.
 

Meydanda oluşturulacak büyük bir otopark ile arabalı vapur iskelesi ve şehir hatları yolcu iskelesi arası bağlantı kurulmasına karar verilmiş, genişleyen Üsküdar Meydanı araba vapurunun bekleme otoparkı olarak uzun yıllar hizmet etmişti. Daha sonraki yıllarda Kabataş‟ın yük ve yolcu yoğunluğunu azaltmak için Üsküdar-Sirkeci hattı yapılmış, bu yeni hat ile beraber Kabataş‟ın yoğunluğu azalırken, Üsküdar Meydan‟ın yoğunluğu artmıştı.

60 sonrasında ise, 14 Kasım 1966'da tramvay seferleri kaldırılmış, Menderes döneminde tasarlanan Boğaziçi Köprüsü'nün 1973‟te hizmete açılmasıyla, troleybüsler ve araba vapur iskelesi kaldırılarak yol çalışmaları devam edilmişti. 1988'de Üsküdar- Harem sahil yolu açılmış, bu yol için Salacak Bahçesi yıktırılmış, Salacak Plajı yol altında kalmış, Salacak- Harem arasında bulunan vapur iskeleleri tamamen kaldırılmış ve Harem, yük limanına dönüştürülmüştü.

Kervansaray yıkılmadan önce bu binalar kamulaştırılmış ve daha sonra harap ve bakımsız oldukları bahanesiyle yıkılmıştı. Ardından İstanbul Valiliği'nden yapılan bir açıklamayla Mihrimah Sultan İmareti ve Kervansarayı'nın yıkık bir taş yığını olduğu belirtilmişti. Ancak İstanbul Tarihi Eserler Müzesi yıkımdan haberdar edildiğinde, yıkım başlatılmıştı. Çalışmalar devam ederken Müze 16.12.1933 tarihinde yaptığı bir inceleme sonucunda binaların sağlam durumda olduğu ve taşların yerinden oynatılmasının zor olduğu belirten bir rapor vermişti. Raporda ayrıca binaların taşlarının boyutlarının, aralarına bir kağıdın bile giremeyeceği kadar dar olduğu ve kubbe ve çatılarındaki kurşunların sağlam olduğu bildirilmişti. Buna rağmen yıkım sürdürülmüştü...

Tarihi Eserler Müzesi Genel Müdürlüğü bu yıkımlardan evvel haberdar edilmediğinden, bu işlem yönetmeliklere aykırı, keyfi, resmi olmayan ve yasadışı bir şekilde gerçekleştirilmişti. 3 Ocak 1934'te, Maarif Vekâleti Müzeler Dairesi Müdürlüğü tarafından Başvekalete yazılan mektupta, İstanbul'da çok değerli bir Türk yapısının yönetmeliklere aykırı olarak yıkılması nedeniyle; Osmanlı İmparatorluğu'nda daha önce yürürlükte olan 1906 tarihli Asar-ı Atika Nizamnamesi'nin (Eski Eserler Tüzüğü) taşınmaz kültür varlıklarını koruma konusundaki eksikliklerini tamamlamak amacıyla, 17 Temmuz 1328, (Miladi 30 Temmuz 1912) tarihinde yürürlüğe giren Muhafaza-i Abidat Nizamnamesi adıyla bilinen Anıtların Korunması Tüzüğü'nün 1, 2 ve 3. maddelerine atıf yapılarak, kanuna uyulmaması sebebiyle yasal işlem başlatılması gerektiği ifade edilmiş ve sorumlu kişi olarak da Üsküdar Kaymakamı İzzettin Bey (Çağpar) gösterilmişti. Anıtların Korunması Tüzüğü'ne göre sözde bu düzenleme doğrudan kent içindeki mimari anıtların korunmasını hedef almış, tarihi ve mimari değeri olan eski anıtların, camilerin, surların veya diğer yapıların hangi amaçla olursa olsun (yol yapımı, imar vb.) yıkılması kesin olarak yasaklanmış, zarar verenlerin ağır şekilde cezalandırılacağını hükme bağlamış, Vakıflara (Evkaf) veya kamuya ait tarihi anıtların korunması, bakımı ve restorasyonu yasal bir zorunluluk haline getirilmiş ve Belediyelerin imar ya da yol genişletme çalışmaları sırasında tarihi yapılara dokunması engellenmişti... Ancak görülüyor ki tüm tedbirler sözde kalmış, o sırada bu hükümlerin hiç birine uyulmamıştı.

Aslında Kaymakamın bu sorumsuz eylemi, o dönemin yerel yönetmeliklerindeki bir açıkla/hatayla bağlantılıydı. Bunun nedenlerinden biri, 3 Nisan 1930 tarihinde kabul edilen 1580 sayılı Belediye Kanunu'ydu. Bu kanunun 149. maddesinde yer alan özel hükümle bir istisna yapılarak, "İstanbul Belediye Reisliğini İstanbul Valisi ifa eder" hükmü getirilmiş, İstanbul Valiliği ile İstanbul Belediye Başkanlığı (Şehremaneti) hukuken birleştirilmişti. Ve İstanbul özelindeki "Vali-Belediye Başkanı" modeli, 1930'dan 1957 yılına kadar kesintisiz olarak yaklaşık 27 yıl boyunca uygulanmıştı. Aslında bu İstanbul'a özel bir durum değildi; çünkü Ankara'da Cumhuriyet'in ilanından itibaren yerel hizmetlerin valilik bünyesinde yürütülmesi esas alınmıştı. Dönemin mevzuatları gereği Ankara Valiliği'ne atanan bürokrat, aynı zamanda Ankara Belediye Başkanı unvanını da taşıyor ve iki görevi birden üstleniyordu. 26 Mayıs 1946'da yapılan yerel seçimlerde halk belediye meclis üyelerini seçmiş olsa da, merkezde yeni bir belediye başkanı belirlenmemiş ve idare yine dönemin valisi uhdesinde kalmaya devam etmiş, birbirlerinden tamamen ayrılması ve belediye başkanlarının doğrudan halk oylamasıyla tek başına seçilmeye başlanması ancak 1961 Anayasası ve 19 Temmuz 1963 tarihinde kabul edilen ve 27 Temmuz 1963 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 1580 sayılı Belediye Kanunu'nda değişiklik yapan, 307 sayılı Kanun'la gerçekleşmişti. İstanbul'da bu iki görevin ayrılması Ankara'dan biraz daha erken, 1957 yılında gerçekleşmişti. Elbette Valilik ile Belediye Başkanlığı'nın birlikte yürütülüyor olması bazı kişilerin usulsüz hareket etmesine olanak tanıyordu.

Türkiye belediyecilik tarihi ve belediye uygulamaları ile ilgili Mecelle-i Umûr-ı Belediyye (1330-1338)adlı beş ciltlik bir eseri de olan ve şehir konusunda çalışmaları ile tanınan tarihçi Osman Nuri Ergin'in (1883-1961) hazırladığı İstanbul Şehir Rehberi'nin 3 Nisan 1930 tarihli sayısında bu  kanun şöyle anlatılmaktaydı: “… 3 Nisan 1930 tarihli kanuna göre, İstanbul için on şubeye ayrılmış tek bir belediye kurulacaktır; Özel İdare –bazı düzenlemeler ve koşullar altında– belediyeye katılacaktır; ‘Şehremaneti’ ve ‘Şehremini’ isimleri kaldırılacak ve ‘Belediye’ kelimesi kullanılacaktır; ayrıca, Belediye Başkanlığı kaldırılacak ve görevleri, maaş veya ödenek olmaksızın, İstanbul Valisine verilecektir."

Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Külliyesi'ndeki Kervansaray'ın, İmaretin ve bazı tarihi eserlerin yıkılması, İstanbul geneli olarak değerlendirecek olursak ne ilk ne de son olacaktı; Sultan Abdülaziz'le başlayan, daha sonraki yıllarda süren, 1930'larda, ve ciddi eleştirilere maruz kalan 1950'lerdeki sistemli bir şekilde yürütülen ve günümüze kadar devam eden kamulaştırma ve yıkım çalışmaları, şehrin tarihi dokusuna giderek daha fazla zarar vermişti ve bugün de zarar vermeye devam etmektedir.

1864 yılından başlayarak İstanbul'da, Sultan Abdülaziz döneminden itibaren yürütülen imar ve yenileme çalışmaları kapsamında, Bayezid'de (bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin bulunduğu alan) Eski Saray (Sarây-ı Atîk-i Âmire) kompleksinden kalan eski ahşap binalar ve 1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasının ardından Eski Sarayın yerine yapılan ilk ahşap Seraskerlik binası yıktırılmış, bu ahşap yapıların yerine, Fransız mimar Marie-Auguste Antoine Bourgeois (1821-1884) tarafından 1864–1866 yılları arasında dönemin Seraskerlik (Harbiye Nezareti) için günümüzdeki kârgir (taş/tuğla) binalar ve ünlü Seraskerat Kapısı (İstanbul Üniversitesi Merkez Kapısı) inşa edilmişti. Kentsel dönüşümün finanse edilmesi için Galata surlarının yıkılması ile ortaya çıkan araziler satılmış, aynı yıl (1863 tarihli iradeyle başlayarak), İstanbul'un tarihi kara surlarının bir kısmı ve sur çevresindeki hendekler, gelir sağlamak ve şehri genişletmek amacıyla yıkım ve doldurma çalışmalarına maruz kalmıştı. İstanbul'da büyük zarara yol açan 1865 Hocapaşa Yangını sonrasında şehir yollarını ve imar planını düzenlemek amacıyla kurulan "Islahat-ı Turuk (yollar) Komisyonu" marifetiyle de, yangınlarda kül olan bölgelerin rastgele ve dar sokaklarla yeniden yapılmasını önlemek, modern ve düzenli bir şehir dokusu oluşturmak amacıyla yapılan çalışmalar sırasında yürütülen geniş çaplı yol açma ve kamulaştırma çalışmaları esnasında, örneğin Divanyolu'nun 25 zira'ya (19 m) genişletilmesi sırasında, Köprülü Mehmed Paşa Külliyesi’nin yerinden taşınması ve Çemberlitaş Hamamı’nın cephesinin kesilmesi gibi, bir çok tarihi eser ciddi şekilde zarar görmüş ve tahribata uğramıştı.

Neticede, Üsküdar'a yeni tramvay hatları döşenirken, meydan güzelleştirme adı altında genişletilmiş ve Mihrimah Sultan Kervansarayı, İmareti ve çevresindeki binalar yıkılarak, yerleri tramvayların dönüş balonu ve otobüslerin durak yeri olmuştu...
1956 yılında ise İskele Meydanı'nın devasa bir otobüs ve araç durak alanına dönüştürülmesi projesinde, külliyenin meydan tarafına bakan dış avlu (ihata) duvarları ve anıtsal avlu kapısı ve dükkan üniteleri yola kalacağı gerekçesiyle yıktırılmıştı. Bu durum Mimar Sinan'ın külliye için tasarladığı meydan bütünlüğünü tamamen bozmuştu.

"Alman Mavileri" olarak adlandırılan haritalarda Üsküdar Meydanı

İstanbul Şehremaneti Üsküdar İdaresi'nin hazırlanan bir başka krokide “beğlik anbarı” diye işaretlenen, Alman Mavileri olarak haritalarında ise yapı “Levazımat-ı Umumiye Yem Anbarı” kaydı düşülen, 1922 tarihli Üsküdar-Kısıklı Tramvay Hattı projelerinde deniz cephesi önüne tramvay ana istasyonunun konumlandığı görünen Kervansaray'ın istimlâki, söz konusu yol açma çalışmalarının önce Vaniköy'den başlatılması nedeniyle gecikmişti. Nihayetinde Üsküdar-Beykoz yol çalışması Üsküdar Meydanı'na ulaşmış ve Kervansaray'ın kaldırılması gündeme gelmiş ve 1932 yılının Mayıs ayında çatlak duvarları ile harap bir halde bulunduğu ve çökme tehlikesi gösterdiği gerekçesi ile yıkımına başlanmış. Ancak oldukça sağlam yapılmış olan binanın yıkımı uzun sürmüştü. Tarihi kaynaklara ve araştırmacı yazarların aktardığı bilgilere göre; asırlık kervansaray o kadar sağlam yapılmıştı ki, işçiler kazma ve küreklerle yapıyı yıkmayı başaramamış, bunun üzerine Kaymakam İzzeddin Bey'in emriyle yapı dinamitlenerek tamamen yok edilmişti. Tahsisat sağlanamadığı için de yıkımın devam ettiği süreçte İstanbul Belediyesi gazetelere ilan vererek yıkılan kısımlardan çıkarılan taşları ihale usulüyle satışa çıkartarak ek bir gelir elde etmeye çalışmıştı.

Cumhuriyet Gazetesi, 21 Haziran 1932

Ancak bu satıştan elde edilen gelir kervansarayı yıktırmak için yetmeyince Üsküdar Belediye Müdürlüğü 21 Haziran 1932’de Cumhuriyet Gazetesine verdiği ilanla binanın çatı örtü sisteminden sökülen 7.000 okka (yaklaşık 8.981 kg /8.9 ton) kurşunu ihale usulüyle satışa çıkarmıştı.

Cumhuriyet Gazetesi, 7 Mayıs 1934

Kervansaray'ın yıkımından çıkan ve arta kalan 289 m3 taş da yaklaşık iki sene boyunca çeşitli yerlerde depolanmış, ardından onlar da ihale usulüyle satışa çıkarılmıştı.

Bu yıkımlar sırasında İstanbul Belediye Başkanı olan Muhittin Üstündağ çalışmaları yerinde denetlemiş, Üsküdar Kaymakamı İzzeddin Bey iskele meydanında ve Üsküdar’ın diğer mahallelerinde yaptığı imar faaliyetleri nedeniyle hükümet tarafından bir takdirname ile ödüllendirilmiş ve bu Cumhuriyet Gazetesi'nin 12 Haziran 1932 tarihli nüshasında da haber olmuştu.

Cumhuriyet Gazetesi, 12 Haziran 1932

Ancak 1933 yılı Kasım ayında kervansarayın hemen arkasında, Paşalimanı tarafında bulunan aynı Mihrimah Sultan Camii Külliyesi'nin İmareti de yıktırılarak ortadan kaldırıldığında, bu kez hükümet kaymakam için soruşturma açtırmış ve bu soruşturma sonunda Üsküdar Kaymakamı İzzeddin Bey (Çağpar) görevinden alınmıştı.



Bu konuda Asar-ı Atika Encümeni’nin raporunda Üsküdar Kaymakamı İzzeddin Bey’in tarihi eserlere karşı olan tavrı şu şekilde kayıtlara geçmişti:
"Saniyen (ikinci sırada):
Asarıatika ve kiymettar mebani muhafaza edilecek ve bu hususta bir nizam mevcut ve alakadar ve salahiyyat ihtisas sahibi bir daire mevcut ve bu da Devlet camiasına dahil ise diğer bir dairenin bunları hiç hükmünde tutarak iş görüyoruz diye bu mebanii mühimmei emri vakiler ihdası ile ikna etmek idare memurlarının ellerindeki icrai kuvveti sui istimal ettiklerine delil teşkil eder.
Salisen (üçüncü sırada):
Üsküdar mıntıkasında Türk mevcudiyetinin en mütehaccir [sağlam/abidevi] eserlerinin düşmanca suikasta uğraması tevali [kesintisiz sürmektedir] etmektedir. Mezarlıklarda, mebanide birbirini veli eden tahribata Üsküdar idare-i mülkiyesi mani olmadıktan başka bizzat Kaymakamın bu gibi eserlere karşı husumeti fiilen görülmüş ve tevatürü şayi (dilden dile dolaşarak herkes tarafından duyulmuş) olmuştur.
Hususatı maruzaya nazaran ifayı vazifede Encümeni acizanemize tealluk eden vazifenin ne olacağının tayin buyurulmasını istirham eyleriz Efendim.
Aslının aynıdır.
7/12/933, İstanbul Asarıatika Müze Müdürlüğü, A. Aziz*"

*A. Aziz: Sanayi-i Nefise Mektebi'nde heykeltıraşlık eğitimi almış, müze müdürü Osman Hamdi Bey'in teşvikiyle arkeolojiye yönelerek Türkiye'nin ilk arkeologlarından olmuş, Efes, Bergama ve Priene gibi Ege Bölgesi'ndeki önemli antik kentlerdeki kazı ve koruma çalışmalarını yönetmiş ve sonrasında İzmir Asar-ı Atika Müfettişliği gibi görevlerin ardından Halil Ethem Bey'den sonra İstanbul Asar-ı Atika Müzeleri (günümüz adıyla İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü yapmış Aziz Ogan'dır (1888 - 1956). Türkiye'nin ilk kadın arkeologu Jale İnan'ın (1914-2001) da babasıdır.

Bu yıkımları gazetelere yazdığı yazılar ile teşhir eden ve kamuoyu oluşturmaya gayret eden İbrahim Hakkı Konyalı da kitabında;
"...Kervansaray Üsküdar Kaymakamı İzzeddin Çağpar tarafından yıktırılarak yok edilmiştir. Cumhurbaşkanı Atatürk benim neşriyatım üzerine onu kaymakamlıktan uzaklaştırmıştır." diye yazmıştı.

Konyalı’nın basında başlattığı mücadele sonrasında, Üsküdar İskele Meydanı'ndaki tarihi Mihrimah Sultan Kervansarayı'nın trajik yıkım sürecini incelemek üzere İstanbul Müzeler Müdürlüğü bünyesinde çalışan, dönemin koruma uzmanı Mehmet İzzet Kumbaracılar (1873-1937) resmi olarak görevlendirilmişti. Kumbaracılar, 26 Kasım 1933 tarihinde kervansarayın yıkım durumunu tespit eden detaylı bir rapor hazırlamış ve ekine tarihi fotograflar eklemişti. Müzeler Müdürlüğü yıkımı durdurmaya çalışsa da geç kalınmış, kervansaray çoktan büyük oranda yok edilmişti. Üsküp doğumlu Mehmet İzzet Kumbaracılar, Osmanlı döneminde Topkapı Sarayı Hazine-i Hümayun görevinde bulunmuş ve Enderun'da eğitim görmüş, II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Topkapı Sarayı'ndaki değerli eşyaların yağmalanmasını önlemiş, Cumhuriyet döneminde de Topkapı Sarayı'nın müzeye dönüştürülmesinde kurucu müdür Tahsin Öz'ün yardımcısı olarak müzeye büyük emek vermişti.

8 Eylül 1930'da, Akşehir Kaymakamlığı görevinden alınarak Üsküdar Belediye Başkanlığı ve Kaymakamlığına atanan İzzeddin Bey* (Çağpar), bu olaydan sonra görevden alınmış ve 30 lira para cezasına çarptırılmıştı.

Mustafa Kemal Atatürk, tarihi mirasın korunması konusunda çok hassastı ve bu usulsüzlüğe müsamaha göstermemiş, İzzeddin Bey'i görevden almıştı; ancak nedeni kişisel değil, idariydi. İzzeddin Bey, devlete ihanet veya siyasi bir rejim düşmanlığı ya da karşıtlığı yüzünden değil, idari bir hata ve usulsüzlük nedeniyle cezalandırılmış, bürokrasiden tamamen ihraç edilmemiş, bir nevi "kızağa çekilerek" daha küçük bir yer olan Kırklareli'nin Vize Kazasına Kaymakam olarak atanmıştı.
Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra İzzeddin Bey'in bu davranışı unutulmuş hatta ödüllendirilir gibi önemli görevlere atanmış olmasının, bu düşünülenin aksine farklı bir nedeni vardı.

10 Kasım 1938'de Atatürk'ün vefatının ardından Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, kendi döneminde devlet yönetiminde radikal bir vizyon değişikliğine gitmiş, bir nevi bürokratik barış ve restorasyon politikası izleyerek, geçmiş yıllarda çeşitli idari hatalar, şahsi sürtüşmeler ya da reform tasfiyeleri yüzünden sistem dışına itilmiş, küstürülmüş ama iş bitirici ve yetenekli devlet adamlarını yeniden sisteme kazandırmayı hedeflemişti. Mekteb-i Mülkiye'den başarıyla mezun olan İzzeddin Çağpar da bu nitelikleriyle İsmet İnönü'nün hafızasında olan isimlerden biriydi.
İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı (Milli Şef) dönemi, tam da İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk geliyordu ve onun bu olağanüstü kriz döneminde taşrada yumuşak değil; merkezi hükümetin emirlerini harfiyen uygulayacak, otoriter, kararlı ve güçlü, "iş bitirici, liyakatli ve sadık" profile sahip yöneticilere ihtiyaç vardı. İzzeddin Çağpar tam da İnönünün aradığı gibi tavizsiz ve otoriter bir idareciydi.
O nedenle onu öncelikle Siirt Valiliği'ne atamış, onun devletin modernleşme ve resmi dil olan Türkçenin kullanımını yaygınlaştırmaya yönelik sert idari tedbirler alması ve uygulaması, İnönü yönetimi tarafından büyük bir idari başarı olarak görülmüştü.

Siirt'teki bir yıllık hizmetinden sonra 1940'da Tokat Valiliği'ne atanan İzzeddin Çağpar, 20 Aralık 1942 tarihinde Tokat'ın Erbaa ilçesinde yaşanan 7.0 büyüklüğündeki deprem felaketinde büyük hasar ve can kaybı meydana gelen Erbaa modern bir imar planı yapılarak ve halk da iyi organize edilerek eski yerinden şimdiki bulunduğu bölgeye taşınmıştı. İzzeddin Çağpar, bu olağanüstü dönemde gösterdiği bir kriz yönetimindeki idari başarısı, koordinasyon, cesaret ve yaraları sarma gayretinden dolayı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün takdir ve övgüsünü almış ve onu İsmet İnönü’nün gözünde onu vazgeçilmez bir "kriz valisi" yapmıştı.
Ayrıca, 1944'te İsmet İnönü bölgeye bir ziyaret yapmış, aldığı raporların ve İzzeddin Çağpar'ın bilgilendirmeleri ve koordinasyonuyla, o dönemde 60 hane ve 356 nüfusa sahip, geçmişte Taşabad olarak anılan Yemişenbükü köyünün Taşova adı altında ilçe olmasına karar verilmişti
.
Beş yıllık Tokat Valiliği'nden sonra İzzeddin Çağpar, bu kez Konya Valiliği'ne atanmış, 13 Ekim 1945-28 Kasım 1946 arası Konya Valiliği yapmıştı. Konya Valiliği yaptığı sırada, çalışma arkadaşlarına hitaben yazdığı bir takdim yazısında, 5 Kasım 1936 tarihinde Mekteb-i Mülkiye'nin İstanbul'dan Ankara'ya taşınarak Siyasal Bilgiler Okulu adıyla eğitime devam etmesinin 84'üncü yıldönümü dolayısıyla Mülkiyelilere yaptığı konuşmasından şu ifadeleri aktarmıştı:
"Türk Milleti, idare hayatınızda göreceksiniz ki tasavvur edemeyeceğiniz kadar ince görüşlüdür. Güç beğenir ve kusur arar değildir, elverir ki vazifede bulunanların ciddi ve idealli çalıştıklarına kani olsun.” (...) “İdare i maslakatçılık zihniyetini bırakarak dev adımlarla ilerleyen bu günkü dünya medeniyetine ulaşmak mecburiyetindeyiz”(...)“Yaptığımızdan değil, yağmadığımızdan hesap vereceğiz. Cumhuriyete lâyık olduğumuzu ispat edeceğiz” demişti.

Vali-Belediye başkanı olarak Ankara'nın en uzun süre görev yapan Nevzat Tandoğan, 22 Haziran 1929-9 Temmuz 1946 tarihleri arasında bu iki görevi birlikte yürütmüştü. Nevzat Tandoğan'ın, 16 Ekim 1945'te, Dr. Neşet Naci Arzan'ın Ulus Samanpazarı'ndaki muayenehanesinde Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay'ın oğlu Haşmet tarafından yedi kurşunla öldürülmesi ve tarihe "Ankara Cinayeti" olarak geçen cinayete adı karışır. "Cinayeti ben işledim" diyerek itiraf eden Haşmet'le aynı evi paylaşan ve Robert Kolej'den arkadaşı olan Reşit Mercan'a mahkeme 20 yıl, Haşmet Orbay'a da "Ona silahı ben verdim." dediği için sadece bir yıl ceza verilir. Ancak bundan sonra Basın hadisenin peşini bırakmaz ve olayların seyri değişir. Yargıtay mahkemenin kararını bozar, davayı Ankara'dan Bolu'ya taşır, katil zanlısı, itirafçı ifadesini değiştirir ve Haşmet Orbay olduğu ortaya çıkar. Ancak Reşit Mercan bununla da yetinmez ve cinayetin Vali Tandoğan tarafından örtbas edilmeye çalışıldığını ve ayağına getirtilip ona bu cinayeti mutlaka üstlenmesi gerektiğini söylendiğini, istenileni gerçekleştirir ve ertesi gün karakola gidip teslim ol dendiğini itiraf eder.

Bu arada mahkemenin kararını Yargıtay'da bozduran ve gelişmelerin seyrini değiştirmeye sebep olan dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Fahrettin Karaoğlan da 16 Haziran 1946 tarihinde otomobilinin içinde ölü bulunur. Bolu'daki mahkemeye tanık olarak çağrılıp mahkemede sanık durumuna düşen Nevzat Tandoğan, bunalıma girmiş ve 9 Temmuz 1946 gecesi kafasına bir kurşun sıkarak intihar etmişti. Bu olaydan sonra 30 Temmuz 1946 tarihinde Genelkurmay Başkanı Kâzım Orbay görevinden istifa etmiş, Haşmet Orbay, önce idama çarptırılmış, ardından cezası indirilmiş ve 18 yıl ağır hapis, Reşit Mercan da katile yardım ve yataklık etmekten 9 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı.

Bu çalkantılı durumun ardından Osman Sabri Adal 3 Ağustos-12 Kasım 1946 tarihleri arasında kısa bir dönem hem vali hem de belediye başkanı olarak Ankara'yı yönetmişti. Ankara Cinayeti sonrasında, bu olay yeni kurulan Demokrat Parti tarafından tek parti rejiminin hukuku hiçe sayan bürokratik vesayet düzeninin en somut kanıtı olarak değerlendirilmiş, Genelkurmay Başkanı'nın oğlunun suçunu örtmek için valinin nüfuzunu kullanarak masum bir genci suçu üstlenmeye zorlamasını sert şekilde eleştirilmiş, bu durum, muhalefet partisi ve muhalif basın tarafından "devlet içinde imtiyazlı bir sınıfın hukukun üstünde yer aldığı" ve rejimin kendi elitlerini korumak için adaleti araçsallaştırdığı şeklinde yorumlanmıştı...

Bu çok partili hayata geçiş sancılarının yaşandığı 1946-1948 yılları arasında ve İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığının son dönemlerinde, İnönü yönetimi İzzeddin Çağpar'ın idari becerilerine ve sadakatine ne kadar güvendiğinin bir göstergesi olarak, o çalkantılı dönemin ardından, bu kez onu 2 Aralık 1946'da Başkent Ankara'ya Vali ve Belediye Başkanı olarak atamıştı. Bu da onu İsmet İnönü'nün "Millî Şef" olarak ülkeyi yönettiği yıllarda devletin taşradaki en kudretli, kararlı ve takdir edilen valilerinden biri yapmıştı. İzzeddin Çağpar, bu görevi 9 Şubat 1948'e kadar sürdürmüş, ardından da Samsun Valiliği'ne atanmış ve bu görevi de iki yıl boyunca sürdürmüş ve Haziran 1950'de emekli olmuştu. İzzeddin Çağpar, 10 Ekim 1952'de İstanbul'da vefat etmiş, Feriköy Kabristanındaki aile mezarlığına defnedilmişti. 1930'da Akşehir Kaymakamı iken Atiye Hanım'la evlenmiş, 23 Mart 1935 doğumlu Sargon Çağpar ve 30 Kasım 1941 doğumlu Ömer Argon Çağpar adlarında iki oğlu olmuştu.

* Ahmed İzzeddin Çağpar: Hicaz Vilayeti muhasebe mümeyyizlerinden Arapkirli Mehmet Efendi'nin oğlu, şiir kitapları ve tiyatro eserleri olan şair ve yazar, Miralay(Albay) Mehmed Muhyiddin Mekkî Bey(1874-1936) ile Şadiye Hanım'ın oğlu olarak 1893 yılında İstanbul'da doğmuştu. Sara, Süha, Sâhire, Selma adlarında dört kız kardeşi vardı. Selanik Feyz-i Âtî Mektebinde lise öğrenimini tamamlamış, sonra 20 Kasım 1915'de Mekteb-i Mülkiye'yi iyi derece ile bitirmiş, Aralık 1915'de silah altına alınmış, I. Dünya Savaşı sonuna kadar yedeksubay olarak askerlik yapmış, Aralık 1918'de terhis edilmişti. Ocak 1920'de Rusūmāt (Gümrükler) Umum Müdürlüğü Muhafaza Memurluğu'na tayin edilerek Devlet Hizmetine girmiş, 1921'de Gümrükler Umum Müdürlüğü'nde göreve başlamış, 1928'de de Konya Tahrirat Müdürlüğü yapmıştı. Nisan 1921'de Nu.18 Muhafaza Müdürlüğü Kalem Katipliği'ne, Temmuz 1922'de aynı yer 2. Katipliği'ne, Ekim 1923'de Mes'ul Muhasibliği 1. Sınıf Katipliği'ne terfi etmiş, Aralık 1924'de bu görevden ve Memuriyetten istifa ederek ayrılmış, dört yıl kadar serbest çalıştıktan sonra idare mesleğine dönmüş ve sırasıyla, 1928'de Konya Tahrirat Müdürlüğü'ne; 1929'da Akşehir, 1930'da da Üsküdar Kaymakamlıklarına atanmış, görevden el çektirildikten sonra 1934'de Trakya Umumi Müfettişliği Yazı İşleri Müdürlüğü'ne ve 1935'de de Vize Kaymakamlığı'na atanmıştı. 1936'da Dahiliye Vekâleti Mahalli İdareler Umum Müdür Muavinliği'ne, aynı yıl Emniyet Umum Müdür Muavinliği'ne getirilmiş, bu görevde üç yıla yakın kaldıktan sonra valiliğe yükseltilmişti...

Kervansaray ve diğer yapıların yıkılmasıyla açılan sahada Üsküdar Belediyesi tarafından bir park oluşturulmuştu. İstanbul'un sigorta planlarını çizen Hırvat asıllı Türk kartograf ve topograf Jacques Pervititch'in (1877-1945) Temmuz 1932’de belki de yıkım sürerken hazırladığı ve yıkım bittikten sonra Nisan 1933’de revize ettiği 66 numaralı harita paftasında kervansarayın sahası “halk arasında Kurşunlu Han olarak bilinen yapı park yapılmak üzere yıktırılmıştır.” ibaresi yer aldığı görülebilmektedir. Ayrıca bu haritada Kervansaray ile İmaret'in aynı zamanlarda yıkılmadığı da anlaşılmaktadır. Kervansaray'ın görülmediği bu haritada, Nisan 1933 tarihi itibariyle İmaret'in henüz ayakta olduğu da görülmektedir.


Mimar ve restorasyon uzmanı Dr. Sinan Genim, bazı araştırmalar ve haritalar üzerinde çizim denemeleri yaparak bu ikinci kervansarayın yerini tesbit etmeye çalışmış ve sonunda "...Üçüncü denemede ise, söz konusu yapıyı gerek Alman Mavileri’nde gerekse Pervititch Haritaları’nda etrafı duvarlarla çevrili boş alan üzerine yerleştirdik. Bu durumda yerleştirildiği taktirde Marmaray kazıları sırasında ortaya çıkan bir bölüm temel kalıntısı ile de çakıştığını gördük. Her ne kadar söz konusu temel kalıntıları hakkında yeteri kadar bilgiye ulaşamadıksa da, muhtemelen ikinci kervansarayın bu alanda yapılmış olabileceğini düşünmekteyiz." sonucuna varmıştı.

Ayrıca Dr. Sinan Genim araştırmalarında; "İncelediğimiz en eski çizili belge Sultan III. Murad’ın oğullarının sünnet düğünü için 1582 yılında Atmeydanı’nda yaptırdığı şenlik anısına Seyyid Lokmân Çelebi ve Nakkaş Osman tarafından hazırlanan ve orijinali Topkapı Sarayı Müzesi Kitaplığı’nda bulunan Şehinşehnâme’deki ("Şehnâme-i Murad-ı Sâlis") İstanbul haritasıdır. Muhtemelen 1577 yılında İstanbul üzerinde görülen kuyrukluyıldızın yer aldığı bu minyatürde, Üsküdar iskelesi oldukça detaylı olarak belirtilmektedir. Kıyıya yakın bir noktada, birer şerefeli, iki minaresi görülen caminin solunda medrese binası, denize doğru olan alanda ise birbirine açılı bir şekilde bakan ve ortalarında birer yüksek kapıları olan kiremit kaplı, kırma çatılı iki binanın söz konusu kervansaraylar olduğunu düşünmekteyiz." diye yazmıştı.


Varak Numarası: 58a'daki (el yazması eserlerde 58. sağ ön sayfa) minyatürün konusu: İstanbul semalarında kuyruklu yıldızın görülmesi. İstanbul, Galata, Üsküdar ve Haliç'in bir bölümünün haritası.
20 x 22 cm. boyutlarındaki minyatür, kuyruklu yıldızın İstanbul semalarındaki vaziyetini belgelemekte, altın cetvel ve lapis renkli iplik ile çevrelenen alanın üst kısmında beyne-sütur (satır arası) tekniği (hat satırlarının arasını süsleme tekniği) ile süslenmiş beş sıra talik metin yer almaktadır. Minyatür iki farklı bakış açısıyla çizilmiş, üst kısmında yıldızlar ve ay cepheden resmedilmişken; altta gümüş renkli Marmara Denizi ve İstanbul'un kuş bakışı bir görüntüsü vardır. Galata, Üsküdar ve Valide Sultan Camii'nin olduğu Anadolu yakası, cetvel üzerinden taşmış bir şekilde çizilmiştir. Sayfanın ortasında, haritanın üst kısmında ise mavi gökyüzü üzerinde, ay, yıldızlar ve kuyruklu yıldız resmedilmiştir.

Haritanın ortasındaki burun kısmında, sahil şeridinin hemen yanında dikey olarak yer alan (اسكودار) Anadolu Yakası'ndaki Üsküdar'ı göstermektedir. Üsküdar'ın sol tarafındaki yeşil alanda, büyük cami ve külliye tasvirinin hemen yanında eğik bir şekilde (والده سلطان جامعى) Valide Sultan Camii yazmaktadır ki bu Atik Vâlide Sultan Camii olmalıdır, zira Vâlide-i Cedid Camii (1708-1711) henüz inşa edilmemiştir. En üst kısımda, kıyı şeridindeki yerleşimin yanında da (اسكودار سرایی) yazılıdır ki bu da Üsküdar Sarayı (Kavak Sarayı) bölgesini işaret eder.

Dr. Sinan Genim'in araştırmalarında bahsettiği Seyyid Lokmân Çelebi ve Nakkaş Osman tarafından hazırlanan "Şehnâme-i Murad-ı Sâlis" de yer alan minyatüre konu olan, 1577 yılında Ramazan ayının ilk günlerinde İstanbul semalarında görülen kuyruklu yıldızının Takiyüddin Rasathanesi tarafından incelenmesi olayını, Doktor ve yazar Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver (1898-1986), Kandilli Rasathanesi eski müdürü Fatin Gökmen ve bilim tarihçisi Prof. Dr. Sevim Tekeli gibi isimlerin araştırmalarından da faydalanılarak kaleme aldığı ve ilk baskısı 1969 yılında Türk Tarih Kurumu Yayınları tarafından yayımlanan "İstanbul Rasathanesi" adlı kitabının 87. sayfasında, şu şekilde izah etmişti:
"Allah seyyareleriyle akşamın aydınlığını, güneşle gündüzün ihtişamını arttırmıştır. Yedi seyyare ve pek çok garibeler göstermiştir. Bu yıldızlardan her birinin tesiriyle, açıkça pek çok garibeler göstermiştir. (Bunlar) denizlerin tutuşmasından ve kıvılcımlarla dolu asarı ulviyeden daha garibdir. Göklerdeki cirimlerden bir cirmi narinin 'kuyruklu yıldızın' meydana çıkması Seb'ai Nasihat adlı çok aydınlık, pek süratli Züzenebe adlı Kuyruklu yıldız ayın ilk gününde, regayib gününde, ansızın açıkça parladı. Bu ariyet revakın üzerinden hicri 985 sene geçmişti. Birçok geceler, ferkadanın üstünlükde, nurdan dalyasani ile güneş gibi parladı. Bu yıldız sayesinde Müslümanların gecesi kadir gecesi oldu. Şuleleri bedir gibi cihanı parlattı. Kırk gün feleğin evcinde kaldı. Magribden maşrıka şerareler ulaştırdı."
58b zuhuru (58. yaprağın arka yüzünü ifade eder)
"Kavis hanesinde olduğu için, oku tesiri çabucak din düşmanları üzerine düştü. Sonunda tulü ve arzı Delv burcunda idi. Düşüp kaybolması o burç içinde oldu. Parlaklık ile kuyruğu şark tarafında olduğundan, uğursuzluğunu akreb gibi düşman üzerine yolladı. Akıllı, ruhî bilgili, zamanın hakimi, yüksek ruhlu fâzıl, bu kuyruklu yıldızın tevcihini yapmak için birçok geceler uykusuz ve yiyeceksiz bir halde çalıştı. Allahın yardımı ile çalıştığı için, Padişahlar padişahına çabucak ahkâm yazdı. Dedi ki: Ey âlemin medarı olan Padişah, güzel meclisin aydınlık olsun. Iran'ı fethetmek için sana müjdeler olsun. Zira düşman toprakta nefesi kesilmiş bir halde kaldı. Böyle semavi bir ateşin zuhuru, burada uğur ve iyilik alametidir. Fakat İran üzerine belâ, felaket şerareleri yağacaktır. Delili "fitne buradandır" sözüdür. Bu hadiseyi iyi bir izah bulduğu için, cihanın Padişahından pek çok lütfu ihsan gördü. "

Ünver, 88. sayfasında da gökyüzünde görünen tabloyu şu şekilde açıklamıştı:
"Kuyruklu sağ köşede bir hilâlin uzaktan içinden çıkmış ve münhani gittikçe kalınlaşarak kıvrılan kuyruğu semayı diğer ufak ve büyük yıldızlar arasında kaplamaktadır. Ressam bunu mavi bir sema üzerinde altunla yapılmış ve etrafından bir beyaz çizgi geçirmiştir. Kuyruklunun yıldızı 8 köşedir, bir köşesinden kuyruğu çıkıyor. Sema mavi ve uzanıp yayılan beyaz bulutlarla kaplanma durumundadır. Diğer yıldızlar arasında 4,5 ve hatta altı köşe olarak işaret olunmuş müteaddid büyüklük ve küçüklükte olanlar çoktur. Semanın altında da Bozburun'a kadar uzanan ve İstanbul adalarının arkasında yer alan Katırcı dağları, Yalova tarafına uzanmış olarak esmer bir renkte gösterilmiştir. Yalnız semanın bu sahası bu tabloda 6,5 x 16 cm kadar bir yer kaplamaktadır."

Gelibolulu Mustafa Âlî'nin "Nusretnâme"sinde yer alan, 1577 yılında İstanbul semalarında görülen
kuyruklu yıldızın gözlenişini tasvir eden minyatür. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Hazine nr. 1365.
Minyatürde görülen cami, Mihrimah Sultan Camii, sağında ve solunda iki kervansaray ve ortalarındaki de Sultan III. Ahmed Çeşmesi olmalıdır.

Yine Sultan III. Murad döneminde, Gelibolulu Mustafa Âlî (1541-1600) tarafından kaleme alınan ve günümüzde Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, 1365 numaralı yazmada korunmakta olan, "Nusretnâme" adlı gazavatnâmesinde (orduların savaşlarını, kahramanlıklarını, akınlarını ve zaferlerini düz yazı veya şiir biçiminde anlatan edebî eser) Hicri 985 Ramazan ayının ilk gününe (12 Kasım 1577) denk gelen dönemde gökyüzünde beliren ve tam 40 gün boyunca İstanbul'dan net bir şekilde izlenen ünlü Büyük Kuyruklu Yıldız'ın tasvir edildiği bir başka minyatür daha vardır. Eserdeki 46 minyatür tek bir kişinin elinden çıkmamış, Nakkaş Osman'ın belirlediği klasik üslup doğrultusunda saray atölyesindeki birden fazla nakkaş tarafından resmedilmişti. Bu Osmanlı bilim tarihinin en trajik ve önemli olaylarından birini belgeleyen minyatür'ün hikayesi şöyleydi:
Ünlü hezârfen, gökbilimci, mühendis, matematikçi ve mekanik bilimci Takiyüddin bin Maruf-i (1521-1585)), bir gözlemevi kurma arzusunu Sokullu Mehmed Paşa ve Hoca Saadettin'e iletmiş, onların da desteğini alarak, Sultan III. Murat’ı bir rasathane kurulması için ikna etmiş ve Kahire’den gelen on beş bilim insanı ile birlikte Tophane sırtlarında kurduğu İstanbul Rasathanesi'nde (Darü'r-Rasadü'l-Cedid) 1577 yılında gökyüzünde beliren kuyruklu yıldızı tam 40 gün boyunca gözlemlemişti. Sultan III. Murad'a bu yıldızın, 1578-1580 yılları arasında Lala Mustafa Paşa komutasında çıkılacak olan Osmanlı-Safevi (Kafkas) seferi için bir zafer müjdecisi olduğunu söylemişti. Ancak bir rivayete göre kehanetin hemen ardından İstanbul'da veba salgını ile ardışık depremlerin yaşanması, halk ve bazı ulema arasında "Meleklerin bacaklarının dikizlendiği ve bu yüzden uğursuzluk geldiği" dedikodularına yol açmış, bu toplumsal baskı, korku ve batıl inançlar neticesinde Sultan III. Murad'ın fermanıyla İstanbul Rasathanesi 1580'de denizden top atışıyla yıkılmıştı.

Gece karanlığını simgeleyen koyu zemin üzerinde, parıldayan yıldızlar ve ortasında devasa, altın sarısı renginde, kuyruğu yukarı doğru uzanan ve arkasında ışık huzmesi bırakan büyük bir kuyruklu yıldızın yer aldığı bu minyatürde; sarıklı ve cübbeli bir astronom (genellikle Takiyüddin olarak kabul edilir), elindeki (astrolab) sekstant/usturlab benzeri ölçüm aletiyle gökyüzündeki kuyruklu yıldızı hizalamakta ve açısını ölçmektedir. Alt kısımda da evlerin arasında karakteristik kubbe yapısı, kemerli pencereleri ve tek şerefeli zarif çifte minaresi ile bir cami yerleştirilmiştir. Takiyüddin'in Rasathanesi'nin Tophane sırtlarında olduğunu düşünürsek, minyatürde görülen manzara karşı kıyıdaki (Üsküdar) birer şerefeli iki minaresi ve önündeki son cemaat yerini üç yönden çevreleyen kurşun kaplı revakları ile Mihrimah Sultan Camii olmalıdır. Caminin sağ ve solunda da beşik çatılı iki kervansaray resmedilmişti. Sanat tarihçileri bu minyatürü, İstanbul'un kentsel ve mimari hafızasını gösteren ilk gerçekçi "gece manzarası" örneklerinden biri olarak kabul eder.

Dünya Haritası ve Kitâb-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla tanınmış, ünlü Osmanlı denizcisi, amirali ve haritacısı Pîrî Reis (Muhyiddin Pîrî Bey, 1465/70-1554) tarafından kaleme alınmış ve 1526'da tamamlamış olduğu Kitâb-ı Bahriye'sindeki İstanbul çiziminin (haritasının) zamanla kaybolduğu ve günümüze ulaşamadığı belirtiliyor olsa da aslında Pîrî Reis'in 1526'da Kanuni Sultan Süleyman'a sunduğu orijinal Kitâb-ı Bahriye'de zaten bir İstanbul haritası bulunmuyormuş. Çünkü Pîrî Reis, bu eseri Osmanlı denizcilerinin Ege ve Akdeniz'deki limanları, sığlıkları, su kaynaklarını ve kaleleri bulabilmesi için bir rehber olarak tasarlamıştı. 1526 yılındaki orijinal metin Çanakkale Boğazı'ndan (Kilitbahir/Sultaniye) başlar ve Akdeniz kıyılarını anlatırdı. İstanbul zaten başkentti, imparatorluğun kalbiydi ve Akdeniz rotasının dışındaydı; bu yüzden Pîrî Reis ilk çizimlerine İstanbul'u dahil etmemişti. O nedenle de İstanbul haritası olmayınca, Pîrî Reis haritalarında, 1540'da başlandığını ve 1548'de bitirilmiş olduğunu bildiğimiz Mihrimah Sultan Camii ve Külliyesi'nin de olması mümkün değildi.

Ancak daha sonraki yıllarda Pîrî Reis'in orijinal Kitâb-ı Bahriye'si onun vefatından sonra zaman içerisinde genişletilmiş, farklı hattatlar ve kartograflar tarafından yeni nüshaları üretilmiş ve güncellenmişti. Bu şekilde genişletilen Pîrî Reis'in Kitâb-ı Bahriye'sine eklenen İstanbul haritalarının birisi de 1584 tarihli Seyyid Lokman Çelebi'nin kaleme aldığı ve minyatür sanatçısı Nakkaş Osman ile ekibinin resmettiği Hünernâme'nin I. Cildinde yer alan İstanbul Minyatürü'dür ve bu minyatürde bu kez Mihrimah Camii Külliyesi ve iki Kervansarayı net bir şekilde görülebilmektedir.
Pîrî Reis'e atfedilen, 1584 tarihli Seyyid Lokman Çelebi'nin kaleme aldığı ve
minyatür sanatçısı Nakkaş Osman ile ekibinin resmettiği Hünernâme'nin I. Cildinde yer alan
İstanbul Minyatürü'nde Mihrimah Sultan Kervansarayları.
Altta haritanın detayı.


Pîrî Reis'ten yaklaşık 103 yıl sonra, 1629 yılında kopyalama (istinsah) çalışmalarıyla tanınan önemli bir müstensih (el yazması eserleri elde kopya ederek çoğaltan kişi) olan Mustafa bin Mehmed el-Cundî de, Kitâb-ı Bahriye'nin kendi döneminde hazırladığı nüshasına, aslında olmayan meşhur İstanbul haritasını eklemişti ki, bu haritada da Mihrimah Camii Külliyesi ve iki Kervansarayı yine net bir şekilde görülebilmektedir.

1629'da Mustafa bin Mehmed el-Cundî tarafından hazırlanan ve
Pîrî Reis'e atfedilen harita/minyatür'de Mihrimah Sultan Camii ve iki kervansaray.
Altta haritanın detayı..
 


Bunların dışında Pîrî Reis'e atfedilen başka haritalarda da Mihrimah Camii Külliyesi ve iki Kervansarayı net bir biçimde görülmektedir.
Haritaların Üsküdar kısmında, iki minareli birer şerefeli iki minareli Mihrimah Sultan Camii'nin önündeki düz alanda, camiye göre simetrik yerleştirilmiş, kırma çatılı, birinin dar yüzünde, yuvarlak kemerli kapı olan iki dikdörtgen formunda büyük yapı görülmektedir ki, bu da Mihrimah Sultan Külliyesi'nin iki kervansarayı olduğunun kanıtıdır...

Baltimore Walters Sanat Müzesi'nde bulunan Pîrî Reis haritası'nda
Mihrimah Sultan Kervansarayları.
Altta haritanın detayı.


Bir diğer belge ise Piri Reis ‘in, Berlin Devlet Kütüphanesi’nde; Diez A. Foliant 57 numarada kayıtlı, temize çekilmiş notlar halindeki Kitab-ı Bahriyesi yazmasında bulunan İstanbul Planı’dır. Söz konusu çizimin kesin tarihi belli değildir. Çizimin biraz tahrip olmuş sol alt köşesinde, sırası ile Mihrimah Sultan, onun sağına doğru Rum Mehmed Paşa ve kıyıda Şemsi Paşa Cami’leri net olarak seçilmekte, caminin önündeki düz alanda, camiye göre simetrik yerleştirilmiş, kırma çatılı, birinin dar yüzünde, yuvarlak kemerli kapı olan dikdörtgen formunda iki büyük yapı görülmektedir, ki onlar söz konusu olan iki kervansaraydır.
Berlin Devlet Kütüphanesi’nde; Diez A. Foliant 57 numarada kayıtlı,
1531 tarihli Pîrî Reis haritasında Mihrimah Sultan Kervansarayları.
Altta haritanın detayı.



Günümüzde, Üsküdar İskele Meydanı'nda, Mihrimah Sultan Camii'nin ve yanındaki medresesinin tam önündeki yeşil (!) alan ve otobüs duraklarının bulunduğu geniş alan ve Paşalimanı istikametindeki yolun olduğu bölge, 1932'de Kaymakam İzzeddin Bey tarafından dinamitlenerek ortadan kaldırılan tarihi kervansarayın tam üzerine denk gelmektedir.

Fotografta yıkılan Kervansaray'dan kalan büyük alanın sonraki kullanımını gösteren bu fotografta
deniz kenarında şemsiyeleri ile  Hacıbaba Çay Bahçesi.

Tartışmalı olsa da bir rivayete göre Mihrimah Sultan Külliyesi'ne ait diğer Kervansaray, Vâlide-i Atik Camii'nin 1708-1711 yılları arasında inşası sırasında, caminin önünün açılması ve denizden görülebilmesi için yıktırılmıştı. Ancak Kauffer'in 1776 yılında hazırladığı ve 1786 yılında revize ederek baskısını yaptığı İstanbul haritasının Üsküdar bölümünde, iki kervansarayın da görülüyor olması bu rivayetin doğru olmadığının göstergesidir. 

Sultan III. Selim'in en önde gelen haritacılarından biri haline gelen, Fransız haritacı ve askeri mühendis François Kauffer'in 1776 yılında hazırladığı İstanbul haritasının Üsküdar bölümünde, Mihrimah Sultan Camii önünde görülmekte olan yapıya “Beylik Han” yazılmıştı. Diğer tarafta ise, camiye aynı açı ile konumlandırılan ve hemen hemen diğeri ile aynı konumda yerleşen, fakat daha ince bir yapının var olduğunu görülmekteydi. 1801'de vefat eden François Kauffer’in Fransa'daki arkadaşları tarafından 1807 ve 1819 tarihlerinde revize edilen İstanbul Haritaları’nda da aynı şekilde ikinci kervansaray görülmekteydi.

François Kauffer'in revize edilmiş 1776 tarihli ilk İstanbul Haritası'nda Mihrimah Sultan Camii
ve iki yanında iki Kervansaray

François Kauffer'in revize edilmiş 1786 tarihli İstanbul Haritası

François Kauffer'e mâl edilen 1807 tarihli İstanbul Haritası

François Kauffer'e mâl edilen, ancak ressam ve mimar Antoine Ignace Melling tarafından
çizilen 
1819 tarihli İstanbul Haritası

Fransız askeri mühendis ve kartograf François Kauffer (1751-1801), yüzeysel bir nitelikte olan İstanbul'un ilk haritalama çalışmasını Fransız mimar, mühendis ve arkeolog olan Jacques Foucherot (1746-1813) birlikte 1776’da gerçekleştirmişti. Fransız asıllı asilzade gezgin, diplomat ve Antik Yunanistan tutkunu Marie-Gabriel-Florent-Auguste de Choiseul-Gouffier (1752-1817) 1784 yılında Fransız Akademisi üyeliğine seçilmiş ve aynı yıl XVI. Louis tarafından İstanbul'a Fransa elçisi olarak atanmış, 1791'de Fransız monarşisinin yıkılışına kadar İstanbul'da bu görevi yürütmüş ve bu fırsatı Yunanistan'ı daha yakından tanımak için değerlendirmişti. Bu arada Fransa'nın İstanbul Elçisi Choiseul-Gouffier, Osmanlı ordusunun askeri savunma sistemlerini güçlendirmeye ve askeri eğitimini ıslah etmeye çalışan Sultan I. Abdülhamid'in (Abdü'l-Ḥamīd-i evvel) Sadrazamı (31 Aralık 1782-30 Nisan 1785) Halil Hamid Paşa'nın (1736-1785) talebi üzerine Osmanlı Sarayı'nda çalışmak üzere ve İstanbul'da arazi ölçümü ve haritacılık konusundaki becerilerini kullanmaları için François Kauffer'i "Corps des Ponts et Chaussées" (Köprüler ve Yollar Ordusu) bünyesinde yetişmiş bir başka mühendis olan François Cassas (1756-1827), genç astronom Achille Hyacinthe Tondu (1797-1870) ve halihazırda İstanbul'da bulunan çeşitli askeri mühendislerin arasına katılmaya davet etmişti.

Kauffer büyükelçilikte hem sekreter hem de bir nevi askeri ataşe sıfatıyla görev yapmış; bir yandan Fransız hükümetinin çıkarlarını gözetirken, diğer yandan büyükelçinin antikiteye duyduğu ilgi doğrultusunda (özellikle Troas bölgesindeki) antik alanların haritasını çıkarma ve açıklayıcı haritalar hazırlama çalışmalarını sürdürmüştü. 1785-86 yıllarında Konstantinopolis’te gerçekleştirdiği daha kapsamlı inceleme çalışmasında kendisine, şehri ziyaret eden ve tıpkı kendisi ile Choiseul-Gouffier gibi Homeros’a ve antik Troya’nın izini sürmeye tutkuyla bağlı olan, Fransız bilgin, gökbilimci ve arkeolog Jean-Baptiste Le Chevalier (1752-1836) eşlik etmişti.

İşte Kauffer, şehrin geometrik haritalama çalışmasının aslını, Le Chevalier ile birlikte Aralık 1785’ten 1786 baharına kadar süren altı aylık bir dönemde gerçekleştirmişlerdi. Le Chevalier, izledikleri yöntemleri "Voyage de la Propontide et du pont Euxin" (Propontis ve Euxine Denizi'ne Yolculuk) adlı eserinde şöyle anlatmıştı:
"Yeteneklerine burada bir kez daha hayranlığımı ifade ettiğim Mühendis Kauffer, bu çetin girişimin tehlikelerini benimle paylaştı; ve yaklaşık altı ay süren bu süreç boyunca, bir anıtı keşfetmek ya da yerini tespit etmek uğruna veba riskine göğüs germediğimiz tek bir gün bile geçmedi. 6 Aralık 1785'te, Zindan Kapısı olarak bilinen kapıdan geçerek ilk kez Konstantinopolis sınırlarına girdik. İlk işimiz, önemli yapıların her birinin adını kaydetmek, dış biçimlerini incelemek ve ayırt edici özelliklerini not etmekti; böylece topografik çalışmalarımız sırasında onları uzaktan tanıyabilecektik… 24 Mart 1786'da, Okmeydanı düzlüğünde sekiz yüz toise (Fransa'da 19. yüzyılın ortalarına kadar kullanılan eski bir uzunluk, alan ve hacim ölçü birimi/Yaklaşık 1,949 metreye eşittir) uzunluğunda bir temel hat ölçtük. Bu işlemi yirmi temel ölçüm istasyonu izledi; buraya yön değerlerini ekliyorum; bunu çalışmanın önemini ve tehlikelerini vurgulamaktan ziyade, çalışmaya duyulan güveni pekiştirmek amacıyla yapıyorum…"

Kaueffer tarafından 1776'da hazırlanan ve 1786'da Le Chevalier ile birlikte, üçgenleme noktaları ve temel hat ile çalışarak revize edilen haritanın yayımlanmış halindeki tam başlığı, "Carte de Constantinople / Levée par F. Kauffer; et J. B. Lechevalier, l’an 1786" [Konstantinopolis Haritası / F. Kauffer ve J. B. Lechevalier  tarafından haritalandırılmıştır, 1786] şeklindedir.
"Plan de la Ville de Constantinople et de ses Faubourgs" (İstanbul Şehri ve Banliyölerinin Planı), bir "ilk" olma özelliğiyle bilinir ve "le premier plan géométral d’Istanbul" (İstanbul'un ilk geometrik planı), "bilimsel ölçeğe sahip ilk harita" veya "Orta Doğu'daki bir şehre matematiksel ölçüm yöntemlerini uygulama yönündeki ilk girişim" gibi ifadelerle anılır. Kauffer, haritasının kazınması, basılması ve yayımlanması süreçlerini bizzat yönetmemişti. 1786 tarihli haritadan sonraki "Kauffer" adıyla basılan haritalarında da onun bir dahli yoktu. Bu faaliyetler, iş birliği yaptığı Lechevalier, Choiseul-Gouffier’nin ölümünden sonra eserlerini yayına hazırlayan editörler; Fransız coğrafyacı ve haritacı Jean Denis Barbié du Bocage (1760-1825) ve Fransız arkeolog ve modern epigrafinin (yazıt biliminin) kurucusu Jean-Antoine. LeTronne (1787-1848) ve yine Paris’te Barbié du Bocage’ın yardımıyla "Voyage pittoresque de Constantinople et des rives du Bosphore" (Konstantinopolis'in ve Boğaz kıyılarının manzaralı yolculuğu, Paris, 1819) adlı eserinde bu plandan yararlanan yakın dostu ve hemşehrisi Fransız asıllı ressam ve mimar Antoine Ignace Melling (1763-1831) tarafından gerçekleştirilmişti.

İstanbul'un bu haritası, Choiseul-Gouffier’in "Voyage pittoresque de la Grèce" (Yunanistan'da Görkemli Bir Yolculuk) adlı eserinin ikinci cildinin birinci bölümüne dahil edilerek 1822’de yeniden yayımlanmıştı. Choiseul-Gouffier'nin 1792'de Rusya'ya gidişinin ardından 1801'deki ölümüne kadar İstanbul'da kalan Kauffer'in bu yayınlardan herhangi birinin hazırlık sürecini yönetmiş olması mümkün değildi. 1789 Fransız Devrimi, tıpkı Choiseul-Gouffier gibi Kauffer'i de İstanbul'dan ayrılmaya zorlamış, Ağustos 1792'de, ki 21 Eylül 1792'de Fransız Cumhuriyeti ilan edilmişti, büyükelçilikten bir tercüman eşliğinde ve kimliğini gizleyerek yola çıkarak Fransız sınırına ulaşmış ancak tutuklanıp hapse atılmıştı. Aşağı Ren Genel Konseyi üyelerinin girişimiyle serbest bırakılan Kauffer, Choiseul-Gouffier ve Rusya'daki sürgünde bulunan Fransız kraliyet mensupları adına aracı ve temsilci olarak hareket edebileceği İstanbul'a dönmeyi daha akıllıca bulmuş, kısa bir süre Rus ve Avusturya büyükelçiliklerinin himayesinde çalıştıktan sonra, hizmetlerini Osmanlı hükümetine sunma fırsatını değerlendirmiş ve 1793'ten 1801'deki ölümüne kadar Osmanlı hükümeti için çalışmıştı.

Kauffer'in İstanbul'a dönüşü, Sultan III. Selim'in (1761-1808) dönemine denk gelir. Osmanlı İmparatorluğu'nun Nizâm-ı Cedîd döneminde askeri alanda gerçekleştirdiği modernleşme ve istihkam reformlarının en önemli yapı taşlarından biri olan Sultan III. Selim, tahtta kaldığı dönem boyunca (7 Nisan 1789 – 29 Mayıs 1807) ordunun batı tarzında yenilenmesine öncelik vermiş ve bu doğrultuda Fransa'dan uzman, mühendis ve subaylar davet etmişti. François Kauffer da bu dönemde Osmanlı hizmetine girerek stratejik öneme sahip askeri projelerde doğrudan rol oynamıştı. Kauffer'ın en kritik görevlerinden biri, Osmanlı-Rus savaşlarında stratejik önem arz eden Karadeniz'in batı kıyısındaki kaleleri incelemek ve güçlendirmek olmuştu; Akkirman, Bender, İsmail ve Kili gibi büyük ve kritik kalelerin tamiri, tabyalarının ve palankalarının (ahşap tahkimat) inşası, Kauffer ve istihkam subayı Joseph Gabriel Monnier de Courtois'in (1745-1818) hazırladığı raporlar ve planlar doğrultusunda gerçekleştirilmişti. Kauffer sadece taşradaki kalelerle kalmamış, başkent İstanbul ve Çanakkale Boğazı gibi hayati bölgelerin savunma hatlarının güçlendirilmesinde de görev almış, Fransız heyetinin bir parçası olarak topçu bataryalarının kurulması ve askeri haritaların çıkarılmasında çalışmış, Boğaziçi, Karadeniz, Çanakkale Boğazı ve Marmara Denizi topografik ölçüm çalışmalarına destek vermişti. Sultan III. Selim'in 1793 yılında açtığı "Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun" (İmparatorluk Kara Mühendisliği Okulu) gibi modern eğitim kurumlarında Fransız uzmanların doktrinlerinden yararlanılmış, Kauffer gibi mühendislerin hazırladığı teknik raporlar, Osmanlı'nın geleneksel savunma anlayışını Batı'nın modern balistik ve istihkam teknikleriyle harmanlamasını sağlamış, Kauffer "Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun" için istihkâm modelleri hazırlamıştı. Ve, Marmara Denizi topografik ölçüm çalışmalarına destek vermişti. Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun bünyesindeki Mühendishane hocaları ve öğrencileri ve matbaa çalışanları tarafından, dönemin özellikle Fransız ve Rus coğrafya kaynakları ile Osmanlı a skerî istihbarat raporları bir araya getirilerek hazırlanan, şehir ve yerleşim yeri isimlerinin Osmanlı Türkçesiyle yazıldığı, 590 x 1260 mm boyutlarında, "Memalik-i Osmaniyye'nin Aktâr-i Şimaliyesi Haritası" (Osmanlı topraklarının en kuzey uçlarının haritası) hazırlanmasında da katkısı olmuştu. Bu harita 1803 civarında İstanbul Üsküdar Mühendishane Matbaası'nda, Matbaanın ilk müdürü ve Türk haritacılığının ilk basılı atlası olan ve Osmanlı'nın ilk daimi yurtdışı sefarethanesi olan Londra Büyükelçiliği'nde, 1793-97 tarihleri arasında serkatiplik (başkatiplik) de yapmış olan yazar Mahmud Raif Efendi’nin coğrafya risalesiyle birlikte sadece 50 nüsha basılan ünlü Cedid Atlas'ı hazırlayan Müderris Abdurrahman Efendi ve matbaa ekibi tarafından basılmıştı. Müderris Abdurrahman Efendi, Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun açılmadan önce, tam 10 yıl boyunca Fransız uzmanlardan istihkam teknikleri, cebir ve geometri dersleri almıştı.

François Kauffer'in 1803 yılında basılan "Memalik-i Osmaniyye'nin Aktâr-i Şimaliyesi Haritası"

Kauffer, Osmanlı Devleti için askeri mühendislik ve haritacılık faaliyetleri yürütürken aynı zamanda Rusya gibi dönemin büyük güçlerinin de dikkatini çekmişti. Tarihi kayıtlara göre, Kauffer'in Osmanlı kalelerini güçlendirmek için yaptığı çalışmalar ve topladığı stratejik bilgiler, Rus büyükelçisi tarafından gizlice sızdırılmaya çalışılmıştı. Sonraları Kauffer'in Ruslar için de çalıştığını ortaya çıkmış, 1799'da Rus büyükelçisine haritalar ve planlar sağlamış, bu iş için kendisine Sultan'dan aldığı maaşın altı katı tutarında bir yıllık maaş önerisinde bulunulmuştu.

Mihrimah Sultan Camii Külliyesi'nin İmareti:

Mimar Sinan’ın mimarbaşı olduktan sonra inşa ettiği ilk önemli yapı gruplarından biri olan Mihrimah Sultan Camii külliyesinde; cami, medrese, sıbyan mektebi, imaret-tabhane ve han bunun dışında suyolları, çeşme, hazne ve hela gibi birimler yer almıştı. Ancak sonraki dönemlerde külliyeye iki türbe, bir çifte hamamla varlığı gravürlerden tespit edilebilen ahşap bir kasır ve muvakkithane ilave edilmişti. Fakat bunlardan imaret-tabhane, han, kasır ve muvakkithane zamanla ortadan kalkmış, çifte hamam ise restorasyon sırasında mağaza haline dönüştürülmüş ve işlevini kaybetmişti. Külliye, Üsküdar’ın çekirdeğini oluşturmasının yanı sıra İstanbul’dan Anadolu’ya geçen bütün kervanların yolculuğunda ilk konaklama noktası, Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin ise İstanbul dışında konakladıkları son nokta olması hasebiyle de önemliydi.

Daha önce Kervansarayı anlatırken de paylaştığım Heinrich Glück’ün
bu fotografında kubbesindeki feneriyle Mihrimah Sultan İmareti görülebilmekte.

Sadrazam Rüstem Paşa’nın pek itibar etmediği ancak Kanûnî Sultan Süleyman'ın takdir ettiği Tarihçi Ramazân-zâde Nişâncı Mehmed Paşa'nın (?-1571) 1561 yılında tamamlayarak Kanuni Sultan Süleyman’a sunduğu "Siyer-i Enbiyâ-i İzâm ve Ahvâl-i Hulefâ-i Kirâm ve Menâkıb-ı Âl-i Osmân"da (Târîh-i Nişancı)
"...Âlemin sığınağı padişah hazretlerinin, hayrat ve hasenat bağışlayıcısı olan kızı -Allah ömürlerini ebedî etsin- halis ve saf niyetiyle, Üsküdar’da tüm güzel vasıflar ve süsleri kapsayan, tepeden tırnağa tezyinatlı, ibadet için toplanma yeri olan bir cami, sağlam temelli bir medrese ve cömert nimetli bir imaret ile Kuran okumaya talip olan çocuklara Kuran okumayı öğretecek hafızların atandığı benzersiz bir sıbyan mektebi ve misafirlerle garibanlara gece gündüz ziyafetlerde çeşitli yiyeceklerin verildiği, sükûnet ve huzur içinde konaklayabilecekleri bir çok odalar yaptırdı”
sözleriyle anlatmıştı, Mihrimah Sultan Külliyesi'ni ve imaretin işlevini.

Mihrimah Sultan'ın 1550 tarihinde tescil edilen vakfiyesinde caminin müştemilatları; bir medrese, han ve hakanların konaklamasına layık sekiz odadan müteşekkil bir misafirhane, bir ahır içeren büyük han, mutfak, kiler ve ambardan oluşan bir imaret olarak belirtilmekteydi.

Mimar Ali Talat Bey'in iki katlı Yolcu Vapuru İskeles'nin de görüldüğü bu fotografın sol ön tarafında
bacaları ve fenerli kubbesiyle Mihrimah Sultan İmareti de yer almakta.

"İmaret" tanımlanırken mutfak, kiler ve bir ambardan oluştuğu söylenir, ancak bir çok kaynakta da İmaret'in yanısıra bu yapıdan Tabhane olarak da bahsedilir. Bu da söz konusu yapının sadece; genellikle yoksullara, yolculara ve medrese öğrencilerine ücretsiz sıcak yemek dağıtan büyük bir aşevi ve sosyal kompleksi (imaret) olmadığını, aynı zamanda yorgunların, gezginlerin, evsizlerin veya hastaneden taburcu olup henüz tamamen iyileşemeyenlerin kısa süreyle barınıp güç topladığı misafirhane ve şifa bulma yeri (tabhane) olarak da kullanıldığını da gösterir.

Ancak, bu yapının yapılış amacının tabhane olmadığını; gerçekte Osmanlı dönemi vakanüvislerinden Raşid Mehmed Efendi ile Çelebizâde İsmail Âsım Efendi'nin ortak eseri olan "Târîh-i Râşid ve Zeyli"de (1660-1703) bahsedildiğine göre; Mihrimah Sultan Külliyesi'ne ait ayrı ait bir tabhanenin var olduğu ancak onun 20 Ekim 1722 gecesi Üsküdar’da çıkan bir yangın sonucu erken Osmanlı dönemden Rum Mehmed Paşa Vakfı’na ait 50 dükkânlık eski Bit Pazarı, haffafhane (ayakkabı, terlik ve pabuç imal edilip satıldığı yer) ve küçük hamam ile birlikte yandığını belirtmesinden anlayabiliriz. Asıl Tabhane yandığı için olacak, imaret bu tarihten sonra belki de onun işlevini de üstlenmiş olabilir. Bu arada varlığı ve yok oluşu tartışılan, ancak o bölgede olduğu bilinen Mihrimah Sultan Kervansarayı'nın ikizinin de bu yangında hasar görmüş ve ardından yıkılmış olma ihtimalini de buraya bir soru olarak not düşelim...

İskeleden, muhtemelen de bir vapurun güvertesinden çekilen bu fotografta
Mihrimah Sultan İmareti hemen Kervansarayın solunda yine fenerli kubbesi ile fark edilmekte.

İstanbul'daki dinî ve sivil mimari yapıların, camilerin ve mescitlerin tarihçesini yazan Hafız Hüseyin Ayvansarâyî'nin 1786'da yazdığı, 1787 yılında vefat edene dek üzerinde güncellemeler yaptığı "Hadîkatü'l-Cevâmi"de de; Mihrimah Sultan Külliyesi'nden
"...Leb-i deryada vaki olup, medrese, mektep ve imaret ve birer şerefeli iki minaresi ve levazımatı sairesi mevcut”
diyerek bahseder, ancak yanan, yıkılan tabhane ve kervansaraydan ve levazımatı sairesinden (bit pazarı, haffafhane, küçük hamam) bahsetmez.

Muhtemelen yangın öncesinde Üsküdar Meydanının o bölümü deniz kıyısından itibaren yapılar ile kaplıydı, bu yapıların ortadan kalkması ile 1708 yılında tamamlanan Vâlide-i Cedîd Camii ve Külliyesi denizden görülebilir hale gelmiş, yanan yapıların bıraktığı boşluğa da 1728'de Sultan III. Ahmed Çeşmesi inşa edilmişti.

İbrahim Hakkı Konyalı kitabında;
"Kanunî’nin kızı, Rüstem Paşa’nın karısı Mihrimah (Hanım Sultan) İmareti, Üsküdar Meydanı’nda Mihrimah Medresesi’nin solunda, kısmen şimdiki helâların yerinde idi. Üsküdar kaymakamı İzzeddin Çağpar tarafından yol genişletmek bahânesiyle yıktırılmıştır. İmarethâne, cami ile beraber yine Mimar Sinan tarafından yapılmıştı. İmarethânenin mutfağı, fodla fırınları yemek salonları vardı. Nakkaş ve Şair Sâî tarafından Tezkiretü’l-bünyân, Tezkiretü’l-ebniye adları ile hazırlanan kitaplarda bu imarethâne “Üsküdar Mihrimah İmareti” şeklinde geçer. Bu imarethâne yıkılırken benim Son Posta gazetesinde yaptığım ağır tenkit o vakit Dolmabahçe Sarayı’nda bulunan Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün dikkatini çekmiş, hemen İzzeddin Çağpar azledilmiş, fakat imarethâne ile tabhâne denilen dinlenme yurdu yok olmuştur. Evliya Çelebi, Üsküdar’daki imarethâneleri sayarken Mihrimah İmareti’nden başlar ve şunları söyler: 'İskele başında, Mihrimah Sultan İmareti mahve sal b-il-guduv-i vel asal ayende ve revendeye mihman saraylarda sakin beher gün iki defa birer bakır sini ile herkese birer tas buğday çorbası ve birer nan (ekmek) ve her şeb (gece) birer şem’a (mum) ve her at başına bir yem sadakası vardır. Üç günden ziyâde mihman (konuk) olanlara virmezler. Vâkıfın şartı böyledir.' Buna göre bütün ay ve bütün sene misafir sarayı denilen imarethâneye inenlere her gün sabah ve akşam yemek verirlerdi. Yalnız kimse burada üç günden fazla kalamazdı. Misafir edilmezdi. Fazla kalmak isteyenlere yol verirlerdi."
diye anlatır İmareti...

Ünlü saray fotografçıları Abdullah Frères tarafından 1865-1875 yılları arasında çekilen
bu fotografta bir seyyar aşçı/esnaf çadırını görülmektedir.
Kaynaklarda genellikle bir Üsküdar kahvehanesi olarak belirtiliyor olsa da
fotograftaki yapı kahvehane değil, dönemin sokak ve seyyar yeme-içme kültürünü yansıtan
bir seyyar aşçı çadırıdır. Arka planda da fenerli kubbesi ile Mihrimah Sultan İmareti görülmektedir.

Mehmet Nermi Haskan da kitabında, Mihrimah Sultan İmaretini oldukça ayrıntılı olarak anlatmıştı;
"...Bugün yerinde küçük bir park ve yan tarafında ise umumi helâ vardır. Eskiden hemen yanında ve iskele meydanı tarafında büyük Mihrimah Sultan Kervansarayı bulunuyordu. (...) Buna göre, yapıya helâ tarafındaki bir kapıdan girilmektedir. Kapının önünde ve imaretinyan tarafını da içine alan, duvarı yıkılış bir avlu vardı. Kapının sağ tarafında bir çeşme bulunuyordu. Kapıdan evvela büyük kubbeli yemekhane mahalline giriliyordu. Bunun sağ tarafında iki kısımdan oluşan mutfak ve fodla fırınının bulunduğu kısımlar vardı. Bunlar, üzerinde çatı feneri bulunan iki küçük kubbe ile örtülmüştü. Burada bulunan bir kapı vasıtasıyla avluya çıkılıyordu. İmaretin arkasında ve cadde üzerinde üç gözden oluşan zahîre anbarları vardı.

Mihrimah Sultan, babasının kendisine temlik ettiği (bir malın, mülkün veya alacak hakkının mülkiyetini, tüm hak ve sorumluluklarıyla birlikte bir başka kişiye devretmek) ettiği Rumeli’deki bazı köyleri bu imarete vakfetmiştir.
Mihrimah Sultan İmaretinden, medrese öğrencileri, cami ve hayrat bakıcıları, o bölgenin fakir halkı ve gelen giden yolcular hiç bir ücret ödemeden yemek yerlerdi. İmaret sabahları, sabah namazı vakti açılır, sabah derslerinden evvel fodlalar verilerek, öğrenciye buğday ve arpa unundan veya kırmasından yapılan çorba dağıtılırdı. Dersten çıktıktan sonra yağlı pirinç çorbası verilir ve buna bazen nohut da konulurdu. Bu çorbayı isteyenler imarette içebildiği gibi güğümlerle de medreseye götürebilirlerdi. Perşembe günleri de zerde, pilâv yapılır ve bolca verilirdi."


Jacques Pervititch'in Temmuz 1932'de çizip Nisan 1933'de revize ettiği 66 Pafta numaralı "Üsküdar İskele Mahallesi" isimli Sigorta haritasında varlığı tesbit edilmiş olan Mihrimah Sultan İmareti, kaynaklara göre 7 ay sonra 26 Kasım 1933'te yıktırılmıştı... 

Mihrimah Sultan İmareti'nin 26 Kasım 1933 tarihli Yıkım fotografları.
Ne kadar muhkem (dış etkilere ve bozulmalara karşı korunmuş) bir yapı olduğu
çıkan molozlardan ve duvarların kalınlığından anlaşılabilmekte.



Beylik Zahire Ambarı (tahıl ve erzak deposu):

Üsküdar Mihrimah Sultan Külliyesi'nin yakınında yer alan Beylik Zahire Ambarı (tahıl ve erzak depoları), Mimar Sinan tarafından külliyenin inşa edildiği 16. yüzyılda liman ve iskele ticaretinin bir parçası olarak tasarlanmıştı.

1913-1914 tarihli Alman Mavileri’nde Mihrimah Sultan Külliyesi Kervansarayı'nın “Levazımat-ı Umumiye Yem Ambarı” olarak kullanıldığı yazılı olsa da, Mihrimah Sultan'ın 1550 tarihinde tescil edilen vakfiyesinde, caminin müştemilatları; bir medrese, han ve hakanların konaklamasına layık sekiz odadan müteşekkil bir misafirhane, bir ahır içeren büyük han, mutfak, kiler ve ambardan oluşan bir imaret olarak belirtilmiş, Kervansaray'ın (büyük han) dışında bir ambardan bahsedilmişti ki o ambar Beylik Zahire Ambarı olmalıdır.

Bu ambar, İstanbul fırınlarının, ordunun ve sarayın iaşe ihtiyacı için Anadolu'dan deniz yoluyla gelen zahirenin (buğday, arpa) ilk indirildiği yer olduğu için "Beylik Buğday Ambarı" olarak adlandırılmıştı.



Fotoğraflarda sol tarafta görülen kemerli, taş ve tuğla karışımı eski büyük yapı Mihrimah Sultan Külliyesi'nin bir parçası olan ve Mimar Sinan tarafından inşa edilen Mihrimah Sultan Ambarı veya Un Kapanı olarak da geçer.

Deniz kıyısında yer alan ve zamanla harap olan ve işlevini yitiren bu taş yapının sağlam kalan kısımları ile hemen bitişiğindeki iskele boşluğu, Osmanlı'nın son dönemi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında Üsküdar İtfaiye Müfrezesi (Tulumbacı Ocağı) tarafından merkez olarak kullanılmıştı.

Bu arada Karadeniz ve Anadolu'dan deniz yoluyla gelen hububatın depolanması ve hemen yanındaki un değirmenlerinde işlenerek şehrin ekmek ve gıda ihtiyacını karşılanması için, Paşalimanı'nda eski adıyla Öküz Limanı'nda, Sultan III. Selim döneminde 1798-1799 yıllarında) yapılmaya başlanan, ardından 1802-1803 yıllarında yanına yeni bölümler eklenen, daha sonra da Sultan Abdülmecit döneminde un değirmeni gibi yapılarla genişletilen, yan yana inşa edilmiş, beşik çatılı ve tahılların bozulmasını önlemek için özel havalandırma pencerelerine sahip taş binalardan oluşan Öküz Limanı Zahire Ambarları yapılmıştı. Osmanlı'nın son dönemlerinde tütün ticaretinin reji idaresine geçmesi ve Cumhuriyet döneminde Tekel (İnhisar) Genel Müdürlüğü'nün kurulmasıyla birlikte, liman avantajı ve geniş iç hacmi nedeniyle bu eski ambarlar tütün deposu haline getirilmiş, Anadolu'dan gelen tütünler burada istiflenmiş ve işlenmişti.

Tütün ambarı işlevini kaybettikten sonra ambarlar Tekel bünyesinde kalmaya devam etmiş ve restore edilerek bir dönem Tekel Müzesi ve Kültür Merkezi olarak kullanılmıştı. Günümüzde ise Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde İstanbul Devlet Tiyatrosu Tekel Sahnesi ve kültürel etkinlik alanı olarak İstanbul sanat hayatına hizmet vermektedir.

Üsküdar İskelesi'ndeki İtfaiye Müfrezesi Binası:

İtfaiye ilk başta soldaki Mihrimah Sultan Ambarını kullanmış, daha sonra harap olan o ambar
yıkılarak yerine iki katlı aşağıda görülen ahşap bina yapılmıştı..




18. yüzyılın başlarında İstanbul'da Yeniçeri Ocağı'na bağlı olarak kurulan tulumbacı teşkilatı, Anadolu Yakası'nın önemli bir merkezi olan Üsküdar'da da zamanla yangınlara müdahale etmeye başlamıştı. Ancak o dönemde Üsküdar'da yerleşik bir İtfaiye ya da o zamanki adıyla Tulumbacı teşkilatı yoktu ve yangınlara şehirden "ateş kayıkları" denilen büyük kayıklar ve çeşitli zorluklarla karşılaşmalarına rağmen Şirket-i Hayriye vapurları ile ulaşan tulumbacılar, müdahele etmeye çalışsalar da çoğunlukla geç kaldıkları için Üsküdar'daki yangınlarda çok fazla kayıp yaşanırdı.
1874 yılında Türkiye’ye gelen ve 1922 yılındaki ölümüne kadar İstanbul itfaiyesini yöneten Macar asıllı Kont Ödön Széchenyi, itfaiyeyi askerî esaslara göre düzenlemiş, 26 Eylül 1874'te ikisi İstanbul, biri Beyoğlu ve diğeri de Üsküdar’da olmak üzere 4 taburlu modern "İtfaiye Alayı"nı kurmuştu.




Başlangıçta Üsküdar İtfaiye Taburu'na Büyük İskele'nin yanında yer alan, o dönem harabe ve metruk durumda bulunan eski Beylik Zahire Ambarı tahsis edilmişti. Daha sonrasında metruk Beylik Zahire Ambarı yıkılarak yerine iki katlı, geniş pencereli, tamamen ahşap mimariye sahip güzel bir İtfaiye Binası inşa edilmişti. Üsküdar sahilinde, iskelenin hemen yanı başında hizmet veren bu ahşap yapı, ilçenin ilk organize İtfaiye Merkezi olmuştu.




İstanbul'un 12 Mart 1923-8 Haziran 1924 tarihleri arasında Cumhuriyet döneminin ilk valisi ve belediye başkanı olarak görev yapan Ali Haydar Bey (Yuluğ, 1878-1937) tarafından Üsküdar itfaiyesi için 1923’te motorlu tulumbalar ve başka araçlar satın alınmış ve itfaiye müfrezesi, askerî teşkilattan ayrılarak 25 Eylül 1923'te Şehremaneti’ne bağlanmıştı. İstanbul'un tüm İtfaiye teşkilatı'nın başına da askerî bir doktor olan Vedi Bey getirilmişti. Yenilikler şehirde büyük heyecan yaratmış, İstanbul, Beyoğlu ve Üsküdar bölgelerinde itfaiye alet ve edevatı sürekli yenilenerek artırılmış, 1936 yılında grup ve müfreze sayısı 10’a çıkarılmıştı; bunlar İstanbul, Beyoğlu, Üsküdar, Kadıköy, İstinye, Bakırköy ve Adalar, Rami, Yeşilköy, Erenköy ve Halıcıoğlu’ndaydı.


Üsküdar İtfaiye teşkilatının sahildeki merkezi 1934'te Doğancılar'a taşınınca, sahil kenarındaki eski ahşap/kargir bina tamamen terk edilmemiş, bu yapı, olası denizden müdahaleler ve sahildeki acil durumlar için bir süre daha "İskele İtfaiye Şubesi / Karakolu" olarak işlev görmeye devam etmişti. Bu dönem fotograflarında binanın üst katının ya bir yangın ya da başka bir nedenle kullanılmayacak kadar tahrip olduğu görülmektedir.


Üsküdar İtfaiye Kumandanlığı, 16. yüzyılda Mimar Sinan’ın inşa ettiği rivayet edilen ve Evliya Çelebi’nin “Doğancılar yakınındaki Hacı Paşa Sarayı” şeklinde bahsettiği Hacı Ahmet Paşa Sarayı ve Sadrazam Rüstem Paşa ve Mihrimah Sultan’ın kızı Ayşe Sultan'a intikal eden Rüstem Paşa Sarayı'nın arazisinin olduğu bölgeye taşınmıştı.

Üsküdar İtfaiyesi binası, XIX. yüzyılın sonlarına doğru 1845’te dönemin önemli devlet adamlarından Maliye Nazırı Musâ Safvetî Paşa’nın Şeyh Nasuhî Efendizâde Fazlullah Efendi'nin kızından torunu olan ve tekkeye sonradan şeyh olan Mehmed Mes'ud Efendi için ahşap olarak inşa ettirdiği, 29 Ekim 1889’da Sultantepe ve Kaptanpaşa Camii yakınlarında yarım saat arayla çıkan iki yangın sırasında harap olan, ancak sonrasında Musâ Safvetî Paşa’nın bıraktığı kaynakla kardeşi Mustafa Efendi tarafından kârgir olarak yeniden inşa edilen ve 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından Mülhaka Evkâf (Evkâf Nezareti'ne devredilmiş) olan ve zamanla yıkılıp, tamamen ortadan kalkan Safveti Paşa Tekkesi’nin yerine yapılmıştı.

Tekkenin yeri 1918 tarihli Necib Bey haritalarında görülebilmektedir. Hacı Ahmet Paşa Sarayı ve Sadrazam Rüstem Paşa Sarayını birbirinden ayıran kesme taş ve ince tuğla hatıllarla örülmüş bir duvarın kalıntıları günümüze kadar ulaşabilmiştir.

1918 yılında İstanbul Şehremaneti tarafından kartografı Harita Şubesi Müdürü Mühendis Necib Bey'e hazırlatılan, 1 adet 1/50.000 ölçekli genel harita (Heyet-i Umumiye) ile daha dar bölgeleri ayrıntılı inceleyen 14 adet 1/5.000 ölçekli toplamda 15 paftadan oluşan Necib Bey Haritaları'na aittir. Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılış ve Cumhuriyet'in kuruluş arefesindeki kentsel altyapıyı eksiksiz gösteren Necip Bey Haritaları, temel olarak Eminönü-Fatih (Tarihi Yarımada), Beyoğlu, Üsküdar-Kadıköy ana bölgelerinin yanı sıra Boğaziçi kıyıları (Emirgan, Kuruçeşme gibi) ve Bakırköy (Makriköy), Yeşilköy (Ayastefanos) gibi banliyö hatlarını kapsar. Mühendislik teknikleriyle titizlikle çizildiği için dönemine göre geometrik tutarlılığı ve sokak detayları oldukça yüksektir.


Harita kesitinde, Safveti Paşa Tekkesi (kırmızı çerçeve içindeki yer) merkez alınarak, çevresindeki diğer önemli Osmanlı dönemi yapıları eski yazı (Osmanlı Türkçesi) ile etiketlenmiştir.
Kesitte, Çakırcıbaşı (Doğancılar) Camii: Safveti Paşa Tekkesi'nin hemen sağ alt (güneydoğu) tarafında, ağaçlık alanın (Doğancılar Parkı) hemen solunda yer alan kahverengi blok, Çakırcıbaşı Hasan Paşa Camii'dir. 1548 yılında Mimar Sinan tarafından inşa edilen bu cami, semtin en eski dinî yapısıdır ve günümüzde de ibadete açıktır. İmrahor Recai Bey: Tekkenin hemen altındaki sokakta yer alan "İmrahor Recai Bey"ibaresi, dönemin önemli bir devlet görevlisine ya da mülküne işaret eden bir sokak/bölge ismidir.
Haritanın sağ kısmındaki yeşil, havuzlu ve ağaçlı alan tarihi Doğancılar Meydanı/Parkı'nı göstermektedir. Sol tarafta yukarıya doğru uzanan yollar ise dönemin ana arterleridir.

1930'ların sonundaki büyük Üsküdar imar hareketleri kapsamında dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar'ın başlattığı Üsküdar İskele Meydanı Tanzimi sırasında bina, 5 Ocak 1940 tarihli Yenisabah Gazetesi'ne yansıyan bilgilere göre; Ocak 1940'ta belediye tarafından 14 bin liraya satın alınarak istimlak edilmiş ve ardından yıkılmıştı.

Bu arada Üsküdar Meydanı’ndaki yıkımlar sadece kervansaray ve imaretle sınırlı kalmamış, meydanın kalabalık görüntüsünden kurtulabilmek için Posta ve Telgraf İdaresinin bulunduğu ahşap bina ile birlikte caminin önündeki dükkânlar da yıktırılmıştı.


Küçük Hamam:

60'lı yıllarda çekilmiş olduğunu düşündüğüm bu fotografta Küçük Hamam
çatısındaki kadınlar ve erkekler bölümünün iki kare ışıklık feneri ile belli olmaktadır.

Bazı kaynakların Mihrimah Sultan Külliyesi'ne ait ve Mimar Sinan yapısı olduğunu iddia ettiği bu hamamın ne Mihrimah Sultan Vakfiyesi'nde, ne de Mimar Sinan’ın eserlerinin listelendiği Tezkiretü’l-Bünyan ve Tezkiretü’l-Ebniye gibi resmi tezkirelerde kaydı yoktur.

Küçük Hamam'ın yıkılmadan önceki dönemde bu fotografta çatısındaki ışıklık feneri görünmekte.
60'lı yıllara ait bu görselde Hamamın özgün mimarisinin bozulduğu ve zaman içerisinde bazı ekler yapıldığı farkedilmekte. Arkada görünen minare Selman Ağa Camii'nin minaresidir.

Buna rağmen halk arasında bu yapı "Mihrimah Sultan Hamamı" ya da "İskele Hamamı" olarak anılmaktadır. Bazı kaynaklarda bu hamam için "Kulluk Hamamı" denmesini nedeni de hamamın yakınında bulunan, semtin asayişini sağlayan, hırsızlık, kavga ve düzeni bozan olaylara müdahale eden, geceleri fenerlerle sokakları gezerek güvenliği denetleyen, Yeniçeri Ocağı'na bağlı Yeniçeri Kulluğu da denilen karakoldan ötürüdür. Tarihçi Mehmet Nermi Haskan’ın aktardığı göre, Üsküdar Yeniçeri Kulluğu, hamama çok da uzak olmayan Hakimiyet-i Milliye Caddesi ile Karacaoğlan Sokağı'nın birleştiği yerde bulunmaktaydı. Bu hamamın ne zaman Kulluk Hamamı ismini aldığı belli değilse de, Evliya Çelebi, kendi döneminde (1660 tarihlerinde) hamamı “İskele Çarşısında Sultan Hamamı” ismiyle kaydettiğine göre Kulluk ismi daha sonraki bir dönemde verilmiş olmalıydı.


Jacques Pervititch tarafından, Temmuz 1932'de çizilip, Nisan 1933'te revize edilen,
"Üsküdar İskele Mahallesi" olarak adlandırılmış, 66 Pafta numaralı Sigorta Haritası kesitinde ve
aşağıda Eylül 1931'de çizilip, Şubat 1933'te revize edilen ve 
"Yeni Cami Çarşısı" olarak adlandırılmış,
65 Pafta numaralı Sigorta Haritası kesitinde "Küçük Hamam".


Diğer yandan araştırmacılar, Fatih döneminde Rum Mehmet Paşa’nın Arasta'yı ya da Batpazarı’nı yaptırmasıyla hareketlenen bu bölgede Fatih Sultan Mehmet'in bir hamam inşa ettirdiğini belirtmektedir. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra, fethin bir sembolü ve kılıç hakkı olarak kendi şahsi mülkü olarak tescil ettirip, camiye dönüştürdüğü Ayasofya'yı kalıcı bir hayrat haline getirmek amacıyla 1463 yılında ceylan derisi üzerine Arapça olarak düzenlettiği hukuki ve resmi bir senet olarak, Ayasofya Vakfiyesi'ni hazırlatmış ve Ayasofya'ya bağlı imaretlerin masraflarını karşılamak için binlerce dükkan, hamam ve mülk (yaklaşık 2.508 dükkan geliri) Ayasofya Vakfı'na bağlamıştı ki Üsküdar'daki bir hamam da Ayasofya Vakfı'nın muhasebe defterinde kayıt altına alınmıştı. Bu nedenle bu hamamın ilk önce Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış ve sonra da harap olduğu için Mihrimah Sultan Külliyesi inşa edilirken Mimar Sinan tarafından onarıldığı ve yenilendiği düşünülmektedir. Zaten hamam, 1180 (1766) yılına ait arazi, mülk, nüfus ve ekonomik kaynakların tespiti ile vergi yükümlülüklerinin kaydedildiği, resmî Hamam Tahrir Defteri’nde de Ayasofya Camii vakfı olarak gösterilmektedir.

Üsküdar meydanın, deniz seviyesine aşırı yakın ve düşük bir kotta yer alan bu bölgesi, halk arasında "Üsküdar'da denizin karayla birleşmesi" olarak adlandırılan sel felaketlerinde, doğal bir havzanın en dip noktası olması nedeniyle meydandaki dükkanlar, Sahaflar Çarşısı, cami avlusu ve dolayısıyla çukurda kalan Küçük Hamam da tarihi boyunca pek çok kez ciddi su ve sel baskınlarına maruz kalmıştı. Buna neden olan, bölgeyi çevreleyen Doğancılar, Sultantepe, Bağlarbaşı gibi tepelerden inen, yağmur sularını toplayarak bu bölgede birleşerek denize akan Bülbülderesi ve Çavuşdere'sinin taşkın suları ve geçmiş yüzyıllar boyu yapılan çevre düzenlemeleri, yol yapımı ya da genişletmesi adı altında yapılan imar hareketleri sırasında bölgenin yol kodunun altında kalmasıydı.

François Kauffer'in ilk olarak 1776'da hazırladığı, sonra 1786'da revize ederek baskısını yaptığı İstanbul haritasının Üsküdar bölümünde, 1- Bülbülderesi ve 2- Çavuşdere.


23 Ekim 1798 tarihinde, Küçük Hamam büyük bir sel felaketine maruz kalmış, içi su ile dolmuş, hamamın arkasından Lağımcılar delik açarak, içerdekileri güç bela kurtarmışlardı.

Tipik bir çifte hamam (sadece erkekler veya sadece kadınlar için nöbetleşe kullanılan) olan Küçük Hamam, Mihrimah Sultan Camii'nin sağ tarafında, biraz ilerisinde Mihrimah Sultan Sıbyan Mektebi'nin önünde yer alıyor ve caminin avlu sınırıyla iç içe geçmiş bir vaziyette bulunuyordu.
Hamamın iç mekânı, Pervititch'in çizmiş olduğu haritalara göre; erkekler hamamı ve kadınlar hamamı olmak üzere ikiye bölünmüş, her bölüm kare planlı ve üzeri ahşap ışıklık feneri ile örtülü, "Soyunmalık" (Apodyterium); enine dar dikdörtgen planlı ve üzeri üç küçük kubbe ile örtülü, "Ilıklık" (Tepidarium), haçvari dört eyvanlı ve köşe halvetleri olan, ortasında sekizgen veya kare formlu büyük bir göbek taşı bulunan, kubbeli "Sıcaklık" (Caldarium) bölümlerinden oluşuyordu. Kadınlar bölümü erkekler bölümüne göre daha küçük yapılmış, ılıklık ve sıcaklık bölümleri birleşik bir dikdörtgen alanda ve üzeri bir büyük iki küçük kubbe ile örtülmüştü.

Eskiden tam bir çarşı hamamı özelliği taşıyan hamamın önünde sıra dükkânlar ve bunlar arasında, ilk ustalarının Rus veya kuzey kökenli bir aileye mensup olması nedeniyle, "Moskof'un Fırını" denen zamanla zamanla halk ağzında "Moskoşu Fırını"na dönüşen ünlü bir fırın ve 1940'lı yıllardan başlayıp 1970'lerin sonuna kadar aktif olarak varlığını sürdüren ünlü Çil Horoz Şekerlemecisi yer alıyordu. Ayrıca cami meşrutasının ((imam, müezzin gibi çalışan görevlilerin ikamet ettiği lojman) altında kesmetaş ve tuğla hatıllı, tonoz damlı; Hergün Gazetesi'nin 26 Ocak 1957 tarihli nüshasında Vasıf Hiç'in de "...İskele camiişerifinin merdivenleri altında bir benzinci dükkânı vardır. Vaktiyle orası Mihrimah Sultan vakfımın arpacı dükkânıydı..." diye bahsettiği, akaryakıt, benzin ve gaz yağı gibi maddelerin perakende satışını yapan Benzinci Celal Bey’in Shell istasyonu bulunuyordu.


Bu tarihi hamam, yerine çarşı yapılacağı gerekçesiyle 14 Ağustos 1991 tarihinde ne yazık ki iş makineleriyle yıkılmış, yerine 1994 yılında dışarıdan yine kırmızı-beyaz pijamalı şekilde tarihi bir görüntü verilmeye çalışılarak, eski işlevinin ne olduğunu yansıtmayan sıradan modern bir çarşı binası inşa edilmiş ve çok da yakışır gibi "Mimar Sinan Çarşısı" adı verilmişti.




388 yıl sonra bugün elimizde daha neler kalabildi?!..
Bakmaya devam...

Devamı, Fasıl -IV-'de



"Kâtib-i kütüb", Levent Civelekoğlu

֎֎֎֎֎

Kaynaklar:
-AKKAYA Mustafa, Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümü, Yrd. Doç. Dr. "Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde Üsküdar", Kesit Akademi Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 11, Aralık 2017, Sf. 321-338

- ATAY Falih Rıfkı, "Zeytindağı", Cumhuriyet Gazetesi'nin okurlarına Armağanı, Yenigün Haber Ajansı, Basın ve Yayıncılık A.Ş. Aralık 1998, Sf. 19-20

- BATUR Afife, “Le Corbusier”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi (Tarih Vakfı İstanbul Ansiklopedisi), C. 2, İstanbul 1994, Sf. 441

- BERKSAN Emine, "II. Mustafa ve III. Ahmed'in Valideleri Emetullah Gülnuş Sultan ve Vakıfları", İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, 1998

- BİLGİLİ Bekir, "Üsküdar Sokak İsimleri Tarihçesi", Üsküdar Belediye Başkanlığı, Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü Kültür Yayınları: 24, İstanbul, Kasım 2013

- BİLSEL Fatma Cânâ, “İstanbul Avrupa Ciheti Nazım Planı 1937”, 2010, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

- BİLSEL Fatma Cânâ, "İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması (1936-1951)", Nisan 2010, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

- BOSTAN Hanefi, Doç. Dr., Marmara Üniversitesi "Fatih ve Kanunî Dönemlerinde Üsküdar Nahiyesi" Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler Cilt I, Üsküdar Belediyesi, 15-16-17 Ekim 2021, Sf. 297-363

- BULUT Ümit, "Cumhuriyet Dönemi Depremlerin Basına Yansıması (1923-1983), Yüksek Lisans Tezi, T.C. Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Dalı, Cumhuriyet Tarihi Bilim Dalı, Sf.6, İstanbul 2017

- CHONIATES Nicetas, "Annals (Kronik/Yıllıklar)", Aikaterini Laskaridi Vakfı, https://topostext.org/work/781

- ÇANKAYA Ali, "Son Asır Türk Tarihinin Önemli Olayları ile Birlikte Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (Mülkiye Şeref Kitabı)", Mars Matbaası, Ankara 1968, IV, Sf. 1660

- ÇEÇEN Kazım Prof.Dr., "İstanbul'un Vakıf Sularından Üsküdar Suları", T.C. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSKİ İstanbul Su ve Kanalizasyom İdaresi Genel Müdürlüğü, İstanbul, 1991

- ÇEÇEN Kazım Prof.Dr., “Üsküdar Suları, İstanbul’un Anadolu yakasına içme suyu sağlayan tesisler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 42. Cilt, Sf. 374-376, İstanbul 2012

- DÂNİŞMEND İsmail Hami, "İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi" Cilt 1, Türkiye Yayınevi, 1947

- DEMİREN Şemsa, "Le Corbusier ile Mülâkat", Arkitekt, Sayı: 215-216, 1949, Sf. 230

- DERNSCHWAM Hans, Çeviri: Prof. Dr. Yaşar Önen, "İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü", Kültür Bakanlığı Yayınları/885, Dünya Edebiyatı Dizisi/5, Sf. 207, Mersin İmar İnş. Tic. Ltd. Şti. Basımevi, Mersin 1992

- DOĞAN, Abide, "Yahya Kemal'in İstanbul'u", Makale, Türkiyat Araştırmaları, Sf. 166-182

- DUMAN Buket, "Üsküdar Merkez Vakıf Eserleri Restorasyonu ve Değerlendirmesi Üzerine bir Araştırma", Yüksek Lisans Tezi, T.C. Maltepe Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Mayıs 2018.

- DUMAN Ruhi, "Üsküdar’ın Kaybolmuş Kültür Eserleri 21", İstanbul, 2 Kasım 2015

- EKİM Zeynep Emel (Sanat Tarihçisi, İşletme Yönetimi Yüksek Lisansı),"1933'te Mihrimah Sultan Çorba Mutfağı ve Kervansarayının Yıkımına İlişkin Belgesel Kanıtlar", TAÇ Türkiye Anıt, Çevre, Turizm Değerlerini Koruma Vakfı, TAÇ Mimarlık, Arkeoloji, Kültür, Sanat Dergisi, Sayı 5, Ocak-Mart 2015, Sf. 58-71

- ELDEM Sedat Hakkı, "Köşkler ve Kasırlar" II. Cilt, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yayınları, İstanbul 1974, Sf. 379

- ELDEM Sedad Hakkı, "Boğaziçi Anıları", Aletaş Alarko Eğitim Tesisleri A.Ş. Kültür Hizmeti, Çeltüt Matbaacılık Kollektif Şirketi, İstanbul, 1979, Sf.350

- ERCAN, Aktan Müge, "İstanbul yazılı kültür ortamı destancılığının zirvesinde bir Üsküdarlı: Vâsıf Hiç", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu I, Bildiriler, 23-25 Mayıs 2003, sf.370-383

- ERDOĞAN Abdülkadir, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Müdürü, “Üsküdar Su Yolu Haritası”, makale, Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, 1940, Sf. 139-143

- ERGİN Osman Nuri, 1934, İstanbul Şehri Rehberi, İstanbul, 1934, Sf.191

- ETE Ayşin, "Üsküdar Meydanı Düzenlemelerinin Erken Cumhuriyet Dönemi Hikayesi", Üsküdar Kültür, Sanat ve Medeniyet Dergisi, Sayı: 2, Yıl: 2020, Sf. 147–152

- GAUTIER Théophile, "Constantinople of To-Day", Fransızca'dan Yüksek Lisanslı Avukat Robert Howe Gould tarafından tercüme edilmiş, fotograflardan elde edilen gravürlerle resimlendirilmiştir, Londra: David Bogue, 86, Fleet Street, MDCCCLIV (1854).

- GEDİK Nusret, Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, "Tarih Düşürme Geleneğinin İzinde Üsküdar’ın Kaybolmuş Yapıları", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, Bildiriler Cilt II, 19-20-21 Ekim 2018, Sf.245-308

- GEDİK Nusret, Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, "Osmanlı Döneminde Hazırlanan Lügatlarda Üsküdar", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler III, 15-16-17 Ekim 2021, Sf.550-570

- GENÇ Serdar, Yrd. Doç. Dr., Balıkesir Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. "Şehrin Misafirleri: XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Üsküdar’a Gelen Yabancılar", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu IX, Bildiriler Cilt I, 15-13 Kasım 2016, Sf.71-91

-GENÇ Serdar, Dr. Balıkesir Üniversitesi, "XVIII. Yüzyılda Üsküdar Hanları", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, 19-20-21 Ekim 2018, Bildiriler, Cilt II, Sf. 133-153


- GENİM Sinan, "Sultan V. Mehmed Reşad’ın Üsküdar Ziyareti" Üsküdar Kültür, Sanat ve Medeniyet Dergisi, 2020-1, Sayı 9, Üsküdar Belediyesi, Sf. 63-67

- GÜNEŞ Hasan Ali, "Klasik öncesi dönem Türk şiirinde Astroloji, Doktora Tezi, T.C. İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Lisanüsrü Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Eylül 2022, Sf. 198-199

- HAKSAL Ali Haydar, "Üsküdar: Bir şehrin güzel ve ışıklı ruhu", Üsküdar Belediyesi, Üsküdar Sempozyumu I, Bildiriler, Cilt 2, İstanbul, Ocak 2004, Sf.494-500

- HASKAN Mehmet Nermi, "Yüzyıllar Boyunca Üsküdar" 3 Cilt, Üsküdar Belediyesi, Temmuz 2001

- HASOL, Doğan, "Üsküdar Anıları", "Anılar Kuşlar Gibidir" adlı kitabından derlenmiş söyleşi, Mimar●ist Üç Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl 10, Sayı 38, Sf.44-48, Kış 2010

- İNCİCİYAN Ğugios, "XVIII. Asırda İstanbul", çev. Hrand D. Andreasyan, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul Enstitüsü, İstanbul 1976, Sf.134

- İRTEM Süleyman Kâni, "Osmanlı Sarayı ve Haremin İç Yüzü", İstanbul 1999

- KAFALI Salih Yük. Mimar / MUTLU Mehmet Doç. Dr., "Mimar Ali Talat Bey ve Eserleri", II. Uluslararsı Kıbrıs Bilimsel Araştırmalar ve İnovasyon Kongresi, Kongre Kitapçığı, 27-28 Eylül 2025, Sf. 404-424

- KARAARSLAN Mehmet, "İmparatorluğun Hikayesi / Menkıbeler Kıssalar ve Anekdotlarla Osmanlı Padişahları", Yitik Hazine Yayınları, 06.11.2013

- KAHRAMAN Kemal, “Üsküdar'ın Kayıp Sarayları”, Milli Saraylar Sanat Tarih Mimarlık Dergisi, 2019, Sayı 17, Sf. 103- 121

- KESKİN Mustafa Çağhan, "Ruh bir Kuş, Beden bir Kafes: Osmanlı Mimarlığı'nda Ölüm Metaforu", Sanat Tarihi Dergisi, 33/1, Nisan 2024, Sf. 361-393

- KESKİN Mustafa Çağhan, "Köprülü Mehmed Paşa Türbesi’ne İlişkin Bir On Yedinci Yüzyıl Söylencesi", Toplumsal Tarih Aylık Tarih Dergisi, Sayı 316, Nisan 2020, Sf.13-15

- KILIÇKAYA Derya, Öğr. Gör. Dr., Kocaeli Üniversitesi Türk Dili Bölümü, “Yıkım estetiği bağlamında Gautier, Tanpınar ve Orhan Pamuk’ta yangın seyretme zevki”, Littera turca Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi. http://dergipark.ulakbim.gov.tr/littera

- KILINÇ Melek / GÜLEN Mustafa, "Orhan Şahinler'in Türkiye Modern Mimarlığına Bıraktığı İki Miras: İstanbul Ticaret Odası Binası ve Üsküdar Vapur İskelesi", mimar●ist Dört Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl: 18, Sayı: 62, Yaz 2018, Sf. 74-77

- KONYALI İbrahim Hakkı, "Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi", Cilt I, II, Üsküdar Belediyesi, Mayıs 2021

- KUZUCU Kemalettin, Prof. Dr., Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, "Lale Devri'nden Cumhuriyet'e Üsküdar'da İtfaiye Hizmetleri", Uluslararsı Üsküdar Sempozyumu VIII, Bildiriler I, Üsküdar Belediyesi, 21-23 Kasım 2014, Sf. 255-287

- MERAL Safa, KİSHALI Emre, "Mimarlık Tarihi ve Mimari Koruma Ara Kesitinde Bir Inceleme", Araştırma Makalesi, Art-Sanat 13(2020), İstanbul Üniversitesi Yayınevi, Sf.313–334

-MUHACIR Esra, "Üsküdar'da Osmanlı medrese geleneğinin gelişimi ve Mihrimah Sultan Müderrisleri: Ulema Biyografi eserleri ve Ruznamçe kayıtları üzerine bir değerlendirme (1547-1732)", Cihannüma Tarih ve Coğrafya Araştırmaları Dergisi, Sayı VIII, 2-Aralık 2022, Sf. 71-114

- MÜDERRİSOĞLU Ayşen, Dr., Yeditepe Üniversitesi, “İngiliz Seyyah Julia Pardoe'nun Gözünden Üsküdar”, Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, Bildiriler II, 19-20-21 Ekim 2018, Sf.371-392

- NECİPOĞLU Gülru, "Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu'nda Mimari Kültür", İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, Eylül 2013, Sf. 659

- NOYAN Mustafa, “Târih Boyunca İstanbul Faytonları”, Z Dergisi, Sayı III, Zeytinburnu Belediyesi Yayını

- ORMAN Tülay Sezgin, "Yeni Valide Külliyesi", TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 43, Sf: 433-435

- ÖZ Esra, "İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde bulunan FY 1404 numaralı Şehinşahname'nin Minyatürleri", Yüksek Lisans Tezi, T.C. Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı, Türk İslam Sanatları Bilim Dalı, Konya 2019, Sf. 83-84

- ÖZCAN Tahsin, Prof. Dr., “Hayatını Vakfeden Bir Saraylı Gülfem Hatun” makale, Vakıflar Dergisi, Vakıf Medeniyeti Yılı Özel Sayısı Sf. 94-98, 2007

- ÖZDEMİR Alperen, YİĞİT İlker, “Tarihi Ekonomik Coğrafya: XIX. Yüzyıl Üsküdar Kazası Kırsalında Mesleki İhtisaslaşma Örüntüleri” Erdem İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi

- ÖZEMRE Ahmet Yüksel, "Hasretini çektiğim Üsküdar", 2007

- ÖZGÜL İrfan, Harbiye Müzesi, ÇETİN Murat, Kadir Has Üniversitesi, "Üsküdar’ın Bir Osmanlı Kenti Olarak Şekillenmesinde Rum Mehmed Paşa Camiisi’nin Etkisi", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu IX, Bildiriler Cilt III, 11-12-13 Kasım 2016, Sf.367-390

- ÖZGÜLEŞ Muzaffer, "Gülnuş Emetullah Sultan’ın İmar Faaliyetleri", İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Mimarlık Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Eylül 2013

- ÖZKAYA Ahmet Sefa, Öğr.Gör. Milli Savunma Üniversitesi, "Üsküdar'da Bir Kadın Eseri Gülfem Hatun Camii: Tarihçe, Kritikler ve Mevcut Durum", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler III, 15-16-17 Ekim 2021, Sf. 161-193

- PAMUKCİYAN Kevork, "İstanbul Bir Dünya Kentidir" isimli arşiv derlemesi, İnşaat Mühendisleri Odası (İMO), web sitesi, https://www.imo.org.tr/Eklenti/1282,12138pdf.pdf?0&_tag1=D62EDE0D13FC8E8EB5C663026BDA03D0FF64AEFF

- PAMUKCİYAN Kevork, “Depremler, Osmanlı Dönemi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt: III, İstanbul 1994

- PARDOE Julia, "Les Beautés du Bosphore", George Virtue, Londra, George Virtue, 1838, Sf. 55

- PEDLEY Mary, University of Michigan, "Enlightenment Cartography at the Sublime Porte: François Kauffer and the Survey of Constantinople" (Babıali'de Aydınlanma Haritacılığı: François Kauffer ve Konstantinopolis Araştırması), İSAM İslam Araştırmaları Merkezi, The Journal of Ottoman Studies (Osmanlı Araştırmaları Dergisi), Thomas D. Goodrich Armağanı özel sayısı, I. Bölüm, Sayı: 39, 2012

- SALNAME, Chirket-i Hairié-Annuaire de la Société, contenant, un historique de l'entreprise et une monographie du Bosphore, élaboré par la Direction (Şirket-i Hayriye – Yönetim tarafından hazırlanan; işletmenin tarihçesini ve Boğaziçi üzerine bir incelemeyi içeren şirket yıllığı), 1914, Constantinople, Stage. Typo-Lithographique Ahmed İhsan & Cie, Stamboul
.
- SARIDİKMEN Gül, Dr. Öğr. Üyesi, Onsekiz Mart Üniversitesi, “Fausto Zonaro'nun Derviş Resimleri ve Üsküdar”, Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler Cilt I, 15-16-17 EKİM 2021

- ŞAHİNLER Orhan, "Denizcilik Bankası Üsküdar Vapur İskelesi", Arkitekt, S. 1965-03 (320), Sf. 101-104

- ŞEHSUVAROĞLU Halûk Yusuf, "Tarihten Sayfalar", Akşam Gazetesi

- SIÇRAYIK, Anılcan, "İstanbul'da Eski Eser Tahribi (1908-1938)" T.C. Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2019
.
- ŞİMŞEK Muradiye, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, SAATÇİ Suphi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, "Mimar Sinan’ın İstanbul’da İnşa Ettiği Medreselerin Sağlık İşleviyle Yeniden Kullanımlarının Tarihi Mekân Karakterine Etkilerinin Değerlendirilmesi", Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, bāb Mimarlık ve Tasarım Dergisi, Cilt 6, Sayı 2, Sf. 209-228, Temmuz 2025

- TANPINAR Ahmet Hamdi, "Huzur", Dergâh Yayınları, Sf. 179, Eylül 2023, İstanbul

- TOKAY Z. Hale, DAĞTAŞ Serap, "Üsküdar Meydanını Tanımlayan Öğeler, Bu Öğelerin Tarihsel Süreçteki Değişimi ve Meydana Etkileri", mimar●ist Üç Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl 10, Sayı 38, Sf.49-57, Kış 2010

- ULUÇAY M. Çağatay, "Haremden Mektuplar", Vakit Matbaası, 1956 İstanbul, Sf. 55-60

- YALÇIN ÇELİK, S. Dilek, "Eski Şiirin Rüzgarıyla'da Lale Devri ve Dönemin Ruhu", Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi 18, 1 (2011) Sf. 135-159

- YILMAZ Duygu, Jandarma ve Sahil Güvenlik Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesi, Ankara, "Demografik Bir İnkılap: Cumhuriyet Döneminde Doğum ve Çocuk Bakımevleri (1925-1940)", Araştırma Makalesi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Cilt:40, Sayı:110, 12 Kasım 2024

- YİVLİ, Oktay, "Yahya Kemal’in Şiirinde Mekân", Türk Dil Kurumu, Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, Cilt XCVII, Sayı 696, Sf. 680-694  Aralık 2009

- YOLAÇAN Sürgül, "Kamusal Mekân Düzenlemelerinin Kolektif Belleğe Etkisi: Üsküdar Meydanı Örneği", Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Şehir ve Bölge Planlama Anabilim Dalı, Ocak 2021

- YÜNGÜL Naci, "Üsküdar Üçüncü Sultan Ahmet Çeşmesi", T.C. İstanbul Belediyesi Sular İdaresi Müdürlüğü Yayınları, İstanbul Halk Basımevi, 1955

- WHELER George, (in company of Dr. Spon of Lyons), "A Journey into Greece", Book II, London 1682, Sf. 182-183.