Sayfalar

20 Şubat 2018 Salı

Beyoğlu Balo Sokak No:16’da Hermes’in Kadüse’si...

Beyoğlu’na yolunuz düşer, olur da Nevizade sokağına girerseniz;
Nevizade Sokak, eski adıyla Ermeni Kilise Sokak
O hıncahınç yoğunluktaki meyhanelerinin kaldırıma attıkları masalarından arta kalan, iki kişinin bile ancak omuz omuza ilerleyebildiği aralıktan süzülebilirseniz, bir de üstüne “terasta yerimiz var, üst kat boş...” nidaları ile sizi içeri çekmeye çalışan meyhane simsarı garsonları atlatır, taze badem, midye, çiçek satıcılarının hercümercinin girdabından kendinizi kurtarır da geçebilirseniz, sokağın alt ucuna vardığınızda, üstünüzü başınızı düzeltip, kendinize çeki düzen verdikten sonra, bir oh çekip de derin bir nefes almak için başınızı kaldırdığınızda onu farkedersiniz...

İşte tam da o anda, Nevizade, Balo ve Solakzade Sokaklarının kesiştiği o küçük üçgen meydanımsı aralıkta, kaderine terkedilmiş, kırılmış camlarının ardından boş ve karanlık gözleriyle o üçgeni, sizi ve gelen geçeni izleyen, tepeden tırnağa süzen, o yaşlı ve bir zamanların görmüş geçirmiş dört katlı görkemli aile apartmanını farkeder, onun en üst katında, zirvesine (apex), kemerli saçağın altına yerleşmiş kanatlı bir asanın etrafında birbirine sarılmış iki yılan figürü ile göz göze gelirsiniz...

Balo Sokak No:16
Sizi selamlar adeta,
“bunu da atlattınız,
hadi geçmiş olsun”
der gibidir...

İlk anda gerçekten de böyle hissedersiniz, sanki sizinle, sağlığınızla ilgilenmiş, ilgiliymiş gibi gelir. Böyle hissetmeniz de çok doğaldır, bu algıda seçiciliktir, siz de çoğu insan gibi aynı hataya düşer, birbirine sarılmış o iki yılanı gördüğünüz andan itibaren meseleyi sağlıkla, tıpla ilişkilendirmeye çalışırsınız. Zira sağlıkla ilgili tüm meslekler tıpçılar, eczacılar, hatta veterinerler dahi kendilerine seçtikleri amblemlerinde tek ya da çift sarılmış yılan figürü kullanırlar. Ancak bilin ki bunun kesinlikle onlarla bir ilgisi yoktur, bu sadece bir benzerlik ya da yanlışlıkla kullanımıdır o kadar.
Emin olun ki bu gördüğünüz
haberci tanrı Hermes’in Kadüse’sidir;

O, tepesinde iki kanadı ve çevresinde birbirine dolanmış iki yılanıyla Hermes’in altın asasıdır.

Balo Sokak ve

Hermes Kadüse’li 16 Numara



İstanbul Liselerinde edebiyat, felsefe ve sosyoloji okutan, uzun yıllar İstanbul Belediyesi’nde çalışan yazar Osman Nuri Ergin (1883-1961) sokak sokak gezerek İstanbul sokaklarına isim vermişti. Bunu yaparken tarihe, mimariye ve sosyal hayata uygun olmasına özellikle dikkat etmişti. Bu arada elbette bazı hatalar da yapmış, yeni mahalleler düzenlemiş, birçok tarihi mahalleyi ortadan kaldırmış, bazen üç mahalleyi birleştirmiş, ancak o mahalleye isim veren mescit, cami, çeşme gibi önemli yapıları yeni yaratılan mahalle sınırları dışında bırakabilmişti.

Günümüz uydu fotoğrafında Balo Sokak ve yakın çevresi
Galatasaray Lisesi’nden Taksim Meydanına doğru yürürken, Cité de Pera’yı (Çiçek Pasajını) geçtikten biraz sonra solda 20 metre aralıkla ve birbirlerine paralel olarak başlayıp, bir süre sonra birleşerek Tarlabaşı’na kadar ilerleyen iki sokak bulunur. Birincisi eskiden sol Sokak denen Solakzade Sokağıdır, 150 metre kadar sonra ikincisi ile Nevizade Sokağının köşesinde küçük bir meydancık yaparak birleşir. Günümüzde Tarlabaşı Bulvarına kadar uzanan ikinci sokağa Balo sokak denirken, geçmişte sokağın İstiklal Caddesi’nden Nevizade Sokağa kadar olan kısmına Sağ Sokak, o dönemde genelevlerin bulunduğu sonraki devamına da Mektep Sokak denirmiş. Zaten “Mektep”, “aşağı mahalle” gibi genç erkek jargonunda (ortak ağız) genelev anlamına gelir.
Cité de Pera’nın (Çiçek Pasajı) köşesinden Taksim yönünde İstiklal Caddesine bakış.

Osman Nuri Ergin, Sağ ve Mektep sokaklarını birleştirmiş ve Mektep Sokağın ününden ve frengiden dolayı tümüne Afet Sokak adını vermeye niyetlenmiş ancak başına iş açılır diye uyarılarak bu kararından vazgeçirilmiş, tümüne Balo Sokak adı verilmişti. Bir benzer şekilde, Sakızağacı Caddesi ile Balo Sokağını birbirine bağlayan ve yine genelevlerin bolluğu ile meşhur olmuş Abanoz Sokağının adı da Halas Sokağı olarak değiştirilmişti.

Burada durup şunu sormadan edemiyor insan; Hadi Osman Nuri Ergin, başına iş açılmasın diye Sağ ve Mektep Sokaklarına Afet adını verememişti de, Balo Sokak adı nereden peyda olmuştu?
Bilinen bir hikayedir ancak burada tekrar aktarmakta yarar var. Bilindiği gibi İstanbul’da bazı sokak adları vardır ki, yıllardır pek de sorgulanmadan kullanılır gider. Bunlardan en bilineni ve de dikkat çekici olanı “Kallavi” sokak adıdır. Kallavi dilimize Arapçadan geçme bir terimdir ve TDK sözlüğüne göre, isim olarak Vezir ve Sadrazamların giydikleri bir tür kavuğa takılan addır. Sıfat olarak da çok iri, kocaman anlamına gelir. Elbette bu sokağa o isim verilirken bu anlamlar düşünülmemiştir. Bu sokakta bir zamanlar Beyoğlu’nun ünlü Levanten ailelerinden birinin konağı olduğu için, sokağa onların adı verilmiştir. Galata ve Pera Bölgesinde gayrimenkul zengini olan ve Tepebaşı’ndaki Londra Oteli’ni de yaptıran bu ailenin adı Glavani’dir. Sokağa Glavani Sokak adı verilir ancak gelgelelim, dili dönmeyen halkın ağzında kelime evrilir ve en benzeyen Kallavi’ye dönüşür.
Glavani (Kallavi) Sokak, Dün Bugün.















Bu hikayeden hareketle ister istemez aklıma şu soru takılıyor; Acaba Balo Sokak adının da böyle bir hikayesi olabilir mi?

Daha çok Akşam gazetesinde yayımlanmış eski İstanbul’u anlatan yazılarıyla tanınan, yazar, gazeteci ve karikatürist Sermet Muhtar Alus’un (20 Mayıs 1887- 28 Mayıs 1952) bir anlatımında geçen “baloz” tanımı beni düşündürüyor;



“Balozları işletenlerin çoğu, fuhuş batağında yetişmiş, gençliği ve güzelliği elden gittikten sonra eski yavuklularının himayesinde bu işe atılmış kart fahişelerdi. Müşterileri, İstanbul limanına gelmiş yabancı gemilerin kaptanları, tayfaları, ateşçileri gibi Moskof, Fransız, Malta, Yunan milletlerinden ecnebi gemicilerdi. Zaman zaman sarhoş adamlar ve süfli fahişelerle dolu bu yerlere dadanan genç ve toy mirasyediler de olmuş ve ekseriya başlarına türlü felaketler gelmiştir. Bu yerlerin genellikle küçük bir dans pisti ve yedi-sekiz kişilik orkestraları olurdu.”


diye anlatıyor sermet Muhtar Alus,
anlatılanlar çok da Sağ Sokağın atmosferine yabancı değil.

O zamanların Beyoğlu’sunda meyhaneler genellikle zemin katta olur, bodrum katta ya da birinci katta olanlarına ise “baloz” denirmiş. Sadece erkeklerin bulunduğu meyhanelerin tersine, müzik ve dansın da olduğu balozlarda konsomatrisler çalışırmış. Balozların en bilinenleri Yannis Vlahos’a ait Universal, Christos Petropoulos’a ait Anatoli, İoannis Kairis’e ait Afrika, Antilop ve Moskova adlı mekanlarmış.

Acaba diyorum, Osman Nuri Ergin’in sokağın özelliklerinden hareketle koymak istediği Afet adını beğenmeyip, başka bir isim arayışına girenler, sokakta bolca var olan balozlardan hareketle sokağa Baloz Sokak demiş olabilirler miydi. O da evrilerek sondaki Z ve baştaki S sesi zamanla okunur, söylenirken birinin düşmesi sonucunda Balo Sokak olmuş olabilir mi!..
Bu bir iddia değil, tezdir; Glavani, Kallavi olabiliyorsa, neden Baloz, Balo olmasın ki...

1927 yılında İstiklal Caddesinden Sağ ve Sol sokaklarının girişi, solda ünlü Tokatlıyan Oteli ve camlı Fer forgé (ferforje) markizi (giriş kapısının üzerini örten saçak). Sağda tente ile örtülü olan kısım ise Abdülhak Hamit, Süleyman Nazif, Abdülhak Şinasi gibi dönemin ünlü edebiyatçılarının sıklıkla oturup caddeyi seyrederek sohbet ettikleri Otelin Cafe bölümüydü.

İstiklal caddesinden kuzeye doğru Tarlabaşı Bulvarı’na dek uzanan Sahne Sokak ve Balo Sokak arasında kalan Çiçek Pasajı’ndan sonraki parsel, Ağustos 1835’te verilen bir fermanla kâgir olarak yeniden inşa ettirilen ve Patrik Isdepanos Ağavni tarafından 18 Haziran 1838 tarihinde ibadete açılan, Beyoğlu Üç Horan (Yerrortutyun) (Ste.Trinité) Ermeni Kilisesi’nin Vakfına aittir. Bu parselde, 1884’te Haliç’teki Sveti Stefan Bulgar Ortodoks Kilisesi’ni (Demir Kilise) ve Cibali Tütün Fabrikası’nı, İstiklal Caddesi’nde Mısır Apartmanı’nı ve çivi kullanılmaksızın tamamen vidalar ile yapılan ve bu yüzden de Vidalı Köşk adıyla anılan Heybeliada’daki Abbas Hilmi Paşa Köşkü’nü yapmış olan Ermeni asıllı mimar Hovsep Aznavour tarafından inşa edilen ve 14 Aralık 1861’de perdesini Tomas Terziyan Efendi’nin sahnelediği “İki Ahbap Çavuş” oyunu ile açan Şark Tiyatro’su mevcutken, daha sonra aynı yerde 1868’de Alcazar de Byzance Cambazhanesi açılmış, 1869’da da genişletilmiş ve Cafe Oriental olmuştu. 1892 yılında bina yanmış, yerine tekrar bir tiyatro inşaa edilmek istenirken, Grand Bazaar’daki (Kapalıçarşı) lokantası ile ün ve servet yapan Tokat göçmeni Ermeni asıllı Mıgırdıç Tokatlıyan Efendi modern bir lokanta inşaa etmeyi teklif etmişti.

Böylece Mıgırdıç Tokatlıyan Efendi, 1 Ocak 1895 tarihinde çok lüks olarak inşaa ettirdiği ve Dikran, Tavit ve Onnik Beyler tarafından işletilen Splendide Café ve Restaurant ile İstiklal Caddesine yeni bir soluk getirmiş, adeta imzasını atmıştı. Splendide Café ve Restaurant kısa sürede çok ünlenmiş ve çok iyi bir şekilde çalışmış olsa da getirisi giderleri karşılayamamış, söz konusu kirayı ödeyecek başka müşteri de bulamayan kilise vakfı aynı yere Mıgırdıç Tokatlıyan Efendi ile ortak bir otel inşa etmeye karar vermişti.





Böylece 1909 yılında ünlü Tokatlıyan Oteli hizmete girmiş, tüm Avrupa’daki seyahat kitapları otelden bahsetmeye başlamış, o dönemin ünlü bir başka oteli olan Pera Palas ile çekişmeli bir rekabet başlamıştı. Ancak Tokatlıyan Oteli’nin Cadde-i Kebir’de (İstiklal Caddesi) olması ona büyük avantaj sağlamıştı.
Basın fotoğrafçılığı yapmış asıl ününü ise çektiği Atatürk fotoğraflarıyla edinmiş olan
Selâhattin Giz’in (1914-1994) objektifinden Tokatlıyan Oteli’nin girişi.

Otel 150 yataklıydı ve odalarda soğuk, sıcak su, kalorifer, telefon ve çoğunda özel banyo tuvalet mevcuttu. Frenk yaşayışını benimsemiş, İstanbul zenginleri, alafranga yemek düşkünleri, politikacılar, diplomatlar, şairler, yazarlar da Tokatlıyan’a gelir, bu nedenle Tokatlıyan Lokantası ve Oteli Pera’nın politik odak noktalarından birisi olarak sayılırdı. 
1930’larda İstiklal Caddesi, solda sokak köşesinde önünde otomobil olan yapı Cité de Pera, günümüzün Çiçek Pasajı, onun yanında kaburgalı kubbesi ile Tokatlıyan Oteli
Tokatlıyan Oteli, cephelerindeki bosajlı* duvar kaplamaları, sütunları, sütun başlıkları ve kaburgalı Rönesans tarzı kubbesi ile gösterişli bir neoklasik mimariye sahipti.
*bosaj: Bir duvar yüzündeki taşların çeşitli şekillerde pürüzlü ve çıkıntılı olarak bırakılması.
Mıgırdıç Tokatlıyan Efendi’nin vefatından yıllar sonra otel el değiştirmiş, 1950’li yıllara kadar Konak adıyla hizmete devam etmiş, ancak hiçbir zaman eski işletmecilik anlayışının kalitesine ulaşamamıştı.
 Danslı çay saatinde, Tokatlıyan Dancing.

“Erkeklerde ‘Necip Bey’ briyantinli, Ramon Navarro kesimi saçlar; genç bayanlarda ise Norma Sharer kuafürü yaygın görünüyor, ‘Pariziyen’ görünüşüne karşın harem ve selamlık var salonda: Solumuz kız köşesi, sağımız erkek köşesi.

-Gelecek tango’yu beraber oynayalım mı?

- Onu vadettim, bir sonrakine!..

Cumhuriyet Gazetesi’nin 1992 yılbaşı armağanı

Ali Özdamar, BEYOĞLU 1930 / Selâhattin Giz’in Fotoğraflarıyla 1930’larda Beyoğlu, kitabından
Hotel Tokatlıyan’ın bavul etiketi.





Daha sonra eskiyen otel kapatılıp, tasviye edilmiş, otele ait birçok değerli eşya ve antika mobilya yeni oteller ve bazı işletmeler tarafından kapışılmıştı. Yapı daha sonra renove edilerek pasaja ve hana dönüştürülmüştü.

Günümüzde İstiklal Caddesinden Sol (Solakzade) ve Sağ (Balo) sokaklarının girişi, Galatasaray Lisesi tarafından yaklaşımda. Solda ünlü Tokatlıyan Oteli binası durmakta ancak,
artık Tokatlıyan Pasajı ve Hanı olarak işlev görmektedir.

Günümüzde İstiklal Caddesinden Sağ (Balo) ve Sol (Solakzade) sokaklarının girişi, Taksim Meydanı tarafından yaklaşımda. Solda ünlü Tokatlıyan Oteli binası tüm haşmetiyle durmakta ancak, artık Tokatlıyan Pasajı ve Hanı olarak işlev görmektedir.








Balo Sokağın da görüldüğü Aralık 1905’te

topoğraf Jacques Pervititch tarafından çizilen Sigorta Haritalarının 39 numaralı paftasında, Balo Sokak, Sağ Sokak ve Mektep Sokak olarak, Solakzade Sokak ise Sol Sokak olarak adlandırılmıştı.


İngiliz haritacı Charles Edward Goad’ın (1848-1910) Aralık 1905’te çizdiği
İstanbul Sigorta Haritalarının 39. Paftasında Balo sokak ve civarı.
Bu haritada Balo sokak Sağ sokak, Solakzade sokak ise Sol sokak olarak adlandırılmıştır.
Ayrıca günümüzün Halas sokağı, Abanoz sokak, Büyük Bayram sokak, Bayram sokak olarak, Yeşilçam sokağı da Yeşil sokak olarak adlandırılmıştır.
Güzel Sanatlar Akademisi 1932 yılı mezunlarından Yüksek Mimar Suat Nirven tarafından 1946-1950 yılları arasında çizilmiş olan ve Pervititch Haritaları'nın tamamlayıcısı niteliğindeki 55 (1946) ve 57 (1950) nolu paftalarda Balo Sokak ve çevresi. 

Güzel Sanatlar Akademisi 1932 yılı mezunlarından Yüksek Mimar Suat Nirven tarafından
çizilmiş 1946 tarihli Balıkpazarı (pafta 55) haritasında Balo ve Mektep Sokakları ve çevresi

Güzel Sanatlar Akademisi 1932 yılı mezunlarından Yüksek Mimar Suat Nirven tarafından
çizilmiş 1950 tarihli Beyoğlu (pafta 57) haritasında Balo ve Abanoz Sokakları ve çevresi
Abanoz (Halas) Sokakta Genelevler
1908'den sonra genelev olarak kullanılan Abanoz Sokağı’nda (Halas Sokak) bir ara çalışan ev sayısı 45’e, bu evlerde çalıştırılan kadın sayısı da 500’e ulaşmıştı. 1948’de kapatılan evler 1958’de yeniden açılmış, 1960’dan sonra kimlik kontrolü sağlamak için sokağın Balo Sokak ve Sakızağacı caddesi çıkışlarına duvar çekilerek birer kapı yapılmıştı. 25 Şubat 1964 gecesi, İstanbul İl Zührevi Hastalıklar ve Fuhuşla Mücadele Komisyonu’nun 17 Ocak 1963’te almış olduğu karar Danıştay tarafından onaylanınca Galat dışındaki tüm genelevler kapatılmış, ancak bazı evler gizli olarak 1974’e kadar çalışmışlardı.

Abanoz Sokağı Türk yazınına da konu olmuş, Ziya Osman Saba, “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”nde O sokak, Nedim Gürsel, “Kadınlar kitabı”nda O Kadın, Cevdet Kudret, “Hoş geldin Victory”de Sokak, Naim Tirali, “Yirmibeş kuruşa Amerika”da Arka Sokak öykülerinde Abanoz Sokağı anlatmışlardı.


İstiklal Caddesinden Sağ Sokağa ya da günümüzdeki adıyla Balo Sokağına girildiğinde iki, üç, bilemedin dördüncü yapı bir zamanların ünlü Cirqué de Pera’sıdır. Pera Sirki, ilk inşaa edildiğinde içerisinde cambaz ve binicilik gösterileri (at cambazhanesi) yapılan basit bir yapıdır. Daha sonra Operaya çevrilen Pera Sirki aydınlatmasının yetersizliği ve geçmişte at cambazhanesi olarak yapılmış olması nedeniyle beklenen ilgiyi görmemişti. Pera Sirki, aynı zamanda, girişi İstiklal Caddesi’nden olan (No:62) ve Hristiyan Arap Hacar Ailesi tarafından 1885 yılında yaptırılmış olan Halep Pasajı’nın arka komşusudur. 1904 yılında Halep Pasajı’nın yanması üzerine mimar Patroklos Kampanakis tarafından her ikisinin yerine yeni bir pasaj ve  Cirqué de Pera’nın eski yerine denk gelen, bir rivayete göre Viyana’daki Burghtheater’in ikizi olarak, yeni bir tiyatro binası yapılmıştı. İlk açıldığında Varyete Tiyatrosu olarak anılan bu bölüm, Osmanlı döneminde inşaa edilmiş ve bugün halen ayakta olan tek tiyatrodur. Sahnesinde meşhur Kel Hasan’ın gösterilerde bulunduğu bu tiyatroda Cumhuriyet’in ilanından sonra Bedia Muvahhit ve Neyire Neyir gibi ilk Türk Kadın sanatçılar sahne almışlar, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Othello burada oynanmış, Şehir Tiyatroları daha sonra buraya Operet bölümü kurmuş Cemal Reşit Rey’in Deli Dolu Opereti bu salonda sahnelenmişti. 1942 yılında yapının mülkiyeti değişmiş, yapının yeni malikleri salonun adını Ses Tiyatrosu olarak değiştirmişlerdi. Avni Dilligil’in kurduğu Ses Opereti 15-16 yıl bu salonda devam etmiş, bu Operette Türk Tiyatro’sunun önemli oyuncuları Semiha Berksoy, Halide Pişkin, Tevhit Bilge, Renan Fosforoğlu, Mürüvvet Sim, Aziz Basmacı, Ali Sururi, Aliye Rona, Vahi Öz, Hulusi Kentmen, Eşref Kolçak ve Turgut Boralı sahne almışlardı. 1962 yılından sonra da Haldun Dormen tarafından kurulan Dormen Tiyatrosu, altı yılını Kent Oyuncuları ile birlikte olmak üzere on yıl bu salonda faaliyet göstermiş, 1972’de Dormen tiyatrosu kapanınca salon maalesef seks filmleri gösterilen bir sinemaya dönüşmüştü. Nihayet 1989 yılında Ferhan Şensoy salonu büyük bir onarımdan geçirmiş ve 550 kişilik bir salon haline getirmişti. Halen de Ferhan Şensoy’un yönetiminde Ortaoyuncular Tiyatrosu olarak hayatını sürdürmektedir.



Yıl 1962, Dormen Tiyatrosu “Altın Yumruk” oyununun kulisi.
En arkada ayakta Tuncel Kurtiz, sağ baştaki Kâmran Yüce, soldan ikinci İzzet Günay ve hemen yanında Nisa Serezli, ön sırada Yılmaz Köksal. 

1962 yılında Dormen Tiyatrosu’nda “Altın Yumruk” adıyla bir oyun sahnelenir. Müşfik Kenter, Ayfer Feray, Altan Erbulak, Nisa Serezli, Metin Serezli, Erol Günaydın, Kâmran Yüce, Tuncel Kurtiz, Yılmaz Köksal, Yüksel Gözen, Erol Keskin gibi dev bir kadronun yer aldığı oyunun sahne amiri, amatör olarak tiyatro ile ilgilenirken, 1962 yılında Dormen ve Kenter Tiyatrosu’nun açtığı bir sınavı kazanarak kursiyer olan ve ilk profesyonel tiyatro deneyimini Altın Yumruk’ta yaşayan Hadi Çaman’dır.

O günleri Hadi Çaman, 2002 yılında basılan “Güzeltmek” adlı anı kitabında şöyle anlatır;

Tiyatro, Sinema sanatçısı, Yönetmen ve Yazar Hadi Çaman (1943-2008)
2002 yılında basılan ve oğlu Efe’nin çocukluğunda bir oyuncağı babasına uzatıp
“Güzelt Baba” demesiyle ortaya çıkan, “Güzeltmek” isimli anı kitabının
16. sayfasındaki “Ciddi Adam” başlıklı hikayesinde, Balo Sokağı’nı anlatır.


CİDDİ ADAM


“Her yazımda mutlaka DORMEN’li yıllara götürüyorum sizleri. Demek ki, insanın yaşamında ilkler hep en önde, izleri daha bir kalıcı oluyor. İlk oyunum ‘ALTIN YUMRUK’... Yumruk gibi bir kadro... Müşfik Kenter, Ayfer Feray, Altan Erbulak, Nisa Serezli, Metin Serezli, Erol Günaydın, Kâmran Yüce, Tuncel Kurtiz, Yılmaz Köksal, Yüksel Gözen, Erol Keskin ve tabii ben... Evet, Erol Keskin... Meslek yaşamım boyunca tanıdığım, yaptığı işi en ciddiye alan beş kişi varsa, mutlaka birincisi odur. Dormen Tiyatrosu’nun en güzel geleneklerinden biri, ‘sahne amirliği’ kadrosudur. Sahne amiri, bir oyunun en önemli adamıdır. Yazar yazmış, yöneten yönetmiş, oyuncular onca provanın sonunda rollerini çıkarmış, dekoratör dekorunu, desinatör kostümlerini teslim etmiş, artık komuta sahne amirine geçmiştir. Yinelenen her oyunda, bininci temsil bile olsa sorumluluk ondadır. Oyunun eksiksiz olmasından o sorumludur. En büyük avantajı ise tüm oyun süresince sahne gerisinde, panoların ardında olacağından, oyunun nabzını elinde tutmasıdır. O sırada, oynayan ustalarını her gösteride en yakından izleyecek, en yakından duyacaktır. Salonu dolduran yüzlerce insanın tepkilerini her gün onlarla bölüşecektir. Dormen Tiyatrosu’nun en önemli sahne amirleri Erol Keskin, Altan Erbulak, İzzet Günay, Yılmaz Köksal diye anlatılırdı bize. Köksal’dan sonra nöbeti rahmetli Yüksel Gözen’le ben devraldım. En az sekiz oyunda sorumluluk yüklendim. Bizden sonra da sevgili Muhsin Kurtaran...

İlk oyunum, ilk sahne amirliğim ‘Altın Yumruk’...

Sahnem hazır, dekor eksiksiz, herkes odasına çekilmiş makyaj yapıyor, kostümlerini giyiyor. Bu arada ben de hazırlanıyorum. Keşiş entarimi giydim, boynuma haçımı taktım, kapüşonum başımda, ayağımda sandaletler, elimde İncil. Hazırım yani. Zaten birinci zil verilmiş. Heyecan dorukta. Her an çişim geliyor, karnım ağrıyor, çok doğal. O sırada Yüksel yanıma geliyor, “Erol Abi seni istiyor,” diyor. Fırlıyorum odasına. Hemen hemen o da hazır. Başını çeviriyor ve, “Bu ne?” diye soruyor. Önce anlamıyorum. Çizmelerini gösteriyor bana. “Bu,” diyor, “bu...” Pırıl pırıl çizmeler, yeni boyatmışım. “Boyattım abi,” diyorum. “İyi halt etmişsin. Oğlum asfalt yoldan değil, seferden geliyorum, seferden. Bu çizmelerin leş gibi olması gerek...”

Haklı, vallahi haklı. Hemen sokağa fırlıyorum. Beyoğlu Balo Sokak... üstümde entari, ayaklarımda sandaletler, koşuyorum... Toprak arıyorum. Ne gezer!.. Şimdiki gibi değil, pırıl pırıl her yer, bal dök yala Allah kahretsin! Yok yok. Sokağın kahvecisi Halis görüyor beni: “Hayrola, ne bu telaşın?” Durumu anlatıyorum hemen. Cin gibi hergele, Beyoğlu piçi. “Al,” diyor, “ben sana kül vereyim.” Hay aklınla yaşa. Kapıyorum külü, doğru tiyatroya. Bir kap bulup, bulamaç yapıyorum hemen. Koşuyorum Erol’a, “Uzat,” diyorum, “çizmelerini.” Elimdekine bakıyor, “Nedir bu?” diye soruyor. “Çamur,” diyorum. “Olur mu oğlum, kuruyunca bembeyaz kesilir bu kül.” Sonra da, “Tamam tamam. Bugünlük sür bakalım,” diyerek uzatıyor çizmelerini. ertesi gün Paşabahçe'den iki kesekağıdı gerçek toprak getiriyorum hazrete. Ve gerçek çamurlu çizmelerle dönüyorum seferden... İçimdeki öfke ise yaman. “Ulan, Erol Abi, belki de killi topraklardan geliyorsun, 'beyaz çamur' olamaz mı, diye söyleseydin ya,” diye kuduruyorum. Ama söyleyemiyorum. Hiçbir gün de, hiçbirine söyleyemedim. Ne iyi etmişim değil mi. Bugün doğru diye bildiğim, doğru diye yaptığım her şeyi o tapılası titiz adamlardan öğrendim ben.

Titizliğim oradan geliyor.”

Tiyatrodan sokağa fırladığını, üstünde entarisi ve ayağında sandaletleri ile kendisini Balo Sokağına attığını anlatan Hadi Çaman’ın Ses Tiyatrosu’ndan Balo sokağına, Halep Pasajı’ndan İstiklal’e çıkarak geçtiğini düşünmüyorum. Büyük bir olasılıkla Ses Tiyatrosu’nun kulisinden direkt olarak Balo sokağına açılan bir kulis kapısı olmalıdır.

Balo Sokağının tarihi de Pera’nın bu kısmındaki önce Ermeni, Rum ve Levanten burjuva ailelerinin yaşadığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun sonlarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk burjuva ailelerinin onlara katıldığı, kötü şöhretli Abanoz Sokağa rahatsızlık verecek derecede yakın bulunan diğer pek çok sokağa benzer. 1930’larda ve 1940’lar boyunca Beyoğlu Merkez Karakolu Balo Sokak ile Nevizade Sokağının köşesinde bugün Interroyal Hotel’in bulunduğu arazide yer almaktaydı.


Balo sokağının bu köşesinin birçok konuğu olmuştu. Önce bu köşede, 1861’de Suriye’de yaşanan Hristiyan-Müslüman çatışmalarından sonra Avrupa devletlerinin isteği üzerine kurulan Osmanlı Devleti’ne bağlı ancak özerk bir birim olan Cebel-i Lübnan Mutasarrafı Yusuf Franco Cussa Paşa’nın evi bulunuyordu. 1855’te İstanbul’da doğan, öğrenimini Cebel-i Lübnan’da ailesinin yanında yapan ve katolik bir rum olan Yusuf Franco Kusa (Cussa) daha sonra Hariciye Nezareti hizmetine girmiş, 1899 yılında I. Lahey Sözleşmesi’nde Osmanlı Devleti’ni temsil etmiş, Hariciye Nazırı Kalem-i Mahsus (Özel Kalem Müdürü) olarak görev yaparken vezir ünvanını almış ve 8 Temmuz 1907’de Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığına tayin edilmişti.
Yusuf Franco Kusa’nın kaleminden, Youssouf Bey
Yusuf Franco Kusa, Aralık 1912’ye kadar
5 yıl Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı görevinde kalmış, 18 Aralık 1918’de Posta ve Telgraf Nazırlığı’na atanmıştı. Posta ve Telgraf Nazırlığı görevini 24 Şubat 1919 tarihine kadar sürdürmüş daha sonra da Mart 1919 tarihine kadar Hariciye Nazırlığı görevini sürdürmüştü. Devlet adamlığının yanı sıra karikatürcülüğüyle de tanınan Yusuf Franco Kusa’nın karikatürlerinden oluşan bir sergi 2016’nın Ocak-Haziran ayları arasında “Yusuf Franco’nun İnsanları - Bir Osmanlı Bürokratının Karikatürleri” başlığı ile Pera’da Koç Üniversitesi, Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi - ANAMED Galerisi’nde sergilenmişti.
“Yusuf Franco’nun İnsanları - Bir Osmanlı Bürokratının Karikatürleri” Sergisinde yer alan
Yusuf Franco Cussa’nın karikatürlerinden bazıları.
40-45 yılları arasında Cebel-i Lübnan Mutasarrafı Yusuf Franco Cussa Paşa’nın evi karakol olarak kullanılmaya başlanmıştı. Beyoğlu Merkez Karakolu, Tarlabaşı ve Kulluk Sokak köşesine taşınmadan önce Nevizade ile Balo Sokağın kesiştiği köşede yer almıştı. O yılları ve sokağın durumunu mimar, yazar, seramikçi ve ressam Cihat Burak, şair Suavi Koçer, şair Orhan Veli Kanık ve Sait Faik Abasıyanık ile yaşadığı bir anısından bahsederken şöyle canlandırmıştı kelimelerinde;

“Hep beraber kalktık, Orhan Veli yarı uyku halinde, Suavi Koçer ne olup bittiğini anlayamamış gibiydi, kafile halinde gidiyorduk, karakol Balo Sokağı’nın karşısında bugün sıhhi banyonun bulunduğu Otel İmparator’un bulunduğu yerdeydi. Siz burada bekleyin dedi Sait Faik, ben komiserle konuşmaya yalnız gideceğim. Aradan epeyce bir zaman geçti, yukarıda neler olup bittiğini merak etmeye başlamıştık, ama Sait Faik, bize gelmememizi sıkı sıkı tembih etmişti. Ne kadar bekledik bilmiyorum ama bana pek uzun geldiydi. Birden ilerdeki binanın kapısında Sait Faik, komiserle bizi oraya getirenlerden birini gördük, komiser epeyce yıldızlı, ayaklarında getirleri, belinde palaskası, tabancasıyla babacan bir adamdı, orada durmuşlar gülüşüyor, şakalaşıyorlardı, sonra öpüşerek ayrıldılar, suçlu olarak girdiği yerden komiserin kapılara kadar inerek ağırladığı bir misafir olarak çıkan Sait’i ölümden dönen birisini karşılar gibi karşıladık, sonra anlattı bize. İsmini söyleyince komiser yer gösterip oturtmuş, meğer Sait Faik’in meraklı bir okuyucusuymuş, ötekilere durumu anlattırmış, üstünde durmamış bile, kahveler çaylar içilmiş, edebiyat, şiir, hikayeden konuşulmuş bir süre sonra bizim gördüğümüz gibi dost olmuşlar öpüşüp koklaşıp ayrılmışlar.”


1950’lerde burjuvaların göç etmesinin ardından, Balo Sokak pavyonlarla yozlaşmaya başlamış, neredeyse yasadışı kumar batakhanelerini ve genelevleri kontrol eden Karadeniz çetelerinin karargahı haline gelmişti.

1966 yılında Türker İnanoğlu, senaryosunu Safa Önal’ın yazdığı, başrollerini Hülya Koçyiğit (Hülya), Yusuf Sezgin (Yusuf/Ali) ve Önder Somer’in paylaştığı “Ölmek mi Yaşamak mı” adlı filmin bazı sahnelerini Cebel-i Lübnan Mutasarrafı Yusuf Franco Cussa Paşa’nın evinin yerine yapılmış olan ve Ece Turizm tarafından işletilen Otel İmparator’da çekmişti. 


Filmde, Yusuf’un kendisini bir fabrikatörün oğlu olarak tanıttığı Hülya Açıkalın, Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu öğrencisiydi. Aslında Yusuf bir hırsızdı ve ufak tefek hırsızlıklardan kazandıkları az geldiği için arkadaşları Cemil ve Ferit ile büyük bir soygun planlamış, bir büronun kasasından büyük miktarda para çalacakları sırada bekçi Cemil’i vurmuş, Cemil ise ölmeden önce Yusuf ve Hülya’nın adını vermişti. Bir polis komiseri olan Ekrem, Hülya ile işbirliği yapıp Yusuf’u bulmak istemekteydi. Komiser Ekrem İzmir’e gidip, olaydan sonra ailesinin yanına giden Hülya’yı “Cemil ifadesinde ‘Yusuf’un soygundan sonra izini kaybettirmek için isim değiştirip bir müddet oto tamirciliği yapacağını’ söyledi” diyerek ikna etmiş ve onunla birlikte trenle İstanbul’a gelmişlerdi.


Hülya ve Ekrem güzel bir tren yolculuğundan sonra Balo Sokak’taki İmparator Otel’de 109 ve 110 numaralı odalara yerleşmişlerdi. Gündüzleri oto tamirhanelerini dolaşıp Yusuf'u arayacaklardı. O gece Hülya Komiser Ekrem’i atlatıp kendi başına Yusuf’u bulmak için otelden kaçmaya kalkmış, ancak Komiser Ekrem Hülya’nın kapısına onun odadan çıkıp çıkmadığını anlamak için kürdan koyduğu için onu takip ederek Yusuf’a ulaşabilmişti.

Film Hülya ve Yusuf’un şu replikleri ile son bulmuştu:

Yusuf; “Her şey bitti Hülya.”

Hülya; “Kurtulacaksın. Seni bekleyeceğim. Her şeyi unutacağız.”

Yusuf; “Unutacağız sevgilim.”



Tam da işte o sıralarda, 1964-1967 yılları arasında, birer yıl arayla 3 kez silahlı saldırıya uğrayan, bu üç pusudan da kurtulup, bu saldırılarda bir kişiyi öldürüp üç kişiyi yaralayan Dündar Kılıç, Beyoğlu’nda küçük bir kahvehane açmış, daha sonra burayı kapatıp Balo Sokak’taki Büyük Lokal’e geçmişti. Dündar Kılıç, üç saldırının sadece birinde yara almış, akciğerine isabet eden kurşunu ömür boyu orada taşımıştı. İstanbul’a gelmeden önce bir süre işlediği bu cinayetten dolayı cezaevinde kalmış ve tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmişti. Üç pusudan da kurtularak ve artık bir “leş sahibi” olarak İstanbul’da nam salacaktı. Ünlü mafya babası Dündar Kılıç’ın belli zamanlarda Balo Sokak’taki bu lokalde insanları kabul ettiği ve görüştüğü bilinirdi. Dündar Kılıç’ın Kahvesi diye tanınan bu Lokal, bitirimlerin uğrak yeri olarak ün yapmıştı. Dündar Kılıç’ın Lokaline uğrayan bitirimlerden birisi yeraltı dünyasının tanınmış kabadayalarından, Kılıç’ın kızkardeşi Kısmet ile evli olan ve 17 yaşında ablasına pazarda laf attı diye birini öldürüp yedi yıl hapis yattıktan sonra 1974 affından yararlanarak çıkan Sürmene’li Nurullah Çınar’dı. Bir diğeri ise maço ve sert bir delikanlı olan 1938 Bayburt doğumlu Of’lu ve “Kırmızı Mercedes”li Marlon Kemal’di ancak o farklı bir taraftandı; “Marlon” Kemal Şimşek, Eyüp Cumhuriyet Savcısıydı.
Onu Marlon Brando’ya benzeten ve “Rıhtımlar Üzerinde” filmindeki Brando’nun canlandırdığı “Terry Malloy” gibi boksa meraklı olan Kemal’e, üniversite sıralarında arkadaşları takmıştı bu adı. O günden sonra artık onun gibi giyiniyor, saçını onun gibi tarıyordu, maçoydu, sertti ve sözünü sakınmayan bir isyankardı Marlon Kemal...
Elia Kazan’ın 1954 yapımı ünlü filmi (On The Waterfront) Rıhtımlar Üzerinde filminde
Terry Malloy rolünde Marlon Brando.


Çocukluğu ve gençliği Balat’ta geçen, İstanbul Hukuk Fakültesi’nde medeni hukuk dersinde sınıfa soktuğu kedi yüzünden profesörünün hışmına uğrayıp atılan, ancak Ankara Hukuk Fakültesi’nde eğitimi tamamlayabilen Kemal Şimşek, farklı bir savcıydı. Bir gün izleyici olarak gittiği bir arkadaşının duruşmasında kendisini tanıyan hakim “Sen ne biçim bir savcısın, ne işin var böyle kişilerle, nasıl bunlarla arkadaşlık edersin?” dediğinde; “Sayın yargıç kimi topa meraklıdır, kimi kelebek avcılığına. Ben ise delikanlı, mert, kabadayı insanların aşığıyım” diye cevap vermişti. İddialara göre çift tabanca taşıyan Marlon Kemal tam da “gündüz insan gece hırt” deyimine uygun olarak, gündüzleri prensiplerinden asla vazgeçmeyen, kanunlara bağlı, otoriter bir devlet memuru, Cumhuriyet Savcısı iken, geceleri, adam dövmekten çekinmeyen, kumarhanelerden çıkmayan, kumar, gasp, kaçakçılık ve cinayetten aranan veya sabıkalılardan oluşan alem içerisinde bir kabadayıya dönüşen, kumar oynarken de hep viski içen bir bitirimdi.

Po­lis­ler ta­ra­fın­dan “fa­hi­şe­” ya da “ha­yat ka­dı­nı­” di­ye aşa­ğı­la­nan ka­dın­la­ra des­tek çı­kar, “On­lar da Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti­’nin va­tan­da­şı­” di­ye po­lis­le­re kı­zıp, o ka­dın­la­ra “ha­nı­me­fen­di­” di­ye hi­tap ederdi. İş­ken­ce­ye de kar­şıy­dı. İfa­de için ma­ka­ma ge­ti­ri­len sa­nık­la­ra iş­ken­ce ya­pıl­dı­ğı­nı an­la­yın­ca po­lis­le­rin üze­ri­ne yü­rü­düğü olurdu.

Marlon Kemal bir milletvekili, bir başkomiser, bir bekçi ve iki polis memurunu dövdükten sonra, İstanbul’dan ve gece alemlerinden uzaklaşsın diye, Eskişehir’e savcı yardımcılığına atanmıştı.
Ama bu onu İstanbul’dan uzak tutmaya yetmemiş, sık sık rapor alıp İstanbul’a kaçmış, yine o çok sevdiği gece hayatına akmıştı.
İstanbul’a geldiğinde artık eski parlak günlerindeki gibi Hilton Oteli’ndeki özel odasında kalmıyor, Balo Sokak’ta, Otel İmparator’da kalıyordu. 7 Mart 1977 Pazartesi gecesi saat 01:30’da Beyoğlu’nda hemşehrisi Of’lu Osman’ın (Cevahir) Emek Kulübü’nde bezik oynarken bir ara canı sıkılıp kalkmış, müdüriyet odasına geçmiş, ceketinin iç cebinden kumar alacaklı listesinin olduğu not defterini çıkartmış, masadaki telefondan samimi arkadaşı Of’lu İsmail’in (Hacısüleymanoğlu) numarasını çevirmeye başlamıştı ki, Nurullah Çınar odaya girmiş ve üzerine tüm şarjörü boşaltmış, iri yarı, hafif ince bıyıklı, saçları hafif dökük, bıçkın delikanlı Marlon Kemal boylu boyunca masanın kenarına yatmış, kalmıştı. Nurullah, panik halinde odadan çıkarak, şaşkınlık içerisindeki insanlara bir “Haydi eyvallah” çekmiş ve İstanbul sokaklarında gecenin karanlığına karışmıştı. İki saat sonra olay yerine gelen polisin tutanağında Marlon Kemal’in üzerinden çıkanlar, “tek taş pırlanta platin yüzük, beş pırlantalı altın bir yüzük, 70 bin TL nakit para, Dunhill marka altın kaplama bir dolmakalem, 14’lü Browning marka tabanca” olarak kayıtlara geçmişti.

Kısa bir süre içerisinde yakalanan Nurullah Çınar, sorgusunu yapan iki komisere “Kemal ağabeyi severdik, sayardık, Kemal Şimşek’i başkası öldürseydi tabutunu bugün yine biz taşıyacaktık” diyerek ifade vermeye başlamış, “Fakat son günlerde gereksiz yere adam dövüyor, yok yere olay çıkartıyordu” diye devam etmiş, “Son olarak Beyoğlu İmparator Otel’de yatıp, biriken borcunu ödemeyen bir arkadaşımı döverken gördüm müdahale etmeye çalıştım. ‘Ağabey neden yaptın, arkadaşım para ödemeyecek adam değildir’ demeye kalmadan, bana da hakaret edip girişti ve tekmeledi.” diyerek nefeslenmiş;
“Kemal ağabey, Eskişehir’e dönene kadar Balo Sokağına gitmemeye karar vermiştim. Olay gecesi ise ben her zaman gittiğim Emek Pavyon’da oturuyordum, sürekli buraya gelir televizyon seyrederdim, param olursa da kumar oynardım. Bir ara ‘Savcı Kemal geldi’ dediler, ben ilgilenmedim. Başka bir odaya girdi. Ben oyun oynadıklarını sanarak, telefon etmek için müdüriyet odasına girdiğimde, Savcı telefonla konuşuyordu. Bana ‘Ne o, artık belinde toplu tabanca ile mi karşıma çıkıyorsun’ dedi. Ben kötü davranmamasını istedim, yumruk savurdu, kaçtım, kendimi korudum. Yumruk suratıma gelse olduğum yerden kalkamazdım. Bu arada, tabancamı çektim ve arka arkaya ateşledim, tabancam boşaldı, o hala ayakta duruyordu, bitişik odaya kaçtım ve silah sesleri duydum, tekrar tabancamı doldurdum ateş ederek kaçtım.” diyerek itirafını tamamlamıştı.
Nurullah, ayrıca Savcı Kemal Şimşek’in o günlerde sık sık tabanca çektiğini öne sürmüş, “Kimse onun gittiği yere gitmiyordu. Bela çıkmasın diye kimse onunla kumar oynamak istemezdi” demişti. 

Olayın gerçeği hiç bir zaman tam olarak aydınlanamamıştı. Bir süre, o sıralarda Toptaşı cezaevinde yatan Dündar Kılıç’ın adı cinayetin azmettiricisi olarak gazetelerde yer almış, hakkında bir soruşturma açılmamış ancak sadece tanık olarak dinlenmişti. Dündar Kılıç, ifadesinde “Marlon Kemal kumar borçlarını toplamaya gittiğinde son günlerde hep yanında Nurullah Çınar’ı götürüyordu”,
“Sevdiğimiz iyi bir kardeşimizdi, neden öldürüldüğünü ben bilemem” demişti. Ancak herkes çok iyi bilirdi ki, Dündar Kılıç “iyi bir kardeşimiz” dediği kimseleri aslında pek sevmezdi. Kemal Şimşek’i öldürmekten sanık Nurullah Çınar’ın yargılanmasına ancak cinayetten 7 ay sonra  idam isteği ile 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlanabilmişti. Nurullah Çınar 20 yıl ceza almış, 1981’de cezaevinden firar etmiş, 2000 yılında da ölmüştü.


Kaderin bir cilvesi olsa gerek, Savcı “Marlon” Kemal Şimşek’in öldürüldüğü sırada kaldığı 7 katlı İmparator Oteli, kısa bir süre sonra kapanmış, bina Beyoğlu Adliyesi olarak kullanılmaya başlanmıştı. Meyhaneler Sokağı ve batakhanelerin ortasında bir Adliye binası, sanki içkiyi fazla kaçırıp, ortalığı kırıp dökenleri acilen adalete teslim etmek istercesine...


26 Şubat 1986 tarihli Milliyet Gazetesi haberi

Otel işletmecisi Ece Turizm, Yapı ve Kredi Bankası’na olan 118 milyon TL’lik borcunu ödemeyince gayrimenkule haciz gelmiş, 240 Milyon TL değer biçilerek bina açık arttırmaya çıkartılmıştı. Sonrasında Adliye binayı tahliye etmiş, bina boşaltılmış ve yavaş yavaş bakımsızlıktan harabeye dönüşmüştü. Sonra yeni bir otel projesi için eski bina yıkılmış, inşaata başlanmış ancak nedendir bilinmez uzun süre yarım kalmış, Nevizade Sokağın Balo Sokağa açıldığı köşede bir yüz karası olarak uzun yıllar sac perdelerin arkasında kala kalmıştı. O sac inşaat perdesinin dibinde kaldırımın üzerinde atılmış rahleye oturup sırtımı sac perdeye dayayarak bir yandan bira yudumladığım, bir yandan da gelen geçeni izlediğim günleri hatırlarım. Sonra birden inşaata can gelmiş, 2001 yılında Tepe Grubu’na bağlı MTM Proje bürosu tarafından Pera özelliklerine uygun bir mimariyle projelendirilen 7 katlı bina tamamlanmış, Muzaffer Ece’nin varisi Alpay Ece tarafından önce Nevizade Sokağa bakan cephede Gideros “Şık Meyhane”, ardından bir yıl sonra da iç düzenlemeleri tamamlanan bina dört yıldızlı Interroyal Hotel olarak işletmeye açılmıştı. 1999 yılında hayatını kaybeden Muzaffer Ece, yıllarca sahibi olduğu bu mülkü Pera’ya yaraşır bir şekilde değerlendirmeye çabalamış ancak gelinen bu olumlu sonucu görememişti.
Interroyal Hotel


Interroyal Hotelin girişinden Balo Sokağa ve 18 numaraya bakış.
Nevizade sokağa bakış, Sağ tarafta Gideros “Şık Meyhane”



Balo Sokaktan Abanoz Sokağa giriş
Balo Sokak’tan bir an için Halas Sokağa ya da eski adıyla Abanoz Sokağa dönecek olursak; 19. yüzyılın son on yılında, bu sokağın iki yanında Beyoğlu’nun eğlence yerlerinde çalışan yabancı aktör, aktris, şarkıcı, dansçı ve diğer gösteri sanatçılarının yaşadığı pansiyonlar sıralanmıştı. 20. yüzyılın ilk on yılına gelindiğinde ise bu pansiyonlarda giderek daha çok konsomatrisler kalmaya başlamışlardı. 80’lerin başında Tarlabaşı Bulvarı genişletilirken tamamen yok olan Küçükyazıcı Sokak, Kilit Sokak, bir kısmı yok olan Topraklüle Sokak ve Karnavala (bugün Büyük Bayram) Sokaklarında ilk genelevler açılmaya başlamıştı.
Ancak Balo Sokaktaki (daha doğrusu Balo Sokağın alt kısmı, o günlerdeki adıyla Mektep Sokaktaki) genelevler diğer sokaklardakilerden daha yüksek sınıfta ve hijyenik koşulları beklentileri karşılayabilecek nitelikte, işletmecilerin özellikle tuvaletleri temiz tutma gayretleri üst seviyedeydi.
USS Missouri Zırhlısı’nın (BB-63) İstanbul Ziyareti anısına
bastırılmış olan Posta Pulu.
Bu bölge en yoğun günlerinden birisini 5 Nisan 1946’da, Amerikan Missouri zırhlısının Dolmabahçe’ye demirlediği gün yaşamıştı. Missouri zırhlısının gelişinden iki gün önce bölge kapatılarak evler boyanmış ve baştan aşağı temizlenmişti. Belediye Missouri zırhlısından karaya inecek denizcileri Dolmabahçe’den Pera’ya taşımak için özel olarak otobüs servisi koymuş, denizciler Pera’da rehberler tarafından karşılanmışlardı. 1948 yılına gelindiğinde bölge birkaç ay kapatılmış, yeniden açıldığında Abanoz Sokak ile sınırlandırılmış ve her evde ortalama olarak on vesikalı kadının çalıştığı 45 eve ruhsat verilmişti.
Kimlik kontrolü sağlamak için Abanoz Sokağının Balo sokak ve Sakızağacı caddesi bağlantı noktalarına duvar çekilerek birer kapı yapıldığı 1960’lardan bir görüntü.
1955 yılının 6-7 Eylül günlerinde sokaklara dökülen gözü dönmüş binlerce kişi, ne yazık ki Beyoğlu’nu yangın yerine döndüren o utanç verici olaylar sırasında, Abanoz Sokağına da girmiş, evler yağmalanmış ve diğer sokaklarda olduğu gibi, genelevlerde çalışan kadınlara da tecavüz edilmişti.
6-7 Eylül 1955 olayları sonrasında İstiklal Caddesi’nden bir görünüş, solda Narmanlı Han.

Hermes’in Kadüse’si

Kadüse (Caduceus), Yunan mitolojisinde haberci tanrı Hermes’in (Roma mitolojisinde Merkür) ateş çıkarabilme ve uzlaştırma gücüne sahip olan ve tepesinde iki kanadın, çevresinde de birbirine dolanmış iki yılanın yer aldığı altın asasıdır. Mitolojiye göre zenginlik ve servetin bu sihirli asasını Hermes’e ağabeyi Apollon (Roma mitolojisinde Apollo) vermiştir. Kadüse, uyuşmazlık içinde olan herhangi iki şeyi uzlaştırma gücüne de sahiptir.

İnanışa göre Hermes, ağabeyi Apollon’un kendisine vermiş olduğu altın asayı denemek istemiş, birbirlerine öfke ile tıslayan iki yılanı ayırmak istemiş ve asayı aralarına sokunca yılanlar kavgayı unutup asanın etrafına sarılmışlar ve o günden sonra da hep asanın üzerinde kalmışlardı. Asanın üzerindeki çift kanat ise Hermesin ayak bileklerinde topuğunun üzerinde de görülür ve hızının belirtisidir.

Hermes, babası Zeus’un habercisidir.
Tanrıların en kurnazı ve en hızlısıdır.

Çevik haberci tanrı Hermes, tüm atletlerin koruyucusu olduğu gibi akıllı ve kurnaz olduğu için hırsızların, kumarbazların ve tüccarların da koruyucusudur.

Hermes’in Kadüse’si

Tarihin en eski ve kutsal sembollerinden Kadüse; yılan, asa, kanat, spiral ve sonsuzluk imgelerini içinde barındırır. En güçlü şifa gücünün ve mucizelerin sembolü olan Kadüse, mitolojide tanrıların habercisi, akıl, zeka ve iletişimin yıldızı olan Hermes’in sembolüdür. Hermes’in görevi ilahi bilgiyi evrene iletmektir. Ateş (1.yılan), Hava (kanatlar), Su (2.yılan) ve Toprak (Asa) olmak üzere 4 elementi bir araya getiren Kadüse, bir asa etrafında birbirine dolanan, DNA çift sarmalını anımsatan iki yılan ile temsil edilir.
Mezopotamya Kültüründen bir örnek, Sümer tanrısı Ningishzida
“iyi (bereketli) ağaçların tanrısı” anlamına gelir. Simgesi birbirine dolanmış iki yılandır.
Ningishzida Tammuz ile birlikte göklerin ve cennetin sahibi Anu’nun hizmetindedir. Bu iki tanrı göğün en yüksek katı olan arş'ın giriş kapısında bekçidirler. Ningishzida daha çok yeraltı dünyasıyla ilişkilidir. Simgesini de ağacın yeraltındaki kıvrımlı köklerinden almıştır ve bir bereket tanrısıdır. O da Tammuz gibi ölümlü bir tanrıdır. Yılın bir bölümünde canlanır bir bölümünde ise ölüdür. Tammuz ağaçla özdeşleşmişken, Ningishzida ağacın kökleridir. Aslında bu iki tanrı aynı varlığın iki ayrı tezahürüdür, birbirlerini tamamlarlar ve ölümsüzlüğü simgelerler.
Kadüse, Dünyada Mısır, Mezopotamya, Grek, Hindistan, Japon ve Çin gibi bir çok kültürde de görülür. Yunan mitolojisindeki Hermes, Mısır kültüründeki ilah Thot ile aynıdır.
Zeus, Hermes’e kanatlı bir başlıkla bir çift kanatlı ayakkabı vererek onu tanrıların habercisi yapmıştı. Aynı zamanda haberci Hermes ölülerin ruhlarını yeraltına götürür, çobanlarla, yolunu şaşıran yolculara kılavuzluk eder.

Hermes’in Kadüse’si, Yunan mitolojisinde Apollon’un Teselya Kralı Phlegyas’ın kızı Koronis’ten olan oğlu ve sağlık ve tıbbın tanrısı olan ve asasına sarılmış yılan ile tasvir edilen (Aesculapius) Asklepios’un (Roma Mitolojisinde Esculape) bu tek yılanlı asasıyla karıştırılmış ve yanlış olarak tıbbın sembolü olarak kullanılmıştır.
Polidoro da Caravaggio - Merkür (Hermes)

Tıp (Tebabet) kelimesinin orijinini aldığı Eski Mısır’ın en önemli sağlık merkezi olan Teb (Thebai) şehrinin totemi bir yılandır. Genel olarak kabul görmüş ilk tıp büyüğü Asklepios’tur. Asklepios’a göre hekim yılan gibi dilsiz olmalı, kimsenin sırrını başkasına söylememeli ve sabır ve sukünet içinde çalışmalıdır. Tababetin yılanlı bir asa ile temsil ediliyor olmasının nedeni, az bir zamanda tahsil edilemeyip, ihtiyarlayıp bir asaya dayanmak zorunda kalana değin öğrenmeye ve tecrübeli olmaya muhtaç olduğundandır.
Asklepios, Sağlık ve Tıp Tanrısı


Asklepios’un asası, Tıbbın sembolü

Asklepios’un çocuklarından Hygieia ise sağlık ve temizlik tanrıçasıdır ve koluna sarılmış bir yılan ve elinde bir kadeh ile betimlenmiştir. Babasının iyileştirme temalı görevini Hygieia koruma temalı olarak gerçekleştirir.

Kadehe sarılmış ve zehrini kadehe boşaltır gibi olan yılan ise eczacılığın sembolü olarak kullanılmıştır.

Hygieia, Sağlık ve Temizlik Tanrıçası


Hygieia’nın Yılanlı Kadehi, Eczacılığın sembolü

Bergama Asklepion’unda bulunan mermer bir sütun üzerinde başları aynı dairesel kapta olan iki yılan kabartması görülür.
Bergama Asklepion’unda bulunan Mermer sütun






Bu sütunun günümüze ulaşan hikayesi ise şu şekildedir: 



Asklepion ya da halk dilinde Ayvazali denilen Bergama Sağlık Yurdunda, Hipokrat’tan sonra eski çağın en ünlü hekimi sayılan Galenos (Galeni Pergamena) (129-199) yüzlerce kitap yazmış ve yaşadığı dönemdeki kralları tedavi etmişti.




Hekim Galenos’un zamanında, Asklepion’a gelen bir hasta Asklepiadlar (Asklepion hekimleri) tarafından soyulmuş, yıkanıp beyaz harmaniler giydirildikten sonra kutsal yoldan geçirilerek uyku odasına alınmış. Sayıklaması, rüyaları takip edilmiş, ancak bir türlü hastalığının kökenine ulaşılamamış. Hastalığının nedeni çözülünceye değin bekletilecekmiş ki o birkaç gün içinde birden çok ağırlaşmış, titremeler, kasılmalar görülünce zehirlendiği anlaşılmış. Ancak bu arada iş işten geçmiş. Durum Hekim Galenos’a aktarılmış, o da hastayı gördükten sonra tapınağının giriş kapısının önüne çıkarılmasını ve ölmeden akrabalarının alıp gitmesini söylemiş. Zira, Asklepion’un bugün viran kapı olarak anılan giriş kapısının üzerinde rivayete göre, “bütün tanrılar adına kurulmuş bu kutsal yere sadece ölüm tanrısı Hades giremez” yazan bir kitabe yer alırmış.




Hasta dönüş yolunun ağaçlı girişinde bırakılmış ve akrabalarına içeriye girmeleri için kapıya haber gönderilmiş. Umutsuz bir şekilde çırpınan hasta, aynı kaseden içtikleri sütü kusan iki yılan görmüş, yılanlar birbirlerine dalaşmışlar, süt başında kavga ederlerken, birbirlerini ısırdıkça süte zehir saçmışlar. Bunu gören ümidini yitirmiş olan hasta, canına kıymak, kurtulmak düşüncesiyle gayrete gelip sürünerek süt kasesine ulaşmış ve bir dikişte sütü içmiş, olduğu yere yıkılıp derin bir uykuya dalmış. Hastanın oğulları, babalarını almak için geldiklerinde onu çamların altında yüzükoyun yatarken bulmuş, öldüğünü sanıp, yüzünü çevirdiklerinde uykudan uyanan babaları birden fırlayıp ayağa kalkmış. Hemen koşup Hekim Galenos’a babalarının iyileştiğini ve sağlığına kavuştuğunu müjdelemişler. Bunun üzerine Hekim Galenos, zehirin panzehirini bulmanın sevinciyle hastayı kucaklamış, ardından da bunun anısına, üzerinde aynı kaptan içtikleri sütü kusan iki yılan kabartması olan bu sütunu diktirmiş.

Selçuklu emirlerinden Çankırı Atabeyi (Valisi) Cemâleddin Ferruh’un 1235 tarihinde yaptırdığı Dârülafiye’sinde (dârüşşifa) bulunan birbirine sarılmış iki yılan kabartması.

Yılan sembolü, sağlık sembolü olarak Selçuklu Döneminde yapılan Dârüşşifa ve Maristan ya da Bimaristan gibi sağlık kuruluşlarının kapılarında ya da duvarlarında da görülebilmektedir.

Çankırı Atabey Cemâleddin Ferruh Dârülafiye’sine (dârüşşifa) ait
kupaya sarılı yılan figürlü taş. Çankırı Müzesi

Türkiye’de Tıp sembolü olarak asaya sarılmış yılan sembolü ilk kez Sultan II. Mahmud tarafından 14 Mart 1827’de açılmış olan Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane (Günümüzde İstanbul Tıp Fakültesi) tarafından kullanılmıştır.

Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane’nin amblemi
(Günümüzün İstanbul Tıp Fakültesi)

İstanbul Tıp Fakültesi’nin bugün kullanılan amblemini ise, Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver tarafından, Çankırı Atabey Cemâleddin Ferruh Dârülafiye’sinde gördüğü birbirine sarılmış iki yılan figüründen esinlenerek çizilmiş, önerilmiş ve 1937 yılında kabul edilerek kullanılmaya başlanmıştı.

Günümüzün İstanbul Tıp Fakültesi’nin amblemi



Kadüse (Caduceus), asıl ve birincil olarak hayat kurtaran tanrının habercisinin (Hermes) asası ve ölümsüzlüğün sembolüdür. Yunancada Caduceus haberci veya öncü anlamına gelir.
Gerçekte Kadüse, esnaf ve tacirlerin hamisi olan Hermes’ten bu yana, ortak olarak ticaret, anlaşma ve belagatı temsil eder.

Masonlukta ise Hermes’in Kadüse’sinin özel bir anlamı vardır. Masonlukta, Kıdemli Hazret ya da Tören Üstadı, Hermes’in Kadüse’sine benzeri ve de onu temsil eden sihirli bir asayı, yeniden doğuma ve Masonik yenilenmeye inananlara liderlik ederken ve sonsuz hayat dersi verdikleri kutsal törenlerde, ölüleri hayata döndüren eski ilahların özelliği olarak kullanmışlardı.

Yüzyıllar boyu Fransız masonlar, Kadüse’yi sanatta ve mimaride de kullanmışlardı. Bazen Kadüse’nin tepesinde topun yerine Pineal Bland (Beyin Epizi*) veya Üçüncü Gözün aydınlatıcı gücüne gönderme yaparak çam kozalağı kullanıyorlardı.

* Beyin epizi: Epifiz bezi ya da pineal bez üçüncü gözümüzü yöneten ve zihnimizin psişik algı merkezidir. Bir bezelye tanesi büyüklüğünde olan bu mini organ hipofiz bezimizin arkasında küçük bir oyuğun içinde yerleşmiştir.


Hermes’in Kadüse’sinin Masonik sembol olarak,
üzerinde tüm masonik sembollerin, pergel, gönye, “G” harfi ve beş kollu yıldız’ın
yer aldığı bir kullanımı.
Bu gümüş Caduceus yaka iğnesi, 18. yüzyılda İngiltere’de Mason törenlerinde
üstadın yakasına takılmak üzere yapılmıştı. 1813’te İngiltere’de birleşmeden sonra bunun yerine (bazen zeytin dalı taşıyan) bir güvercin sembolü kullanılmaya başlanmıştı.


Hermes’in Kadüse’sinin Masonik sembollerde,
“yeni dünya düzenini” kurmaya çalışan bir topluluğun amblemi olan
İlluminati ile birlikte kullanılmış olduğu bir örnek.


Hermes’in Kadüse’sinin Masonik sembollerde,
Tanrı’nın tekliğini gösteren “Horus’un gözü” ile kullanılmış olduğu bir örnek.





Tanzimat-ı Hayriye Madalyası’nda

aynı zamanda

Masonik bir sembol de olan

Hermes’in Kadüse’si...

Tanzimat-ı Hayriye Madalyası 1850









Belçika, Brüksel’li hakkak Laurent-Joseph Hart’ın (1810-1860) eseri olan madalya, Tanzimat Fermanı’nı meşrulaştırmanın bir aracıydı. Öte yandan Hart’ın tasarladığı madalya içerdiği sembolizm ve Avrupalılara verdiği mesajla önemli olduğu kadar, üzerindeki objeler ile de daha sonraki yıllarda hazırlanacak olan Arma-i Osmanî’nin de ilk taslağını oluşturmuştu.




Madalyanın ön yüzünde, en üstte güneş ışınları içinde Sultan Abdülmecid’in tuğrası, altta, ortada üzeri on iki yıldızlı altı şualı kalkan ve kalkan üzerinde bir serpuş, kalkanın sağında batı tarzı bir zırh, top ve top gülleleri, tuğ, sancak, mızraklar, kılıç, balta, tüfek ve ok bulunmaktaydı. Sol yanda bereket boynuzu ve boynuzdan çıkan meyve, çiçek ve başaklar, onun üst tarafında da bir asa, Yunan mitolojisinin haberci tanrısı Hermes’in Kadüse’si, terazi, Tanzimat Fermanı yer almaktaydı. Kalkanın tam ortasına Osman Gazi’nin, sancağın üzerine (Mohamet II) II. Mehmed’in, topun üzerine (Solyman I) I. Süleyman’ın, zırhın üzerine II. Mahmud’un, kalkanın altına (Coprulu) Köprülü’nün adları, fermanın kıvrımı üzerine Tanzimat kelimesi ve diğer kıvrımlarında da (Reshid) Reşid, (Aali) Ali isimleri, hepsi Fransız imlası ile yazılmıştı.

Madalyanın kenarlarında çerçevenin arasındaki altı kartuş içerisinde de Tanzimat ile gelen yenilikler, Fransızca olarak (Justice egale pour tous) “Herkese eşit adalet”, “Yaygın Eğitim”, “Barış ve sanatların korunması”, “Azınlık haklarının korunması”, (L’Etât Relevé) “Devletin Dirilişi”, ( Protection des faibles) “Güçsüzün himaye edilmesi” sloganlar olarak yerleştirilmişti.

En alta yine Fransızca olarak “Regeneration de L’Empire d’Osman par ABDUL-MEDJID”, “Osman’ın İmparatorluğu’nun Abdülmecid tarafından ihyası” yazılmıştı. Madalyanın arka yüzünde sağlam ve kadim bir devleti temsil eden kabaran dalgalar üzerinde yükselen bir kale ve kalenin üzerinde cami kubbesi, minareler ve ışık saçan bir ayyıldızın yer aldığı dalgalanan bir sancak bulunmaktaydı. Resmin üzerinde, bir kemer gibi yarım daire olarak yine Fransızca,“ L’empire subsistera dieu li veut” “İmparatorluk yaşayacaktır, Tanrı öyle emrediyor”, en alta ise 1850 tarihi yazılmıştı.

Tanzimat Fermanı 3 Kasım 1839’da,
onu reformlar ile genişleten Islahat Fermanı ise 18 Şubat 1856’da ilan edilmiş olmasına rağmen
Tanzimat-ı Hayriye Madalyası 1850 tarihini taşımaktadır.
Madalyada yer alan tüm unsurlar içerisinde Osmanlı’ya hem milli, hem dini, hem de geleneksel anlamda uymayan Yunan mitolojisinden Hermes’in Kadüse’sinin varlığı oldukça gariptir. Masonlar tarafından da kullanılan bu asanın Kırım Savaşı sonrası ilan edilen ve özellikle Fransa’nın ısrarı ile Avusturya, İngiltere ve Fransa tarafından belirlenen Islahat Fermanı anısına çıkartılan bu Madalyon üzerinde yer alması ancak Avrupa’ya yapılan bir göz kırpma olarak nitelendirilebilir. 
1854 Büyük Silistre Madalyasının ön yüzünde Sultan Abdülmecid

Bronzdan 64 mm çapında, 130 gr ağırlığındaki bu madalya,

müttefik ülke temsilcilerine takılmak için değil hatıra madalyası olarak dağıtılmıştır.


Bab-ı Ali tarafından ilan edilen Hatt-ı Hümayun, Islahat Fermanı, Kırım Savaşı ateşkesinden 18 gün sonra, 18 Şubat 1856’da ilan edilmiş, yine Sultan Abdülmecid tarafından imzalanarak 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Gülhane Hatt-ı Şerif (Tanzimat Fermanı) reformlarını genişletmişti.



Kırım Savaşı’nın sonunda ilan edilen Islahat Fermanı, Osmanlı reform hareketlerinde çok önemli bir yer tutar. Islahat Fermanı’nın amacı, İmparatorluk içindeki herkese Osmanlı yurttaşlığı vererek, yasalar önünde dine bakılmaksızın eşitlik sağlamaktı. Islahat Fermanı ile Batı’da dolaşan liberal düşünceler Osmanlı’ya girmeye başlayacaktı.



1856 Islahat Fermanı’nın asıl hitap ettiği kısım gayrimüslim ve yabancı azınlıklardı. Islahat Fermanı kaynağını ve ortaya çıkış nedenini yabancı devletlerden almış, bu fermanın esasları, Fransa’nın ısrarı ile Avusturya, İngiltere ve Fransa tarafından belirlenmişti. 



1856 Islahat Fermanı, Osmanlı tebaası içerisinde yaşayan gayrimüslimlere yönelik bir takım hakların verilmesini içermekteydi. Fransız İhtilali’nin yaymış olduğu milliyetçilik akımlarından etkilenerek Balkanlar’da isyanlar çıkarmakta olan azınlıkları ülkeye bağlamayı amaçlamaktaydı. Dolayısıyla amaçlanan hedeflerden biri de, Avrupalı devletlerin bunları bahane ederek Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışmasını önlemekti, ancak bu gerçekte ne yazık ki böyle olamamıştı.



O dönemde, Batı’nın ekonomik desteğine, vereceği borçlara gereksinim duyan Osmanlı Devleti, bunları ancak batı devletlerine çeşitli imtiyazlar tanımak koşuluyla elde etmişti. Bu imtiyazlar sayesinde Osmanlı topraklarına giren yabancı sermaye ve yatırım, sahip olduğu imkân ve güçle yerli sanayiyi büyük ölçüde öldürmüş, böylece Osmanlı Devleti yarı sömürge bir devlet haline gelmiş, büyük ekonomik kaynakları Batılı devletlerin eline geçmişti.



Ferman aslında yabancı devletler tarafından hazırlanmış ve Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmek zorunda kalınan bir ıslahat programı olmuştu. Osmanlı Devleti bu fermanı kendiliğinden ilan ettiğini dünyaya açıklamakla yalnızca hükümranlık haklarını şeklen kurtarmış, gerçekte ise Osmanlı İmparatorluğu’nun azınlık tebaasının refahını düşünmek ve bu hususta gereken kararları almak Avrupa devletlerinin eline geçmişti. Böylelikle yayınlanan bu ferman ve gayrimüslim halka verilen imtiyazlarla Avrupalı devletler Osmanlı’nın iç işlerine karışmaya başlamışlardı. Tüm çabalara rağmen bu durum Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hızlandırmıştı.


Paris Antlaşması’nın imzalanması ve Kırım Savaşı’nın sona ermesini takiben bir yıl içerisinde İstanbul’da İngiltere Büyükelçisi Stratford Canning (Lord Stratford de Redcliffe) Galata Kulesi civarında Bereketzade Mescidi’nin karşısındaki bir binada, Edinburg Büyük Locası’na bağlı olarak çalışacak bir mason locası kurmuştu.
İngiltere Büyükelçisi, Lord Stratford de Redcliffe
(4 Kasım 1786 - 14 Ağustos 1880)

21 Haziran 1867 ‐ 7 Ağustos 1867 tarihleri arasında, ilk kez bir Osmanlı Padişahı tam kırk altı gün süren bir Avrupa seyahati yapmıştı. Bu 32. Osmanlı Padişahı olan Sultan Abdülaziz’di.

Abdülaziz bu seyahate çıkarken yanına, o sırada 10 yaşında olan oğlu Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’yi, kardeşi Abdülmecid’in oğlu olan yeğeni 27 yaşındaki veliaht Şehzade Murat Efendi’yi ve yine Abdülmecid’in oğlu olan yeğeni 25 yaşındaki Şehzade Hamid Efendi’yi almıştı.

Bu seyahatin dört yıl öncesinde de Sultan Abdülaziz yine bir ilki gerçekleştirmiş, Osmanlı İmparatorluğu’na katıldığından beri ilk kez bir Osmanlı Padişahı Mısır’a seyahat etmişti. O seyahatte de yanına oğlu şehzade Yusuf İzzettin Efendi’yi, yeğenleri Veliaht Murad Efendi, Şehzade Hamid Efendi ve Şehzade Mehmed Reşad Efendi’yi almıştı.
Sultan Abdülaziz Avrupa’ya yaptığı seyahat sırasında, Fransa ve İngiltere dönüşü uğradığı Avusturya’da. Fotoğrafçı W. Paszewski tarafından çekilen bu fotoğrafta, Sultan Abdülaziz, solunda  10 yaşındaki oğlu şehzade Yusuf İzzeddin Efendi ve en sol başta da 25 yaşındaki yeğeni Hamid Efendi (Abdülhamid).

1840 doğumlu Mehmed Murad Efendi Tanzimat devrinin ilk şehzadesiydi. Babası Sultan Abdülmecid ona Murad adını vermekle devletin istikbali hakkındaki iyi niyetlerini de ifade etmek istemişti. Şehzade tanzimat devrinin şartlarına göre terbiye edilmiş, eğitiminde alaturka terbiye usullerinin yanısıra alafranga usullere de yer verilmişti. Arapça öğrenmiş, divan edebiyatına merak salmış, 13 yaşından sonra Fransızca ve piyano dersleri almıştı.  “Veliahd-ı Saltanat” Mehmed Murad Efendi, gayet iyi Fransızca bilmesi nedeniyle, Fransa ve İngiltere saraylarında dikkat çekmiş, amcası Sultan Abdülaziz’den daha fazla sempati toplamıştı. Görüştüğü devlet adamlarını hemen etkiliyor, liberal fikirleri Avrupa’nın siyasi mahfillerinde göz dolduruyordu. 27 yaşındaki veliaht, sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun başına geçecekti, o nedenle üzerine oynanabilirdi. Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki planları, artık geleceğin V. Murad’ına endekslenmişti.
Veliaht Mehmed Murad’ın mason olmasından aslında iki taraf da bir menfaat bekliyordu. Veliaht Mehmed Murad, padişah olduğunda başta İngiltere olmak üzere Avrupa’nın kendisiyle iyi geçineceğini, hem de Jön Türkler’in muhalefetini kıracağını umuyordu. Masonluğu sayesinde ve Türkiye’de edindiği dostlar vasıtasıyla Avrupa fikir ve hareketlerini kolaylıkla ve devamlı olarak izleme imkanını bulmuş, Avrupa’nın usul ve adetlerine, liberal fikirlerine sahip olmuştu. Tahta çıktığında, memlekete daha iyi hizmet edebileceğine ve babasının ıslahat fikirlerini daha köklü ve daha geniş bir plan dahilinde tatbik edebileceğini hayal ediyordu. 



Veliaht Mehmed Murad Efendi bu gezide Galler Prensi Edward’ın (geleceğin İngiltere Kralı VII. Edward) delaletiyle masonluk teşkilatına girmişti. Veliaht Mehmed Murad Efendi’nin aydınlanma töreni, gizlilik nedeniyle üstatlığını Cleanthi Scalieri K.’nın yaptığı I Proodos Locasının toplandığı Pera Ağa Hamamı Sokak, 12 numarada bulunan mabetlerinde değil, I Proodos Locası’nın kurucusu Louis Amiable’ın Mason lokali haline getirilen Kadıköy’deki evinde 20 Ekim 1872 Pazar akşamı, saat 19.00 sularında yapılmış ve Veliaht Mehmed Murad Efendi aydınlatılarak, “tekris” töreniyle kendisine resmen Mason sanı verilmişti. İş bununla da sınırlı kalmamış, kardeşi şehzade Nureddin Efendi 8 Eylül 1873’te Pera Ağa Hamamı Sokak, No:12’deki locanın mabedinde, diğer kardeşi şehzade Kemaleddin Efendi ise 24 Ağustos 1875’te üstat Cleanthi Scalieri K’nın Pera Hacızade (Hocazade) Sokak, 16 numaradaki evinde yapılan aydınlanma törenleri ile masonluğa kabul edilmişlerdi. 8 Eylül 1873’te kardeşi şehzade Nureddin Efendi’nin tekris* töreni sırasında Veliaht Mehmed Murad’ın masonlukta 18. dereceye yükseltilmesi töreni de icra edilmiş ve Veliaht Mehmed Murad “Üstad” olmuştu.



*Tekris: arapça kürsü kelimesinden gelir ve yüksek bir yere çıkarma anlamındadır.



I Prodoos Locası, 1867 yılında bugünkü adı Terkos çıkmazı olan Testa çıkmazındaki Daudria Pasajı’nda (26 Haziran 1974’te yanmıştı) çalışmalarını sürdürmüştü. İstanbul’da faaliyet sürdüren masonik kuruluşlar ayrı mabedlere sahip olabildikleri gibi bazen de aynı bina içerisindeki mabetlerde kendi simgelerini ve kendi kuşamlarını kullanarak çalışabiliyorlardı. Örneğin 1875 yılında I Proodos, Etoile d’Orient, Etoile d’Bosphore, Ermenilerin kurduğu Ser (Sevgi) ve Italia Risorta Locaları Pera’da Kalyoncu Kulluk Caddesi Çiçek Sokak, 5 numarada bulunan bir binada çalışmışlardı. İstanbul’da yayınlanan La Phare du Bosphore gazetesi, 30 Nisan 1888’de Etoile d’Bosphore, I Prodoos, Ser ve Italia Risorta localarının Pera’da Tesla çıkmazında bulunan eski yerlerinden çıktıklarını, Hazzapoulo pasajı 42-43 numarada bir salon kiralayarak mabet kurdukları haberini yapmıştı. 1894 yılında dahi I Proodos Locası hala Hazzapoulo pasajı 42-43 numaradaki mabette çalışıyordu.
Sultan Abdülaziz
(8 Şubat 1830 - 4 Haziran 1876)
Sultan Abdülaziz devrinin son yıllarında İmparatorlukta korku, sefalet ve güvensizlik hüküm sürmekteydi. Sultan Abdülaziz’e karşı ilk hareket 10 Nisan 1876’da Fatih, Süleymaniye ve Beyazıt medreselerinde bulunan talebelerin ayaklanmalarıydı. 3 gün süren bu isyanın ardından Sultan Abdülaziz farkında olmadan kendisini tahttan indirecek olan kadroyu bizzat kendi elleri ile işbaşına getirmiş, Sadrazamlığa Mahmut Nedim Paşa’nın yerine Mütercim Rüşdü Paşa’yı, Şeyhülislamlığa Hasan Hayrullah Efendi’yi ve Seraskerliğe de Hüseyin Avni Paşa’yı getirmişti. Bu arada Mithat Paşa’yı da Meclisi Vükela üyeliğine tayin etmişti.


Genç Osmanlılar, (Jön Türkler) Meşrutiyetin ilanıyla Osmanlı Devleti’nin parçalanmaktan kurtulacağını, Avrupa devletlerinin iç işlerimize karışmalarının ve azınlık isyanlarının sona ereceğine inanıyorlardı.



Mithat Paşa ve Serasker Hüseyin Avni Paşa nihai bir netice elde etmek için padişahın tahttan indirilmesi gerektiği inancındaydılar ve bu nedenle 29 Mayıs 1876’da Harbiye Mektebi Nazırı Süleyman Paşa, Şurayı Devlet Reisi Redif Paşa ile birlikte yeni Şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi’den padişahın tahttan indirilmesi için hal fetvası almışlardı. Bir gün sonra da Harbiye Mektebi Nazırı ve Kumandanı Süleyman Paşa iki tabur askerle Dolmabahçe Sarayı’nı basmış ve Sultan Abdülaziz’i tahttan indirmiş ve haremi ile birlikte Topkapı Sarayına nakledilmesini sağlamıştı.

İngiliz basınında yer alan bu illüstrasyonda,
Mohammed Murad Effendi
Türkiye’nin yeni Sultanı diye tanımlanmakta.

Bir gün sonra 30 Mayıs 1876 günü Veliaht şehzade Mehmed Murad Efendi, V. Murad adı ile tahta oturmuştu. Abdülaziz kardeşinin oğlunun cülusunu tebrik etmiş, ikameti için kendisine başka bir yer tayin edilmesini istemişti. Sultan V.Murad da amcası için kendisinin yaptırmış olduğu Feriye Sarayı’nı uygun bulmuş, 4 gün içerisinde haremi ile birlikte oraya yerleşmelerini sağlamıştı. Ancak, 5 Haziran günü Abdülaziz Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş bir vaziyette vefat etmiş olarak bulunmuştu. Abdülaziz'in naaşı otopsi yapılmadan, herhangi bir adli soruşturmaya dahi gerek duyulmadan, orada bulunan birkaç doktor tarafından yazılan bir rapor ile konu kapatılmaya çalışılmış ve hemen o gün toprağa verilmişti. O nedenle Abdülaziz’in vefatı üzerindeki şaibeler hala devam etmektedir. Abdülaziz intihar mı etmişti, yoksa katledilmiş miydi?..



Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ve V. Murad’ın
padişah ilan edilmesi, halk arasında umumi bir sevinç ile karşılanmıştı. İstibdat devri sona ermiş hürriyet devri gelmişti. Hürriyet de İmparatorluğu düşmüş bulunduğu uçurumdan kurtaracak ve herkese ümit ettiğini getirecekti.

33. Osmanlı padişahı Sultan V. Murad
(21 Eylül 1840 - 29 Ağustos 1904)
30 Mayıs 1876 - 31 Ağustos 1876 


Bu arada 32. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra Osmanlı İmparatorluğu yıkılana dek tahta geçen dört padişahın dördü de, V. Murad (33.), II. Abdülhamid (34.), V. Mehmed Reşad (35.) ve VI. Mehmed Vahdeddin (36.) 31. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid’in şehzadeleriydi. 18 Kasım 1922’de meclisteki oylama ile halife seçilen ve hilafete son veren 431 numaralı kanunla 3 Mart 1924’te görevine son verilen Osmanlı şehzadesi ise, 32. Osmanlı Padişahı Abdülaziz’in Hayranıdil Kadınefendi’den doğma oğlu Abdülmecid Efendi idi. 
Sağdaki son halife şehzade Abdülmecid Efendi.

Sultan Abdülmecid’in Şevkefza Sultan’dan doğma Veliaht şehzadesi Mehmed Murad Efendi, bir askeri darbeyle V. Murad adıyla tahta oturmuşsa da hesaplar tutmamış, kendisine büyük ümitler bağlanan V. Murad özellikle amcası Abdülaziz’in şaibeli vefatı sonrasında başlayan hezeyanlar neticesinde kısa sürede psikolojik sorunlar yaşamaya başlamış, akli dengesini yitirmiş, cinnetin eşiğine gelmişti. Bu nedenle tahta çıkmasından sadece 93 gün sonra, 31 Ağustos’ta aynı kişiler tarafından tahttan indirilmişti. Cülus protokolünün tamamlanması için tahta çıktıktan sonra ikinci ile yedinci gün arasında Eyüb’de hazret-i Halid İbn-i Zeyd’in türbesinde kuşanması gereken “kılıç alayı” merasimi dahi yapılamamıştı. Halbuki işler nasıl da inceden inceye planlanmış, bir Mason hanedan üyesi tahtta oturmuştu. Avrupa memnundu, darbeci cunta memnundu, masonlar memnundu. Böylece sıra, 3 ay öncesinde adı bile anılmayan ve akla gelmeyen Abdülmecid’in Tirimüjgan Kadınefendi’den doğma ikinci şehzadesi ve sadece üç ay önce veliaht olan şehzade Hamid Efendi’ye gelmişti.
Şehzade Hamid Efendi
(21 Eylül 1842 - 10 Şubat 1918)
(31 Ağustos 1876 - 27 Nisan 1909)

34 yaşındaki Veliaht şehzade Hamid Efendi Meşrutiyeti ilan edeceğine söz vererek Sultan II. Abdülhamid adıyla 34. Osmanlı Padişahı olarak tahta çıkmıştı. Söz verdiği gibi Meşrutiyeti ilan etmişti etmesine, ancak Rusya ile girişilen savaşta Osmanlı ordusu bozguna uğrayınca, bundan Meclis-i Mebusan’ı sorumlu tutmuş, ve onu kapatmıştı. Bundan sonra da ülke içinde dehşetli bir baskı rejimi kurmuş, böylece düşünce özgürlüğünün ortadan kaldırılmasına çalışılan, en ufak bir yenileşme girişimine dahi fırsat verilmeyen ve tarihimize Sultan II. Abdülhamit’in her tür tehlikeye karşı öncelikle kendi saltanatını korumaya çalıştığı “İstibdat Devri” olarak geçen dönem başlamıştı. Bu dönem Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki masonlar için de zor bir dönem olmuştu. Bu dönemde mason localarının kapatılması, masonluğun yasaklanması beklenirken, Sultan II. Abdülhamid, Avrupa ülkeleriyle olan ilişkilerde hayli yumuşak ve uyumlu bir tavır takınması nedeniyle masonların çalışmalarına da pek ses çıkarmamıştı. Ancak bir şartı vardı, o da Türkler o localara üye olamayacak, hatta toplandıkları yerlerde burunlarını dahi kapıdan içeri sokmayacaklardı. Zaten Türk aydınlarının kendi aralarında bile bir araya gelmelerine kesinlikle izin yoktu, hepsi sıkı bir şekilde hafiyeler tarafından izleniyor ve bizzat Sultan’a jurnalleniyorlardı.



Bu zaman zarfında Çırağan Sarayı’nda tutsak tutulan V. Murad’ın sağlığına azami dikkat gösteriliyordu, zira V. Murad mason olduğu için ona bir hal olsa yabancıların bundan ötürü kendisini sorumlu tutacaklarından ve bunun bir darbe ile kendisinin tahttan indirilmesine kadar varabileceğinden endişeleniyordu. Zaten masonlar da teşkilatlarının mensubu olması nedeniyle V. Murad’ın sağlığı ve akıbeti ile yakından ilgileniyorlardı. Onun da Abdülaziz gibi intihar etmesinden veya öldürülmesinden korkmaktaydılar. Ayrıca Avrupalı masonlar tahttan indirilen V. Murad’ın sağlığına kavuşup tekrar tahta çıkabileceği ümitlerini de hiç kaybetmemişlerdi. Bizzat kendileri müdahil olmasalar da bu yolda gerçekleştirilen bir kaç girişimden haberleri olmuş ve muvafakat vermişlerdi. Sultan II. Abdülhamid, mason olduğu kesinlikle bilinen üst düzey devlet görevlilerinden birçoğunu “ne olur ne olmaz” diyerek taşraya tayin ettirmişti.



Ancak rivayet edilir ki, masonlardan bucak bucak kaçmış, onların faaliyetlerini sonuna kadar engellemeye çalışmış olan Sultan II. Abdülhamid, masonluğun dünya siyasetindeki rolünü gördükçe fikir değiştirmiş, hususi doktoru Spiridon Mavroyeni Paşa aracılığıyla, ağabeyi V. Murad’ın 1872’de tekris olunduğu Fransız Büyük Maşrıkı’na (Doğu) bağlı I Proodos Locası’na müracaat ederek masonluğa girmek istediğini bildirmişti. Ancak I Proodos Locası padişahın niyetini sezip şahsiyetinden ürkerek bu talebi reddetmişti. Bu sefer cemaatleri bir arada tutmak için kendisinin başında olacağı bir mason klübü kurmak istemiş, ancak masonlar bunu da engellemişti. 1878 tarihinden sonra bu niyetinden tamamen vazgeçip masonları daha sıkı kontrol altına almıştı.



Günlerini hapis olarak Çırağan Sarayı’nda besteler yaparak ve sanatla uğraşarak geçiren Sultan V. Murad, 29 Ağustos 1904 tarihinde şeker hastalığından vefat edince masonlar üzerindeki baskı da artmış, özellikle İstanbul’daki birçok loca kapanmak zorunda kalmıştı.



Balo Sokak No:16

 


1877 yılında İstanbul’da Pera Lisesi (High School of Pera) mezunu üç genç rum aydın, K.D. Kostarakis, I.A. Zervoudakis ve A.K. Stefopoulos tarihi olayları konu alan şiirlerin ilham perisi (Müz’ü) olan “Kleio” (Cleio) adıyla bir dernek ve spor kulübü kurmuşlardı.

Kleio (Cleio) Yunan mitolojisinde, ilham perisi olan 9 müzden (musa) birisidir.
Tanrıların kralı Zeus ile bellek Tanrıçası Mnemosyne’nin 9 kızından birisidir. Mnemosyne de yeryüzünü simgeleyen, arzın tecessümü (cisimleşmiş hâli) olan tanrıça Gaia ve Gaia'nın hem oğlu, hem de kocası, gökyüzünün ilk hakimi ve bilinen en eski tanrısı olan Uranüs’ün kızıdır. Mitolojiye göre Zeus, Mnemosyne ile dokuz gece geçirmiş ve her gece için bir müz dünyaya gelmiştir.
Euterpe (müzik ve lirik şiirin ilham perisi), Erato (Lirik şiirin, aşk şiirlerinin ve korolu şiirlerin ilham perisi), Kalliope (epik şiirin, destanların ilham perisi), Kleio (Tarihi olayları konu alan şiirlerin ilham perisi), Melpomene (Trajedinin ilham perisi), Polymnia (kutsal ilahilerin, hitabetlerin ve dansların ilham perisi),Terpsikhore (Dansın ilham perisi), Thalia (Pastoral şiir ve komedinin ilham perisi), Urania (Gökbilim ve astrolojinin ilham perisi.
Dokuz Müz, Müziğin, Sanatların, Güneşin, Ateşin ve Şiirin kahin tanrısı
Zeus ve Leto’nun oğlu, Apollon ile dans ediyor.


Kleio Spor Kulübü, 7 yıl sonra 1884’te adını
Hermes Spor Kulübü olarak değiştirmiş, 1914 yılında ise bu kez kulüp “Pera Kulübü” olarak yeniden isimlendirilmişti. O zamana kadar, İstanbul rumlarının birçoğu başta Selanik ve başkent Atina olmak üzere Yunanistan’a yerleşmişti. Bu durum, Pera Kulüp’ün oyuncularının ve yöneticilerinin çoğunu da içeriyordu. Türk-Yunan Savaşı sonrasında, 1923’te Türk-Yunan nüfus mübadelesinden sonra, İstanbul’daki rum spor kulüplerinin çoğu neredeyse yok olmuştu.



Fazla zaman geçmeden, bu sporcular yeni evlerinde yeniden gruplar ve kulüpler kurmuştu. 13 Nisan 1924’te, İstanbul’dan göç eden Rum sporcuların 40’dan fazlası Atina’nın merkezinde, Veranzerou Caddesi’ndeki Lux Spor Mağazasında bir araya gelmiş, mağaza sahipleri Konstantinos Dimopoulos, Aimilios Iona ve Menelaos Iona ile birlikte Athlitiki Enosis Konstantinoupoleos - AEK’yı (Athletic Union of Constantinople- Konstantinopolislilerin Atletik Birliği) oluşturmuş, logosunda sarı siyah renkleri ve çift başlı Bizans Kartalı’nı kullanmaya başlamışlardı.


Öte yandan, Aralık 1925’te Selanik’e göç etmiş oyuncular da AEK Selanik’i kurmuşlardı. Kulüp aslında İstanbul’dan gelen rum göçmenler için kurulmuş ve AEK Atina gibi AEK Selanik de kulüp logosunda iki başlı Bizans Kartalı (Dikefalos Aetos) kullanmaya karar vermişti. Çift başlı kartal, geleneksel olarak Bizans İmparatorluğu’nun son hanedanı Paleologos’lar tarafından kullanılıyordu. Bir süre sonra kulüp yönetimdeki iç anlaşmazlıklar yüzünden bazı personel PAOK’u kurmak için ayrılmıştı. AEK Selanik ve PAOK arasındaki rekabet 1926’da çözülmüş ve AEK Selanik ve PAOK, Panthessalonikeios Athlitikos Omilos Konstantinoupoliton (Pan-Thessaloniki Athletic Club of Constantinopolitans - Konstantinopolislilerin Pan-Selanik Spor Kulübü) PAOK adı altında birleşmişlerdi.


Yunanistan’a göçmeyen rumlar ise 1923’ten itibaren Pera Spor Kulübü’nü Beyoğlu Spor adıyla yaşatmayı sürdürmüşlerdi. Beyoğlu Spor Kulübü İstanbul’un eski futbol kulüplerinden birisidir. 



1890’lardan başlayarak, İstanbul’un Rum basınında “Hermes” adı, “ Hermes Müzik Derneği” olarak görünmeye başlamış ve müzik etkinliklerine dikkat çekilmişti. Zaten 1879’da “Hermes”, “antik zamanlardan başlayarak müzik okumanın yanı sıra, rumların müziğin araştırılmasına dair gayretini yeniden canlandırmak ve yaygınlaştırmak” amacıyla kurulan bir müzik konseyine sahipti. 1885’te Panagia kilise okulu ile bir anlaşma imzalanmış ve dernek üyeliklerinin yıllık ücretlerinden, konserlerden ve tiyatro oyunlardan gelecek ek gelirin bu okula bağışlanacağı kabul edilmişti. Ayrıca, yıllık gelir fazlası 100 lirayı aşacak olursa da bu gelirinin dörtte biri okula bağışlanacaktı. 1885’ten itibaren dernek, gençliğin müzikle meşgul olmasına özen göstermiş, vokal ve enstrümantal müzik bölümlerini içeren bir müzik okulu, bir koro ve bir orkestra kurmuştu.

Ancak bu anlaşma Temmuz 1886’da kesin bir şekilde iptal edildi.
Beyoğlu Turnacıbaşı Sokaktaki Özel Zoğrafyon Rum Lisesi



1888 yılında rum asıllı Osmanlı vatandaşı bankacı Georgios Christakis-Zografos “Hermes”e bir piyano bağışlamıştı. Derneğin başkanı Konstantinos Kalliadis ve Constaninople Patrikhanesi’nden Megalos Ritoras, Aralık 1892’de derneğin yıllık kutlamaları sırasında müziğin cazibesi hakkında bir konuşma yapmışlardı. 6 Aralık 1898’de, “Hermes” derneğinin eski başkanı Stefanos Noulis tarafından Stavrodromi Mütevelli Heyeti Başkanı Konstantinos Vlastaris’e yazılan bir mektuba göre “Hermes” 1894’te dağılmış, ancak dört yıl önceki üyeler “Hermes Müzik Birliği”ni yeniden kurmuştu. Mektup, yeni birliğin kurucularının Zografyon okuluna devredilen eski zenginliğin geri kazanılma arzusunu da ifade ediyor gibiydi. 

1898’den sonra, rum basınında çıkan haberlere göre, “Hermes” Müzik Birliği’nin gerçekleştirdiği konserler ve sıklıkları onun yüzyılın başında İstanbul’daki müzik etkinliklerinin önemli ajanlarından biri olduğunu gösteriyordu.
Franz Liszt
(1811-1886)
1912 yılında “Hermes”, 8 Haziran 1847’de 36 yaşında İstanbul’a gelen, beş hafta kalan ve bu süre içerisinde Dolmabahçe Sarayı’nda Sultan Abdülmecid huzurunda bir konser veren Franz Liszt’in öğrencilerinden, 1887 yılında İstanbul’a gelmiş, yerleşmiş, piyano dersleri vermeye başlamış, hatta Şehzade Abdülmecid Efendi’ye de piyano dersleri vermiş olan Macar piyanist Geza de Hegyei, Marie du Chastain ve Caggia tarafından piyano, telli çalgılar, müzik teorisi ve koro derslerinin verileceği yeni müzik okulunun kuruluşunu ilan etmişti. Ancak, 1914 yılında derneğin yıllık kutlaması sırasında koro, çok başarılı olamamıştı. Diğer tüm rum kültür dernekleri gibi, “Hermes” de 1922’deki Türk-Yunan savaşının ardından kapatılmıştı.
Franz Liszt, eski adı Polonya Sokağı olan günümüz Nur-u Ziya sokağının aşağı taraflarında sol kolda yer alan bir evde 40 gün Sultan Abdülmecid’in misafiri olarak konaklamıştı. Ancak o ev Franz Liszt’in ziyaretinden iki yıl sonra çıkan bir yangında tüm sokak ile birlikte yanmış, yeniden imar edilmişti. Bu gün o yanan evin yerine temsilen onun yerine yapılmış olan yeni evin üzerinde o misafirliğin anısına bu plaket asılıdır.

Beyoğlu’ndaki bu yangın sırasında ev ve işyerleri yanan her milletten insanı bir nebze de olsa rahatlatabilmek için Sultan Abdulmecid tarafından 100.000 akçelik bir yardım tahsis edilmiş ve bu yardımın 20.000 kuruşu Müslümanlara, 22.000 kuruşu Rumlara, 29.000 kuruşu Ermenilere ve 29.000 kuruşu da Katoliklere verilmişti. Cemaat liderlerine verilen paralar makbuz karşılığı verilerek teslim edilmişti.












Buraya kadar, yazı boyunca tüm paylaştıklarım aslında Balo Sokak No:18’deki metruk binanın üzerindeki Hermes Kadüsesi’ni anlamlandırabilmek adına yapmış olduğum arayışların aktarımıydı.
Tam bir sonuca ulaştım mı? Hayır...
Ancak, belki bu yazı birilerini tetikler, bilgi dağarcıklarında var olan küçücük bir bilgiyi değerlendirip, bana ulaşır, bilgilendirir, ya da bütün bunların üzerine kendisi bir şekilde değerlendirir ve sonuçlandırır diye ummak istiyorum.

Sonuç olarak, başta da söylemiş olduğum gibi ilk avazda herkesin aklına geldiği gibi benim de aklıma hemen sağlıkla ilgili olabileceği gelmiş olmasına rağmen yapmış olduğum izahlardan da anlaşılacağı gibi bu bir tıpçının evi, bir sağlık kuruluşu, bir klinik binası olamaz; Ancak bu evin, üzerindeki Hermes Kadüsesi’nin Yunan Mitolojisi ile olan bağı nedeniyle bir müslüman evi değil, büyük bir ihtimalle bir rum evi ya da rum kuruluşuna ait olduğu düşünülebilir. Uzun zamandır sahipsiz olması da bir ruma ait ve mübadele sırasında bırakılıp gidilmiş olma ihtimali de bu fikri güçlendiren bir etken.

İkinci olarak bir masonik işaret üzerine yoğunlaştığımda da, bunun pek mümkün olmayacağını, bu konuda bilgi sahibi olan bir dosta danıştığımda anlamış oldum. Kadüsenin masonlar tarafından bir derece işareti olarak kullanıldığını öğrenmiş olsam da, masonların bana pek de zor anlaşılır gelmeyen bir nedenle bu kadar belirgin olarak Loca işaretini ortaya koymayacaklarını, koysalar bile bu kadar büyük ve gözle görünür olarak değil de daha ziyade kapı kenarında ve daha küçük olarak kullanmayı tercih ettiklerini öğrendiğimde, bunun o konu ile alakalı olmadığını, olamayacağını da anlamış oldum.

Son olarak, araştırmalarım sırasında rumlara ait iki faaliyet alanında Hermes adına rastlayınca, bunun ya Hermes adlı spor kulübüne ait, ya da yine Hermes adlı müzik birliğine ait bir lokal ya da idare binası olabileceğini düşündüm. Ancak bu ihtimal her ikisi de rum olmaları hasebiyle güçlü görünüyor olsa da, henüz bunu kanıtlayacak bir bilgi yok elimde. O nedenle bu yazıyı şimdilik bu hali ile yayınlayıp, beklemekten ve araştırmaya devam etmekten başka çare yok gibi görünüyor.

Yazımı, Hermes’le ve Kadüse ile çok ilgili
olmasa da Balo Sokağındaki bir yaşanmışlıkla bitirmek istiyorum.




“Hiç istemeden gelmişti İstanbul’a. Restoratör sevgilisi Ruth, bir süreliğine işi nedeniyle Beyoğlu’nda ev tutmuş, onu da çağırmıştı. İstanbul'a ayak bastığı 2003 Sonbaharı, Yunan çellist Yiorgos Kaloudis’in hayatında neredeyse bir dönüm noktası oldu.”



“Ruth’un kanun, perküsyon dersleri aldığı müzisyenlerle tanıştı, ev toplantılarında birlikte çaldı. Ruth’un yaşadığı Balo Sokak’ta hayata karıştı.”





“Caddedeki plakçılarda çalan valsten, Boğaziçi’ndeki vapurların gidiş gelişinden etkilendi.”



“Kanun ve çello için vals üslubunda ‘Balo Sokak’ı yazdı. Bambaşka bir albüm hazırlamayı düşünürken, bu eserin ilhamıyla Almanya’da yayımlanan ‘Truth’u hazırladı.”

Serhan Yedig / 7 Eylül 2007 / Hürriyet


Yiorgos Kaloudis -Truth Albüm Kapağı
Yiorgos Kaloudis



Dinleyelim,
Yiorgos Kaloudis’ten
“Balo Sokak”











Kaynaklar: 




1- Tıp ve Sağlık Sembolü olarak yılan, 17 Aralık 2016 - Okur Yazarım



2- İftihar ve İmtiyaz. Osmanlı Nişan ve Madalyaları Tarihi.

Edhem Eldem, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, İstanbul 2004



3- Osmanlı Tarihi, Ord. Prof. Enver Ziya Karal

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Türk Tarih Kurumu Yayınları

XIII. Dizi- Sayı 1685, Birinci Baskı 1956



4- İstanbul’da Osmanlı’dan günümüze Masonların çalışma yaptığı mabetler

Ümit Sakmar 



5- Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi, Brendan Freely - John Freely 

Çeviren: Yelda Türedi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Eylül 2014



6- İstanbul’u titreten savcı: MARLON KEMAL, Soner Yalçın

Sözcü Gazetesi, 5 Ocak 2014



7- Beyoğlu’na yeni güzellik, Atilla Dorsay

Sabah Gazetesi, 16 Mart 2000



8- BEYOĞLU 1930, Selâhattin Giz’in Fotoğraflarıyla 1930’larda Beyoğlu

Ali Özdamar, Cumhuriyet Gazetesi 1992 Yılbaşı Armağanı



9- The Greek football teams of Istanbul

Ertan Karpazlı & Ioanna Sakoufaki


1 yorum:

Tugrul Ozkaracalar dedi ki...

Müthiş bir sokak analizi! Çok heyecan verici. Kitap haline bile getirilebilir. Tebrikler.