5 Ocak 2014 Pazar

İSTANBUL’UN HEKİMBAŞI’NDA YAPAYALNIZ BİR OSMANLI SOYLUSU...

İstanbul’da yaşıyorsan,
Anadolu yakasında üstelik
ve de araban da varsa,
güneş bulutların arasından, yüzünü azıcık göstermeyi versin,
ilk aklına gelen boğaziçi olur,
mis gibi deniz kokusu
ve doyumsuz manzarası,
balığı da cabası...
Toplarsın çoluğu çocuğu,
   çıkarsın, bir boğaz turuna... 

Eskidendi artık o, ne çoluk var, ne de çocuklar, hadi gidiyoruz diyebileceğin kadar küçük. Kışın eve kapalı kalınca insan uzun süre, biraz güneşi görüversin, hemen içinde birşeyler kıpırdanmaya başlıyor, zor tutuyor kendini evin içinde. İşte insanın kendini boğaza attığı o günlerde, her şey güzeldir de güneş batıp da eve geri dönmeye gelince, işler biraz sarpa sarar; boğazda dönüş yolunda yaşanan o yoğun trafik, bütün gün biriktirilen o enerjiyi alır götürür, insanın gözünde ne o boğazın güzelliği, ne balık, ne keyif kalır,
ne de bir kez daha gelesi...
Önde Küçüksu Kasrı, sağından içeri doğru giren Küçüksu deresi ve arka tepelerde megaköy İstanbul

İşte yine boğazda yalnız geçirilen bir sefanın sonunda, dönüş yolunda aynı ızdırapla karşılaştığımda, sıkışan trafikten kurtuluş yolu arayışındayken farkettim tabelasını, Anadolu Hisarı’nda Göksu Çayırı’nı ve botanikçileri geçer geçmez, Küçüksu Köprüsü öncesinde, solda “Hekimbaşı” yazan yol tabelasını...

Bu tabelanın gösterdiği yolun diğer ucunu, nereye çıkacağını biliyordum, arasını hiç kullanmamış olmama  rağmen, Ümraniye tarafından bir arkadaşımın annesinin cenazesini götürdüğümüzde, görmüştüm ilk kez Hekimbaşı Kabristanı’nı. Yol önce Küçüksu deresinin vadisi boyunca uzunca bir süre içerilere doğru dümdüz ilerliyor sonra yukarı doğru tırmanışa geçiyordu, yolun sağı solu, düzensiz ama artık hemen her yerde görüp alışmaya başladığımız ve nedense artık kanıksadığımız o megaköy İstanbul görüntüleri, manzaraları... Evet artık İstanbul denen bu koskocaman köyde ya da köyler topluluğunda, nereye gitseniz benzer görüntüler. İstanbul yoksullaşıyor, yozlaşıyor, güzelliklerinin birer birer ırzına geçiliyor, kirletiliyor ve kalabalıklar üstüne üstüne geliyor insanın. Bu şartlarda, İstanbul’u görebilene, sevebilene aşkolsun...

İşte bu yoksul ve yoksunlaştırılmış manzara içerisinde yola devam eder ve yokuşu tırmanırken onu yakalıyor gözlerim, oraya ait değilmiş gibi mağrur, heybetli, vurdumduymaz, dimdik duruşuyla, onu kuşatan, zaptetmeye, yutmaya ve yoketmeye çalışan gecekondular arasında.

Bir tepeciğin üzerinde öylece dikiliyor yapayalnız, sanki parmakları üzerinde yükselip, boynunu da bir flamingo gibi uzatarak, biraz daha fazla boğazı görebilmeye çalışıyormuşcasına...



“Hekimbaşı Çiftliği Kasrı” 

Aslında o hep oradaydı ve belki de hep yalnızdı, ötekiler sonraları gelmişlerdi, yanına yöresine, yalnızlığını bozmuşlardı... Merak etmiştim, bu Osmanlı soylusunun İstanbul’un bu kadar uzağında, şehre bu kadar uzak bir noktada ne işi olduğunu, neydi onun hikayesi, işte bana yine bir iş çıkmıştı...

Önce, yöreden, yöreye adını veren Hekimbaşı’ndan başlamalıydım,
öyle de yaptım; Hekimbaşı nedir, kimdir,
bu kasır ile bir bağı var mıdır?..

Osmanlı Devleti’nde Fatih Sultan Mehmet zamanında (1451-81) kurulan ve zaman içerisinde gelişen “Hekimbaşı”lık ya da “Reis-ül -Etıbba”lık müessesesi hükümdarın ve sarayda yaşayanların sağlığından sorumlu olan en yüksek sağlık göreviydi. Bu göreve resmi kayıtlara göre getirilmiş ilk kişi de Sultan II. Bayezid zamanında Hekimbaşı’lık görevini icra eden Muhittin Mehmet’ti (1504’e kadar). Hekimbaşı’lığa 19. yüzyıla kadar sadece İlmiye sınıfından kişiler atanırken, 1836 yılından sonra Mülkiye sınıfından da kişiler atanır olmuş. 1844 yılına gelindiğinde ise Hekimbaşı ünvanı kaldırılarak yerine “Ser tabib-i Şehriyari” denilmeye başlanmış, 18 Nisan 1850’de de Sultan Abdülmecid’in verdiği bir irade ile “Hekimbaşı”lık müessesesi “Memleketin her tarafında ve her kademeden tabibler bulunduğundan ‘Riyaseti Etibba’ memuriyetine lüzum olmadığı” gerekçesiyle lağvedilmişti. Zaten bundan kısa bir süre önce, 28 Aralık 1849 tarihinde Mektebi Tıbbiye içerisinde Bir Tıp Meclisi kurulmuş, ona başkanlık edecek bir de Hekimbaşı tayin edilmişti.

Lağvedilene kadar Osmanlı Devleti hizmetinde toplam 43 Hekimbaşı görev yapmıştı. 41. Hekimbaşı Abdülhak Molla, ilk kez II. Mahmud döneminde 1834-1837 yılları arasında 4 yıl Hekimbaşı’lık görevi yapmış, daha sonra ikinci kez I. Abdülmecid’in padişahlığı döneminde 1839-1845 yılları arasında 6 yıl ve 1848-1849 yılları arasında 1 yıl son kez ve son Hekimbaşı olarak görev yapmıştı.

Hekimbaşı Abdülhak Molla (1786-1854), Yusuf Ziya Ortaç’ın Serkldoryan’ın merdivenlerinden inerken görüp de “Haşa Allah gökyüzünden iniyor sanırdınız” diye azametini tarif ettiği ünlü Şair-i AzamAbdülhak Hamid Tarhan’ın dedesi ve kendisinden önce Sultan III. Selim döneminden başlayarak Sultan II. Mahmud dönemine kadar (1803-1807), (1817-1821), (1823-1834) 3 kez, 37.Hekimbaşı olarak görev yapmış Mustafa Behçet Efendi’nin de kardeşiydi.
.....


“Şair-i Azam”
Abdülhak Hamid Tarhan (5 Şubat 1852-12 Nisan 1937)

*Şair-i Azam: Abdülhak Hamid Tarhan, Viyana’da uzun süre yokluk ve sefalet çektiği bir dönemde, “Gurbetten bir Ses” adıyla yayınladığı ve bizzat kendini tasvir ettiği ve içinde bulunduğu durumu alaycı ve abartılı bir biçimde hicvettiği şiirinde;

“ Mevki Viyana
Bir darbe-i ma’kus ile düşmüş o yana,
Hep tersine dönmüştür onun giydiği şeyler.
Hem bid-defaat!
Onlarla yatıp kalkar imiş kendisi söyler,
Vaktiyle bütün Pul’da yapılmışsa da heyhat!
Cümlesi solmuş.
Vaktiyle siyah, şimdi fakat yemyeşil olmuş
Bir paltosu vardır.
Tek gözlüğü vardır, geceler kandilidir o.
Ya rab ne hayat!
Cepler delik az çok.
Lakin ne zarar var ki delikten düşecek yok.
Bir korkusu vardır:
Meyhanelerin saat-i tatili pek erken...
Bir kirli paçavrayla gezer,
Mendilidir o.
Lastikleri bir başkasınındır ki yürürken,
Durmaz ayağından çıkar ekser...
Serpuşu ne festir, ne külahtır, ne sarıktır,
Kalpak da değildir...
Bir şapka mı, haşa. O onun kendine mahsus,
Bir başka şekildir.
Keşkül gibi bir şey...
Milliyetini farık olan yok, soruyorlar:
Kimdir bu alamet, bu musibet, ne kılıktır.
Ürkütmeyelim sus...
Bir kahkaha, bir av'ava kopmakta peyapey
Bazen de müheyyâ-yı tasadduk duruyorlar.
Zül farkına bir zam!..
Ancak biri vardır, ona der: Şair-i Azam!

diyerek, yatacak yer bulamadığını, üzerindeki paltosunun sefaletten renk değiştirmekte olduğunu, gündüz giydiği elbise ile gece de gezdiğini, hatta onunla –meyhaneler erken kapanmazsa- uyuduğunu anlatmış, insanların, onun şair olduğuna inanmaları için bin şahit gerektiğini ifade etmiş ve şiirinin sonunda tüm bunlara rağmen birinin ona şairlerin en büyüğü anlamında “Şair-i Azam” dediğini alaycı bir ifadeyle not düşmüştü. Alaycı bir tavırla kendisine taktığı bu isim dönüp dolaşıp, adının önüne konmadan geçilmeyen bir ünvan haline gelmişti.

.....
Mustafa Behçet Efendi (1774-1834), Osmanlı Devleti’nde ilk Cerrahhaneyi kurmayı öneren ve 14 Mart 1827’de Şehzadebaşı Tulumbacıbaşı Konağı’nda Tıbhane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamure’nin kurulmasına önayak olan ve ilk nazırlığını da yapan kişidir. Okulun kuruluş günü olan 14 Mart, günümüzde “Tıp Bayramı” olarak kutlanmaktadır.

İşte, kasrın yer aldığı bu bölge ve çiftlik, Osmanlı’nın bu 37. Hekimbaşı’sı Mustafa Behçet Efendi’ye aitmiş ve bu bölgeye de bu nedenle “Hekimbaşı” adı verilmiş.


Sultan Abdülaziz (1861-1876)
Hekimbaşı Çiftliği’nin ne zaman ve ne şekilde Sultan Abdülaziz’e, dolayısıyla da hazineye geçtiği bilinmez ancak, Osmanlı arşivlerine göre, Hekimbaşı ve günümüzde aradan geçen TEM Otoyolu’nun öte tarafında kalan Çavuşbaşı Çiftlikleri ve de devamında Alemdağ Çiftliği Sultan Abdülaziz tarafından, kardeşi Sultan Abdülmecid ile birlikte baba bir anne ayrı kızkardeşleri Adile Sultan (1826-1899) ile 28 Nisan 1845’te Haydarpaşa çayırında görkemli bir düğün ile  evlendirilen ve saraya damat olarak giren sabık Kaptan-ı Derya Mehmet Ali Paşa’ya, Çekmece’deki Çiftliği karşılığında, 9 Eylül 1863 Çarşamba günü ihsan edilmiş ve Mülkname-i Hümayun verilmişti.
Mehmet Ali Paşa (1813-1868)
Damat Mehmet Ali Paşa’nın vefatı üzerine varislerine intikal eden Çavuşbaşı ve Hekimbaşı Çiftlikleri, yine Sultan Abdülaziz tarafından satın alınarak Defter-i Hakani kayıtlarına kendi üzerine kaydettirilmişti.
Veliaht Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi (1857-1916)
Daha sonraki yıllarda Hekimbaşı ve Çavuşbaşı Çiftlikleri’ni Sultan Abdülaziz, 10 Ocak 1867 tarihinde on yaşındaki oğlu Veliaht Şehzade Yûsuf İzzeddin Efendi’ye ihsan etmiş ve Defter-i Hakani kayıtlarına geçmişti. Şehzade Veliaht Yûsuf İzzeddin Efendi sonraki yıllarda eski çiftliğin dışında yeni çiftlik olarak adlandırılan alanda yeni bir köşk ve çiftlik binaları yaptırtmıştı.
Çavuşbaşı Çiftliği

YUSUF İZZEDDİN EFENDİ (1857-1916)

Abdülaziz henüz şehzadeyken ve şehzadelerin çocuk sahibi olmaları yasaklanmışken, 11 Ekim 1857’de İstanbul’da Dürrinev Başkadınefendi’den bir erkek çocuk sahibi olmuştu. Doğan Şehzade’ye Yûsuf İzzeddin adı verilmiş, doğumu gizli tutulmuş ve Mekke Mollası Kadri Bey’in Eyüp’teki evinde gizlice büyütülmüştü. Abdülaziz 4 yaşına gelmiş olan oğlu Yûsuf İzzeddin’in varlığını ancak, 25 Haziran 1861’de tahta çıktığında kamuoyuna duyurabilmişti.
 çocuk, Yûsuf İzzeddin Efendi

Abdülhak Hâmid (Tarhan) iyi bir eğitim gören Yûsuf İzzeddin’in Fransızca bildiğini, ancak biraz tutuk konuştuğunu belirtir. Abdülaziz 1867’de çıktığı Avrupa gezisine onu da götürmüş, onu sürekli olarak ön plana çıkarmaya çalışmıştı. Yûsuf İzzeddin askerî tatbikatlara ve geçit törenlerine katılıyor, Tophaneyi, askerî birlikleri, Mekteb-i Harbiyye ve Mekteb-i Tıbbiyye’yi denetliyor, bu mekteplerde okuyan öğrencilerin derslerine giriyordu. 1872’de İstanbul’u Abdülaziz'in 1876’da, bir darbe ile tahttan indirilmesi üzerine Yûsuf İzzeddin Efendi’nin eski şaşaalı günleri sona ermişti. II. Abdülhamid döneminde maliyenin içinde bulunduğu sıkıntılardan o da nasibini almış, diğer pek çok hânedan üyesi gibi maaşının ödenmesinde zorluklar çıkmıştı. Buna rağmen II. Abdülhamid nezdinde itibarı yüksekti ve Padişahın Yûsuf İzzeddin Efendi’ye karşı olan duyguları yabancı gözlemciler tarafından da farkedilmişti.



İlk olarak 1869’da, daha önce Avrupa seyahati sırasında tanıştığı Abdülaziz’in padişahlığı sırasında, Suveyş Kanalı’nın açılışına katılmak üzere Mısır’a giderken İstanbul’a da uğrayan Fransa İmparatoru III. Napolyon’un eşi Eugenie, 41 yıl sonra 29 Haziran 1910’da özel yatıyla tekrar İstanbul’a geldiğinde, zamanın padişahı Sultan Reşat'ı ziyaret etmiş ve kendisine, 41 yıl önce İstanbul'a yaptığı ilk ziyaretinde henüz bir çocukken tanıdığı Şehzade Yûsuf İzzeddin’le görüşebilmek isteğini iletmiş ve Şehzade Yûsuf İzzeddin’le görüşmüştü. Bu istek İstanbul’da olduğu kadar Paris’te de çok manidar karşılanmış, o dönem sarayın mabeyn başkatibi olan Halit Ziya Bey (Uşaklıgil) hatıralarında bu buluşmadan bahsederken “... kalbini neler burktu, bunu keşfetmek mümkün değildir. Fakat dönüşünde, rıhtımdaki sandala binerken daha ziyade yaşlanmış, daha ziyade çökmüş gibiydi” diyerek imparatoriçe'nin duygusal durumunu yansıtmaya çalışmıştı.



Yurt dışında da Osmanlı Devleti’ni temsil eden Yûsuf İzzeddin Efendi, 6 Mayıs 1910’da ölen İngiltere Kralı VII. Edward’ın cenaze törenine olağan üstü bir heyetle katılmış, İngiltere’nin yeni Kralı George’un 22 Haziran 1911’de yapılan taç giyme merasiminde de bulunmuştu. Londra’ya giderken Paris’te Fransa Cumhurbaşkanı Clément Armand Fallières’le görüşmüş, Londra’dan Roma’ya geçmiş, İtalya kralı tarafından istasyonda karşılanıp Quirinale Sarayı’nda iki gece misafir edilmiş ve 11 Temmuz’da Viyana üzerinden İstanbul’a dönmüştü. Alman İmparatoru II. Wilhelm, 1 Eylül 1911’de yapılacak askerî tatbikatı izlemesi için Veliaht Yûsuf İzzeddin’i Berlin’e davet etmiş, Veliaht Mecidiye kruvazörüyle Köstence’ye gitmiş ve Romanya Kralının Sinaya’daki yazlık köşkünde şerefine verilen ziyafete katılmış, Almanya’daki görevini de tamamlayarak İstanbul’a dönmüştü. 


Veliaht olduktan sonra İttihatçılar tarafından çevresine yerleştirilen yaver ve teşrifatçı gibi özel görevlilerin üzerinde kurdukları baskı Yûsuf İzzeddin Efendi’yi ruhsal açıdan yıpratmış, önce kalp hastası olduğu vehmine kapılmış, sonra gırtlak kanserinden şüphe etmeye başlamıştı. Kanser konusunda doktorların ve çevresinin ikna çabalarının sonuç vermemesi üzerine 9 Ağustos 1912’de Köstence üzerinden Viyana’ya ulaştırılan Yûsuf İzzeddini muayene eden İmparator Franz Joseph’in hekimi Hermann Schlesinger hastalığın kanser değil sinir bozukluğu olduğunu belirtmiş, bunun üzerine Viyana yakınlarındaki bir sanatoryumda tedavisinin yapılması kararlaştırılmıştı. Doktor Schlesinger’in tedavisi sonucunda veliahdın şikâyetleri azalmış, ancak depresif ruh halinin bir süre daha devam edebileceği söylenmişti. 


1914 ilkbaharında hastalığın biraz daha artması üzerine tekrar Avrupa’ya gönderilmesine karar verilmiş, bu arada veliahtlıktan düşürülmeyeceğine dair teminat vermesi için padişahı da sıkıştırmaktan geri kalmamıştı. Sultan Mehmed Reşad böyle bir şey düşünmediğini ona kesin bir dille bildirmiş, fakat I. Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine Avrupa gezisi ertelenmişti.
Yusuf İzzeddin Efendi’nin vefat ettiği Zincirlikuyu’daki Yazlık Köşkü.
1884 yılında dönemin ünlü mimarı Sarkis Balyan Efendi’ye yaptırılmıştır. Mabeyn Köşkü, Harem Köşkü ve Bendegan Köşkü olmak üzere 3 yapıdan oluşur. Ayrıca havuzlar, sera ve bazı müştemilat binaları da vardır. Günümüzde Meslek Lisesi olarak kullanılmaktadır.

............................................................................................


Yûsuf İzzeddin Efendi, 31 Ocak 1916 günü Zincirlikuyu’daki konağından çıkıp Aksaray Pertevniyal Vâlide Sultan Camii’nde namaz kıldıktan sonra oradaki mezarlıkta yatan aile büyüklerini ziyaret etmişti. Ertesi gün tedavi için Avrupa’ya gitmesi planlanmıştı; ancak buna istekli değildi. O gece sol kolunun bileğindeki damarları ustura ile keserek intihara teşebbüs etmiş ve çağrılan doktorların bütün müdahalesine rağmen kan kaybından kurtarılamayarak vefat etmişti. El yazısıyla bıraktığı mektupta içinde bulunduğu duruma tahammül edemediğini, maddî sıkıntı çektiğini, intiharın kötü bir şey olduğunu bildiğini ve Allah’ın affına sığındığını belirtmiş, mektubunu, “Cenâb-ı Hak kusurumu affetsin” sözüyle bitirmişti. Yûsuf İzzeddin Efendi’nin trajik ölümü daha sonra pek çok söylentiye ve senaryoya malzeme teşkil etmiş, bir kısmı onun intihar ettiğini, bir kısmı da İttihatçılar tarafından öldürülüp intihar süsü verildiğini ileri sürmüştü.

Yûsuf İzzeddin Efendi’yi; L’Echo de Paris gazetesi zeki ve dürüst; La Neue Freie Presse babası Abdülaziz gibi aşırı özgüven sahibi; A. Vambery iyi bir asker; teyzesinin torunu Leylâ Açba kısa boylu, kumral saçlı, yeşil-elâ gözlü hoş bir insan; İsmail Baykal dış görünüşü sert, ancak nazik, hatır bilir, muhabbeti hoş, vücutça sağlam, hâfızası güçlü, kültürü geniş, asil, açık sözlü ve yardım sever; Gazeteci Ahmed İhsan Bey matbuatı ve gelişmeleri takip eden aydınlık fikirlere sahip biri olarak tanımlamış, Mâbeyin başkâtibi Halid Ziya Bey (Uşaklıgil) ise, vücudunun en küçük zerresine kadar kibir, azamet ve gururla dolu olduğunu, titiz, huysuz, kesik, tutuk ve hafakana tutulmuşçasına kısa cümlelerle konuştuğunu ifade etmişti.





Ancak bu arada her iki çiftliğin de aslında eski

Kaptan-ı Derya’lardan (1642-43) Uzun (bazı kaynaklarda Küçük) Piyale Paşa’nın torunu olan Maraş Mutasarrıfı (1776) Abdullah Paşa’nın kurmuş olduğu bir vakfa ait olduğunu iddia ederek mahkemeye başvuran Abdullah Paşa Vakfı’nın varisleri, mahkemeyi kazanmışlardı.
Yûsuf İzzeddin Efendi, daha önce Çavuşbaşı ve Hekimbaşı çiftliklerinin tapularını ayırmış olduğundan, mahkeme sonucunda sadece Çavuşbaşı Çiftliğini kaybetmişti. O güne kadar Çavuşbaşı Çiftliği’nde yaptırdığı köşkte ailesi ile birlikte oturan Yûsuf İzzeddin Efendi, Çiftliği terk ederek Hekimbaşı Çiftliği’ndeki köşke taşınmıştı.
Kasrın, Yûsuf İzzeddin Efendi’nin Zincirlikuyu’daki Yazlık Köşkü’nü de yapan dönemin ünlü mimarı Sarkis Balyan Efendi olduğu söylenmektedir. Her iki binanın mimari stilleri karşılaştırıldığında bunun çok da uzak bir ihtimal olmadığı söylenebilir. 
4 katlı 20 metre yüksekliğindeki merdiven kulesi

Kasrın 1880’lerin başında yapıldığı rivayet edilmektedir. Bu durumda kasrı yaptıran ne 1834’de vefat eden Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi, ne de 1868 yılında vefat eden Damat Mehmet Ali Paşa olamaz. Kasrın, Hekimbaşı Çiftliği 1867’de babası Sultan Abdülaziz tarafından kendisine ihsan edilen ve 14 yıl sonra (1881) açılan mahkemeyi kaybederek Çavuşbaşı Çiftliği’ni terk ederek Hekimbaşı Çiftliği’ne yerleşen Veliaht Şehzade Yûsuf İzzeddin Efendi tarafından yaptırılmış olması en güçlü ihtimaldir.







Ancak, anlaşılan o ki, Yûsuf İzzeddin Efendi, Hekimbaşı Çiftliği’nde çok da uzun süre yaşayamamıştı. Zira II. Abdülhamid’in 27 Nisan 1909’da tahttan indirilip yerine Mehmet Reşat’ın tahta çıkarılmasının ardından, Yûsuf İzzeddin Efendi “veliahd-ı saltanat” ilan edilmiş, ancak aynı tarihte alınan bir karar ile de, 1876 tarihinden itibaren II. Abdülhamid adına padişah emlakine aktarılan bütün arazileri, imtiyazları ve taşınmaz malları, Yûsuf İzzeddin Efendi’nin babasının döneminde adına tapu ile kayıtla verilmesine rağmen Hekimbaşı Çiftliği ve Tophane’deki 87 dükkanı da maliye hazinesine devredilmişti. 


.....

93 Harbi sonrasında göç eden Bulgar Türkleri, İstanbul’a doğru yollarda.
1877-1878 yıllarında yaşanan ve 93 Harbi de denilen Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında Rus tehdidi altındaki, Bulgaristan’ın gül diyarı olarak bilinen “Kazanlak” ya da “Kızanlık”denilen bölgesinde yaşayan ve 200 yıldır gülcülük yaparak yaşamlarını sürdüren Bulgar Türkleri göç etmek zorunda kalmışlardı.
Kazanlak

Yine Türklerin yoğun olarak yaşadığı Sliven Kasabası
Göç eden Bulgar Türkleri Eminönü iskelesinde. 
Göçmenler, için Çavuşbaşı Çiftliği bölgesi tahsis edilmiş, ve bu bölgede gül yetiştirmeye başlamışlardı. İlk gül hasadı, yağ gülü ekiminden 3 yıl sonra 1886 yılında yapılmış ve 650 kilo kadar yağ gülü çiçeği elde edilmişti.
Yağ gülü, sıcaklığın kışın 0 derecenin altına düşmediği, yazın da 25 derecenin üzerine çıkmadığı, yazları güneşli, kışları yumuşak ılıman iklimleri severmiş.
Bu sonuçtan son derece memnuniyet duyan Sultan II. Abdülhamid, teşvik etmek ve üretimi artırmak amacıyla Hekimbaşı Çiftliği’nde de gül yetiştiriciliği yapılmasına izin vermişti.
Bulgaristan’ın Kazanlak Bölgesi’nde halen gül yağı üreticiliği
devam etmekte ve eski günlerdeki gibi otantik küçük ahşap
muhafazalar içerisinde turistik olarak satılmaktadır. 
Böylece Küçüksu ve Göksu Derelerinin vadileri gül kokularının yayıldığı muhteşem güzellikte yerler haline gelmişti. Mekteb-i Tıbbiye’nin hocalarından Charles Bonkowski* nin desteği ve Ziraat Nezareti müfettişi Agop Zakaryan Efendi’nin de katkılarıyla göçmenler bu bölgede yetiştirdikleri güller ile ve Kazanlak’tan getirtilen bakır imbiklerle gül yağı üretimine başlamışlardı.

Bakır Gül yağı imbikleri
Charles Bonkowski (1841-1905)
*Charles Bonkowski, 1841 yılında bir Leh mültecinin oğlu olarak İstanbul’da doğmuş, ilköğrenimini İstanbul’da tamamladıktan sonra Paris’e giderek burada dönemin meşhur kimyacıları olan Şevroy ve Fremi’den dersler almıştı. İstanbul’a dönüşünde Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’de Kimya Muallimliği görevine atanmış, eczacılıkta da kendini yetiştiren Bonkowski, kimya, tıp ve eczacılık alanında birçok çalışma yapmıştı. Uzun yıllar devletin birçok kurumunda çalışmış, “saray kimyagerliği” görevinde bulunmuş ve milletler arası toplantılarda devleti temsil etmişti. 1892 yılında bulaşıcı hastalıklarla mücadele için “Dersaadet ve Bil-Umum Vilâyât-ı Şahane Hıfzıssıhha Sermüfettişliği” görevine getirilen Charles Bonkowski, bu alanda da başarılı çalışmalar gerçekleştirmiş, 1893’te de Paşa olmuş ve 10 Ocak 1905’te İstanbul’da vefat etmişti.



1912 yılında gül üretimi ve gül yağı üretimi denemeleri başarılı olunca Anadolu'nun çeşitli illerine yağ gülü fidanları teşvik etmek için bedava olarak dağıtılmış ve emanet ibrikler verilmişti. Bu çabaların sonucunda sadece Burdur ve İsparta illerinde yağ gülü tarımı ve gül yağı üreticiliği gelişirken diğer illerdeki çabalar, I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nın etkisiyle yok olup gitmişti.
Hekimbaşı Kasrı’nın 1900’lerden bir görüntüsü,
kulenin önündeki küçük ağaç şu an neredeyse üçüncü kat yüksekliğinde. 
70’li yıllara gelindiğinde en güzel güllerin yetiştiği bu bölge İstanbul Belediyesi tarafından Anadolu yakası için Çöp dökme alanı olarak kullanılmaya başlanmış, “Hekimbaşı” adı artık yanına eklenen çöp ile birlikte “Hekimbaşı Çöplüğü” adıyla anılır olmuştu. Günde yaklaşık olarak toplanan 2300 ton çöp, bu alanda herhangi bir önlem alınmaksızın depolanmış ve sonucunda da 1993 yılının 28 Nisan gününe gelindiğinde, sabah saat 10:00 sularında doğa kendisine yapılan bu insafsızlığa artık daha fazla dayanamamış, isyan etmiş ve büyük bir patlamayla yılların birikimini resmen kusmuş, büyük bir felaket yaşanmıştı.
Milliyet Gazetesi’nin 6 Eylül 1976 tarihli bir küpürü.
Hekimbaşı’nda gecekondulaşmaya karşı bir mücadelenin
başladığının göstergesi.
28 Nisan 1993’te yaşanan büyük Çöp faciasının haberleri.
29 Nisan 1993 Milliyet gazetesinden
Yıllar boyu üst üste yığılan 470 bin metreküp çöp, sıkışan metan gazının etkisiyle patlamış, dünya tarihinin ilk çöp heyelanı yaşanmıştı. Çöp dağı kayarak, çöplüğün üzerine ve eteğine doğudan göçerek İstanbul’a gelmiş vatandaşların yaptıkları gecekonduların üzerine akmış, koskoca bir mahalleyi yutmuştu. İlk belirlemelerde 16 kişinin hayatını kaybettiği açıklanan faciada bilanço sonradan artmış sayı 39 kişiyi bulmuştu.
Faciada hayatını kaybedenlerin yakınları açtıkları davalarda, gecekondularının ruhsatsız, olduğu gerekçesi ile reddedilince Avrupa İnsan hakları Mahkemesine gitmiş ve avayı kazanarak tazminat alabilmişlerdi. Acı olan o vatandaşlara evlerinin ruhsatsız olduğunu söyleyen Belediyeler, o evlere elektrik ve su bağlamışlardı.

Kasrın viraneye döndüğü günlerden bir resim.
Bütün bu gelişmeler arasında Hekimbaşı Kasrı da kendi payına düşeni almış, bu yoksullaşma süreci ve ilgisizlik sonucunda kasrın bahçesini dahi gecekondular işgal etmiş, kasrın mermer döşeme kaplamaları, ahşap doğramaları ve çatı ahşapları, kiremitleri, cephenin taş kaplamaları ve taşlar arasındaki kurşun bağlantı elemanları da talan edilmişti. 
Kasrın viraneye döndüğü günlerden bir başka resim.
Bir yıkıntıya dönen kasr, giderek tinercilerin, kimsesizlerin ve ayyaş takımının yuvası haline gelmiş, bir viraneye dönmüştü.
Kasrın Restorasyonu sürerken.

1999 yılında nihayet farkına varılan Kasr, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilmeye başlanmış, ilk etap çalışmaları 2001 yılında tamamlanmış, bir süre ara verilen çalışmalar 2005 senesinde tekrar başlamış ve Toplam 7 yıl süren çalışmalar sonunda Hekimbaşı Kasrı 2006 yılında kapılarını ziyaretçilere açmıştı.

Yayınlarda, ziyarete açılmıştır ifadelerine bakınca, gerçekten de ziyaret edilebilir bir yer olduğunu düşünülmesini istemem, zira ben bu fotoğrafları çektiğimde böyle bir ziyaret edilebilir durum sezinlemedim. Yine bahçesinde bazı iş makineleri çalışıyordu ve herhangi bir şekilde ziyaret edilebilir izlenimi vermiyordu.

İş makinalarının bahçedeki hoyrat palet izleri.
Kapısı açık olmadığı için fotoğrafları bahçenin dışarısından, parmaklıkların arasından elimi kolumu uzata uzata çekmek zorunda kalıp, kasrın etrafını çeviren duvarların arkasına dolandığımda karşılaştığım manzara ise başka bir drama tanıklık etmekte.

Restorasyon çalışmaları sırasında kasrın kırılan, zarar gören bazı önemli mimari elemanları buradaki yığından anlaşıldığı üzere yenileri ile değiştirilmiş. Çıkan orijinal mermer yapı elemanları da alışkanlıkla olsa gerek yeni bir “Hekimbaşı Çöplüğü”ne dönüştürülmüş.
Sütunlar...
Kornişler...
Süveler...
Bir sütunun bu derece kırılabileceğini düşünmesem de gerek (!) görülmüş ve değiştirilmiş, eskisinin de hükmü kalmadığı için çöpe atılmış. Bu arada dikkatli bakanlar farkedeceklerdir ki bu sütun pembe bir mermerden ve çok bilmemekle birlikte değersiz olmadığını sanıyorum.

Metal bağlantı elemanı ve sabitleyici kurşun.



Yine bir metal bağlantı elemanı ve etrafında yuvaya sabitleyici kurşun.
Kasrın alt kat verandasında ve birinci kat balkonunda kullanılmış olan sütunlardan duvar tarafına geldiği için yarım olarak kullanılmış olan dört sütunun sütün başlığı ve kaidesi.


Yıllarca kimbilir nelere tanıklık etmiş bu soylu taşların burada bir çöplükte, akşamları biracıların ateş yakıp demlendikleri bir mekana ocak taşı olmalarına gönlüm hiç razı olmadı.
Çok zorlansam da yaklaşık 60-70 kilo ağırlığındaki bu sütun altlığını yanımda götürmeye karar verdim ve korumaya aldım.
:)


Sıradan herhangi bir taşmışcasına bir muamele ile bir çöplüğe atılacaklarına, en azından kasrın düzenlenmiş bahçesinin bir köşesinde muhafaza edilemezler miydi, kırılmış olabilirler, işlevini yitirmiş olabilirler ama, sonuçta onlar bir tarihin tanıkları, Asar-ı Atika...

Hasan Can adıyla maruf Ümraniye Belediyesi başkanı marka haline getirdiği adıyla Belediye adına yapılan her çalışmanın, duyuruların altına imzasını atarken, Hekimbaşındaki tarihi Av Köşkü ile ilgili olarak 2016 Haziran ayında bilboardlara astırdığı bu reklamda babasının
Av köşkünden bahsedercesine; 24 TV, D-SMART ve Digitürk kanallarından
“Ramazan ayı boyunca Av köşkümüzden saat 20:00 den itibaren ‘Türkiye’de Ramazan’ programı ile CANLI YAYINdayız”
duyurusu yapmakta.

Bu noktada Tevfik Fikret’in Han-ı yağma şiirini hatırlamamak mümkün değil;
“Bu sofracık, efendiler
- ki iltikaama muntazır 
Huzurunuzda titriyor
- bu milletin hayatıdır; 
Bu milletin ki mustarip,
bu milletin ki muhtazır! 
Fakat sakın çekinmeyin,
yiyin, yutun hapır hapır... 

Yiyin efendiler yiyin,
bu han-ı iştiha sizin, 

Doyunca, tıksırınca,
çatlayıncaya kadar yiyin!”

... 

2 yorum:

Troll Gaming dedi ki...

emekleriniz için teşekkürler. çok güzel bir yazı olmuş. ne çare ki bizim memlekette barbarlığın, tarih bilmezliğin ve köksüzlüğün dibi yok. saygılar.

Unknown dedi ki...

Eski bir Hekimbasi sakini olarak son kelimelerine kadar heyecanla okudum. Emeğinize ve yüreğinize sağlık. Bahsedilen tüm parçalar çocukluğumda arasında oynadığımız genclerin kurşunların kopardığı mermerler... Yağmaya, talana ve hoyrat tarih Düşmanlarına şahitlik edercesine bir kenarda bekliyor