12 Kasım 2015 Perşembe

97 YIL ÖNCE BUGÜN, İSTANBUL SADECE İTİLAF DONANMASIYLA İŞGAL EDİLMEKLE KALMAMIŞTI !..

TARİHTEN BUGÜNE DÜŞEN NOTLAR:
13 KASIM 1918

97 YIL ÖNCE BUGÜN,
13 Kasım 1918 Çarşamba,
İtilaf Devletlerinin Donanmasına bağlı zırhlılar Galata rıhtımında.
22 İNGİLİZ, 17 İTALYAN, 12 FRANSIZ VE 4 YUNAN ZIRHLISINDAN OLUŞAN BİR DONANMA İLE İSTANBUL’A GELEREK KARAYA ASKER ÇIKARTIP SINIRLI BİR ŞEKİLDE DE OLSA İSTANBUL’U İŞGAL EDEN İTİLAF KUVVETLERİNİN YANINDA, BU İŞGALE KATILAN BİR ZIRHLI VARDI Kİ, O GÜNLERİN EN ACI FOTOĞRAFINI
O VERMİŞTİ, BELKİ DE...

Onun varlığı, manzaraya şahit olan İstanbul halkını daha da endişelendirip, derin bir kedere sürüklerken, şehrin Rum cemaati açısından coşku ve mutluluk kaynağına dönüşmüştü.

Buna neden olan, tek başına
bir Yunan Zırhlısıydı;
Adı, AVEROF’tu.
O gün İstanbul’un üzerindeki
kurşuni kara bulutlar,
   daha da bir kararmıştı...
13 Kasım 1918, Yunan zırhlısı Averoff, Sarayburnu açıklarında


Tarihin cilvesi Averof’u, bordosunda Ay Yıldızlı Bayrağı dalgalandırarak yurdunu işgalden koruyacak bir Osmanlı muhribi yapacağına, onu işgale gelen düşman saflarında yer almaya sürüklemişti.

Neydi Osmanlı Donanması’nı
böylesi bir noktaya getiren nedenler?
Bunun için biraz eskilere doğru gitmemiz gerekiyor, yaklaşık bu işgalden,
bir 100 yıl kadar geriye...

Osmanlı Devleti’nde III.Selim ile başlayan batılı anlamdaki ilk modernleşme hareketleri 1804 yılında Tersane Amirliğinin kaldırılarak yerine Umur-u Bahriye Nezareti’nin kurulmasıyla başlamıştı. Ancak bu atılımlar, 3 yıl sonra 25 Mayıs 1807’de batılılaşmaya tepki gösterenlerin de desteğini alan aslen Kastamonu’lu Kabakçı Mustafa adlı bir yeniçerinin başlattığı isyan sonucunda III. Selim tahttan indirilip yerine IV. Mustafa tahta geçirilince sekteye uğramıştı.

20 Ekim 1827’ye gelindiğinde ise, Osmanlı-Mısır Donanmaları Bağımsızlık isteyen Yunanistan’ın başlattığı Mora İsyanı nedeniyle Batı Yunanistan’da İyon Denizi’nde Navarin’de bulunduğu sırada birlikte hareket eden Fransız-Rus ve İngiliz Donanması Navarin limanını kuşatıp, Osmanlı-Mısır Donanmasının Yunanistan’ı terketmesini istemesi üzerine bunun reddedilmesi ile başlayan muharebe sonucunda ağır bir yenilgiye uğramış, Osmanlı Donanması’nda neredeyse deniz gücü olarak hiç bir şey kalmamıştı. Bu güç yoksunluğundan faydalanan Kuzey Afrika ülkeleri, Tunus, Cezayir ve Mısır’ın Osmanlı Devleti’nden ayrılmaları da çok kolaylaşmıştı.

II. Mahmut III. Selim’in başlatmış olduğu modernleşme hareketlerini devam ettirmiş, ABD’li mühendislerin yardımlarıyla reformlar devam etmiş, Osmanlı tersanelerine modern deniz sanayii girmeye başlamıştı.
O yılların en büyük savaş gemisi olan Mahmudiye Zırhlısı da bu dönemde denize indirilmişti. 1 Temmuz 1839’da II. Mahmut’un vefatı üzerine ABD’li mühendisler İstanbul’u terk etmek zorunda bıraktırılmışlardı. 

3 Kasım 1839 Pazar günü, daha 2 Temmuz’da tahta çıkmış, 16 yaşındaki genç ve tecrübesiz Abdülmecid’i ikna eden Mustafa Reşit Paşa Tanzimat Deklerasyonunu kabul etmesini sağlayıp ve bunu Topkapı Sarayı’nın müştemilatı içerisindeki Gülhane Bahçesi’nde Hatt-ı Şerif’i (Padişah yazısı) okuyarak, Tanzimat-ı Hayriye’yi (Hayırlı Düzenlemeler), Tanzimat Fermanı’nı (Gülhane Fermanı da denir) ilan etmesiyle birlikte durum biraz değişmeye başlamıştı. Öncelikli konulardan biri olarak Bahriye Meclisi kurulmuş, tekrar modern donanma çalışmalarına devam edilmeye başlanmıştı.
Sinop Baskını, Ivan Konstantinovich Aivazovsky 1853, tuval üzerine yağlı boya,
220x331 cm. St. Petersburg Central Naval Museum, Rusya
 Oluşturulan bu donanmanın büyük bir kısmı 30 Kasım 1853’te Sinop Baskını sırasında Rus Donanması tarafından 7 Fırkateyn, 3 Corvet batırılarak, yok edilmişti.
Sinop Baskını Gecesi, Ivan Konstantinovich Aivazovsky 1853, tuval üzerine yağlı boya,
220x331 cm. St. Petersburg Central Naval Museum, Rusya

Kırım Savaşı ile birlikte mali koşullar ve borçlanmalar Bahriye Nezareti’nin hazinesini sıkıntıya sokmuştu. İlk denizcilik şirketi olan Şirket-i Hayriye de 17 Ocak 1851’de yine Mustafa Reşit Paşa’nın gayretleri ve Abdülmecid’in onaylaması ile kurulmuştu. 25 Haziran 1861’de bir gün önce ölen kardeşi Abdülmecid’in yerine 31 yaşında tahta geçen Abdülaziz döneminde ise 30 zırhlı ve 74 ahşap gemiden oluşan 106 parçalık bir donanma oluşturulmuş, bütün mali sıkıntılara rağmen Sultan Abdülaziz zamanında satın alınan küçük büyük savaş gemileriyle Osmanlı Donanması tekrar dünyanın sayılı deniz güçleri arasına girmişti. Ancak bu donanmanın inşaası için harcanan büyük paralar, daha sonraki yıllarda Osmanlı Devleti’nin borçlarının büyük bir kısmını teşkil etmişti.

15 yıl sonra, 46 yaşındayken 30 Mayıs 1876’da bir darbe ile tahttan indirilip 5 gün sonra 4 Haziran’da gözaltında tutulduğu Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş olarak şüpheli bir şekilde ölü bulunan Abdülaziz’den sonra tahta Abdülmecid’in oğlu V. Murad geçirilmiş ancak 93 gün gibi kısa bir süre sonra akli dengesinin bozukluğu öne sürülerek, 31 Ağustos 1876’da tahttan indirilmiş ve yerine de kardeşi II. Abdülhamid tahta geçirilmiş, ardından da 23 Aralık 1876’da I. Meşrutiyet ilan edilmişti.

Sonrasında, o güne kadar yapılmış tüm gayretler unutulmuş,
II. Abdülhamid’in hem gemi alımını pahalı bulması, hem de donanmanın gücünü kontrol edemeyeceği düşüncesine sahip olması yüzünden donanma yine ihmal edilmeye başlanmış, donanmadan geriye kalan birkaç gemi de Haliç’te ve Çanakkale’de çürümeye terk edilmişti.

24 Temmuz 1908’de 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndaki yenilgi bahane edilerek II. Abdülhamid tarafından kapatılan Meclis-i Mebusan ve feshedilen Meşrutiyet’in yeniden ilan edilmesi (II. Meşrutiyet) ve
II. Abdülhamit’in 13 Nisan 1909’da “31 Mart Olayı”nın ardından tahttan indirilmesinden sonra, İttihatçılar ilk iş olarak donanmayı güçlendirmeye girişmiş, halktan bağış toplanarak yeni gemiler alınması yoluna gidilmişti.

Meclis-i Mebusan’ın 27 Mart 1909 tarihli oturumunda okunan Bahriye Encümeni mazbatası, donanmanın o gün içinde bulunduğu durumun vahametini gözler önüne sermekteydi:

“Donanma Haliç’te hareketsiz bırakılmış,
atış talimi ve manevradan kaçınmakta,
buna kalkışmak bile büyük suç sayılmaktaydı. Haliç’te donanmayı oluşturan gemilerin sayıları ve tipleri görülüyor, ancak personeli eğitim yapamıyor. Bakımları yapılmayan gemiler pastan çürüyorlardı... Donanma subayları sadece teorik bilgilere sahip bulunuyorlar, uygulamada yetersiz kalıyorlardı.”

Osmanlı cephesinde uzun yıllardır, donanma ile ilgili bunlar yaşanırken,
uzun süredir Akdeniz’in kaderini belirleyen İtalyan Hükümeti,
Donanması için Toskana Livorno’daki Fratelli Orlando kardeşler Tersanesine üç adet savaş gemisi siparişi vermişti. Öncelikle inşaa edilen Pisa, 1 Eylül 1909’da ve ikinci gemi San Giorgio, 1 Haziran 1910’da  denize indirilip donanmaya katıldıktan sonra, İtalyan Hükümeti tezgahtaki üçüncü gemiyi almaktan vazgeçmişti.
PİSA, Livorno’da Fratelli Orlando Kardeşler tersanesinde,
denize indirilirken, 1 Eylül 1909

PİSA, denizde, 15 Mayıs 1925

PİSA’nın taretleri.
1 Haziran 1910’da denize indirilerek İtalyan Donanması’na katılan San Giorgio,
22 Şubat 1941’de Tripoli’de yanmış ve su alarak karaya oturmuştu.
Tezgahta kalan son kruvazör için Osmanlı Devleti’ne teklif götürülmüş, hatta uygun bir fiyatla alınabilmesinin mümkün olabileceği de Roma Sefareti tarafından İstanbul’a iletilmiş, bu geminin alımı için İstanbul teşvik edilmişti. Ancak o sırada Osmanlı Devleti iç politikada da belirsizlikler yaşıyor, demiryolu ve bahriye arasında tercih yapmaktaki kararsızlığı teklifin değerlendirmesini geciktiriyordu.
Fratelli Orlando Kardeşler tezgahındaki üçüncü kruvazör
Hariciye Nezareti konuyu bir yazı ile Meclis-i Vükela’ya (Kabine) iletmiş ve 21 Kasım 1909 tarihinde bu konu görüşülmüştü. Söz konusu kruvazörün tetkiki için Bahriye Nezareti’nden üç subay atanmış ve görevlendirilmişti. İnceleme için gönderilen üç subay, kruvazörün beş sene önce inşaa edilmeye başlandığını ve aranılan vasıflara sahip olmadığını rapor ederek, Osmanlı Devleti’nce satın alınmasının uygun olmadığını açıklamışlardı. Bu arada rapora, zaten Yunan Hükümeti’nin de gemiyi satın almak niyetiyle şirketle bir sözleşme imzalamış olduğu da eklenmişti.

İşte, Osmanlı’nın satın almaya değer bulmadığı,
Yunan Hükümeti’nin satın alarak,
donanmasına kattığı bu Kruvazör
sonradan Osmanlı’nın başını çok ağrıtacak olan Averof’tu...





Georgios Averof adı verilen Kruvazörün 12 Mart 1910’da denize indirilişi.



Averof’un Yunan Donanması’na katılmasının ileride yaratacağı sıkıntıları
Sadaret’in Mektubî Kalemi Mülazımlarından (teğmen) Kemal Bey,
farketmiş ve 8 Aralık 1909’da yazdığı bir yazıda;

“...Osmanlı ülkesi çok geniş sahillerden
oluştuğundan  korunması için çağdaş teknik
ihtiyaçlara uygun bir deniz kuvvetine muhtaçtır.
Şimdiki Osmanlı donanmasının ise istenildiği  gibi olmadığı gizlemek ve inkar etmek mümkün değildir. Osmanlılar içislerini islah etmek ve iyileştirmek,
ulusal ve siyasi varlıklarını sürdürmek için
deniz ve kara kuvvetlerini zamanın
ihtiyaçlarına göre düzenlemelidirler.
Osmanlıların mevcut kara kuvvetleri çağın gereksinimlerine bir dereceye kadar uygun ise de,
komşumuz Yunan hükümetinin bu defa
İtalya’da siparis ettiği malum zırhlıyı aldıktan sonra, Osmanlılara denizde meydan okumaya kalkışacağını inkar edip gizlememeliyiz.”

diyerek uyarmıştı.



Bu Kruvazör’ün,
Yunan Donanması’na katılması
  nasıl gerçekleşmişti...

O sıralarda Yunanistan’daki siyasal istikrarsızlık bir derece giderilmişti.
İşte böyle bir ortamda İtalyan Fratelli Orlando Tezgahları Osmanlı Hükümeti’nden olumlu cevap gelmeyince şansını 
Kyriakoulis Petrou Mavromichalis başkanlığındaki yeni Yunanistan Hükümeti ile denemeye karar vermişti. O günün parasıyla gemiye 24 milyon drahmi değer biçilmişti.



Yunan Donanma Bakanı Ioannis Damianos (1861-1920) bu gemiyi donanmaya katmayı çok istemiş, ancak geminin bedelini ödeyecek mali gücü karşılamak konusunda sıkıntıya düşmüştü. İşte o günlerde Mısır doğumlu, Rum bir iş adamı olan Georgios Averof’un kurmuş olduğu Vakfiyesi, Yunan Hükümeti’nin imdadına yetişmişti. Vakıf alınacak geminin bahriyede eğitim için kullanılması koşuluyla Hükümete 8 Milyon drahmilik bir bağış yapmıştı. Yunan hükümeti de, geri kalan parayı borç harç toplamış, 1909’da Osmanlı Devleti’nin alamadığı
bu gemiyi satın almış, deniz gücünde büyük bir avantaj sahibi olmuştu.



Bir Mıh,
bir Nal kurtarır,
bir Nal,
   bir At ...
 



Georgios Averof (1815-1899) daha önce, sağlığında da Yunan Hükümeti’ne büyük destekleri olan bir işadamıydı. 1896 yılında Atina’da düzenlenecek ve ilk modern olimpiyat oyunu olacak I. Olimpiyat Oyunları için, 
Yunanistan Hükümeti Antik bir Stadyumun üzerinde inşaa edilmiş olan Panathinaiko Stadyumu’nun yenilenmesine harcanacak 920.000 drahminin üzerindeki parayı yine Georgios Averof’un yaptığı bağışla karşılamıştı. Bu bağış nedeniyle Georgios Averof'un mermer bir heykeli,
Olimpiyat Oyunları’nın açılış töreninden 
bir gün önce,
5 nisan 1896’da stadyumun girişine dikilmişti.


Georgios Averof’un
Panathinaiko Stadyumu önündeki heykeli 
Yunanlıların Kallimármaro (güzel mermer) diye adlandırdıkları Panathinaiko Stadyumu, Penteli Dağından getirilmiş beyaz mermerler ile inşaa edilmiş ve dünyanın en eski stadyumlarından birisidir.
I. Olimpiyat Oyunları Açılış Töreninde Panathinaiko Stadyumu
6 Nisan 1896


Stadyum antik çağlarda Tanrıça Athena’ya adanan Panathenaic oyunları için inşaa edilmişti. Başlangıcında ahşap olan oturma yerleri M.Ö. 329’da Lycurgus tarafından mermer olarak 50.000 kişilik oturma kapasitesi ile yeniden inşaa edilmiş, M.S. 140’da ise Roma Senatörü Herodes Atticus tarafından yenilenmişti. 1870’lerde antik stadyum Evangelis Zappas tarafından sağlanan bazı fonlar ile kazılmış, 1875-95 yılları arasında tekrar yapılandırılmıştı.

Daha sonraki yıllarda da uluslararası spor organizasyonlarında kullanılan Panathinaiko Stadyumu 1906 yılında Ara Olimpiyatlarına, en son olarak da 2004 Atina Olimpiyat Oyunlarında Okçuluk ve Marathon müsabakalarına ev sahipliği yapmıştı.
Günümüzde, Panathinaiko Stadyumu


Georgios Averof’un Mezarı
12 Mart 1910’da denize indirilen Kruvazör’e bağışçısının adı verilmiş, Georgios Averof ismini alan gemi 3 ay kadar sonra, Yunan Donanması’nın Amiral gemisi olarak ilk seyahatini Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı Kralı V. George’un 6 Mayıs 1910’da yapılan taç giyme törenine, Yunanistan’ı temsilen katılmak üzere İngiltere’ye yapmış, 1911’in sonbaharında Yunanistan’a dönmüş ve Balkan Savaşları’na katılmıştı.
Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı
Kralı V. George’un taç giyme töreni
6 Mayıs 1910



Büyük Britanya ve İrlanda Birleşik Krallığı Kralı V. George



Averof’un Yunan Hükümeti tarafından satın alınması, donanmasının güçlenmesi ve deniz gücünde büyük bir avantaj elde etmesi, Osmanlı Devleti’nde büyük bir endişe ve kıskançlık yaratmıştı. Duyulan bu rahatsızlık öyle büyütülmüştü ki, alelacele çok da fazla düşünülmeden ve incelemeden Almanya’dan iki gemi alınmıştı. Barbaros Hayrettin ve Turgut Reis adları verilen bu gemiler 18 yaşındaydılar, ve Osmanlı Devleti’nin Yunan Donanması karşısında bir üstünlük elde etmesi mümkün görünmüyordu.




Balkanlarda Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan Krallıkları ile savaşa girilmesi sonrasında ilk büyük deniz çatışması 16 Aralık 1912 tarihinde Çanakkale Boğazı önünde meydana gelmişti. Bu karşılaşmada Çanakkale Boğazı önlerinde Yunan donanması ile bir buçuk saat mücadele eden Osmanlı donanmasının ve Amiral gemisi Averof Zırhlısı’nı bir top atışı ile vurup yaralaması üzerine Yunan donanması geri çekilmişti.




Amiral Gemisi Averof’un kaptanı, daha sonraları Donanma Bakanlığı, Kral naibliği ve 2 kez Yunanistan Cumhurbaşbakanlığı da yapmış olan
Pavlos Kountouriotis’ti.



Pavlos Kountouriotis
(1855-1935)
Averof Zırhlısı 1912 sonbaharında patlak veren Balkan Harbi’nde Osmanlı Devleti’nin yenilgisinde başrolü oynamıştı. 16 Aralık 1912 tarihinde İmroz, 18 Ocak 1918 tarihinde Limni (Mondros) Deniz Muharebelerinde, Osmanlı Donanması’nın iflahını kesmişti. Zira Osmanlı Donanmasındaki gemilerin en yenisi bile saatte 16 mil sürat yaparken, Averof 22 mil yapabiliyordu. Osmanlı Donanmasındaki gemiler üç dakikada bir mermi atabilirken, Averof bir dakikada üç mermi atabilen merkezî sistemli modern toplarla donatılmıştı. İmroz Muharebesi’nde Averof’un isabet alarak yan yatmasına rağmen, Osmanlı Donanması’nın komutanlarının bunu fark etmeyerek, savaş alanından ayrıldıklarına ve o an Averof’u batırabilme fırsatını kaçırdıklarına dair bazı iddialar olmakla birlikte, geminin gerçekte hafif bir yara aldığı, ilk atışta sadece elektrik santralinin tahrip olduğu ve bu nedenle de hareketsiz kaldığı anlaşılmıştı. Zaten bu savaştan sadece 30 gün kadar sonra yine donanmanın başında ve sapasağlam Limni (Mondros) Deniz Muharebesinde görülmesi ve o dönemde Yunanistan’ın elinde bu kadar kısa bir sürede ağır yaralı bir gemiyi tamir edebilecek olanakların olmaması da bu söylentinin yanlışlığını kanıtlar nitelikteydi. Bu olaydan sonra Yunanlılar gemiye “Şanslı Yorgo” adını takmışlardı. Averof Limni (Mondros) Deniz Muharebesi’nde Osmanlı Donanması’na ezici bir üstünlük sağlamış, Osmanlı Donanması Çanakkale Boğazı’ndan içerilere kaçmak zorunda kalmıştı.



Bu muharebelerden sonra Averof’un kaptanı Pavlos Kountouriotis, Yunan Donanma Tarihine “Yunanlı Nelson” ya da “Helenik Nelson” lakabıyla geçmişti. Yunan Deniz Kuvvetleri, daha Balkan Savaşı’nın hemen başında, donanmasını iki ayrı filoya bölmüş ve onlara Osmanlı donanmasını Çanakkale Boğaz önünde engelleyip geçirmeme ve deniz egemenliğini kurma görevini vermişti. Amiral gemisi Averof Zırhlısı’nın liderliğinde 6 muhrip 1 denizaltıdan oluşan birinci filo ile 3 zırhlı, 8 muhrip ve 2 torpidobottan oluşan ikinci filo Ege Denizi’nde ve adalarda Osmanlı donanmasına göz açtırmamaya kararlıydı.



31 Ekim 1912’de Yunan donanması İmroz, Taşoz, Bozbaba (Strati) Adası’nı işgal etmiş, 1 Kasım 1912’de tarihinde Selanik Limanı önündeki engelleri aşan Yunan torbidobotu gizlice limana girerek Feth-i Bülend gemimizi batırmış, aynı gün Semadirek Adası’nı işgal etmişti.
Averof Zırhlısı Semadirek Adası önlerinde
Daha sonra 6 Kasım 1912’de tarihinde Amiral gemisi Averof Karaburun’u bombalamış, 7 Kasım 1912’de Bozcaada’yı, 17 Kasım 1912’de Nikarya Adası’nı, son olarak da 15 Mart 1913’de Sisam Adası’na giren Yunan güçleri, ada halkının coşkun gösterileriyle karaya çıkmış, hiçbir mukavemetle karşılaşmadan adayı zaptetmiş, böylece Ege Denizi’ndeki bütün adalar Yunanistan tarafından işgal edilmişti.



Averof’un Balkan Savaşları’ndaki bu payı, Türk milliyetçilerinin Ege’de yaşayan Rum halkı rahatsız etmek ve Anadolu’dan kaçırtmak için halkı kışkırtmak amacıyla, halka Averof’u bahane ederek, binlerce meccanen (parasız) broşür dağıtmışlardı. 1913 tarihli “Müslümanlara Mahsus Kurtuluş Yolu” adlı bu broşürde;


Yunan'a karşı koyamadık.

Çünkü, karşımızda düşmanın Averof zırhlısı vardı.


Bütün ülkesi, yalnız Rumeli'deki vilayetlerimizin

hatta yarısı kadar bile olmayan Yunan hükümetinin
Averof zırhlısı !

İşte bu bir tek gemi, bizim elimizi kolumuzu bağladı...
Bize, Akdeniz'i haram etti. 

Ey Müslümanlar!.. Hanımlar... Efendiler!
Sizlerle biraz hasbıhal etmek istiyorum.

Allah bir daha tekrarını göstermesin.
Son Balkan muharebelerini hepimiz biliyoruz...
yalnız can, yalnız insan değil, büyük memleketler,
koca koca ülkeler de kaybettik. İskeçe, Kavala, Drama, Siroz, Selanik, Yanya, Manastır, Kosova, İşkodra... Bütün bu güzel vilayetleri kaybeden ve kendi memleketlerimizin üzerine düşman bayrakları diken kimin elidir biliyor musunuz?
Kemal-i teessürle söyliyeyim: Bizim elimiz...
Evet, kendi ellerimiz! Çünki, Çanakkale Boğazı’ndan dışarı çıkamadık. Çünki, Selanik’e, Adalara imdad edemedik. Çünki, Yunan’a karşı koyamadık.
Çünki, karşımızda düşmanın Averof zırhlısı vardı.

Bütün ülkesi, yalnız Rumeli’deki vilayetlerimizin

hatta yarısı kadar bile olmayan Yunan hükümetinin
Averof zırhlısı!

İşte bu bir tek gemi, bizim elimizi kolumuzu bağladı...
Bize, Akdeniz'i haram etti ve bunun neticesi olarak Yunanistan da diğer düşmanlarımızla birleşerek Rumeli'nde ve Akdeniz'de bildiği ve istediği gibi oynadı.
Ah; eğer bizim de Averof'a karşı koyabilecek bir gemimiz ola idi; O zaman iş, bütün bütün başkalaşırdı.


(...) Evet, o küçücük, o miskin ve züğürt Yunan hükümeti kendisine kalsa, kabil değil böyle zırhlılar alamaz.
Çünkü almak için para bulamaz.
Fakat zırhlıyı alan hükümet değil millet!
(...) İşte Averof zırhlısını alan da
Averof adında bir Rum.
(...) Evet, bir Rum vatandaş!
Yunan hükümetine koca bir harp kazandırdı
ve bütün Yunanistan’ı bir buçuk misli büyüttü!..” 
deniyordu...



Averof Zırhlısı İstanbul önlerinde

Averof, Yunan Milli Tarihi’nin en büyük kahramanlarından, efsanelerinden biri olurken, Osmanlı Devleti’ndeki başarısızlıkların, yenilgilerin hatta teslimiyetin suçunun yüklendiği bir “günah keçisi”ne dönüşmüştü...

Bu ve benzeri bildirilerin dışında, camilerde hocalar gayrımüslimlerden mal alınmasını boykot için vaazlar vermiş, geceleri Rumlara ait dükkanlar boyalarla işaretlenmiş, onların dükkanlarından alışveriş yapılmaması telkin edilmiş ve Rum çalışanlar işlerinden kovulmaya başlanmıştı.


Averof Zırhlısı İstanbul önlerinde

8 Ekim 1918 tarihinde Talat Paşa kabinesinin istifasından sonra kurulan Ahmed İzzed Paşa kabinesi 30 Ekim 1918 tarihinde İngilizlerle Mondros Mütarekesi’ni imzalayınca Osmanlı başkentinde bir siyasal dalgalanma yaşanmıştı. Mondros Mütarekesi’nden sonraki hafta içinde yapılan son kongrede İttihat ve Terakki Fırkası kendisini feshetmiş, mütarekenin imzalanmasından sonra ülkenin işgal edileceğinin anlaşılması üzerine de İttihat ve Terakki’nin üst yönetiminden 30 kadar partili Tarabya’da Alman Denizaltı Subayı Hermann Baltzer’in yönetimindeki bir Alman denizaltısına binerek 1 Kasım 1918 gecesi saat 21:00 sıralarında ülkeyi terketmiş ve 2 Kasım tarihinde Sivastopol’a sığınmıştı. Böyle olunca Osmanlı başkentindeki siyasi hava da tam anlamıyla karışmıştı.

I. Dünya Savaşı sona ermiş, savaştan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu ile savaşın kazanan tarafı olan İtilaf (Üçlü Anlaşma) Devletleri, 30 Ekim 1918 akşamı Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda demirlemiş olan Britanya Donanması’na ait HMS Agememnon zırhlısında, Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nazırı Rauf Bey (Orbay) tarafından
Mondros Mütarekesi’ni (Bırakışması) imzalanmıştı.

Mütarekenin 7. maddesi,


İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek
bir durumun ortaya çıkması halinde
herhangi bir stratejik yeri işgal etme hakkına
sahip olacaktır.

diyordu ve bu 
Türk yurdunun parçalanması anlamına gelmekteydi.

Böylece, Türklerin denetiminde kalan Anadolu toprakları elden çıkabilecek, İtilaf Devletleri bu madde ile yapacakları işgallere “hukuki geçerlilik” kazandırmayı ve paylaşım antlaşmalarını uygulamaya sokmayı amaçlıyordu.


Bu amaçlarını gerçekleştirmek adına, İtilaf Devletleri çok da fazla zaman kaybetmemiş, bu 7. maddeye dayanarak, 13 Kasım 1918 günü sabah saatlerinden itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun Başkenti İstanbul’u Dolmabahçe rıhtımına demirledikleri donanmalarından, karaya asker çıkartarak işgal etmeye başlamıştı.

İtilaf devletlerinin işgal kuvvetleri, şehrin yönetimine doğrudan el koymamış, Osmanlı Devleti kamu bürokrasisinin göreve devam etmesini, Osmanlı Meclisi Mebusanı’nın da açık kalmasını ve toplantılarına devam etmesini istemişti. 
Ancak çok geçmeden, 21 Aralık 1918 günü Sultan Mehmed Vahdeddin’in emri ile meclis feshedilmiş ve seçimlerin yenilenmesine karar verilmişti. Seçimlerin yenilenmesi bir süre ertelenmiş ve nihayet yeni seçilen mebuslarla 12 Ocak 1920 günü toplanan Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda milli mücadele yanlısı grubun ağırlığını koyması işgal kuvvetlerinin tepkisini çekmişti.

İşgal kuvvetleri 16 Mart 1920 tarihinde Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nı basarak hukuki varlığına son vermiş ve mebuslardan çoğunu Malta’ya sürgüne yollamışlardı. İşte bu tarih itibariyle de şehir hukuken işgal edilmiş ve İstanbul’un yönetiminde son sözü söyleyenler işgal kuvvetleri ve onların emrinde çalışan, Meclis desteğinden yoksun Hükümetler olmuştu.

Yıldırım Ordular ve 7. Ordu Komutanı
Mustafa Kemal Paşa

13 Kasım 1918 günü, galip İtilaf devletlerinin 54 parçalık donanması limana demir attığında İstanbul’un iki yakası arasındaki deniz ulaşımı bir süreliğine durmuştu. 7 Ağustos 1918’de 7. Ordu Komutanlığı’na ve 30 Ekim’de Yıldırım Orduları Komutanlığı’ndan veda mektubu bırakarak ayrılan Mareşal Liman Von Sanders’in yerine Yıldırım Ordular Komutanlığı’na da atanan ve Halep’de bulunan Mustafa Kemal Paşa, Filistin cephesinde yaşanan bozgun ve 3 Kasım’da Musul’un İngiliz kuvvetleri tarafından işgali sonrasında, 7 Kasım’da Yıldırım Ordular Grubu’nun kaldırılması ve Harbiye Nezareti emrine alınması üzerine, Adana’dan 10 Kasım’da bindiği trenle İstanbul’a doğru yola çıkmıştı.

İşte tam da işgal kuvvetlerinin donanması İstanbul Limanına demirlerken, Mustafa Kemal Paşa da yanında yaveri Mehmet Cevat Abbas’la (Gürer) (1887-1943) birlikte, 13 Kasım 1918 Çarşamba günü saat 12:45’te Haydarpaşa Garında trenden inmişti.
Yıldırım Ordular ve 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa,
yaverleri Şükrü Tezer, Mehmet Cevat Abbas ve Salih Bozok ile birlikte
Üzerlerinde asker üniformalarıyla trenden inerken, aralarında Yunan kruvazörü Averof'un da bulunduğu 55 parçalık Müttefik donanması ağır ağır Haydarpaşa önlerinden İstanbul Boğazı’na doğru ilerliyordu.
Bütün karşı sahiller, Rumların, Levantenlerin sarhoş çığlıkları ve palikarya naraları ile çınlıyordu. Düşman donanmasının Boğaza giriş töreni nedeniyle deniz trafiği durdurulmuştu. Tören sırasında bir Türk heyeti amiral gemisine giderek işgalcilere “Osmanlı Hükümeti adına hoşgeldiniz” demiş, daha sonra işgal gemilerinden karaya çıkan 3500 kişilik bir kuvvet İstanbul’un stratejik noktalarına yerleşmeye başlamıştı.
Averof Zırhlısı İstanbul önlerinde
Mustafa Kemal, Yaveri Mehmet Cevat Abbas (Gürer)le ve kendisini karşılamaya gelen Rasim Ferit (Talay) ile birlikte Haydarpaşa Garı’nın köşesindeki çayhanede, kafasında bin bir türlü düşüncelerle ve büyük bir üzüntüyle, 3-4 saat boyunca düşman donanmasının boğaza yerleşmesini seyretmek zorunda kalmıştı, derin mavi gözlerini ufka doğu dikerek...

Önünden geçen donanmayı, çok değil üç yıl önce Çanakkale’de kanla, ateşle durduran komutan, şimdi hiç bir direniş olmaksızın, çatışmasız teslim oluşu, yüreği yanarak izlemiş, içinden kendi kendine , “Çanakkale'de boşuna savaşmış olamayız!” diye geçirmişti. Bir ara ağzından, “Hata ettim, İstanbul'a gelmemeliydim. Bir an önce Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı” sözleri dökülmüştü.

Mustafa Kemal, uzun bir süre Haydarpaşa’da beklemek zorunda kalmış, ancak öğleden sonra saat 15:00’e doğru küçük Kartal İstimbotu’yla dev boyutlu düşman zırhlılarının arasından Sirkeci’ye geçebilmişti. Güvertede bir sigara yakmış, sigarasından birkaç nefes almış ve bakışlarını boğazı kaplayan çelik yığınlarının üzerinden ufka doğru çevirerek, yanındaki yaveri Mehmet Cevat Abbas (Gürer) Bey’in duyacağı şekilde, kendinden emin,

“Endişelenme!
Geldikleri gibi giderler!”
demişti... 

Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’da bir süre Pera Palas’ta ve Şişli’de kalmış, Tevfik Paşa kabinesinin düşmesinden sonra, 19 Kasım’da Vakit gazetesine verdiği demeçte şöyle demişti:
“Barışı kararlaştıracak hükümet
Meclis-i Mebusandan çıkacaktır”.

Oysa İstanbul’da yapacak bir şey kalmamıştı,
Padişah Sultan Mehmet Vahdeddin Meclisi feshetmiş,
Yeni hükümeti de Damat Ferit Paşa kurmuştu.
Averof Zırhlısı İstanbul önlerinde
Averof zırhlısı zaman içinde İstanbul Rum cemaati açısından sanki Yunan milliyetçiliğinin yüzen bir sembolü haline dönüşmüştü. Limana girdikten sonra Dolmabahçe Sarayı önünde demirleyen zırhlının gelişi bir gün önce İstanbul Rum basını tarafından “Efsanevi Averof geliyor!” başlıklarıyla halka duyurulmuş, Rum cemaati tarafından coşkuyla karşılanan Averof zırhlısı İstanbul Rumları tarafından kitleler halinde ziyaret edilmişti.
“Binlerce insan kıyılara, yüksek yerlere doluştu. Erkekler çatılara, teraslara yüksek duvarlara, limana, Marmara Denizi’ne nazır her yere tırmandılar.

Kenar mahallelerin bütün sakinleri şafaktan itibaren Boğaziçi’nin aşağı taraflarına doğru yöneldiler, Galata Köprüsü kalabalıktan batma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı. Eski sarayın Gülhane parkı, Marmara Denizi’nin kıyısındaki mahallelerden gelen insanlarla dolup taşıyordu. Sanki Ayasofya yükseliyor ve minareleri alçalıyordu... Dolmabahçe Sarayı önünde demirlemiş Averof’lu binlerce kartpostal basıldı. Bunlardan en az birini edinmemiş hiçbir Rum, hiçbir Rum evi yoktu.”

Catherine Laskaridhis, “Quinze Mille à Constantinople ma patrie”. Atina,1987, s.93-96

Türkçeye alıntılayan: Stefanos Yerasimos, “İstanbul:1914-1923. Kaybolup Giden bir Dünyanın Başkenti ya da Yaşlı İmparatorlukların Can Çekişmesi”. İstanbul 1996, İletişim Yayınları, s.134.

İşgal birliklerine bağlı askerler Karaköy Meydanı Yüksek kaldırım önünde,
Binalarda dalgalanan Yunan bayrakları dikkat çekmekte.


Yaklaşık üç ay sonunda İtilaf devletleri 8 Şubat 1919 günü, tüm işgal orduları kurmay subaylarının katılımıyla bir geçit töreni düzenlemiş, Doğu Orduları Komutanı olarak atanmış olan General Franchet d'Esperay zengin bir İstanbullu Rum tarafından kendisine hediye edilen beyaz bir atın üzerine binerek Fatih Sultan Mehmed’e benzer bir şekilde “yeni fatih” edasıyla şehre girmişti. Sirkeci’den başlayarak İstiklal Caddesi’nden geçiş ile sona eren törenin bitiminde şehrin Müslüman halkı, artık savaşın tam anlamıyla kaybedilmiş olduğunu idrak etmişti.

General Franchet d'Esperay
(1856-1942)



İşgal töreni esnasında şehirdeki gayrımüslim azınlıkların işgal kuvvetleri lehine yaptıkları tezahüratı ve şehrin Beyoğlu tarafının yabancı ülkelerin bayrakları ile süslenmiş olmasını o günleri yaşamış olan bir İstanbul’lu Rum şöyle anlatıyordu:



“Konstantinopol süslenmişti; yeni bir fatihi kabul etmek üzere bayraklarla, defne dallarıyla donatılmıştı. Müttefik Kuvvetler Doğu Cephesi Başkomutanı, galipleri temsilen imparatorluğun başkentine törenlerle girmek zorundaydı. Müttefik birlikleri, başkomutanın geçeceği sokaklarda sıraya dizilmişlerdi... Kalabalık, kentin merkezindeki sokaklara, pencerelere, balkonlara, teraslara bir kez daha yayılmıştı ve küçük bayraklarını neşeli bir gürültüyle dalgalandırıyordu. İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan her renkten üniforma, değişik türleri ile birbirine karışıyordu...‘Dikkat!’ sesi sokağın başında yankılandı... Kortej yalın, savaşçı görünümlüydü, yüzeysel bir lüks yoktu. Önde haki giysili bir İngiliz süvari mangası yürüyordu. Arkada, belli bir mesafede, savaş giysilerini giyinmiş General Franchet d'Esperay at üzerinde ilerliyordu. İki Fransız piyadesi atın dizginlerini tutuyordu. Fethedilen kente kendi başlarına giriyor ve liderlerini oraya getiriyor havasındaydılar. Komutanı, hepsi de at binmiş kurmay subaylar, işgal kuvvetlerinin yöneticileri, askeri misyonların üyeleri izliyor ve geçit alayının sonunda şeref kıtaları yer alıyordu. Kalabalık, bayrakları sallıyor, alkışlıyor ve başkomutana hoşgeldin diye bağırıyordu.”

George Théotokas,Léonis, “L'enfant grec de Constantinople”. Paris: Les Belles Lettres,1985, s.80-85
Türkçeye alıntılayan: Stefanos Yerasimos, “İstanbul:1914-1923. Kaybolup Giden bir Dünyanın Başkenti ya da Yaşlı İmparatorlukların Can Çekişmesi”. İstanbul 1996, İletişim Yayınları, s.136.


General Franchet d'Esperay İstanbul sokaklarında, at üzerinde ilerliyor.
Bu işgal töreni ve birkaç ay içinde yaşanan hızlı gelişmeler İstanbul’un Müslüman Türk halkı arasında büyük bir umutsuzluk ve hayal kırıklığı yaratmıştı.




İstanbul’un işgal altında olduğu o günlerde, ünlü Tuğrakeş ve Hattat İsmail Hakkı (Altunbezer) Bey (1873-1946) içerisinde bulunulan bozgun havasını aşmak amacıyla eline kalemini almış ve “Bu da geçer” hat’ını yazıp dükkanının camekanına asmıştı. İnananlar nezdinde bu dünyada yaşanan iyi veya kötü şeylerin geçici olduğunu hatırlatan bu cümle kısa zamanda bir direniş sloganı haline dönüşmüş ve kısa zamanda şehrin Müslüman Türk esnafı tarafından farklı hattatlara yazdırılarak bütün dükkanların camekanlarını süslemeye başmıştı.
“Bu da Geçer Ya Hû” hattı
Aynı Tuğrakeş ve Hattat İsmail Hakkı (Altunbezer) Bey, 1922 yılında Refet (Bele) Paşa kuvvetlerinin İstanbul’a girmesinden ve işgalin sona ermesinden sonra da , mutluluk ve sevincini ifade etmek için bu kez,
“Gel keyfim,gel!” hat’ını yazıp dükkanının camekanına asmıştı.
“Gel keyfim gel” hattı
“Bu da geçer” hat’ı zamanla dergâh ve tekkelerde de benimsenmiş, sonuna “ya Allah” anlamına gelen bir “Ya HÛ” ilâve edilerek

“Bu da Geçer Ya Hû”

haline getirilmişti.

Tuğrakeş ve Hattat İsmail Hakkı (Altunbezer) Bey, İstanbul Kuruçeşme semtinde doğmuştu. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin öğrencilerinden olan babası Mehmed İlmi Efendi onun ilk hat hocası olmuştu. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde resim eğitimi alarak mezun olmuş, daha sonra Divan-ı Humayun Kalemi’nde Sami Efendi’nin öğrencisi olmuştu. Hocasından divani, celi divani ve celi sülüs yazılarının yanı sıra tuğra çekmesini de öğrenerek Babıali’de birinci tuğrakeş mertebesine yükselmişti. Divan-ı Hümayun’dan çıkan ferman, berat ve menşur gibi resmi belgelerdeki tuğraları çeken tuğrakeş İsmail Hakkı Altunbezer, 1915 yılında açılan Medresetü’l-hattatin’de tuğra ve celi sülüs dersleri vermiş, 1928 yılındaki Harf Devrimi’nin ardından da tezhip dersleri vermeye başlamıştı.


Mustafa Kemal Atatürk’ün bugün müze olarak kullanılan Çankaya'daki konutunun duvarına astığı “biricik hat” yazısının da “Bu da geçer” olduğu söylenir.
Abraham Lincoln
(1809-1865)
Abraham Lincoln, daha henüz Cumhuriyetçi Parti’nin ilk Başkanı olarak,
30 Eylül 1859 günü Milwauke, Visconsin’de bir Ziraat Fuarının açılışında, Ziraatçılara yaptığı bir konuşmada, bu özlü söze duyduğu hayranlığı dile getirmişti.
“And this, too, shall pass away”
diye ingilizceye tercüme ettiği bu cümleyi, sonrasında şöyle açıklamıştı.

“Anlatılır ki, bir zamanlar Doğunun bir hükümdarı, bilge adamlarına, her zaman akılda kalacak,
her zaman ve her durum için doğru ve uygun sayılabilecek bir özlü söz bulmaları için görev vermiş. Bilge adamlar hükümdara şu özlü sözü sunmuşlar:
‘bu da geçer’...
Ne kadar da anlamlı!..
Gurur anında ne kadar da ayakları yere bastırıcı!.. Acı anında ne kadar da rahatlatıcı!...
Ve ‘bu da geçer’,
yine de umalım ki tamamen doğru olmasın.
Umalım ki etrafımızı saran fiziki ve içimizdeki entellektüel ve ahlaki dünyanın en doğru şekilde işlenmesiyle, gün geçtikçe hep ileri ve daha da yükseklere ulaşacak, bireysel, sosyal ve politik anlamda bereket ve mutluluğu dünya döndükçe muhafaza edebilelim;

Ve bu hiç geçmesin!..”



 Abraham Lincoln, bu konuşmayı yaptığı günden 2 yıl sonra,
4 Mart 1901’de ABD Başkanı seçilmiş ve 2 yıl sonra da ABD’de Tarım Bakanlığı kurulmasına yönelik tasarıyı imzalamıştı.


“Bu da geçer ya hû!”

Söz konusu Hat, Ömer Zülfü Livaneli’nin İşgal İstanbul’undan bir aşk hikayesini anlatıldığı, günümüzle geçmiş arasında kalan yaşamların kesişmelerini, değişen değer yargılarının ve değişmeyen insani değerlerin harmanlandığı, “Leyla’nın Evi” Romanı’nda da konu edilir.
Hikayede “bu da geçer” hat’ının geçmişten günümüze intikali ve yorumlamaları, gerçeklere ve diğer anlatılanlara uygun
kimi zaman acı, kimi zaman eğlenceli ve esprili bir dille anlatılır.



“...Cemile'nin eve asmaya götürdüğü levhada itinalı bir eski yazıyla ‘Bu da geçer ya hû!’ yazılmıştı. Cemile bunu anlamıyor; işsizlere iş, kızlara koca, hastalara şifa niyetine asılan bir Kuran ayeti sanıyordu. Oysa seksen sene önce bütün İstanbul bu levhayı bilirdi. Çünkü İstanbul'un işgal yıllarında bu levha her yerde asılıydı. Halka açık yerlerde asılan levhayı gören İstanbullular, ‘Bu da geçer ya hû!’ diyerek dişlerini gıcırdatır, işgal yıllarının sona ereceği kurtuluş günlerini özlerlerdi. Leyla, bir direniş ruhunu, düşmana karşı bir gizli mesajı simgeler olmuştu.
İngiliz subayları da bunu her yerde görüyorlardı elbette ama Müslüman bir ülkede bulundukları için yerli halkın dini inançlarını simgelediğini sandıkları levhaya hiç ses çıkarmıyor, anlamını merak bile etmiyorlardı. Cemile'nin çiviyle oturma odasının pembe duvarına astığı levhayı, seksen yıl önce üst düzey İngiliz subayları o yalının duvarında görmüşler ve üstünde durmamışlardı...”
(sf:84)


“...O sırada gözü, pembe duvarda, geyik avı sahnesini gösteren halının yanına asılmış
‘Bu da geçer ya hû!’ levhasına ilişti.
‘Bu ne?’ diye sordu karısına. ‘Dua!’ dedi.
‘Belki evimizin betini bereketini artırır.’
Hasan'ın bakkal dükkânında da bereketi artırması için karınca duası asılıydı ama böyle bir dua hiç görmemişti. Kenarları sararmış levhayı ve eski çerçeveyi alıcı gözüyle süzdü. ‘Belki’, dedi, ‘kıymetli bir şeydir. Horhor'a götürüp satsak, eskiciler iyi para verirler.’ Kadın bu fikre karşı çıktı. ‘Bu evde asılı kalırsa, çok daha fazla para getirir!’ dedi. ‘Koskoca bir paşa yalısında bunca yıl asılı kalmış, biraz da bize faydası dokunsun...

(sf:85)

“...İşgal kuvvetleri Türkleri her fırsatta aşağılıyor, Boğaz'dan geçen vapurların bile İngiliz hücumbotlarını selamlamasını şart koşuyor, İstanbul'un gözde kulübü Cercle d'Orient'a giden Türk asilzadelerini kapılardan kovuyorlardı. Hiç kimse İngilizlerin 16 Mart günü karakola ateş açarak öldürdüğü Türk askerlerini ve Meclisi Mebusan'ı basarak mebusları tutuklamalarını unutmamıştı.

Paşa da diğer Türkler gibi, talik yazıyla yazılmış
‘Bu da geçer ya hû!’ levhasına bakarak ya sabır çekiyor ve bu zilletten kurtulacakları günü bekliyordu...”
(sf:129)

“...Büyük Hanım eve adımını attığı anda içinden bir sıcaklık başına doğru yükseldi, bayılacak gibi oldu, sendeleyerek kapı pervazına tutundu. Evi neredeyse eskisinden de daha güzel hale gelmişti, mis kokuyordu, pırıl pırıldı ama Leyla Hanım'ı heyecanlandıran bunlar değildi. Ailesi geri gelmişti. Paşa Dedesi duvardaki eski yerinden kendisini süzüyor, anneannesi, dayısı kendisine bakıyorlardı. Hatta eskiden yalıda duran
‘Bu da geçer ya hû!’ levhası bile
bu eve gelmiş ve duvara asılmıştı...”
(sf:260-261)


Georgios Averof zırhlısı İzmir’den kaçan Rumları taşıyor, Mayıs 1919


Georgios Averof Zırhlısı, 1922 yılında İzmir’den ve Anadolu’nun Ege kıyılarından Türk ordusundan kaçan Yunan askerlerini ve Ortodoks Rum ahaliyi Ege adalarına taşımıştı.

Georgios Averof zırhlısı, Georgios Averof vakfiyesinin koştuğu gibi 1928’de okul gemisine dönüştürülerek bahriye eğitimine hizmet etmiş, II. Dünya Savaşı’nda tekrar amiral gemisi görevini üstlenmiş ve bu görevini 1951’e kadar sürdürmüştü. 1951’de ıskartaya çıkartılan gemi 1984 yılında tamamen onarılarak Pire limanında yüzer müze olarak ziyaretçilere açılmıştı.

Floating Naval Museum
Battleship Giorgios Aerof link:
http://www.averof.mil.gr/



Averof günümüzde Yunanistan donanmasının “efsane” gemisi konumundadır ve çağdaş Yunan tarihinde önemli bir yere sahiptir. Ekim 1944’de, Yunanistan Alman işgalinden kurtarıldıktan sonra, ilk resmî bayrak töreni Başbakan Yorgo Papandreu tarafından, 1941 Alman işgali sırasında, teslim olmayı reddederek Girit'e kaçan Georgios Averof Zırhlısı’nda gerçekleştirilmiş, ertesi gün aynı büyüklükteki bir Yunan bayrağı (9 x 7 m) Akropol’e de çekilmişti.



İster, istemez bu hikayenin sonunda,
komşumuz Yunanistan’ın 105 yıl önce denize indirilmiş ve onlar için çok da önemli kazanımlar sağlamış olan bir efsaneye gösterdikleri vefayı ve özeni kıskanıyorum.



SMS Geoben
Aklıma öncelikle, Türk Donanma tarihine adını altın harflerle yazdırmış, 28 Mart 1911 tarihinde Hamburg’da Blohm&Voss Tersanesi’nde denize indirilen, o dönemde gemi teknolojisinin en ileri noktasında, batmaya karşı güvenli olarak inşaa edilmiş, 42,6 Milyon Mark’a malolmuş bir Dretnot geliyor. Alman Donanması’ndaki adıyla,
SMS Goeben, Türk adıyla Yavuz Sultan Selim, yani
Şanlı Yavuz

I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte İngiliz Donanması’nın takibinden kaçarak İstanbul’a sığınan iki zırhlıdan biriydi, Geoben.




İki gemi 16 Ağustos 1914’te Osmanlı Donanması’na verilmiş,
Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında girmesine de neden olmuştu. Osmanlı Donanması’nda birçok yararları olan bu dretnot, savaştan sonra 1927 yılında yeniden elden geçirilmiş, bu sırada isminden Osmanlı saltanatının izlerini taşıyan Sultan çıkarılarak sadece Yavuz Selim olarak kullanılmaya başlanmıştı.
TCG Yavuz Sultan Selim İstanbul Boğazında
1930 yılında Türkiye Cumhuriyeti Donanmasının Sancak gemisi olmuş, zaman zaman Devlet Büyüklerinin yurtdışı seyahatlerinde kullanılmıştı. 19 Kasım 1938’de ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşının Ankara’ya nakli sırasında, Sarayburnu’ndan İzmit’e kadar deniz yoluyla taşımıştı.


Mustafa Kemal Atatürk’ün Naaşı Yavuz Zırhlısında
20 Aralık 1950’de aktif görevden ayırıldıktan sonra çeyrek yüzyıl demirli kalmış, bir tür idari birim, zaman zaman hapishane ve bir tür müze olarak yaşamaya devam etmişti.
TCG Yavuz İstanbul Boğazında, 1945
1952’de Türkiye Nato’ya üye olunca B70 borda numarası verilerek 14 Kasım 1954’de Donanma envanterinden düşülmüştü. 1966’da Donanma yetkilileri o sırada iktidarda olan Adalet Partisi ve Süleyman Demirel’e artık Yavuz’un bir işe yaramadığını bildirerek, 2,8 Milyon dolara satışa çıkarılmıştı.


7 Haziran 1973 tarihli Milliyet Gazetesinde
Yavuz’un donanmadan ayrıldığı haberinin son satırları:
“Gemilerin de insanlar gibi hayatları vardır. Gemiler de doğarlar,
günü gelir ömürleri tamamlanır, insanlar gibi onlar da arkalarında
bir ad bırakırlar. Yavuz adı da kalplerde sonsuza kadar
ŞANLI YAVUZ olarak kalacaktır.”


TCG Yavuz’un Sancağı indirilirken
Alman Hükümeti TCG Yavuz’a tarihi değeri korumak amacıyla geri satın almak üzere teklifte bulunmuş, ancak kabul edilmemişti.
TCG Yavuz’da söküm başlarken

Hükümet 1971’de birkaç önemli parçasını önceden sökerek Yavuz’u hurda olarak sökülmek üzere M.K.E. Seymen Hurda Müdürlüğü’ne satmış,

7 Haziran 1973’te İzmit’teki söküm alanına çekilen gemi Şubat 1976’da tamamen sökülmüştü. Yavuz’un sökülen çelik aksamı jilet yapımında kullanılmıştı.


TCG Yavuz’un sökümünden çeşitli resimler.



Yıllar sonra Süleyman Demirel Yavuz’un hurdaya çıkarılıp,
satılması ile ilgili olarak şunları söyleyecekti:

“Yavuz, Gölcük Tersanesi’nde bağlı dururdu.
Bizim hükümette olduğumuz dönemde artık Yavuz’un kullanılabilirliği tamamen gitmişti. Onun içindir ki hurdaya çıkarılmıştır. Keşke hurdaya çıkarılmasaydı da hatıra olarak muhafaza edilseydi diyebilirsiniz.
Bu doğrudur, fakat bu tür şeyler biraz zamana bağlıdır. Bugün Yavuz’un değerini daha iyi anlıyoruz. Bundan 36 sene evvel hatıra olarak saklanması yerine hurda olarak kullanılması düşünülmüştür.
Buna hükümetler karar vermez. Bunun kendi idaresi ‘Artık daha fazla Yavuz Zırhlısı’nı tutmakta mana yoktur; çünkü hiçbir fonksiyonu kalmamıştır’ demiştir. Ve böylece de Yavuz Zırhlısı hakikaten jilet olmuştur. Yani bu doğrudur. İyi bir şey olmamıştır aslında; fakat işte hikâye budur.

Eğer bugün hâlâ görevde olsaydım bu geminin MKE’ye verilmesine ve jilet olmasına asla rıza göstermezdim.
Bugün başka bir gündür.

Bugün çok daha zengin Türkiye.
Yani 1969’a nazaran çok daha zengin” 


Bronz Yavuz Muharebe Kruvazörü Hatıra Parası, 2015, 38.61 mm.
Türkiye Postaları 30 Kuruşluk T.C.G. Yavuz Pulu, 27 Eylül 1948 Donanma Günü anısına

12 Eylül Darbesi sonrasında da Yavuz’un sökülen ahşap güverte parçalarından Kenan Evren’e bir asa yapılarak hediye edildiğini duymuştum, ancak günümüzde ne yazık ki bu duyduğum haber ile ilgili bir kaynak bulamadım.

Taş baskısı resimlerine Anadolu’nun en ücra kahvehanelerinde bile rastgelebileceğimiz, 
“Yavuz geliyor,
Yavuz da, suları yara yara”
diye adına türküler yaktığımız Yavuz’a,
Yunanlıların Averof’a gösterdiği özen ve vefayı gösteremedik ne yazık ki.
TCG Yavuz’dan geriye kalan tek hatıra.
Zamanında ressamların tablolarına konu olmuş, adına türküler yakılmış
“Şanlı Yavuz” zırhlısının dört uskurundan birisi,
günümüzde Gölcük’ün simgesi olarak E-130 Karayolu üzerinde,
Amiral Sağlam Bulvarı üzerindeki kaide üzerinde sergilenmekte.
Ya, yine Almanya’da Hamburg’da üstelik Yavuz ile aynı tersanede Blohm&Voss Tersanesi’nde inşaa edilen ve 28 Mart 1931’de denize indirilen, 23 Şubat 1938’de Türk Hükümeti tarafından 1,2 Milyon Dolar’a satın alınarak sağlığı günden güne bozulan Mustafa Kemal Atatürk’e Türk halkının bir armağanı olarak sunulan ve Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece 56 gün vakit geçirebildiği
Savarona Yatı...     

Savarona, Blohm&Voss Tersanesinde inşaa sırasında
Ne olurdu biz de o güzel adını çirkin olaylarla zedelemeden, Atamızdan yadigar kalan,

adını aldığı Hint Okyanusu’nda yaşayan
Afrika Kuğusu ile yarışacak zerafetteki 84 yıllık 
MV Savarona’ya aynı özeni,
saygıyı ve vefayı gösterebileydik... 

Çok mu zor?

Fotoğraf: Nicholas V. Artamonoff (1908-1989) Koleksiyonu,
1930-47 yılları arası 




Kaynaklar:

1- Sinan Meydan, “Atatürk'ün Gizli Kurtuluş Planları / Parola Nuh”
İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2013

2- Hüsnü Özlü, “Arşiv Belgelerine göre Balkan Savaşı’nda Osmanlı Donanmasının Karadeniz Harekatı”. Askeri Tarih Araştırmaları Dergisi, Ağustos 2012, Yıl:10, Sayı:20, sf.27

3- Hüsnü Özlü, “Arşiv Belgeleri ışığında Balkan Savaşları’nda Ege Adaları’nın İşgali Süreci”.
Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü,
Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Cilt: XII, Sayı:25, Yıl:2012 Güz, sf:9

4- Sabahattin Özel, Önder Kocatürk, “II. Meşrutiyet’ten I. Dünya Savaşı’na Osmanlı Bahriyesine dair Notlar”, Tarih Dergisi, Sayı: 46(2007), Yıl: 2009, İstanbul, Sf: 205-271

5- Zafer Toprak, “Osmanlı Donanması, Averof Zırhlısı ve Ulusal Kimlik,”
Toplumsal Tarih, Sayı: 113, Mayıs 2003, sf: 10-19. 

6- Ömer Zülfü Livaneli, “Leyla’nın Evi”, 2006, Doğan Kitap, İstanbul 2012

7- Roy P. Basler, Collected Works of Abraham Lincoln, 
New Brunswick, N.J. : Rutgers University Press, 1953-1955.











Hiç yorum yok: