Sayfalar

16 Mart 2019 Cumartesi

Yıllar sonra, “çalınca açılan O kapı”nın ardı...(I)

Yıllar sonra,
“çalınca açılan O kapı”nın
ardındaki renkli dünya...


Bağlarbaşı, Nakkaş Tepesi’nde

“Şahlara yaraşır iri bir inci”..


Artık İstanbul’da yaşamaya başladığım 1983 yazından sonra, ne zaman ilk kez onunla karşılaştım, gördüm ve vuruldum hatırlamıyorum. Ancak, o ilk karşılaşmamda ne hissettiğimi, ne dilediğimi çok iyi hatırlıyorum.

“bir gün O kapının ardındakileri

görmeliyim; Mutlaka...”

O görkemli cümle kapısının önünde durup ne kadar izledim bilinmez, açılır mı diye denemedim de değil, açılmıyordu kapı elbette. Biraz geri gidip karşı kaldırımdan baktığımda o heybetli kapının ardında neyi sakladığını da az biraz görebiliyordum, cümle kapısı böyle ise, kimbilir o muazzam saçaklarını görebildiğim köşk nasıl birşeydi. Yüksek duvarların biraz ilerisinde, o kapının biraz öncesinde alelâde demir bir kapı vardı, açıktı ve sanki çok doğal bir şey yapıyormuşcasına girmeyi denedim; Ancak Yapı ve Kredi Bankası’na ait özel bir lokal olduğu cevabıyla geri püskürtüldüm, başaramamıştım...
Kuşbakışı Caddesi’nden geçerken...





Yıllarca taşıdım bu isteği içimde, hemen hemen her gün görür olmaya başlamıştım neredeyse, özellikle Avrupa yakasındaki işyerime özel otomobilim ile gidip gelmeye başladığım zamanlarda, köprü trafiğinden kurtulmak için atılan türlü taklalardan birinde, bir kestirme yol, güzargah keşfetmiştim; İster istemez her sabah onun önünden geçer, bir “merhaba” der oldum böylece...

Erenköy’den E-5 üzerinden Altunizade kavşağına gelip, o sırada sıkışıp oraya kadar uzamış ve sıkışmış köprü kuyruğundan kurtulmak için, kavşaktan çıkıp Üsküdar yönüne doğru kırıp direksiyonu, köprüyü geçer geçmez hemen, bakkalın köşesinden sağa kıvrılıp Kuşbakışı caddesini tutturur, yol ayrımında sağdan, köprü yolunun altındaki menfezden geçerek Beylerbeyi’nin tam göbeğine inen köy yoluna değil, sola dönerek devam edip, cümle kapısına ve köşke günaydın dedikten sonra, Gümüşsuyu Caddesi’nden devam ederek, Nakkaştepe İlkokulu’nun önünde sola dönüp Babanakkaş sokağından aşağı vurur, Kuzguncuğun çıkışında boğaza kavuşurdum. Bundan sonrası işim kolaylaşırdı, iş Beylerbeyi’ne doğru devam edip, sarayın bahçesinin altındaki tünelden geçtikten sonra sağdan hemen köprü girişine bağlanmaya kalırdı.


Sonra ne mi oldu?

Yıllar böyle geçti, yaş aldık, emekli olduk, işe gidip gelmeler kalmadı, çok nadir arada sırada belki bir Beylerbeyi’ne soluklanmaya gidişlerin, artık dönüşlerinde görüşür olduk onunla, çünkü onca yıl içerisinde trafik değişmiş, Kuşbakışı Caddesi tek yön olmuştu. Yıllar içimdeki o arzuyu hiç azaltmadı, yitmedi merakım. Neredeyse her mevsiminde, doğanın her renklenişinde, fırsat oldukça fotoğrafını çektim, kâh biriktirdim, kâh kaybettim yıllar içinde.

Cümle Kapısı
Yıllar sonrasında bir gün, dileklerim kabul oldu, sanki biri beni duymuştu da, bana bu fırsatı sunmuştu işte sonuçta; 

Üstelik de, çok anlamlı bir çağrı ile,

“Kapı çalana açılır” diyerek...

Ne derler?..

“Sabreden derviş, muradına ermiş..” 

Nihayet; Ben de muradıma erdim,

şükür kavuşturana...



15. İstanbul Bienali kapsamında, Ömer Koç Koleksiyonu’ndan bir seçki ile,16 Eylül - 12 Kasım 2017 tarihleri arasında, çalana ses vermeyen, açılmayan o kapılar ziyaretçiler için ardına kadar açılmış, dileğim gerçek olmuştu.
25 Ekim 2017’ydi o gün;

İşte bu yazıda, o Cümle kapısını, o Köşkü, onu yaratanı, o köşkte yaşayanları, yaşananları, dilim döndüğü, klavyem yazdığınca anlatmaya çalışacağım...
Güneydoğudan Köşkün görünüşü





Çocukluk ve okul yılları hakkında bilgi sahibi olmadığımız Köşk’ün mimarı Alexandre Vallauri, babası Francesco’nun vefatından iki yıl sonra, 1869’da annesi tarafından, 19 yaşında eğitim için Paris’e gönderilmiş ve 23 Nisan 1870’te École des Beaux Arts’da mimarlık eğitimi almaya başlamıştı. 1877’de okulunu bitiren Alexandre Vallauri, 1879’da ailesinin yanına İstanbul’a dönmüştü.
13 Aralık 1879 tarihli The Illustrated London News’da yer alan İstanbul’dan sokak manzaraları. 
1879 yılında Yeni Cami önünde alışveriş manzarası, Amadeo Preziosi 1879.
Kağıt üzerine kurşun kalem, çini mürekkebi ve suluboya, 39 x 58.4 cm.
Christie's Müzayede evi tarafından 13 Temmuz 2017’de satılmıştı.
Alexandre Vallauri’nin 1869’da Paris’e gidişinde Osmanlı İmparatorluğu’nda hüküm süren 32. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz, tahttan indirilmiş, yerine 30 Mayıs 1876’da 33. Osmanlı Padişahı olarak kardeşi Abdülmecid’in oğlu V. Murad tahta çıkmış, 5 gün sonra
4 Haziran 1876’da da Sultan Abdülaziz
ikamete mecbur edildiği Çırağan Sarayı’nın Fer’iyye Dairesi’nde, şaibeli bir şekilde vefat etmişti.
Sultan Abdülaziz’in Portresi, imzasız
Tuval üzerine yağlı boya.
İstanbul Resim ve Heykel Müzesi,
günümüz adıyla Milli Saraylar Resim Müzesi Koleksiyonu
Sultan Abdülaziz
(8 Şubat 1830-4 Haziran 1876)
Amca oğlu V. Murad’ın hükümdarlığı da uzun sürmemiş, 31 Ağustos 1876’da tahttan indirilmiş, 90 gün süren padişahlığı sona ermiş, aynı gün yerine bu kez kardeşi II. Abdülhamid
34. Osmanlı padişahı olarak tahta çıkmıştı.
Sultan II. Abdülhamid
(21 Eylül 1842-10 Şubat 1918)
Alexandre Vallauri, 1879’da İstanbul’a döndüğünde geçen bu on yıl içerisinde çok çalkantılı bir dönem yaşandığına ve çoğu şeyin değiştiğine şahit olmuştu.

Bu dönem içerisinde İstanbul’da yaşadığı semtte, Pera’da da büyük değişiklikler olmuştu. Alexandre, okula başladıktan sonra daha 33 gün geçmemişti ki,
5 Haziran 1870 (5 Rebiülevvel 1287) Pazar günü sabah saat altı buçuk sıralarında Yenişehir’in Feridiye Sokağı’nda Simkeşhane* çarhçılarından** Reçini’nin evinde çıkan bir yangın büyümüş, oniki kola ayrılarak yayılmış ve Taksim’den Galatasaray meydanına kadar, güneyde adeta Grand Rue de Pera’yı sınır kabul ederek, daha ziyade Tarlabaşı Caddesi tarafını kuzeyde Tatavla’ya (Kurtuluş), doğuda Talimhane’ye batıda da Kasımpaşa sırtlarına kadar yakıp kül etmişti. “Beyoğlu Harik-i Kebir”i olarak tarihe geçen bu büyük yangında, Vallauri ailesi de zarar görmüş, sokağın karşısındaki Naum Tiyatrosu yerle bir olup, Grand Rue de Pera üzerindeki dükkanlarının karşı kaldırımındaki Lüksemburg Oteli de yanarken, doğal olarak Sahne Sokağı’nın başındaki Café Vallauri de zarar görmüştü.


*Simkeşhane: 1470-1475 yıllarında Darphanei Amire binası olarak yapılmış, daha sonra yangın ve zelzeleden harab olunca, 1707 de onarılıp ön tarafındaki dükkanlar altın ve gümüş sırma çeken esnafa (simkeş) tahsis edilmiştir. Resmi bir kurum olan Simkeşhane’de Resmi üniformalara, sancaklara, at koşumlarına, kemerlere, eyerlere işlenen bütün sırmalar yapılırmış.



** Çarhçı: Bir makineye bakan, makinenin tekerleğini (çarkını) döndüren işçi.





1879 yılında Alexandre Vallaury gibi birisi daha İstanbul’a gelip yerleşmişti. Ancak bir farkla ki o bir Osmanlı soylusuydu. Bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’na bağlıyken Osmanlı’ya baş kaldırarak Mısır’ın imtiyazlı valiliğini alan,
Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu,
İsmail İbrahim Paşa.

Mısır Hidivi İsmail İbrahim Paşa (1830-1895)
12 Ocak 1830’da Kahire’de Musafir-Khana Sarayı’nda doğan İsmail İbrahim Paşa, Mısır Valisi Mehmet Said Paşa (1822-1863) vefat edince ağabeyinin yerine Mısır Valisi olan, aynı yıl İstanbul’a gelerek Sultan Abdülaziz’i Mısır’a davet eden, o ziyaret sırasında da Sultan Abdülaziz’in gözüne girerek, ondan babadan oğula veraset yoluyla geçecek Hidivlik payesini almış ve Mısır’ın ilk Hidivi olmuştu.
Ayrıca İsmail İbrahim Paşa ile Sultan Abdülaziz’in kan bağı, akrabalık ilişkileri de vardı. İsmail İbrahim Paşa’nın annesi Hoşyar Hanım, Sultan II. Mahmud’un eşi ve Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan’ın kızkardeşi idi. Kısacası Sultan Abdülaziz ile İsmail İbrahim Paşa kardeş çocukları, kuzenlerdi. 

Hidivlik Arması
Mısır Hidivi İsmail İbrahim Paşa, batının özellikle de İngiltere, Fransa ve Avusturya’nın gözüne girmek uğruna Mısır’da büyük imar hareketlerine girişmiş, Mısır’a, özellikle de Kahire’ye zengin eserler kazandırmıştı. 16 Kasım 1869’da açılışı yapılan Süveyş Kanalı’na katılacak misafirler için şatafatlı törenler düzenlemiş, kendi kişisel servetini dahi harcamış, yetirememiş borç bile almıştı.



Süveyş Kanalı'nın açılışı anısına bastırılan 17 Kasım 1869 tarihli Gümüş Madalyon.

Ön yüzünde Fransa ve Mısır’ı temsil eden iki kadın figürü, çevresinde “Fransız tasarrufları dünya barışını hazırlıyor” yazısı, Arka yüzünde ise ortada “17 Kasım 1869 Deniz kanalı mükemmel bir şekilde ulaşıma açıldı” yazısı, çevresinde de “Süveyş deniz kanalının evrenselliği” yazısı yer almaktadır. Madalyon tasarımcısı Oscar Roty (1846-1911) tarafından hazırlanmıştır, çapı 42mm.ve ağırlığı da 39,3 gramdır.
Misafirlerin içinde, Mısır’a gitmeden önce iade-i ziyaret babında, İstanbul’a uğrayıp Sultan Abdülaziz’e misafir olan, Fransız İmparatoriçesi Eugénie de MontijoGaller Prensi Albert Edward, Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph ve İmparatoriçe Elizabeth, Prusya Veliaht Prensi Frederick, Hollanda Prensi Henry, Hannover Prensi Ernst-August, Cezayir Emiri Abdel-Qadar, İstanbul’un Rusya elçisi General Nicolai Ignatieff ve Birleşik Krallığın İstanbul elçisi Sir Henry Elliot da vardı.
The Illustrated London News Gazetesinin 11 Aralık 1869 tarihli baskısında
Suveyş Kanalı Açılış Seremonisi İllüstrasyonu.

Süveyş Kanalı uğruna Mısır Hazinesine büyük açık verdiren Hidiv İsmail İbrahim Paşa, İngiliz ve Fransızların işbirliği ve zorlaması ile, yerine oğlu Tevfik Paşa’yı Başbakanlığa atıyarak Hidivlikten ayrılmak zorunda kalmış, 1879’da İstanbul’a yerleşmiş ve burada yaşamaya devam etmişti.
Cordier imzalı ve 1867 tarihli Mısır Hidivi İsmail Paşa büstü.
Fransız heykeltraş Charles Henri Joseph Cordier (1827-1905)
Ebonize edilmiş meşe kaide üzerinde Bronz, açık kahverengi patine edilmiş.

16,5 cm. kaide, 22 cm büst.
Christie’s Müzayede Evi’nin 17 Mart 2011’de yaptığı 3000-5000 pound açılış fiyatıyla
yapılan bir açık arttırmada 8.125 pound’a alıcı bulmuştur.
İsmail İbrahim Paşa, 2 Mart 1895’te de Emirgân’daki sahilhanesinde vefat etmişti.
İsmail İbrahim Paşa’nın cariyeler de dahil olmak üzere 14 eşi, 7 oğlu, 6 da kızı vardı.
Kızlarından Nimetullah İsmail (1876-1945), sadrazamlık da yapan, asker ve devlet adamı Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın oğlu, İzmir Valiliği ve Bahriye Nazırlığı yapan Mahmud Muhtar Paşa’nın (Katırcıoğlu) eşidir.

Emirgân Hidiv İsmail Paşa Sahilhanesi


1879-1895 yılları arasında sabık Hidiv İsmail İbrahim Paşa ile mimar Alexandre Vallaury’nin yolları bir şekilde kesişmişti.

İsmail İbrahim Paşa, Alexandre Vallaury’e 

bir Av Köşkü yaptırtmıştı. Kayıtlara göre bu av köşkü için 20.000, mefruşatı için de 8.000 Mısır altını sarfedilmişti. Başlangıçta bir Av Köşkü olarak yaptırılan yapı daha sonraları eklenen harem ve müştemilat binalarıyla birlikte geniş bir yapılar topluluğuna dönüşmüştü.

Bağlarbaşı, Kuşbakışı Caddesi
No:18, sahibinin Köşk’ü.

Ne yaptıranın, ne tasarlayıp yapanın adıyla,
ne de O’ndan sonra satın alanların, devredenlerin adı, sanıyla anılır bu Köşk;
Onun tek bir sahibi olmuştur ve tek bir adı;
Mecid Efendi’dir sahibinin adı,
Onun adı ise
Abdülmecid Efendi Köşkü

Bağlarbaşı İcadiye’de, ikiyüz dönümlük bir arazi içerisinde inşaa edilen Köşk, 19. yüzyıl Osmanlı hanedan üyelerinin sıkça tercih ettikleri Bağlarbaşı’nda, boğaza hakim bir tepe olan Nakkaş Tepe’sinde Kuşbakışı Caddesinin Gümüşyolu Caddesi’ne katıldığı köşedeki büyük bir koru içerisinde yer alır.


Yukarıdaki büyük bir ihtimalle 19. yüzyıl içerisinde farklı zamanlarda çekilmiş eski fotoğraflarda, Gümüşyolu Caddesi’nin devam ederek boğaza Beylerbeyi’ne indiği kısmı görünmektedir. 20 Şubat 1970’de temeli atılarak inşaa edilen Boğaz Köprüsü, fotoğraflarda görünen yamacın altından geçmiş o bölgede bulunan mahalle istimlak edilerek ortadan kalkmıştır. Üç fotoğrafta da solda en uçta görünen selvili tepe büyük bir ihtimalle bugün Boğaz Köprüsü’nün Anadolu yakası ayağında, geçerken solda Köprü Yönetim binasının arkasında görünen tepedir.
Aşağıdaki iki fotoğrafta da boğaz Köprüsü ve çevre yolunun tahmini güzergahı ve uzaklardan gelen, ince beyaz bir çizgi halindeki Gümüşyolu Caddesi görünmektedir.
Boğaz üzerinden geçen bir uçaktan alınan bu fotoğrafta, sahilde Beylerbeyi Sarayı ve geri planda da ince bir beyaz çizgi halinde Gümüşyolu Caddesi görünmektedir. Kırmızı hat ile Boğaz Köprüsü ve Çevre yolunun tahmini yeri belirlenmeye çalışılmıştır. Kırmızı oklarla işaretlenen (1) sabık Mısır Hidivi İsmail İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Av Köşkü’nü, (2) Yahudi Mezarlığını ve (3) Emine Sultan Sarayı’nı işaret etmektedir.
Boğazın Rumeli tarafından çekilmiş olan bu fotoğrafta sahilde Beylerbeyi Sarayı ve Çamlıca Tepesi’ne kadar olan bütün bölge görünmektedir. Kırmızı oklarla işaretlenen (1) sabık Mısır Hidivi İsmail İbrahim Paşa tarafından yaptırılan Av Köşkü’nü, (2) ise Emine Sultan Sarayı ve Nakkaştepe Mektebinin olduğu bölgeyi işaret etmektedir.
1930 tarihli Jacques Pervititch Sigorta haritaları,
Kuzguncuk-İcadiye-Selamsız-Bağlarbaşı-Yenimahalle paftasında
lejantın kenarına denk gelmiş olsa da, yazı ile belirtilmiş Abdülmecid Efendi Köşkü.
1930 tarihli Jacques Pervititch’in haritası, güncel Google Map görüntüsü ile çakıştırıldığında Abdülmecid Efendi Köşkü’nün yeri daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Bu görselde kırmızı oklar ile, (1) Abdülmecid Efendi Köşkü, (2) Pervititch tarafından köşkün yazı ile işaretlenmiş yeri, (3) günümüzde Koç Holding Yönetim Merkezi olarak kullanılan Emine Sultan Sarayı ve (4) halen ayakta olan günümüzde farklı bir işlevle değerlendirilen Nakkaştepe Mektebi.
Nakkaştepe Mektebi ve önünde aynı tarihte yapılan Mahbub Ağa Çeşmesi.
Ahmet Rasim “Şirket-i Hayriye Boğaziçi’nde” adlı eserinde, Kuzguncuk veya Frenk Tepesi namıyla maruf olan Münir Paşa Tepesi’nde Müdafaa,i Milliye Cemiye’tinin ve ahali-i mahalliyenin himmetiyle kárgir bir mektep vücuda getirilmektedir.” diye anlattığı mektep 1914 yılında yapılmıştır. Mektep binasına beş basamakla çıkılır ve önünde üç sütunun taşıdığı revağın üzerindeki çıkmada iki oda vardır. Boğaziçi Köprüsü’nün inşaası sırasında bu bölgedeki mahallenin istimlak edilmesi ile okul öğrencisiz kalmış ve kapatılmıştır. Vaktiyle arkasında da Nakkaştepe Atlı Polis Karakolu yer alırmış. 1991’de yabancı misafirleri ağırlamak üzere restore edilmiş ancak bu amaçla hiç kullanılmamıştır.
Günümüz Google Map görüntüsünde (1) Abdülmecid Efendi Köşkü ve korusu,
(2) Koç Holding Yönetim Merkezi. Arada kalan büyük yeşil alan ise
1930 Pervititich haritasında da belirtildiği gibi Yahudi Mezarlığıdır.
Nakkaştepe Yahudi Mezarlığı
Günümüz Google Map görüntüsünde, Kuşbakışı Caddesi’nin
Gümüşyolu Caddesi’ne katıldığı köşe ve Abdülmecid Efendi Köşkü
Günümüz Google Map görüntüsünde, Koç Holding Yönetim Merkezi olarak kullanılan Emine Sultan Sarayı ve kırmızı okla işaretli yerde sarayın Babanakkaş Sokağı üzerindeki giriş kapısı.Saray, genel olarak Mehmet Şerif Paşa Konağı olarak isimlendirilse de, Sultan Abdülaziz’in en küçük kızı Emine Sultan’a Sultan II. Abdülhamid tarafından düğün hediyesi olarak verilmiştir. Mehmet Şerif (Çavdaroğlu) Paşa (Damad-ı Şehrîyârî), Emine Sultan ile 12 Eylül 1901’de evlendirilerek, 1904'te Vezirlik payesi ile paşa olmuştur.
Konak, 30 Ocak 1920’de Emine Sultan’ın, 3 Eylül 1958’de de Mehmet Şerif Çavdaroğlu’nun vefatına kadar, yazlık olarak kullanılmış, bu arada 1935 yılında çıktığı tahmin edilen bir yangın sonucu büyük çapta hasar görmüştü. Daha sonra 29 Kasım 1978’de Koç Holding tarafından satın alınan arazi üzerindeki Konak tüm müştemilatı ile birlikte, Prof. Dr. Sedad Hakkı Eldem’in arşivinden yararlanılarak aslına uygun olarak yeniden inşaa edilmişti. 30 Mayıs 1986’da başlanıp 2 yılda tamamlanarak restore edilen Konağın Haremi Vehbi Koç Binası, Selamlığı Başkanlar Binası, Ağa Dairesi Yemekhane, Hamam Stratejik Planlama Koordinatörlüğü, Ahırlar Genel İdare Binası ve Arabacıbaşı binası Tesisler Binası olarak kullanılmaktadır. 
Proje 1991 yılında Hollanda’nın Lahey kentinde açıklanan “Europa Nostra” Ödülü’ne layık görülmüştü. 
Emine Sultan Sarayı’nın Babanakkaş sokağı üzerindeki Giriş Kapısı.
Nakkaş Tepesi’nde, sabık Mısır Hidivi İsmail İbrahim Paşa tarafından yaptırılan, bu bir benzeri dahi olmayan Av Köşkü’nün tasarımı, dönemin geçerli anlayışı olan neo-klasizimin etkilerini taşısa da plan şemasıyla orta sofalı ve aynalı Türk evinin simetrik ve aksiyel kitle düzenleme anlayışını sergiler.
Geleneksel Türk evlerinden tek farkı anıtsal nitelikteki merdivenidir. Giriş cephesi simetrik tasarlanmış, tümüyle beyaz mermerden yapılmış, dört basamaklı, iki kollu ve küpeşteli bir merdivenle ulaşılan, zemini mermer kaplı ve ortadaki iki mermer sütun ile duvarlar arası
yine mermer bir şebeke ile sınırlandırılmış
bir eyvandan oluşur.
Tüm bu özellikleriyle giriş bölümü, üstteki aynı büyüklükteki büyük bursa kemerli balkonu taşıyan, aynı zamanda da girişi belirleyen iki narin mermer sütun ile birlikte bir taç kapı etkisi yaratmaktadır.
 

Elbette bu etkiyi en çok hissettiren ise balkonun bulunduğu orta aksta, yapının dört kademeli bir konsol ile çatının genelinden daha fazla yükseltilen ve konsol sayesinde daha da genişletilebilen saçaklarıdır.
Düyûn-u Umûmiye Binası Anıtsal Giriş Kapısı
Aynı etki, Alexandre Vallaury’nin tasarımı olan Düyûn-u Umûmiye (günümüzde İstanbul Erkek Lisesi) binasında da benzer, ancak girişin iki kat kadar yüksek tutulması nedeniyle daha belirgin olarak görülmektedir.
Hidiv İsmail İbrahim Paşa’nın
Kahire Manial Saray Müzesi’ndeki tablosu.

İsmail İbrahim Paşa’nın ölümü üzerine, Sultan II. Abdülhamid, bedelini “Hazine-i Hassa”dan (Saray Bütçesi) ödeterek av köşkünü, İsmail İbrahim Paşa’nın Cihan Şah Hanım’dan 6 Mart 1863’te doğan oğlu Mahmud Hamdi İsmail’den satın aldırmış ve amcazadesi Abdülaziz’in oğlu Abdülmecid Efendi’ye tahsis etmişti.

Şehzade
Abdülmecid Efendi
Genç Şehzade Abdülmecid Efendi
Abdülmecid Efendi’ye tahsis edilen bu köşkün önünden geçen Kuşbakışı Caddesi’nin hemen karşı kaldırımında yer alan diğer bir köşk, yine sabık Mısır Hidivi İsmail Paşa tarafından 1880’lerde yaptırılmış, köşk ve arazisi 1910 yılında 35. Osmanlı padişahı Sultan V. Mehmed Reşat tarafından satın alınarak oğlu Şehzade Ömer Hilmi Efendi’ye tahsis edilmişti. 
Sultan Abdülaziz’in ikinci eşi Hayran-î Dil Kadın Efendi’den olan
iki çocuğu bir arada Nâzime Sultan ve şehzade Abdülmecid Efendi

Abdülmecid Efendi, Sultan Abdülaziz’in 2 Kasım 1846 Kars doğumlu olan ve 14 Şubat 1866’da kızı Nâzime Sultan’ı doğurduktan 6 ay sonra, 21 Eylül 1866’da evlendiği, üçüncü eşi Hayran-î Dil Kadın Efendi’den, 29 Mayıs 1868’de Dolmabahçe Sarayı’nda dünyaya gelen ikinci oğludur ve Abdülaziz oğluna babası Sultan Abdülmecid’in adını vermiştir.

Şehzade Abdülmecid Efendi

Çocukluğu Dolmabahçe Sarayı’nda geçen Abdülmecid Efendi, dört yaşında Topçu Silk-i Askerîsi*ne gönderilmiş, aynı zamanda Taksim Topçu Kışlası’na ve Tophane’deki askerî imalathaneye devam ederek, Halil Paşa’dan, Belçika’da eğitim görmüş olan Sait Paşa’dan ve Beyoğlu Kışla Komutanı Hüseyin Paşa’dan dersler almıştı. Osmanlı şehzadeleri doğduktan bir süre sonra piyade, topçu, süvari, deniz gibi askeri sınıflardan birisine subay olarak katılır, saraydan şehre çıktıklarında sivil kıyafetle, ancak resmi günlerde ise mensubu oldukları askeri sınıfın üniformasını giyerek onlara tayin edilen lalarının kucağında arabalara bindirilir öyle yola çıkarlardı.
*Silk-i Askerî: Askerlik mesleği

 Sultan Abdülaziz bir darbe ile 30 Mayıs 1876’da tahttan indirilip Fer’iyye Sarayı’nda gözaltına alınmış, çok geçmeden 4 Haziran 1876 günü de bilekleri kesilmiş olarak bulunmuştu. Sultan Abdülaziz’in intihar ettiği söylenmişti ancak, yıllarca bunun doğru olmadığı iddia edilmiş, konu tam olarak aydınlanamamıştı. Bu konuda Şehzade Abdülmecid Efendi, Seresvapçısı İsmail Hakkı (Baykal) Efendi ile birlikteyken yaptığı bir söyleşide buna inanmadığını şöyle ifade etmiş, Peder merhum aklı başında bir adamdı, şuurlu bir insan intihar eder mi?”, ayrıca yine bir gün İsmail Hakkı Bey ile Fer’iyye Sarayı’nın Selamlık Dairesindeyken onu Harem Dairesindeki kütüphanesine davet etmiş, bir iki kitaba baktıktan sonra da,
“İsmail Bey burasını sen bilmezsin, işte pederi öldürdükleri... hayır şehit ettikleri oda” diyerek babası Sultan Abdülaziz’in öldürüldüğü inancını açıkça dile getirmişti. 

Sultan Abdülaziz’i tahttan indirenler, aynı gün kardeşi Murad’ı V. Murad adıyla tahta çıkartmışlar, ancak Murad’ın hükümdarlığı da 90 günün sonunda 31 Ağustos 1876’da sona ermişti. 
Şehzade Abdülmecid Efendi, Sultan Abdülaziz’in dördüncü eşi, Kafkasya’dan göçmüş bir Çerkes Beyinin, İsmail Bey’in kızı olan Neş’erek Kadın Efendi’den, 5 Haziran 1872’de doğan kardeşi Mehmed Şevket Efendi ile birlikte. Mehmet Şevket Efendi Sultan Abdülaziz’in üçüncü oğludur. Mehmed Seyfeddin Efendi ise Sultan Abdülaziz’in, 8 Temmuz 1856 Hopa doğumlu 5. eşi Gevheri Kadın Efendi’den 22 Eylül 1874’de dünyaya gelen 4. oğludur. Gevheri Kadın Efendi aynı zamanda Esma Sultan’ın da annesidir.

Sultan Abdülaziz’in yasak olmasına rağmen daha henüz Veliaht Şehzade olduğu dönemde
Dürr-î Nev Kadın Efendi’den 29 Eylül 1857’de dünyaya gelen,
uzun süre doğumu saklanan ve babaannesi Pertevniyal Valide Sultan tarafından sarayın
tavan aralarında gizlice yetiştirilen ilk oğlu, Şehzade Yusuf İzzettin.
O sırada Sultan Abdülaziz’in en büyük oğlu Yusuf İzzettin henüz 19 yaşındaydı ve Osmanlı geleneklerine göre tahta en büyük erkek çocuğun geçmesi gerektiğinden, 34. Osmanlı padişahı olarak, Abdülmecid’in Abdülaziz ve Murad’tan sonra en büyük oğlu olan Abdülhamid, II. Abdülhamid adıyla tahta oturtulmuştu.

Yine Abdülmecid’in diğer bir oğlu V. Mehmed Reşad, 35. Osmanlı padişahı olduğunda sıra ancak Abdülaziz’in büyük oğlu Yusuf İzzettin Efendi’ye gelmiş ve o tarihten itibaren Veliaht Şehzade ünvanı taşımaya başlamıştı.
Veliaht Şehzade Yusuf İzzettin Efendi, Beşiktaş Ihlamur Kasrı,
Merasim Köşkü önünde bir merasim sırasında.
Ancak ilginç bir şekilde Yusuf İzzettin de

1 Şubat 1918’de Zincirlikuyu’daki köşkünde, babası gibi intihar ettiği söylense de, şaibeli bir şekilde ölü bulununca, sıra tekrar Sultan Abdülmecid’in çocuklarından Mehmed Vahideddin’e geçmişti.


Şehzade Abdülmecid Efendi, Veliaht Şehzade Yusuf İzzettin ile beraber.

Kısacası, Osmanlı tarihinde belki de bir ilk, aynı zamanda da bir son yaşanmış, Sultan Abdülmecid’den sonra, tahta çıkan padişahların beşi de 32. Osmanlı padişahı Abdülaziz’le birlikte, (33. V. Murad, 34. II. Abdülhamid,

35. V. Mehmed Reşad, 36. VI. Mehmet Vahideddin) Sultan Abdülmecid’in çocuklarından olmuştu.

Sultan Abdülaziz’in iki oğlu, esmer ve karayağız Veliaht Şehzade Yusuf İzzettin ve sarışın ve mavi gözlü Şehzade Abdülmecid Efendiler sarayın bahçesinde bir arada.

Sultan Abdülaziz’in dördüncü eşi Neşerek Kadın Efendi’nin ağabeyi Çerkes Hasan, Veliaht Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin yaveri olarak görevlendirilmiş, Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesi ve ardından şüpheli bir şekilde ölmesi üzerine, 15 Haziran 1876 günü Midhat Paşa'nın konağına giderek hükümet toplantısını basmış, Sadrazam Hüseyin Avni Paşa'yı göğsünden ve karnından vurmuş, ardından üzerine çökerek kamasını birkaç kez karnına saplamış, öldürmüştü. Kendisini durdurmaya çalışan Bahriye Nazırı Kayserili Ahmed Paşa'nın ellerini ve kulaklarını doğramış, Hariciye Nazırı Raşid Paşa’yı da öldürmüş, yetişen askerler tarafından yaralı olarak ele geçirilmişti. Buna rağmen tutuklu durumda merdivenlerden indirilirken çizmesine sakladığı küçük bir tabancayı çıkartarak, Bahriye Kolağası Şükrü Bey’i de öldürmüştü. Çerkes Hasan kısa süren bir duruşmanın ardından Bayezid meydanında idam edilmiş, cenazesi Edirnekapı Mezarlığında defnedilmişti.
Henüz 8 yaşındayken babası Abdülaziz’i kaybeden Şehzade Abdülmecid Efendi, Sultan II. Abdülhamid’in gözetiminde Yıldız Sarayı’ndaki Şehzadegân Mektebi’nde sıkı bir eğitim almıştı.

19. yüzyılda şehzadelerin öğrenim görmeleri için Dolmabahçe ve Çırağan Saraylarında açılan Şehzadegân Mekteplerini bir padişah adayı için yetersiz gören Sultan II. Abdülhamid, 1878 yılında Yıldız Sarayı’nda şehzadelerin yüksek öğrenim de gördükleri bağımsız bir “Hanedan-ı Saltanat Mektebi” adıyla Şehzadegân Mektebi açmıştı. Şehzade Abdülmecid Efendi bu mektepte zamanın ünlü hocalarından Münif, Mütercim Münir ve Tophane Müşiri Zeki Paşa ile pek çok ünlü kişiden dersler almıştı. 

Osmanlı hanedanının zadegân denen diğer ailelerinin çocuklarının da alındığı bu mektepte sıkı bir disiplin uygulanıyor, resim, müzik, tarih, yabancı dil gibi dersler de veriliyordu. Birçok şehzade ve padişah kızı sultan piyano çalmayı, resim yapmayı, Fransızca konuşmayı bu okulda öğrenmişlerdi. Ancak, II. Abdülhamid’in Yıldız Sarayı’nda güvenlik önlemlerini artırdığı son yıllarında, zadegân çocuklarının Şehzadegân Mektebine gitmeleri yasaklanmış, okulda sadece şehzadeler eğitilmeye başlanmıştı. 1908’de Şehzadegân Mektebi kapatılınca, şehzadelerin Mekteb-i Harbiye’de, Mekteb-i Sultani’de (Galatasaray Lisesi) veya yurtdışında okutulması yoluna gidilmişti.
Genç Şehzade Abdülmecid Efendi
Genç Şehzade Abdülmecid Efendi, kış aylarında Çırağan Sarayı Fer’iyye Dairesi’nin cadde üzerinde bulunan küçük bir dairesini selamlık olarak kullanıyor ve orada yaşıyor, Mayıs ayının ilk haftalarından itibaren de sayfiyeye, ablası Nazime Sultan’ın Çamlıca eteklerinde, Tophanelioğlu yolundaki (Altunizade’nin çevre yoluna yakın bölümü) Burhaniye Mahallesi ile Küplüce sırtlarına bakan köşküne gidiyor ve yaz aylarını o köşkte geçiriyordu. 1890’da Sultan II. Abdülhamid’in 3 kızı ile Nazime Sultan’ın düğünleri birlikte yapılıp, Ali Halid Paşa ile evlendirilince, Şehzade Abdülmecid Efendi yine yaz aylarını Tophanelioğlu yolundaki o köşkte yalnız geçirmeye devam etmişti.
Kuruçeşme Nazime Sultan Sahil Sarayı


1897 yılında Kuruçeşme, Defterdar Burnu’nda Nazime Sultan için o zamana dek Boğaziçi’nde hiç görülmemiş bir tarzda, Avant-Garde bir Sahilhane inşaa ettirilmişti. Art Nouveau etkileri de taşıyan bu sahil sarayının saray mimarı Raimondo D’Aronco tarafından tasarlandığı ve inşaa edildiği iddia edilir. Bu Sahil Sarayı, Çırağan Sarayı yandıktan sonra Meclis-i Mebusan olarak kullanılmıştı. Birinci Dünya Savaşı sırasında çıkan bir yangında Kuruçeşme’de bulunan birçok ahşap yalı yanmıştı. Nazime Sultan Yalısı bu yangından kurtulmuş olsa da daha sonraları yapılan kömür depoları nedeniyle belediye tarafından yıktırılmıştı.
Bugün Kuruçeşme Defterdar Burnu’nda sahil yolunun gerisinde yamacın eteklerinde görülen bu yapı bakiyesinin, tarzının benzerliği nedeniyle yıktırılan Naime Sultan Sahil Sarayı’nın bir eklentisi olduğunu düşünmekteyim. Belki de yolun o zamanlarda arkadaki sırtlardan geldiğini düşünürsek bu heybetli kapı Sahil Sarayı’nın cümle kapısı olabilir. Bugün ters olarak çalışan kapının ve bahçe duvarlarının belki de bugün sahildeki saraya bakan iç yüzünü görmekteyiz.






Abdülmecid Efendi, şehzadeliği sırasında Dolmabahçe Veliaht Dairesi’nde yaşamaya başladığında, selamlık kısmında üst katta deniz üstünde baştan ikinci odayı kendisine kütüphane yapmıştı. Tarihçi, müzeci ve yazar Halûk Yusuf Şehsuvaroğlu, bir yazısında Abdülmecid Efendi’nin bu kütüphanesini şöyle tasvir etmişti.
“Tavanı tirşe renginde (yeşil ile kül rengi arası) göbekli ve kenarları gemi resimleri ile süslü salonun dört penceresi ve karşılıklı iki kapısı vardır. Selâmlık sofasından kütüphaneye girilince karşı kapıya kadar olan kısım kitaplıklarla bölünmüş ve karşı kapı yanından pencerelere doğru duvar boyunu yine kitaplıklar işgal etmişti. Bir L harfi teşkil eden bu kütüphanenin ortasında Veliahdin büyük, uzun yazı masası duruyor ve bunun önünde oturulunca arkası kapıya gelmek üzere bir maroken yuvarlak iskemle yer almış bulunuyordu. Yazı masasının iki yanında üzerleri Hereke kumaşı kaplı koltuklar, pencerelerin önüne ayaklı büyük bir küre ve selâmlık kapısı tarafındaki duvar dibine de bir yazıhane konulmuştu. Kitap rafları kıymetli eserlerle doluydu. Üst kısımları meşhur hattaların yazıları süslüyordu. Abdülmecid Efendi bu odada okur, yazar, bazı akşamlar haremden kadınları da gelerek burada kendisiyle görüşürlerdi.”
Abdülmecid Efendi’ye Hilâfet’in tebliği de bu kütüphanede yapılmıştı.
Günümüzde, Veliaht Dairesi’nin o bölümünün çevresinde yerli ve yabancı ressamlara ait “İstanbul Görünümleri” devamlı sergisi yer almaktadır.
Şehzade Abdülmecid Efendi’nin Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nde
Kütüphane olarak kullandığı bölüm. (kırmızı ok ile işaretli)

Fer’iyye* Sarayı, Bağlarbaşı’ndaki köşk ve Veliaht Dairesi’nden sonra Dolmabahçe Sarayı’nda  da özel kütüphanesi olan Abdülmecid Efendi Halife seçildiğinde kütüphanesini Veliaht Dairesi’nden Dolmabahçe Sarayı Mabeyn’deki Hünkar Odası’na taşımıştı.
*Fer’iyye: fer, şube, kol, ikinci dereceden olan anlamına gelirken; fer’i, fer’iyye ise aslına değil de kollara, şubelere ait olan anlamına gelir. Fer’iyye Sarayları’nda padişahın izin vermesi koşuluyla kışlık ikametgahı bulunmayan Osmanlı Hanedanı mensupları oturur. Padişahın oturduğu sarayın asıl, bunların ise tali olmasından dolayı Fer’iyye Sarayı denir.
(Kütüphane-1) Abdülmecid Efendi, oğlu Ömer Faruk Efendi ile birlikte Kütüphanesinde.
(Çırağan Sarayı’nın Fer’iyye Dairesi’ndeki Kütüphanesi olabilir.)
(Mekan ve tarih farklı ancak masa, kitaplık, Fatih Sultan Mehmet Portresi ve soldaki yuvarlak masa, hatta örtüsü Kütüphane-2 fotoğrafı ile aynı.)

Şehzade Abdülmecit Efendi’nin Kütüphanesinde, arka planda görülen Fatih Sultan Mehmet Portresi Fausto Zonaro’ya aittir ve bu tablo’nun günümüzde nerede olduğuna dair bir kaynağa bugüne kadar rastlayamadım.
On binden fazla kitaba sahip olan Abdülmecid Efendi, halife seçildikten sonra Dolmabahçe Sarayı’na yerleşmiş, Veliaht Dairesi’ndeki kütüphanesini de Dolmabahçe Sarayı Hünkâr Dairesi’nin sofasında taşıtmıştı. Hilafetin sona ermesinden sonra korunan bu kütüphaneden Dolmabahçe Sarayı’nda ikamet ettiği dönemde Mustafa Kemal Atatürk de istifade etmiş, özellikle Türk Tarihi, Osmanlı Tarihi, Asya Tarihi, Rusya Tarihi, Coğrafya ve Seyahatnamelerle ilgili olan kitaplardan bazılarını emaneten Ankara’ya götürerek okuduktan sonra tekrar iade etmiştir ki bu arşiv kayıtlarında belgelenmektedir. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk kitaplara olan saygısından ötürü, hiçbir kitabın yerini de değiştirmemişti.
Abdülmecid Efendi Kütüphanesinde, Abdülmecid Efendi
Abdülmecid Efendi Kütüphanesine kayıtlı,
1840-1920 yılları arasına tarihli 10.867 kitap var. Bugüne kadar 2.280’ininienvanteri çıkarılmış. Kitapların 3.836’sı Osmanlıca, 322’si Arapça, 15’i Farsça, 199’u hem Osmanlıca hem Fransızca, 41’i hem Osmanlıca hem Almanca. Geriye kalan 6.454’ü ise sadece Fransızca ve Almanca. Ayrıca Abdülmecid Efendi’nin Kütüphanesinde bazıları ciltli olmak üzere 700 gazete ve 3.829 adet de dergi bulunuyor.
Kütüphanede önemli bazı nadir eserler ve 48 adet yazma eser de yer alıyor.
Kitap düşkünlüğü olan Abdülmecid Efendi Fer’iyye Sarayı’nda
kurduğu kitaplığında çalışırken.
Abdülmecid Efendi, tarihe ve edebiyata düşkün, yabancı dil öğrenmeye yatkındı. Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca, yayınları takip edebilecek kadar da İngilizce öğrenmişti. Fransızca’yı Galatasaray Sultanîsi hocalarından almış, kendini Fransızca konusunda geliştirdiğinde de Guy de Maupassant’ın (1850-1893) hikayelerinden tercümeler yaparak, bunların bazılarını “Sebad Zeynel” takma adıyla yayınlamıştı. Almanca’yı ise Alman ve İsviçre mektebi hocalarından, tarihçi bir Profesör’den aldığı ve 8 yılı kapsayan “dil ve tarih” eğitimleri sonucunda öğrenmişti.
(Kütüphane-3)
Oldukca genç bir dönemde Abdülmecid Efendi Kütüphanesi’nde örtüsü bile hiç değişmeyen yuvarlak masasının başında.
(Mekan ve tarih farklı olsa da yuvarlak masa ve örtüsü,
Kütüphane-1 ve Kütüphane-2 fotoğraflarındaki ile aynı.)
Yabancı yayınları takip edebilmek için büyük çabalar gösteriyor, bazı sıkıntılar yaşayabiliyordu. Yabancı yayınları takibi, saray tarafından hoş karşılanmadığı için onları Karaköy’deki Fransız Postanesine postrestant (poste restante) olarak sipariş veriyor, 1829 yılından itibaren (günümüzde de devam eden) Paris’te basılan aylık Edebiyat ve Kültür Dergisi Revue De Deux Mondes’i (İki Dünya’nın Eleştirilmesi), 1861’den itibaren yayınlanan (1942’ye kadar) Paris’in en ünlü günlük gazetesi Le Temps’i ve yine 1843’den itibaren (1944’e kadar) Paris’te yayınlanmış olan Fransız gazetesi L’Illustration’u ancak bu şekilde düzenli bir şekilde edinebiliyordu.
(Kütüphane-2 ) Her yaşadığı mekanda muhakkak bir kütüphanesi olan mekanlar değiştikçe kütüphanesini de taşıtan Abdülmecid efendi’nin Halife olduğu dönemde Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nin birinci katında yer alan kütüphanesi.
(Mekan ve tarih farklı ancak masa, kitaplık, Fatih Sultan Mehmet Portresi ve soldaki yuvarlak masa, hatta örtüsü Kütüphane-1 fotoğrafı ile aynı.)

Şehzade Abdülmecit Efendi’nin Kütüphanesinde, arka planda görülen Fatih Sultan Mehmet Portresi Fausto Zonaro’ya aittir ve bu tablo’nun günümüzde nerede olduğuna dair bir kaynağa bugüne kadar rastlayamadım.


Fausto Zonaro’nun söz konusu Fatih Sultan Mehmet Portresi ile ilgili
bu güne kadar bulabildiğim tek kartpostal görüntüsü
Aynı şekilde kendisi için yasaklanmış olan, ama düşünce gelişiminde gerekli ve faydalı bulduğu kitapları da aynı yolla elde ediyordu.
Fransız Le Temps Gazetesi
Ancak Abdülmecid Efendi’nin, İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin Paris şubesinin başkanlığını üstlenmiş olan Ahmet Rıza Bey’in (1859-1930) Paris’te yayınlamaya başlayıp, sonra Cenevre’de, daha sonra da Brüksel’de çıkarmaya devam ettirdiği, cemiyetin ilk resmi yayın organı olan “Meşveret” (Danışma) gazetesini ve Fransızca ekini getirtmesi verilen jurnaller sebebiyle, Sultan II. Abdülhamid’in şiddetli tepkisiyle karşılanmıştı. Bu jurnalleri Sultan II. Abdülhamid’e yetiştiren, Vakit Gazetesi’nin 20 Kasım 1922’de yazdığına göre, amcazadesi Şehzade Vahideddin Efendi’nin bizzat kendisiydi. Şehzade Vahideddin Efendi uzun uzadıya Abdülmecid Efendi’nin “genç fikirlerle” konuştuğunu ve “evrak-ı Mazure” (muzır neşriyat) okuduğunu Sultan II. Abdülhamid’e rapor etmişti. Bu yüzden Abdülmecid Efendi’nin Çamlıca’daki köşkü gözetim altına alınmış, ona bu yayınların temininde yardımcı oldukları için, hizmetinde çalışan lalası Mehmet Bey, hocaları, Şeyhülislam Mahmut Sadık Bey ve kayınbiraderi Zeki Bey olayla ilgili görülerek II. Meşrutiyet’in ilanına dek ondan uzaklaştırmak için, Kudüs, Erzurum ve Sivas gibi uzak bölgelerde ikamete mecbur tutulmuşlardı.
(Kütüphane-4) Bu fotoğraf, son Halife Abdülmecid’in kitaplara zaafının başka bir göstergesidir. Fotoğraf, İstanbul’dan ayrılırken arkasında bıraktığı 10.000 den fazla kitabına rağmen, yurtdışında yine de kitapsız, kütüphanesiz yaşamadığının işaretidir, Paris’te çekilmiştir ve 1939 yılı ve sonrasına ait olmalıdır. Son Halife Abdülmecid Efendi, Haziran 1939’da sağlık sorunları nedeniyle Nice’ten ayrılıp Paris’e yerleşmiş, 1944’te vefat edene kadar da burada yaşamıştı.
Fotoğrafın Paris’te çekilmiş ve 1939 yılından sonrasına ait olduğunu, masasının hemen karşısına yerleştirmiş olduğu aile fotoğrafları arasındaki kızı Dürr-i Şehvâr’ın küçük fotoğrafından anlayabiliyoruz, zira o fotoğraf 1939 tarihlidir. (aşağıda) 
Berar Prensesi Dürr-i Şehvâr, 1939
 Jurnal olayı ile ilgili olarak Seresvapçısı İsmail Hakkı (Baykal) Bey ile Abdülmecid Efendi arasında şöyle bir konuşma geçmişti;
“İsmail Bey şu Vahideddin yok mu, çok tuhaf bir âdem, birader * de hiç sevmezdi değil mi?
Evet efendimiz...

Mecid efendi devamla sözü Zeki Beyin sürgüne gitmesine intikal ettirerek;

Bakınız size bir şey anlatayım. Bu Zeki’nin neden sürgüne gittiğini biliyor musunuz?

Her halde size de anlatmıştır. Bu hadise tamamen Vahideddin’in yüzündendir.

Benim Paris’ten getirttiğim Tan (Meşveret) gazetelerini Zeki Bey postahaneden bin müşkülâtla alır getirirdi. Bir gün Vadettin’le görüşüyordum, bana; ‘Birader şu sizin Tan gazetelerini lutfetseniz de bir kere gözden geçirsek’ dedi. Ben de kemali safiyetle ‘emir buyurursanız birader’ diyerek yolladım. Aradan bir hafta geçti Abdülhamid beni çağırdı. Yıldız Sarayına gittim. Huzuru şahanede konuşurken Abdülhamid:

‘İnkâr ettin birader benim yasak ettiğim gazeteleri acaba niçin getirtip okursunuz’

dedi.

‘Hayır efendimiz böyle bir şey vaki değildir’ dedim. Yanında sakladığı gazeteleri önüme sermesin mi!..”

* birader dediği, ağabeyi Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’dir, İsmail Hakkı (Baykal) Bey, Veliaht Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin intiharı(!) öncesinde onun yaveridir, daha sonra Abdülmecid Efendi’nin isteği üzerine onun maiyetine girmiştir.



Abdülmecid Efendi hem amcaoğlu, hem de Ömer Faruk Efendi’nin evliliği nedeniyle dünürü olan Vahideddin’den belki de sırf bu nedenle hiç hazzetmemişti.

Bunu da vefatından beş sene önce, 2 Mayıs 1939’da kaleme aldığı ve dühürü Haydarâbâd Nizâmı Mir Osman Ali Han’a (VII. Asaf Şah) gönderdiği mektubunda çok açık bir şekilde dile getirmişti. Yurtdışında vefat eden Osmanlı hanedan üyeleri gelenek olarak Şam’daki Yavuz Sultan Selim Camii’nin avlusuna defnedildiğini, San Remo’da vefat eden son padişah Vahideddin’in de oraya defnedildiğini bildiğinden, vefatı halinde “Felâketimize sebep olan Sultan Vahideddin ile aynı yerde yatmak istemiyorum”
diyerek vasiyette bulunmuştu.
1 Ağustos 1897 tarihli Meşveret gazetesinin
Fransızca eki, MECHVERET
Sanayi-i Nefise hocaları ile de ilişkileri olan Abdülmecid Efendi, Osman Hamdi Bey ve Türk ressamları üzerinde önemli etkisi olan İtalyan ressam Salvatore Valeri’den resim dersleri almıştı. Salvatore Valeri Sanayi-i Nefise’nin ilk resim öğretmeniydi ve 1883-1915 yılları arasında hizmet vermişti. Abdülmecid Efendi ayrıca saray ressamı İtalyan Fausto Zonaro ile de dostluk kurmuş, resim çalışmalarında onun etkisinde kalmış, onun yolunda ilerlemişti. 

Salvatore Valeri (1856-1946)
“Çingene müzik çalıyor”
Karton üzerine suluboya, 45,5 x 61,5 cm.



Taht sırasında çok gerilerde olduğu için o daha çok sanatla ilgilenmiş, alafranga yaşama ilgi duymuştu. Resim dışında hat sanatıyla da ilgilenen Abdülmecid Efendi, şiirler de yazmıştı.
Abdülmecid Efendi Hat çalışırken.
Abdülmecid Efendi Çalışma masasında.

“Biçare gönlüm tenha mı kaldın...

tenha mı kaldın?



Düşmek nedendir derdi...

sevmek yüzünden rüsva mı kaldın?


Yârim ne oldu, yârim ne oldu,

Mecnun’a Leyla mı kaldın? 



İrmin kalmış saki nihandır

mahrum-ı serk-i sahba mı kaldın?”

-Abdülmecid Efendi-

Resim dışında müziğe de ilgisi olan Abdülmecid Efendi, ilk müzik derslerini küçük bir şehzade iken Feleksu Kalfa’dan almıştı. İlk piyano derslerini de Türkiye’de yaşayan Macarların daveti üzerine 1887’de konser vermek için geldiği İstanbul’u çok beğenerek, yerleşip piyano dersleri vermeye başlayan Kompozitör Franz Liszt’in öğrencisi Macar piyanist Géza de Hegyei’den almıştı. Abdülmecid Efendi, 1847 yılında İstanbul’a gelen ve Dolmabahçe Sarayı’nda Sultan Abdülmecid’in huzurunda bir konser vermiş olan ünlü Kompozitör Franz Liszt’in yağlıboya bir portresini yaparak piyano hocasına armağan etmişti.

Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi, Macar viyolonist Karl Berger’den (1894-1947) de keman dersleri almıştı. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Transilvanya eyaleti Arad şehrinde doğan ve dokuz yaşında keman çalmaya başlayan Karl Berger, I. Dünya Savaşı sonrasında yaşadığı Arad kenti 1919’da Romanya’nın bir parçası olunca, piyanist arkadaşı Fischer ile birlikte işgal altındaki İstanbul üzerinden Avustralya’ya gitmek üzere ülkesinden kaçmıştı.
Karl Berger gençliğinde Macar direnişçiler arasında.
25 yaşındaki Karl Avustralya’ya gitmek üzere İstanbul’da işgal kuvvetlerinden vize almak istemiş, alamayınca da İstanbul’da kalmak, yaşamak ve yaşamak için de çalışmak, özel keman dersleri vermek zorunda kalmıştı. Bir vesile ile Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi ile tanışmış, hem kendisine hem de eşi Şehsuvar Baş Kadınefendi’ye, Atiye Mehisti Kadınefendi’ye, Ömer Faruk Efendi’nin eşi Sabiha Sultan’a Bağlarbaşı’ndaki Köşk’te keman dersleri vermişti. Hatta Ferhunde (Erkin) ve kardeşi Necdet (Atak) ile birlikte Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi’nin Bağlarbaşı’ndaki köşkünde Karl Berger’in gözetiminde Oda Müziği yapmışlardı. O sıralarda Karl Berger, Bağlarbaşı köşke’ne yakın olan bir zamanlar Abdülmecid Efendi’nin de şehzadeliği sırasında oturduğu Tophanelioğlu Yokuşu’nda, 34 numarada Madam Onnig’in evinde oturuyordu.
1921’de Karl Berger, Abdülmecid Efendi’nin himayesiyle Galatasaray Lisesi salonunda bir halk konseri vermişti. Konser o günlerin basınında şöyle duyurulmuştu;
“Dün Galatasaray konferans salonunda Veliahd Abdülmecid Efendi hazretlerinin himayesi altında Macar keman virtüozu Karl Berger tarafından bir konser verilmiştir. Sevcik’in (Otokar Ševčík, 1852-1934) talebesi olan Karl Berger şehrimizde veliahd hazretlerinin misafiri olarak bulunmaktadır. Ve aynı zamanda geçenlerde (17 Nisan 1921, Galatasaray Müsameresi) aynı salonda verdikleri bir konser ile takdirat-ı fevkaladeye mazhar olan iki Türk çocuğuna ders vermektedir. Konsere saat üçte başlanmıştır. Haendel (George Frederic Handel), Bach (Johann Sebastian Bach), Hummel (Johann Nepomuk Hummel), Hubay (Jenő Hubay), Schubert (Franz Schubert) ve Max Bruch gibi üstatların muhtelif parçalarını, salonu dolduran alkış tufanı içinde bitiren Mösyö Berger bilhassa veliahd-ı saltanat hazretlerinin bizzat besteledikleri “Élégie” ismindeki parçayı muvaffakiyetle çalmışlardır. Konserde veliahd-ı saltanat tarafından Mösyö Berger’e kıymettar bir buket hediye edildiği gibi Şehzade Ömer Hilmi (Sultan V. Mehmed Reşad’ın üçüncü oğlu), Vasıf Efendiler ile Ayandan Rüştü Paşa (Ömer Rüşdü Paşa), Damat Abdülmecid Bey, Fransız mümessil-i siyasisi General Pelle (Maurice Cesar Joseph Pelle) ve refikası, Kont Kaprini* vesair zevat hazır bulunmuşlardır.”
Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi konserden sonra “A mon cher maître Carl Berger, Abdul Medgid 1921” ithafıyla, keman ve piyano için yazmış olduğu “Élégie” (Ağıt) adlı bestesinin partisyonlarını Carl Berger’e hediye etmişti.

Bu konserin, 24 Haziran 1921 Cuma günü yapıldığını, Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e “Yakılmamış Mektuplar’ın”** satırları arasındaki küçük bir nottan anlıyoruz.

“...Neredeyse her akşam konser, tiyatro, sinema ya da opera vesilesiyle dışarı çıkılıyor. Gün gün takvim veriyor âdeta Fatma Cevdet. 22 Haziran 1921(Çarşamba)

‘Bu Cuma günü Galatasaray konferans salonunda Macar artistlerinden Karl Berger’in bir konseri var. Tavsiye ederim İhsan, dersiniz olmaz, vaktiniz müsait olursa bu fırsatı kaçırmayın. Fevkalâde çalıyormuş.’

diyor...”

* İtalyan işgal Kuvvetleri Komutanı Kont Caprini,

Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan’ın yurtdışına kaçmasını örgütleyen kişidir.

** “1920 yılının Mayıs ayında Tıbbiye öğrencisi İhsan, ortak bir tanıdıkları aracılığıyla Fatma Cevdet’e bir zarf yollar. Bu zarf iki gencin arasında üç yıl sürecek bir mektuplaşmayı başlatır. Fatma Cevdet ve İhsan dönemin koşulları gereği kısıtlı şartlar altında görüşür, sevgilerini büyük ölçüde bu mektuplar aracılığıyla ifade eder ve yaşarlar. Tiyatrolar, konserler ve sinemalarda görüşme imkânı da bulurlar. İkisinin pek çok dostu da bu kültür çevresinde faaldir: Muhittin ve Necmettin Sadık Sadak, Melek Celal, Selami İzzet Sedes, Ali Rıfat Çağatay, Mesut Cemil, Münir Nurettin Selçuk, Celal Sahir Erozan, Kemal Niyazi Seyhun, Karl Berger ve Paul Lange'nin adları mektuplarda sıkça geçer.İşgal İstanbul'unda başlayan ve şehrin kurtuluş günlerinde biten bu uzun mektuplaşma, hem son Osmanlı döneminde yetişmiş iki gencin duygu dünyasına hem de İstanbul'un gündelik hayatına benzersiz bir pencere açıyor.”
-“Fatma Cevdet Hanım’dan İhsan Bey’e Yakılmamış Mektuplar”ın Tanıtım Bülteninden-

Karl Berger, Narmanlı Han’ının üst katında, Haliç ve Süleymaniye Camii'nin bir bölümünü gören bir dairede yaşıyor ve derslerini de orada veriyordu. Öğrencilerinden Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucusu Yunus Nadi’nin oğlu Nadir Nadi (Abalıoğlu) da Karl Berger’in öğrencilerinden birisiydi ve o keman hocasını şöyle anlatmıştı;
“...Profesör, sanki ayrılmaz bir parçasıymışçasına koltukta sakin, hareketsiz oturur, arada bir öğrencinin yanlışlarını yumuşak bir sesle düzeltmeye çalışırdı. (…) İnsan ruhundan anlayan, bir öğrenciye nasıl davranılacağını bilen, psikolog bir öğretmendi Karl Berger. İlk derslerde arkada bıraktığım beş altı yılın boşu boşuna harcandığı anlaşıldı. Keman nasıl, yay nasıl tutulur, sol elle bir konumdan ötekilere nasıl geçilir, bilmiyordum. (…) Hocam, büyük bir sabırla eksiklerimi gidermeye, kusurlarımı düzeltmeye çalıştı. (…) Müzik zevkimi geliştirmek üzere, teknik etütlerin yanı sıra klasik bestecilerden orijinal, ya da kemana uyarlanmış kolay ve giderek orta güçlükte parçalar öğretti. (…) bana bir ölçüde Batı müziğini sevdiriyordu...”
Karl Berger’in diğer bir öğrencisi de çokça bilindiği gibi Şakir Paşa’nın en küçük kızı 1903 doğumlu Aliye Şakir’di. Aliye Şakir Fahrunnisa Zeyd ve Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın da kızkardeşidir. Küçük yaşta müzik bilgisi edinmesi için Karl Berger’e gönderilen Aliye Şakir çok geçmeden Keman hocasına aşık olmuş, bu tutkulu aşkı uğruna birisini yaralayıp 35 gün hapis cezasına çarptırılacak (sonrasında tanınmış bir ailenin mensubu olması nedeniyle ve tekrar yapmamak kaydiyle ertelenmişti) kadar ona bağlanmıştı. Bu olay sonrasında ikili arasında başlayan birliktelik 23 yıl boyunca sürmüş, 1947’de ilişkilerini resmileştirip evlenmişler, üzerinden altı, yedi ay geçtikten sonra da Karl Berger (Aliye Berger ona Ömer Baki adını takmıştır) 25 Eylül 1947 Perşembe günü Büyükada’dan kalkmak üzere olan Ada vapura yetişmek üzere biraz koşmuş, binmek üzereyken kalp krizi geçirip vefat etmişti. Adını 1954 yılında Yapı Kredi Bankası’nın düzenlediği resim yarışmasında birinci seçilerek duyuran, Türkiye’nin ilk gravür sanatçılarından olan Aliye Berger, 9 Ağustos 1974’de Büyükada’da vefat etmişti.
Narmanlı Han, günümüzde yapılan başarısız, hatta iğrenç denilebilecek kadar çirkin
restorasyon öncesinde.
1831 yılında Rusya Büyükelçiliği olarak inşa edilen bina, 1880 yılından 1914’e kadar Rus hapishanesi olarak kullanılmış, daha sonra Narmanlı ailesi tarafından satın alınmış ve Han olarak kullanılmaya başlanmıştı. Aliye Şakir ve Karl Berger uzun yıllar bu binada yaşamışlardı. Bir rivayete göre çiftin dairesi binanın yuvarlak köşesindeki balkonlu dairedir.


Fotoğraf: Hayati İnaç
Karl Berger’in (Ömer Baki) Büyükada Müslüman Mezarlığı’ndaki Kabri.
Aliye ve Karl Berger’in O büyük aşklarını anlatan bence en güzel yazı;
“Berger’in ölümü iki kişilikti. O, Ada’daki mezarlığa gömüldü. Aliye ise…”
 https://adalarpostasi.wordpress.com/2017/08/10/2839/ 

Keman, piyano, viyolonsel ve klavsen çalan
Abdülmecid Efendi’nin üzerinde eski Türkçe harflerle adının yazılı olduğu 1911 yapımı bir piyanosu halen Dolmabahçe Sarayı’nda 48 numaralı odada muhafaza edilmektedir. Kitaplara düşkünlüğü ile tanınan Abdülmecid Efendi’nin Dolmabahçe Sarayı’nda kurduğu bir kitaplığı vardı ve nota koleksiyonu da yapmıştı. Tüm bu yönleriyle, kültürlü, sanatçı ruhlu, dönemin aydın ve sanatkarlarıyla olan iyi ilişkileri bu şehzadeyi hanedan kimliği dışında döneminin en donanımlı bireyi ve Türk ressamı olarak ön plana çıkartmıştı.
Abdülmecid Efendi atölyesinde resim çalışırken, şövalede “Zeybekler” tablosu.
Türkiye’de ilk sanat cemiyeti olarak 1908’de kurulan ve çoğunluğunu Sanayi-i Nefise mezunu, Sami Yetik, Şevket Dağ, Hikmet Onat, İbrahim Çallı, Agâh Bey, Mehmet Ruhi Arel, Ahmet Ziya Akbulut, Halil Paşa, Hüseyin Zekai Paşa, Nazmi Ziya Güran, Hüseyin Avni Lifij, Feyhaman Duran Mehmet Ali Laga ve Müfide Kadri gibi genç ressamların oluşturduğu Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin ilk Başkanlığını Sami Yetik yapmış,  Onursal Başkanlığını da Abdülmecid Efendi üstlenmiş, ayrıca cemiyetin çıkarttığı derginin maddi giderlerini onuncu sayıya kadar üstlenmişti.
Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası.
Ayda bir yayınlanan Mecmua, daha önceki dergi ve gazetelerden farklı olarak sadece sanat tarihi, sanat felsefesi, hat, tezhip başta olmak üzere sanatın her dalıyla ilgili makalelere, eleştirilere, Sanayi-i Nefise Mektebi mezunlarının etkinliklerine yer vererek sanatın yaygınlaşmasını sağlamış, dönemin sanat ortamında fazlasıyla etkili olmuştu.


Gazetenin 1-10. sayıları arası standart olarak bu bir kapak düzeni ile çıkmıştır. Kapakta adeta bir mühür tarzında düzenlenmiş “Osmanlı Ressamlar Cemiyeti” ibaresi, Abdülmecid Efendi’nin fırçalar, paletler ve defne yapraklarıyla bezeli bir düzenleme içinde yer alan portresi yer almaktadır. 11. Sayıdan itibaren bu standart kapak düzeni değişmiş, her sayıda ayrı bir tablo kullanılmıştır. Örneğin 11. sayıda Edirne Sanayi-i Nefise Mektebi Müdürü ressam Hasan Rıza bey’in Sultan Osman’ın portresi yer alırken, 12. sayıda yine aynı ressamın Barbaros adlı tablosu, 13. sayıda ise Halil Paşa’nın Mısır’da bir Deveci adlı tablosu yer almıştır. 
























Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası,

20 Ocak 1911 - 14 Temmuz 1914 tarihleri arasında 18 sayı yayımlanmıştı.
Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası’nın
12. sayısının kapağında yer alan Barbaros Hayrettin Portresi.
Ressam Hasan Rıza Bey tarafından yapılmış tarama bir resimdir.
İstanbul Deniz Müzesindedir. 

Türk Resim Sanatı’ndaki yönelişlerin açıkça izlenebileceği bir içerik ortaya koyan dergi ilk iki özel sayısı, Osman Hamdi Bey ve Hoca Ali Rıza ile ilgili çıkmıştı. Mecmuada yer alan yazılar, toplumda Sanayi-i Nefise’ye, estetiğe ve özellikle de resme ait duyarlılığın, bilincin gelişmesini sağlamak ve bu gelişimin karşısında duran güçlerle mücadele etmek ana fikri ile oluşturulmaktaydı. Bu ana fikirle ilk sayıda “Maksadımız” başlıklı imzasız bir yazı ile Cemiyetin kuruluş amacı;

“Memâlik-i Osmaniye’de ressamlığın terakkisi ve Osmanlı ressamlarının temin-i istikballeri esbâbının istikmali zemininde ittihadları...”
şeklinde açıklanmıştı.
Gazetenin 17. sayısında yazarlardan Aziz Hidayi Bey, “Bizde Resim” başlıklı bir yazı kaleme almış, bugün bile hala geçerliğini koruyan bir noktaya özellikle değinmişti;

“...ey genç, bu güneş uzakta olduktan, bu elektrikler ecnebi projektörlerinden intişar ettikten sonra neye yarar. Çalış, bizden doğan güneş Garb’a gitmesin... Dinamolar senin bâzu-i zekâ ve sayinle dönsün. Derin bir tesirle bilâ-ihtiyar yazdığım şu satırlardan sonra düşündüm: Acaba futbol oyuncularına verilen ehemmiyet ve mükafatların bir parçası olsun bir gün ressamlarımıza verilecek mi? Acaba Nobel mükafatlarına mukabil bizde de erbab-ı sanata bir varaka-i takdiriyye verilmeyecek mi?..”


Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası,
Aziz Hidayi’nin bu yazısından sonra sadece bir sayı daha çıkabilmiş, maddi yetersizlikler yüzünden kapanmıştı.

Bu sıralarda, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde eğitim görmüş ve bu okulun açtığı sınavı kazanarak veya kendi imkânlarıyla Paris’e resim öğrenimi için gitmiş bir grup genç sanatçı, I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte yurda dönmek zorunda kalmışlardı. İbrahim Çallı, Mehmet Ruhi, Feyhaman Duran, Ahmet Hikmet, Mehmet Sami Yetik, Namık İsmail ve Şevket Dağ’dan oluşan bu grubun yurda dönüşü cemiyete yeni bir canlanmayı beraberinde getirmişti.

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alan Şevket Dağ (1876-1925) ve Viçen Arslanyan (1866-1942) Mekteb-i Sultani’de resim öğretmeni olarak çalışmaktaydı. Yine üyelerden Feyhaman Duran (1886-1970), Namık İsmail (1890-1935) Mekteb-i Sultani’den mezun üyelerdi. Dernek çatısı altında bu kişilerin varlığının da etkisiyle, Paris’teki büyük “Salon Sergileri”ne benzer nitelikte kalabalık bir katılımla gerçekleştirilecek resim sergisi için özel bir sergi salonu olmasa da açılacak sergi için Societa Operaia Italiana di Mutuo Soccorso (İtalyan Amele Birliği) ya da diğer adıyla Casa Garibaldi’de (Garibaldi Binası) kiracı olarak bulunan Galatasaraylılar Yurdu Lokali’ni uygun olduğuna karar vermişlerdi. Böylece 1916 yılı ilkbaharında, Beyoğlu’nda Deva çıkmazı ve Perükâr çıkmazları arasında kalan Societa Operaia Italiana di Mutuo Soccorso (İtalyan Amele Birliği) ya da diğer adıyla Casa Garibaldi’de (Garibaldi Binası) kiracı olan Galatasaraylılar Yurdu Lokali’nde49 sanatçının 190 eserle katıldığı görkemli bir sergi açılmıştı.
Ancak bu mekan istenilen ölçüde bir yer olmadığı için daha sonraki yıllar için başka mekanlar düşünülmeye başlanmıştı.
Eczacı (günümüzde Deva) Çıkmazı.
Sağda Casa Garibaldi, karşıda çıkmazın sonundaki kapı ise,
Meşrutiyet Caddesi üzerinde yer alan Passage Petit-Champs’ın
Grand Rue de Pera’ya geçiş sağlayan kapısıdır.
Solda terzi tabelasının yer aldığı bina ise günümüzde Vatan Partisi ve
Aydınlık Gazetesi’nin binasıdır.
Deniz taşımacılığı yapan bir aileden gelen ve İtalya’nın birliği ve bağımsızlığı uğruna verilen mücadeleye liderlik etmiş olan ünlü İtalyan generali ve cumhuriyetçi vatanseveri Guiseppe Garibaldi, 1832-1835 yılları arasında denizcilik yaptığı sırada hastalanarak 2,5 yıl kalmak zorunda kaldığı İstanbul’a, 1862’deki Roma yenilgisi sonrasında tekrar gelmiş, bir anlamda sığınmıştı. Garibaldi Galatasaray Linardi Sokağı’nda (bugünkü Çiçekçi Sokak) Madam Sauvaigo’nun pansiyonuna yerleşmiş ve ders vererek geçinmeye başlamıştı.
Guiseppe Garibaldi
(1807-1882)
Garibaldi ile birlikte, çoğu Napoli’li ve Kırmızı Gömlekliler’den (İtalyan Gönüllüler Alayı) oluşan bir siyasi sığınmacı grup da İstanbul’a gelmişti. Daha öncelerden gelip İstanbul’da yerleşmiş ve yaşamakta olan Levantenler ile birlikte grup bir süre sonra, Jurnal sokakta kiraladıkları bir binada Societa’yı (İtalyan Amele Birliği) kurmuş ve başkanlığına da Guiseppe Garibaldi’yi seçmişti.

Bu arada 1862 yılının 22 Temmuz günü, Guiseppa Garibaldi’nin doğum günü, Garibaldi Bayramı olarak Galatasaray’da o dönemin ünlü Naum Tiyatrosunda büyük bir katılım ve coşkuyla kutlanmıştı.
22 Temmuz 1862 tarihinde İtalyanların Garibaldi bayramı dolayısıyla
ünlü Naum Tiyatrosu’nda düzenledikleri toplantı.






Daha sonraki yıllarda İtalya’ya dönerek mücadelesine devam eden Garibaldi komutasındaki Gönüllüler Ordusu 1860’ın Mayıs ve Eylül ayları arasında iki Sicilya Krallığı’nı ele geçirmiş, bölgeyi Piyemonte-Sardinya’ya bağlayarak büyük ölçüde İtalyan Birliği’ni gerçekleştirmişti. 17 Mart 1861’de Torino’da toplanan ilk İtalyan Parlamentosu’nun İtalya Krallığı’nın kurulduğunu ve II. Vittorio Emmanuele’nin İtalya Kralı olduğunu ilan etmesiyle de birlik resmen kurulmuştu.

İtalya Birliği’nin kurulmasından 2 yıl sonra, İstanbul’daki İtalyan işçileri 20 yıl süren kiracılıktan kurtulmak için, kendilerine ait bir bina yapmak için girişimlere başlamışlardı.
Societa Operaia Italiana di Mutuo Soccorso - Casa Garibaldi,
Eczacı (günümüzde Deva) Çıkmazı
1884’de Eczacı (bugünkü Deva) çıkmazında yer alan yanyana üç ahşap ev, birçok mülke sahip olan Mimar Alexandre Vallaury’e aitti. Vallaury başlangıçta satışa çok istekli olmasa da Garibaldi sempatizanı kardeşi Henry Vallauri’nin ısrarına daha fazla dayanamamış, arsayı İtalyan İşçi Vakfı’na satmış, ayrıca dernek binasının tasarımını ve yapımını da üstlenmişti.
2 Kasım 1884’te binanın ilk taşı yapılan bir seremoni ile konulmuş, bu sırada özel bir parşömen hazırlanmış ve bir şişenin içerisine koyularak bu ilk taşın altına yerleştirilmişti. Parşömenin üzerine 2 Kasım 1884 Pazar yazılarak tarih düşülmüş ve şu ifadeye yer verilmiş;
“İtalya I. Umberto saltanatının altında, ve burada büyük Sultan Abdul Hamid Han saltanatında”
ve devamına da üyelerin ve komisyon üyelerinin adları eklenmişti. Parşömenden ayrıca, şişenin içerisine İtalyan ve Osmanlı sikkelerinin yanı sıra derneğin anayasası, topluluk hakkında bir gazete küpürü, ve boş borç belgesi de konmuştu.
Ancak temel atıldıktan ve inşaat başladıktan kısa bir süre sonra yaşanan bir anlaşmazlık nedeniyle Vallaury işi bırakarak ayrılmış, binayı mimar Bernardo Bottarlini yeni baştan planlayarak inşa edip bitirmişti. Yıkılan üç ahşap evin yerine inşaa edilen Casa Garibaldi, 15 kasım 1885’te büyük bir seremoni ile açılmıştı.

Bina, o dönemin gazetelerinden La Turquie’nin 17 Kasım 1885 tarihli sayısında oldukça ayrıntılı bir tanımlamayla şöyle anlatılmıştı;
“... Eczacı çıkmazı 4 numarada, toplanan fonlarla inşa edilen binanın giriş katında vestiyer, ofis, kafeterya, büfe, restoran, bilardo salonu bulunuyordu ve hepsi uygun şekilde organize edilmişti. Çok da geniş olmayan bir merdivenle ulaşılan üst katta, buzlu camla kaplı bir kubbe ile aydınlatılmış geniş bir oditoryum (gösteri salonu), sahne dışında salonun tüm etrafını saran ve çok sayıda izleyiciyi alabilecek büyüklükte bir galeri (balkon) vardı. Salon büyük bir avize ve duvar aplikleri ile aydınlatılıyordu. Sonuç olarak, çiçek ve bitki dallarıyla yapılmış garlandlarla süslenmiş göz alıcı ve büyüleyici bu salon, renkli boyalarla İtalyan ve Osmanlı bayraklarıyla süslenmişti...”

Bina, derneğin kuruluşundan 22 yıl sonra, Societa Operaia Italiana di Mutuo Soccorso (İtalyan Amele Birliği) Casa Garibaldi adıyla uzun yıllar şehirde yaşayan 30 bine yakın Levanten’in buluşma noktası olmuş, tiyatro, balo gibi etkinliklere ev sahipliği yapmış, binlerce kitaplık zengin kütüphanesiyle de ilgi noktası olmuştu.
Società Operaia Italiana'nın üst katındaki Tiyatro Salonu.








Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, ilk sergide mekanın yetersiz gelmesi yüzünden 1917 yılında Hilal-i Ahmer (Kızılay) yararına yapılacak olan ikinci sergi için, bahçesi cepheden gelen yaralı askerler için sahra hastanesine çevrilmiş olan Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nin aydınlık salonları tercih etmişti.

Galatasaray Lisesi Bahçesinde
Hilal-i Ahmer’in kurduğu sahra hastanesinde yaralı askerler.
Sergi, Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’nin tatil olduğu Temmuz-Ağustos aylarında açılmış, sanat tarihine Galatasaray Sergileri olarak geçmiş ve 1951’e kadar aksamadan sürmüştü.

1914-17 yılları arasında Abdülmecid Efendi’nin de desteklediği (birçok kaynakta Enver Paşa’nın emriyle dense de) İstihbarat Dairesi Reisi Seyfi Paşa tarafından görevlendirilen ressam Celal Esad Erseven tarafından, Şişli’de “Bulgar Çarşısı” denilen yerde kurulan üzeri camla kaplı, büyük ahşap bir resim atölyesinde (baraka), İbrahim Çallı, Namık İsmail, Hikmet Onat, Mehmet Sami (Yetik) Bey, Ali Sami Boyar, Mehmet Ruhi bey ve Ali Cemal gibi sanatçılar bu atölyede birlikte askeri kompozisyonlar (ana tema 18 Mart Çanakkale Savaşlarıydı) üretmeye başlamışlardı.
1925-26 Pervititch Sigorta Haritalarında Şişli-Bomonti
(1) Bulgar Eksarhlığı, (2) Bomonti Bira Fabrikası, (3) Sait Faik Abasıyanık’ın oturduğu İkbal Apartmanı’nın sokağı, Kırağı sokak.
Yuvarlak ile işaretli alan Bulgar Çarşısı olarak adlandırılan bölge. 
“Bulgar Çarşısı”nın yerini semt sakinlerinden Haluk Başol, Halaskargazi Caddesi’nin Bomonti ve Feriköy hizasına denk gelen kısmının bir zamanlar “Bulgar Çarşısı” olarak anıldığını hatırlıyor ve yerini “caddede büyük bir bina var, orası Bulgarların. (Bulgar Eksarhlığını kastediyor) Bahçenin bir kısmı ekilir, bakılır. O senelerden beri (1906’da buraya taşınmıştır) vardır. İmparatorluk zamanından kalma. Ondan dolayı ‘Bulgar Çarşısı’ denilirmiş.” diye tanımlıyor.
Kaynaklar, Türk hikayeciliğinin önde gelen isimlerinden Sait Faik Abasıyanık’ın hayatını Şişli’de “Bulgar Çarşısı”ndaki bir apartmanda ve Burgaz Adası’ndaki köşklerinde annesi ile birlikte yaşadığını aktarır ki, o apartman Kırağı Sokak’taki (günümüzde Nakiye Elgün olarak değişmiştir) İkbâl Apartmanıdır ve tanıma uygun olarak Bulgar Eksarhlığının arka sokağıdır, Abide-i Hürriyet Caddesi hemen onun arkasında bir çatal yaparak ayrılır Kırağı Sokak olarak Rumeli Caddesine kadar devam eder.
Bomonti Bira Fabrikası
Yazar Osman Cemal Kaygılı (1890-1945) ise “Köşe Bucak İstanbul” kitabında “Bulgar Çarşısı”ndan şu şekilde bahseder;
“Feriköyü’nün bu meşhur siyah çağlayanının
mansabı (kaynak suyunun gidiş yönü) neresidir, asıl nereden fışkırarak bu halini alır bilinmez. Yalnız geldiği istikamet Bulgar Çarşısı’nın Osmanbey’in arka taraflarıdır.”

Bu durumda, kuzey - güney istikametinde ilerleyen Kırağı sokaktan başlayarak batı istikametinde Bomonti’ye kadar olan geniş bölge, geçmişte “Bulgar Çarşısı” olarak adlandırılan bölge olmalıdır ve bu bölgeye aynı zamanda ironik bir şekilde “sanayi fidanlığı” denmiştir. Bomonti Bira Fabrikasıyla birlikte bölge uzun süre bu anlamda küçük sanayi tesisleri için “fidanlık” görevi üstlenmiş, birçok küçük sanayi tesisi kurulmuştur. 

“Al bir daha-Son mermi” Namık İsmail, 1917
Tuval üzerine yağlıboya, 145 x 205 cm.
Ankara Resim ve Heykel Müzesi
Harbiye Nezareti tarafından sanatçıların resimlerini hazırlarken istifade etmeleri için, barakanın çevresindeki araziye siperler ve hendekler kazılmış, bir manga asker, bir top arabası, bir atlı asker, silahlar, askeri kıyafetler ve diğer araç gereç de sağlanmıştı.

Abdülmecid Efendi, 8 Eylül 1917’de ziyaret ettiği Şişli Atölyesi’nde
İbrahim Çallı’nın “Türk Topçuları” tablosunun başında diğer sanatçılar ile bir arada.

“Türk Topçuları” İbrahim Çallı 1917
Tuval üzerine yağlıboya, 180 x 270 cm.
İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonu 
(Şu anda müze Milli Saraylar Resim Müzesi
adını almış ve şu an sergilenen koleksiyonda bu tablo yer almıyor)
Abdülmecid Efendi, 8 Eylül 1917’de ziyaret ettiği Şişli Atölyesi’nde
sanatçılar ve tablolara mankenlik yapan askerlerle bir arada. 
Fotoğrafın en sağındaki askerin arkasındaki şövalede Ressam Ali Cemal’in “Biraz Su” adlı yaralı düşman askerine yardım eden türk askerini tasvir ettiği tablosu görülmektedir.
“Biraz Su” Ali Cemal, 1917

Bir süre sonra tamamlanan ve Viyana Sergisi’ne gidecek çoğunluğu savaş temalı tablolar önce 1917’de Galatasaray’lılar Yurdunda açılan  Galatasaray Sergisi’nde “Savaş Resimleri ve Diğerleri” adı altında özel olarak sergilenmişlerdi.

“Siperde Mektup Okuyan Askerler” Hikmet Onat, 1917
Tuval üzerine yağlıboya, 124 x 150 cm.
İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonu (Şu anda müze Milli Saraylar Resim Müzesi

adını almış ve şu an sergilenen koleksiyonda bu tablo yer almıyor)
Abdülmecid Efendi’nin 1918 Viyana Türk Ressamları Sergisi’ne katıldığı dört resimden biri de kendi Otoportresidir.



Serginin Viyana’dan sonra Berlin’e de götürülmesi de planlanmış, ancak savaşın olumsuz yönde gelişmesi, ulaşım ve iletişimin kesilmesi üzerine bundan vazgeçilmiş Berlin Sergisi gerçekleştirilememişti. Sanatçıların tabloları savaş süresince Türkiye’ye getirilememişti. Savaşın ardından, Hikmet Onat ve Celal Esad Arseven’in çabalarıyla getirilen 142 yapıttan 56’sı, Maarif Vekâleti’yle önceden yapılmış olan sözleşme gereği  “Milli Müze” oluşturmak amacıyla ayrılmış ve 20 Eylül 1937’de Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle açılan ve bugünkü İstanbul Resim ve Heykel Müzesi koleksiyonunun temelini oluşturmuştu. Günümüzde İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, Milli Saraylar Resim Müzesi adını almıştır ve şu anda sergilenen tablolar içerisinde söz konusu olan bu tablolar yer almamaktadır. Tabloların şu an nerede oldukları ise bir muamma!..
Eğer, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin eski sahibi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde ise nerede muhafaza edildikleri de bir muamma, zira Müze’nin yer aldığı Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi restorasyona alındığında koleksiyondaki tüm tablolar Denizcilik Bankası'nın Tophane’deki 5 numaralı Antreposu’na muhafaza edilmek üzere konmuşlardı, ancak günümüzde o antrepolar da İstanbul Modern gibi yıkıldıkları için tabloların akıbeti meçhul, en azından ben bir bilgiye ulaşamadım. 

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti, 1921 yılında “Türk Ressamlar Cemiyeti”, 1926 yılında “Türk Sanayi-i Nefise Derneği”, 1927’de “Türk Sanayi-i Nefise Birliği”, 1929 yılında ise “Güzel Sanatlar Birliği” adını alarak etkinliklerini sürdürmüştü.
1889 Paris Uluslararası Sergisi’nde
Güzel Sanatlar Sarayı
Abdülmecid Efendi daha 1889 yılında, Fransız İhtilali’nin yüzüncü yılı nedeniyle Paris’te düzenlenecek olan ve Uluslararası Sergi kapsamında özel olarak inşaa edilen Güzel Sanatlar Sarayı’nda sergilenmek üzere eserlerini göndermek istemiş, ancak Sultan II. Abdülhamid buna şiddetle karşı çıkmıştı.

“Tarih Dersi”ya da “Nasihat”, Abdülmecid Efendi
Tablo Abdülmecid Efendi’nin çocukları Ömer Faruk Efendi ve Dürr-i Şehvâr’a
bir Rumeli haritası önünde ders verdiği ya da nasihat ettiği bir anı gösterir.
Milli Saraylar Resim Müzesindedir, ancak 2019 Mart ayı ziyaretimde bu tabloyu sergilenen tablolar içerisinde göremedim ne yazık ki.
Fakat aradan yıllar geçtikten sonra, dostu ünlü Fransız yazar Pierre Loti’nin desteğiyle 1914’te “Tarih Dersi” (“Nasihat” ve “Ben büyüyeyim de” isimleri ile de bilinir.) adlı tablosunu ve “Otoportre”sini Paris’e gönderebilmişti. Avni Lifij gibi birçok ressamımıza resim eğitimi vermiş olan, Sergi Heyeti Başkanı ünlü sanatçı Fernand Anne Piestre Cormon Şehzade Abdülmecid Efendi’nin tablosundaki değeri görmüş ve sergiye girmesini sağlamıştı. Böylelikle Abdülmecid Efendi’nin “Tarih Dersi” tablosu “Le Salon de Paris” Sergisine katılabilmiş, sergilenmiş ve övgüler almıştı. “Tarih Dersi” adlı bu tabloda Abdülmecid efendi, iki çocuğuna önlerinde açık duran bir Rumeli Haritası üzerinde tarih dersi verirken kendisini resmetmişti.
Tablo, Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük toprak kaybına uğradığı 1912 yılında yapılmıştır. Abdülmecid Efendi bu tablosunda vatan topraklarının kaybına tepkisini dile getirmiş, tabloyu şair Süleyman Nazif’in kardeşi Faik Ali Bey*in (Ozansoy) bir şiirinden esinlenerek yapmıştı.


“Evet, oğlum bu gördüğün yerler,
Ki hıyanetle oldu gitti heba,
Ki bugün düşman ellerinde ahhh!..

Yine hiç şüphe yok ki avdet eder.
Say u gayretle, ilm ü irfanla
Bitmeyen bir hulus‐ı vicdanla...”
* Faik Ali (Ozansoy) Bey, Türk bürokrat, şair ve yazar Munis Faik Ozansoy’un babasıdır.

Abdülmecid Efendi, tablosunun altına da
şu beyti de not düşmüştü;
“Unut felaket-i şahsiyenin müsebbinini
Fakat hakareti affetme valide-i vatana”

Tablo ve Paris sergisinde oluşturulan bu beyit Osmanlı Devleti’nin Bakan Savaşı’nda uluslararası camianın Osmanlı İmparatorluğu karşısındaki siyasetlerini unutmayacağının dünya kamuoyunda dile getirilmesi olarak yorumlanmıştı.
Tablo Championnet Caddesi’ndeki bir Galeride sergilenmişti. Tablolar daha sonra Sevr Andlaşması sırasında Osmanlı delegasyonu ile temas kuran grubun başkanı tarafından askeri ve özel bir makbuz karşılığında Osmanlı heyetine teslim edilmişti, tablo şu an Milli Saraylar Resim Müzesi’ndedir.


Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye tabloları için yapmış olduğu bu desteğin ayrıntıları, yıllar sonra ortaya çıkan Pierre Loti’nin Abdülmecid Efendi’ye yazmış olduğu mektuplar tesadüfen bir sahafta bulununca açıklık kazanmıştı.

Abdülmecid Efendi, 22 Kasım 1922’de halife seçildiği zaman Dolmabahçe Veliaht Dairesi’ndeki özel kütüphanesini Dolmabahçe Sarayına taşımıştı. Bu kütüphanede çok değerli kitapların yanısıra, tanınmış şair ve yazarlardan ve yurtdışındaki dostlarından gelen mektupları da muhafaza etmekteydi.

3 Mart 1924’de Hilafetin ilgası kararının ertesinde, Abdülmecid Efendi ve ailesi 4 Mart sabahı Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak onları Bern’e götürecek olan Simplon Ekspresine bindirilmek üzere otomobil ile Çatalca’ya götürülmeye gelindiğinde, sabah saat beşti ve maiyetindeki memurlar geceden beri memleketi terk etmeye hazırlanmanın telaşı içerisindeydiler. Bu telaş içerisinde kütüphaneyi boşaltmaya çalışan memurlar masalardan, çekmecelerden çıkarılan kağıtların, evrakların, vesikaların ve mektupların bir kısmını yerlere döküp saçmışlar, çoğu da telaşlı koşuşturmacalar arasında ayaklar altında kalmışlardı.
Pierre Loti’nin ve Claude Farrère’in yazmış olduğu 15 mektup da bu dökülüp saçılan evraklar arasındaydı. Bu mektuplar bir şekilde Abdülhak Şinasi Hisar’a ulaşmış, yazarın 3 Mayıs 1963’te vefatından sonra da çuvallara doldurularak bir sahafa devredilen evraklarının içerisine karışmıştı. Yapı Kredi Bankası ve Hayat Tarih Mecmuası’nın yetkilileri bunu öğrenince rahmetli yazar Abdülhak Şinasi Hisar’ın çuvallar içerisindeki bu evraklarını o sahaftan satın almışlar, böylelikle de Pierre Loti ve Claude Farrère’e ait Abdülmecid Efendi’ye yazılmış 15 mektup ortaya çıkmıştı.

Pierre Loti mektuplarında Abdülmecid Efendi’ye tabloları ile ilgili ne yazmıştı;
.....
Rochefort, Mayıs 1913

“Mektubumu yazarken, gözlerim, Zât-ı necâbetpenâhîlerinin bana göndermek lütfunda bulundukları iki şahane tabloya takılıyor. Bu iki tablodan en çok sevdiğim ve heyecanlanarak seyrettiğim, kışı hatırlatan bulutlu bir gök altındaki Sarayburnu. Bu manzarayı ben idare ettiğim geminin köşkünden tam iki kış seyrettim. Zât-ı necâbetpenâhîleri de, mahpus bulundukları saraylarında aynı manzarayı seyrediyorlardı.

Bu resmin, paha biçilmez değeri var benim için. Sadece, gerçek sanatkar ruhu taşıyan bir insanın eseri olduğu için değil, büyük bir tarihi değeri olduğu için de değil… Fakat, öylesine tatlı bir hüznü var ki… Bunu kelimelerle ifade etmeme imkân yok.”

Pierre Loti Abdülmecid Efendi’ye gönderdiği bu birinci mektuptan sonra
ve ikinci mektubunu göndermeden evvel, bu iki mektup arasında,
11 Ağustos 1913 te İstanbul’a gelmiş kısa süre kalıp tekrar Fransa’ya dönmüştü.
.....
14 Ekim 1913 

“Lütuf buyurduğunuz güzel albümdeki senfonik sayfayı piyano ile çaldım. Dinleyenler de benim kadar hayran kaldılar. Zât-ı necâbetpenâhîlerinin Paris’te sergilemek istedikleri tabloyu unutmuş değilim. 1 ocakta büyük jüri teşekkül eder etmez lazım gelen tedbirleri hemen alacak ve gerekli bütün bilgileri Zât-ı necâbetpenâhîlerine severek arz edeceğim. 
Efendimizin en derin hürmetle
tazimkarı Pierre Loti” 
..... 
19 Şubat 1914 


“Efendimiz,

Tablo konusunda Zât-ı necâbetpenâhîlerine yazmakta çok geciktim. Bunun sebebi, bu kış, şahsi dertlerimle fazlaca uğraşmam değil, fakat tablonun teşhir edileceği salon üzerinde tereddüt etmem oldu. Paris’ten bu sabah geldim. Kanaatimce Champs-Élysées’deki Grand Palais (Fransız sanatkarlarının teşhir salonu) bu iş için en uygunu. Ama orada da başka yerlerde olduğu gibi çok çeşitli müşküllerle karşı karşıyayız.


Bir defa tablonun kesin olarak 9 Mart ile 13 Mart arasında teslimi şarttır. 9’dan önce ve 13’ten sonra asla kabul edilmez. Tabloyu götürecek şahsın aynı zamanda ilişikte takdim ettiğim kağıdı da doldurması lazım. Bu kağıt tablo sahibi tarafından imzalanacak ve tablonun tesliminde bir makbuz alınacaktır. Ben Paris’te oturmadığım için öyle sanıyorum ki, en iyisi, tabloyu Türk sefaretine göndermek ve Rifat Paşa’dan gereğinin yapılmasını rica etmektir. Bundan sonra ben, kendilerine bu konuda gerekli bilgiyi verecek birini emirlerine tahsis edebilirim. 

Tablo, Grand Palais’ye geldikten sonra, korkunç bir jüriden geçecektir. Her yıl bu sıralarda ne müthiş entrikalar döndüğü tasavvur edilemez. Ancak ben, lazım gelen kimselere geniş ölçüde tesir edebileceğimi ve bunda muvaffak olacağımı sanıyorum. Daha şimdiden bu konuda Cumhurbaşkanı ve Mme. Poincard ile görüştüm. 

Diğer hususlar şunlardır: Tablo, çerçeve dahil, altı metreyi geçmeyecek, çerçeve genişliğinin de 30 cm.’den fazla olmaması lazım. Korkarım ki, Çamlıca’da gördüğüm güzel çerçeve 30 cm.’den daha kalındı. 

Zât-ı necâbetpenâhîlerinin tensip edip etmeyeceğini bilmediğim için, bu konuda Rifat Paşa’ya bir şey söylemedim. Onu uygun görmezseniz Paris’te bu işi yapacak başka dostlar bulabilirim. Gerekirse bu iş için nisanda Paris’e giderek o korkunç jüri ile karşılaşmakta da tereddüt etmem. 

Zât-ı necâbetpenâhîlerinin
mazharı muhabbetleri olan
Pierre Loti”
.....

Resimlerinde daha çok portre çalışmalarıyla tanınan Abdülmecid Efendi, çağdaşı Tevfik Fikret’in 1902’de üstü kapalı olarak da olsa
Sultan II. Abdülhamid’e karşı kızgınlığını ifade eden “Sis” şiirinden esinlenerek, bir “Sis” tablosu yapmış, şaire ithafen imzalayarak kendisine hediye etmişti.
“Sis” tablosu, İBB Aşiyan Müzesi koleksiyonundadır ve görselinin © Copyright hakkı, müzeye aittir; Bu yazı içerisinde Müze’nin bilgisi dahilinde ve izniyle kullanılmıştır.
Tablo tuval üzerine yağlı boya ile yapılmıştır.
Boyutları (çerçevesiz 100,5x144 cm) 118,5 x 163,5 cm.dir. 
“Sis” tablosunun sol alt köşesinde Abdülmecid Efendi’nin imzası ve tarih yer almaktadır.
Üzerinde ise kendi el yazısı ile, tablosuna ilham veren Sis şiirinin şairine,
“muhibb-i mu’azzemim (sevgili dost) Tevfik Fikret Bey’e” diye yazıp, şaire ithaf etmiştir.
Tabloda, sisli bir havada boğazda giden bir sandal, arka planda belli belirsiz Süleymaniye Camii’nin kubbesi ve Galata Köprüsü görünür. Ressam Ayvazovski’nin deniz resimlerinden esinlenmiş ancak kendi stilini uygulamıştır.
Tevfik Fikret ve “Sis” tablosu. Tablo bugün de Aşiyan Müzesi’nde eski yerinde sergilenmektedir.
Fotoğraf, İBB Aşiyan Müzesi koleksiyonundadır ve görselinin © Copyright hakkı, müzeye aittir; Bu yazı içerisinde Müze’nin bilgisi dahilinde ve izniyle kullanılmıştır.
Avrupa’da 19. yüzyıl romantiklerinin tercihi olan sisli, puslu bir manzara yaparak konuyu batıdan almış olsa da, arka planda sislerin arasında kullandığı siluet ile doğuyu yakalamış, dengeyi sağlamıştır.
Abdülmecid Efendi’nin yaptığı ve imzalayarak Tevfik Fikret’e hediye ettiği
yağlıboya “Sis” tablosu. Tevfik Fikret’in evi olan Aşiyan Müzesi’nde aynı yerinde sergilenmektedir.
Ressam Abdülmecid Efendi, saraya kapanıp çalıştığı bir dönemde, 1899’a tarihlenen “Avluda Kadınlar” adlı çalışmasında bir Osmanlı şehzadesi olarak çıplak kadın figürlerine (nü) yer vermesi önemlidir ve batılı sanatçıların oryantalist tarzdaki harem sahnelerinden farklıdır. Yeşillikler arasında havuzlu bir avludaki cariyeler, sarayda o ortamlarda bulunmuş birinin gözüyle belirli bir mesafeden daha tutucu ve gerçekçi verilmiştir.
“Avluda Kadınlar”, Abdülmecid Efendi 1899.
Tuval üzerine yağlıboya, Türkçe imzalı, 117 x 177 cm.
Demet Sabancı Çetindoğan ve Cengiz Çetindoğan Koleksiyonu
Abdülmecid Efendi’nin 1899 tarihli “Avluda Kadınlar” isimli tablosu 6 Ekim 2013’te Esma Sultan Yalısı’nda Alif Art Antikacılık A.Ş. tarafından düzenlenen bir müzayedede ortaya çıkmış, müzayedeye telefonla katılan ve adının açıklanmasını istemeyen bir alıcıya 1 milyon 600 bin TL.’ye satılmıştı. Daha sonra tablonun alıcısının Demet Sabancı Çetindoğan ve Cengiz Çetindoğan çifti olduğu ortaya çıkmıştı. Özellikle Türk resim sanatının öncülerine ait 1000 parçayı aşan bir koleksiyona sahip olan çiftin bu koleksiyonlarını sanatseverler ile buluşturmak için Haliç’te bir müze açmayı planladıkları da verilen haberler arasındaydı.
“Köle Pazarı”, Gustave Clarence Rodolphe Boulanger, 1886
Tuval üzerine yağlıboya, 77,5 x 99 cm.
Özel Koleksiyon

Avluda Kadınlar”ın bu satışının ertesinde, basında tablonun Abdülmecid Efendi’ye ait olup olmadığı tartışma konusu edilmiş, hatta tablonun hemen hemen her tablosunda siyahî bir cariye bulunan Fransız ressam Gustave Clarence Rodolphe Boulanger’e (1824-1888) ya da onun eserlerini ustaca taklit eden başka bir ressama ait olabileceği iddia edilmiş, hatta “Avluda Kadınlar” tablosundaki yere çömelmiş yarı çıplak kadın figürünün Boulanger’in 1886 tarihli “Köle Pazarı” tablosundaki bir kadın figürü ile bire bir benzerliğine de dikkat çekilmişti.
Tablonun gerçeğini görmemiş olmama rağmen, eserin Türkçe olarak Abdülmecid Efendi tarafından imzalanmış olduğunun belirtilmiş olması ve Boulanger’in tabloları kadar profesyonel değil, aksine açıkcası biraz amatörce görünmesi, benim bu iddiaya inanmama engel oluyor. Bu iddiaları okumadan önce bile tablo ile ilgili düşüncem şuydu; Bu tabloyu Abdülmecid Efendi’nin hayalinden canlandırarak ya da başka tabloların etkisinde kalarak, hatta onlardan bazı figürleri kopyalayarak bir kolaj yapmıştır diye bir düşünceye kapılmıştım.



“Cami Kapısı” Abdülmecid Efendi, 1920
Tuval üzerine yağlıboya, 131,5 x 83,5 cm.
Sakıp Sabancı Müzesi


“Cami Kapısı” tablosunda Abdülmecid Efendi’nin imzası
Abdülmecid Efendi’nin en ünlü iki eseri, “Sarayda Goethe” ve “Haremde Beethoven” adlı tablolarıdır. Çocukları Dürr-i Şehvâr ve Ömer Faruk Efendi’nin, torunu Hanzade Sultan’ın, atalarından Fatih, Yavuz, IV. Murad, III.Selim ve büyükbabası II. Mahmud ile babası Abdülaziz’in portreleri de çalışmaları arasındadır.

Abdülmecid Efendi, babası Sultan Abdülaziz’in
at üzerinde Portresi üzerinde çalışırken.
Abdülmecid Efendi, atalarını resmettiği büyük boyutlu yağlıboya tablolarının önünde.
Solda büyükbabası Sultan II. Mahmud, sağda babası Sultan Abdülaziz


Ayrıca “Kahveci güzeli”, “Zeybekler” ve “Sultan II. Abdülhamid’in Tahttan İndirilişi” ya da kısaca “Hâl” adlı tablosu da çalışmaları arasında sayılabilir.
Yavuz Sultan Selim Portresi, Abdülmecid Efendi
11. Şubat 1918,  Abdülmecid Efendi, Mehmed Vahideddin ile birlikte
Sultan II. Abdülhamid’in cenaze töreninde
Abdülmecid Efendi, “Hâl” adlı tablosunu yaparken dönemin diğer ressamları gibi fotoğraftan yararlanmıştır. Kareleyip büyüterek tuvale aktardığı fotoğraf ile, tablo arasında ufak bazı farklılıklar olsa da tablo, sanatının gücünden ziyade tarihi bir olayı aksettiren bir belge niteliği taşıdığı için önemlidir.
Sultan II. Abdülhamid’in, hâl’ini tebliğe memur edilen heyetin fotoğrafı.



Abdülmecid Efendi’nin Seresvapçısı İsmail Hakkı (Baysal) Bey, anılarında (Son Osmanlı Veliahtı ve Halifesi Abdülmecid’in Sarayında Neler Gördüm?) Hâl Tablosu ile olarak şunları anlatır:

İkinci Abdülhamid’in, hâl’ini tebliğe memur edilen heyetten, padişahın huzurunda nasıl durup bu tebliği yaptıklarını tasvir eden tablosu tarihi bir eserdir. Resim odasına girip bu tablonun önünde durduğumuz zaman bu resmi nasıl meydana getirdiğini teferrüatiyle anlatır ve şöyle konuşurlardı: 

Ben bu tabloyu yaparken önce Abdülhamidin yüzünü kendim canlandırdım. Heyetin duruş vaziyetine gelince, Karasu Efendi’yi (Eski mebuslardan) çağırıp sordum, hattâ Karasu Efendi Abdülhamid’in karşısında nasıl durduğunu tarif ederken bir elini göğsüne soktuğunu söylediği zaman, niçin böyle hareket ettiniz dediğimde, Karasu Efendi ‘Efendim Abdülhamid’in iki eli paltosunun yan ceplerinde idi. İyi atıcı olduğunu bildiğimiz padişahın iki elinde tabanca olmak ihtimaline karşı bendeniz de elimde tabanca tutuyormuş hissini vererek bir nev’i bu hareketinin önüne geçmek istediğimi ima etmek içindi’ dedi. Diğer taraftan Miralay Galip beye sordum. O da heyette idi. (Eski Jandarma Kumandanı Galip Paşa). O da vaziyetini durarak tarif etti. Ve Esat Paşa’nın da (Eski Işkodra mebusu) duruşunu anlattı, ben de bu suretle, tabloyu meydana getirdim’ demişlerdi.”
Sultan II. Abdülhamid’e tahttan indirildiğinin tebliği (Hâl) tablosu.
İstanbul Milli Saraylar Resim Müzesi Koleksiyonu.
Sultan II. Abdülhamid’e tahttan indirildiğinin tebliği (Hâl) tablosu.
Cumhuriyet Gazetesi’nin 6 Nisan 1989’da vermiş olduğu bir habere göre, Abdülmecid Efendi’nin “Sultan Mahmut ve Çocuk” adlı,
114 x 164 cm. boyutlarındaki yağlı boya tablosu, 5 Nisan 1989’da Antik A.Ş.’nin Hilton Oteli’nde düzenlediği 121. Çağdaş Türk Resim ve Heykel Müzayedesi’nde 50 milyon TL.’den satışa çıkmış, 65 milyon TL.’ye telefonla katılan ve adını açıklamak istemeyen bir koleksiyoner tarafından satın alınmıştı.

Sultan III. Selim ve Şehzade Mahmud, Abdülmecid Efendi
Ancak, Cumhuriyet Gazetesi’nin vermiş olduğu bu haberde bir yanlış vardı ki, o da tablodaki Sultan II. Mahmud değil, Sultan III. Selim’di. Aslında tablodaki küçük çocuk Sultan III. Selim’in amca oğlu Şehzade Mahmud’tu. Şehzade Mahmud, 30. Osmanlı Padişahı olarak daha sonra tahta çıkmış, Osmanlı hanedanının üçüncü ve son soy atası olmuştur. Abdülmecid Efendi de onun torun çocuğudur.  
Abdülmecid Efendi Stüdyosunda.
Soldaki şövalede büyük boyutlu “Sultan II. Abdülhamid’in Tahttan İndirilişi” tablosu,
sağdaki şövalede ise “Sultan III. Selim ve Şehzade Mahmud” adlı tablosu,
Ortadaki ise “Tarih Dersi” adlı tablosudur..







Abdülmecid Efendi, 28 yaşında 23 Aralık
1896’da, Şehsuvar Başkadın Efendi ile evlenmiş, ondan 27 Şubat 1898’de Ömer Faruk adında bir erkek çocuk sahibi olmuştu.
Şehsuvar Baş Kadın Efendi Portresi, Abdülmecid Efendi.
Tuval üzerine yağlı boya.
Milli Saraylar Resim Müzesi


Şehsuvar Baş Kadın Efendi
(1881-1945)
İkinci evliliğini 18 Haziran 1902’de Hayrünissa Kadın Efendi ile yapmış, ondan da Hatice Hayriye Ayşe adında bir kız çocuğu olmuştu. Üçüncü evliliğini 16 Nisan 1912’de Atiye Mehisti kadın Efendi ile, dördüncü evliliğini de 21 Mart 1921’de Bihruz Kadın Efendi ile yapmıştı.
Oğlu, Ömer Faruk Efendi’nin yağlıboya tablosu
Genellikle keskin konturlar ve koyu renkler Abdülmecid Efendi’nin tablolarında göze çarpan bir özelliktir. Ancak daha ziyade Avni Lifij’in etkisiyle Ömer Faruk Efendi’nin bu portresinde serbest fırça vuruşları, keskin olmayan, hatta belirsizleşen konturlar ve açık renkler ile empresyonizme yakınlaşmıştır.

 
Abdülmecid Efendi, oğlu Ömer Faruk Efendi ile birlikte.
Piyâde Mülâzım-ı evvel Şehzade Ömer Faruk Efendi Portresi,
Abdülmecid Efendi.
Avrupa’da eğitime giden ilk şehzade olan Ömer Faruk Efendi üsteğmen rütbesiyle hanedandan 5 şehzade ile birlikte cepheye giderek,

Çanakkale Savaşlarına iştirak etmiş, orduya moral vermişlerdi.
Portrede masa üzerinde bir Çanakkale Boğazı Haritasının yer alması bu nedenledir.
Ömer Faruk Efendi, Viyana’da Terezyanum Darülfünunu’na [Maria Theresa Academy of Knights (Theresianum Military Academy)] tahsile gönderilmiş, daha sonra da Almanya’da Potsdam Askeri Ekademisi’nde eğitim görmüştü. Enver Paşa’nın emri ile Almanya Ordusunda Silezya ve Yerdun Cephelerine tayin edilmişti. Alman İmparatoru II. Wilhelm tarafından en büyük Alman nişanı ile taltif edilmişti.
Fotoğraf: Hayati İnaç
Miğferli Cengaver, Abdülmecid Efendi.
Tuval üzerine yağlıboya
Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi
Bu tablodaki cengaveri kaynaklar genel olarak kadın cengaver olarak
nitelendirse de gerçekte tablodaki cengaver erkektir ve Abdülmecid Efendi’nin oğlu
Ömer Faruk Efendi’nin miğfer takmış ve eski bir kalkanla birlikte çekilmiş
bir fotoğrafından yararlanılarak yapılmıştır.
Abdülmecid Efendi, 26 Ocak 1914’de doğan
kızı Hatice Hayriye Ayşe’yi çok sever, ona ayrıca “Şahlara layık iri inci” anlamına gelen Dürr-i şehvâr” adını verir ve hep öyle çağırır.

Dürr-i şehvâr - Şahlara layık iri inci” konusu ilgili olarak, Abdülmecid Efendi’nin eski Seresvapçısı İsmail Baykal Bey, anılarında şunları anlatır;

“Mecid Efendi ile bahçede gezdiğimiz zamanlar, küçük Dürrüşehvar Sultan da civarımızda oynar, arada bir gelip ‘cicibabacığım’ diye babasının boynuna sarılır, Efendi de: ‘canım kızım’ diye onu bir gül gibi koklar, sever ve hemen sık sık diyebileceğim zamanlarda:

Bak İsmail Bey bu bu güzel kızımı kime vereceğim biliyor musun?
eli ile işaretler yaparak:
‘Bu kadar bıyıklı, bu kadar kavuklu, sarıklı bir ademe vereceğim’
diye latifelerde bulunup,
küçük sultanı bir nevi kızdırırdı...”

Yıllar geçmiş, günü gelmiş, bu latifeler
bir hakikate dönüşmüştü.

Abdülmecid Efendi’nin kızı, Hatice Hayriye Ayşe
“Dürr-i şehvâr”
Abdülmecid Efendi’nin kızı, Dürr-i şehvâr
Abdülmecid Efendi’nin kızı, Dürr-i şehvâr
Abdülmecid Efendi’nin kızı, Dürr-i şehvâr
Abdülmecid Efendi’nin kızı, Dürr-i şehvâr
“... İncilerin en kıymetlisi en diplerde gezinirmiş denizlerin, rahmetli anneannemden işitmişim. Dürr-i şehvâr imiş namı. Siyahî imiş rengi. Ve ancak nefesini en uzun tutan dalgıçlar imiş kâşifi. Uğrunda nice dalgıç vurgun yermiş dürr-i şehvâr’ın...” 
-Babam için beyaz bir Kuğu, Sibel Eraslan- 
Dürr-i şehvâr
Dürr-i şehvâr ders çalışırken

“Halife Abdülmecid Efendi’nin kızı Dürr-i şehvâr Sultan” 1924
Tuval üzerine yağlı boya. 195 x 120 cm.
Milli Saraylar Resim koleksiyonu.
Bu tabloda Dürr-i şehvâr’ın portresini Abdülmecid Efendi,
desen ve fonunu Avni Lifij yapmıştır.
Dürr-i şehvâr Sultan'ın üzerindeki kıyafet Bursa kıyafetidir. 



Torunu Hanzade Sultan’ın Portresi, Abdülmecid Efendi 1936
Tuval üzerine yağlıboya, 103 x 79 cm.
Sakıp Sabancı Müzesi Koleksiyonu

19 Eylül 1923 doğumlu Hanzade Sultan, Ömer Faruk Efendi’nin
VI. Mehmet Vahideddin’in kızı Rukiye Sabiha Sultan’dan olan kızıdır.
Fatma Neslişah ve Necla Sultan isimlerinde iki kız kardeşi daha vardır.
Osmanlı hanedanının en güzel kadınlarından sayılan, Abdülmecid Efendi’nin torunu
Hanzade Sultan (1923-1998) ve Mısır Prensi Mehmet Ali İbrahim’den olma kızı
1941 doğumlu Prenses Fazile İbrahim.
Prenses Fazile İbrahim, Irak Kralı II. Faysal ile 1957’nin Eylül’ünde nişanlanmış, ancak Irak Kraliçesi olması beklenirken, 14 Temmuz 1958 günü yapılan bir darbe ile Kral II. Faysal katledilince, adı Mahsun Prenses’e çıkmıştı. Fazile daha sonraları 10 Aralık 1965’te Suad Hayri Ürgüplü’nün oğlu Hayri Ürgüplü ile evlenmiş, çiftin 1967’de Ali Suat, 1968’de Selim adlarında iki oğulları olmuş, 24 Eylül 1980 tarihinde boşanmışlardı. 18 Haziran 1983’te eski bir bürokrat ve yazar olan Jean Alphonse Bernard ile evlenen Fazile İbrahim Bernard Fransa’da yaşamaktadır.
“Haremde Goethe” tablosunun başlangıçta adı 
Mütâla’a dır. Tablo aslında Abdülmecid Efendi’nin batı edebiyatına olan derin ilgisini anlatır. Batı kültürü sarayın harem dairesine kadar ulaşmış, saray kadınları da batı edebiyatı eserlerini okumaktadır artık demek ister gibidir. Abdülmecid Efendi 1898 yılında yaptığı bu tabloda ilk eşi Şehsuvar Başkadın Efendi’yi resmetmiştir. Abdülmecid efendi daha sonra 1917’de bu tablo üzerinde yeniden çalışmış ve son halini vermişti. Bu tablosu ile birlikte Haremde Beethoven, Otoportresi ve Sultan I. Selim (Yavuz) adlı dört tablosu, Türk ressamların Avrupa’da açtığı ilk sergi olan 1918’deki Viyana Sergisi’nde yer almış ve büyük ilgi çekmişti.

Tabloda loş ve duvarında Türk halısı asılı bir odada, odak noktasındaki Josephin tarzı bir koltukta, adeta uzanarak oturmuş bir şekilde batı tarzı, hatta hafif dekolte giysiler içerisinde ve ayağında son derece şık Avrupai iskarpinler olan, Şehsuvar Başkadın Efendi görülmektedir. Direkt olarak izleyiciye bakan figür, koltuğun sırtına dayanan sol kolu ve zarif bir el hareketiyle sol elinin işaret parmağına doladığı inci kolyesiyle oynar şekilde resmedilmiştir. Yerde kurt ya da bir tilki kürkü serilidir, Josephin tarzı koltuğun hemen sağında Şam işi sedef kakmalı bir sehpa üzerinde, Beykoz işi mavi-beyaz bir gülabdanın altına sıkıştırılmış olarak duran bazı mektup ve de kartpostallar dikkat çeker. Tablonun hemen hemen tam ortasında ise Şehsuvar Başkadın Efendi’nin sağ elinde okumaya ara verip tuttuğu, üzerinde Goethe yazan kırmızı ciltli bir kitap görülür.
Fotoğraf: Hayati İnaç
“Haremde Goethe” Abdülmecid Efendi, 1898-1917
Tuval üzerine yağlıboya, 132 x 173 cm.
Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi Koleksiyonu
Abdülmecid Efendi’nin “Haremde Goethe” tablosu, kompozisyon olarak, bana Fransız ressam Jacques-Louis David’in Parizyen sosyetik Madame Juliette Récamier’in yağlıboya portresini, ayakkabısı ile de Édouard Manet’in ünlü tablosu Olympia’daki çıplak modelin ayağındaki terliğini çağrıştırır...
Jacques-Louis David, “Madame Récamier” 1800
Tuval üzerine yağlıboya, 173 x 243cm.
Louvre Müzesi, Paris
Édouard Manet, “Olympia” tablosundan detay, 1863
Tuval üzerine yağlıboya, 130 x 190 cm.
Musée d'Orsay, Paris
Birçok aile ferdinin, yakın dostlarının portrelerini yapan Abdülmecid Efendi’nin portresini yapan ressamlar da olmuştu elbet. Bunlardan birisi de Paris’te eğitim almış, Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Müdür Yardımcılığı ve Müdürlük yapmış ressam Namık İsmail (Yeğenoğlu) idi.
Veliaht Abdülmecid Efendi Portresi, Namık İsmail 1920-21
Namık İsmail, Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’ndeki kütüphane’sinde
Veliaht Abdülmecid Efendi’nin portresi üzerinde çalışırken. 
Abdülmecid Efendi’nin bu portresi, 1921 Galatasaray Sergisi’nde “Veliahdın Portresi” adıyla yer almıştı. Tablo imzasız olmasına rağmen, Milli Saraylar Fotoğraf Koleksiyonu’ndaki bu fotoğraf, portrenin, Namık İsmail’e (1892 - 1935) ait olduğunun kanıtıdır. 
Abdülmecid Efendi’nin 1918 Viyana Türk Ressamları Sergisinde yer alan ve en çok ilgi gören eserlerinden bir diğeri de “Sarayda Beethoven” adlı tablosudur.
“Sarayda Beethoven” Abdülmecid Efendi, 1915
Tuval üzerine yağlıboya, 154 x 211 cm.
İstanbul Resim ve Heykel Müzesi

Tablonun sağ alt köşesinde bir kanepenin üzerine bırakılmış astarı gözüken bir tören paltosu, fes ve yine yarısı görülebilen tören kılıcı bulunmaktadır. Sanki Abdülmecid Efendi bir tören dönüşü köşke geldiğinde köşk ahalisini müzik yaparlarken bulmuş, paltosunu, kılıcını ve fesini çıkartıp acilen bir kenara bırakarak hemen koltuğun kenarına ilişmiş ve müziğin kesilmesine mahal vermeden izlemeye başlamış gibi bir mizansen yaratılmıştır. Tablodaki iç mekan, Üsküdar Bağlarbaşı’ndaki Abdülmecid Efendi Köşkü’nün bugün var olmayan harem dairesidir. Avrupai mobilyalar ile döşenmiş bir salonda sol köşede yer alan ve içerisine çiçek yerleştirilmiş pirinç mangal öne çıkar ve Abdülmecid Efendi’nin doğu-batı kültürünü birlikte ve iyi özümsemiş bir Osmanlı aristokratı olduunun simgesi gibidir. Tablo, modernleşmiş aristokrat saray kadınlarının sosyal hayattaki konumlarının Avrupalı hemcinsleri ile aynı düzeye geldiğinin, kadına özel bir değer verildiğinin, erkeklerle aynı mekanda hatta eşit bir konumda var olabildiklerinin bir belgesi sayılabilir.

Hemen tablonun alt merkezinde üst üste gelişigüzel bırakılmış nota kitaplarının en üzerindekinde Beethoven yazar. Şehsuvar Başkadın Efendi keman, Hatça kadın (asıl adı Ofelya Kalfa) da biraz ilerdeki piyanoyu çalmaktadır. Tablonun sağında Viyolensel çalan ise Abdülmecid Efendi’nin bizzat kendi eliyle saçlarını düzelterek oturttuğu ve modellik yaptırttığı Seresvapçısı İsmail Hakkı Beydir. İsmail Hakkı Baykal sonraları Belediye Müzeleri Müdürlüğü yapmıştır. Sağ taraftaki duvarda bir yağlı boya tablo önünde de renkli damarlı mermerden bir kaide üzerinde beyaz mermerden bir Beethoven büstü bulunur. Kemanı çalan, üzerinde şık ve sade bir dönemin modasını yansıtan elbise bulunan Şehsuvar Başkadın Efendi ile Viyolensel çalan İsmail Hakkı Bey arasında sırt sırta duran biri keman çalana, diğeri Viyolonsel çalana bakan iki adet ayaklı nota sehpası yer almaktadır.

Viyolonsel çalan İsmail Hakkı Bey Barok sandalyenin ucuna doğru oturmuş, sandalyenin sırtına da beyaz elbiseler içerisinde iki genç kadın dayanmışlardır. Genç kadınlardan önde olanı, Abdülmecid Efendi’nin diğer eşi Atiye Mehisti Kadınefendidir.  Biri dikkatle müziği dinlerken diğeri kendini müziğin ritmine kaptırmış hayal alemine dalmış gibidir. Resmin en arkasında piyano çalan Olga kalfa’nın hemen arkasında bir kadın figürü daha vardır.

Tablonun sol alt köşesinde pirinç bir mangal içerisine çiçekler konularak işlevi dışında dekoratif bir obje gibi kullanılmış, genç kızların ardında Rokoko bir paravan, piyanonun arkasında büyük bir hurma ağacı, hurma ile duvardaki tablo arasında da yine Rokoko bir duvar saati dikkati çekmektedir. Mekanın en gerisinde ahşap zarif sütunların ardında, cepheden görünen, beyaz mermer bir kaide üzerinde siyah belli belirsiz bir leke gibi tasvir edilmiş olan ise Sultan Abdülaziz’in atlı heykelidir.
Sultan Abdülaziz’in Atlı Heykeli, 1922-24 arası.
Bağlarbaşı Abdülmecid Efendi Köşkü Harem Dairesinde.

Sultan Abdülaziz, heykel korku ve tabusunu yıkan, kendi büst ve heykelini yaptıran ilk padişah olmuştu. Avrupa’ya yapmış olduğu seyahat sırasında orada büyük adamların heykellerinin yapıldığını ve meydanlarda sergilendiğini görmüş, yurda dönünce kendisinin bir heykelinin yapılmasını isteyerek tutucu zümrelerin heykele karşı duydukları taassubu kırmak konusunda önderlik yapmak istemişti. Bu amaçla, 1869’da ziyaret için İstanbul’a gelen İngiliz heykeltraş Charles Francis Fuller’e (1830-1875) öncelikle bir mermer büst ve iç mekana uygun büyüklükte bir bronz atlı heykel sipariş etmişti. Atlı heykelin hazırlıkları sırasında bir saray görevlisi Fuller’e Valide Sultan’ın oğlu Abdülaziz’in ona modellik yapmasını onaylamadığını, hazırlayacağı bir alçı model üzerine Sultan’ı her gördüğünde düzeltmeler yaparak ilerlemesi gerektiğini bildirmesi üzerine, heykeltraş Sultan Abdülaziz’i çeşitli vesileler ile şehirde at üzerinde dolaşırken görme olanağını değerlendirmiş, atının ölçülerini almış ve 1868 yılında Abdullah Freres tarafından çekilmiş portresinden ve başka fotoğraflarından yararlanmıştı. Charles Francis Fuller normal boyutlardan küçük olan atlı heykeli 1871 yılında Floransa’da tamamlamış, bunu beğenen Sultan Abdülaziz, heykelin bronza dökülmesini istemişti.

 Döküm ustası Miller tarafından Münih’te dökümü yapılarak İstanbul’a getirilen heykel, belki de onu gemiden denize attırtmayı dahi aklına getiren Pertevniyal Valide Sultan’ın tepkileri ve belki de telkinleri neticesinde açık alanda sergilenmek yerine Sultan Abdülaziz’in çok sevdiği Beylerbeyi Sarayı’nın Havuzlu Salonu’na yerleştirilmişti.
Tarihçi Mustafa Cezar, bu konuda bir benzetme yapmış, heykelin saray içerisine yerleştirilmesini;
“...tıpkı minyatürlerin kitap sayfaları arasına saklanması gibi Sultan’ın heykeli de halkın göremeyeceği bir yere, saray duvarlarının arkasına saklanmıştır.”
diyerek eleştirmiştir.

Osmanlı döneminin ilk resmi heykeli olması açısından önem taşıyan bu heykelde Sultan Abdülaziz batılı giyim tarzıyla, saltanat koşumlarıyla donatılmış bir at üzerinde tasvir edilmiştir. Tüm portrelerinde olduğu gibi Sultan Abdülaziz’in göğsünde hamail (omuzdan bele doğru çapraz olarak inen kılıç kuşağı) ile iki adet nişan bulunmaktadır. Atın hareketine (ki çok hareket ettiği söylenemez, çok ataletsizdir) bağlı olarak Abdülaziz’in ceketi havalandırılmış gibi gösterilmiş, kıyafetinin detayları görünür kılınmıştır.

Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden sonra Atlı Heykel Beylerbeyi Sarayı’ndan çıkartılarak Topkapı Sarayı’nda bir depoya kaldırılmış, Abdülmecid Efendi 1922 yılında halife ilan edilince, heykeli Topkapı sarayı’nda buldurup bağlarbaşı’ndaki Köşküne taşıtmıştı. 

Hilafetin kaldırılmasından sonra heykel tekrar topkapı sarayı depolarına kaldırılmış, sonunda da ilk yerleştirildiği yere beylerbeyi sarayı’na dönmüştü. 

Ben heykeli Beylerbeyi Sarayı’nda gördüğümde bir proporsiyon (orantı) sorunu olduğunu düşünmüştüm. At, Sultan Abdülaziz’e göre sanki küçükmüş gibi gelmişti bana. Ancak sonradan okuduklarımdan anlayabildim ki, sorun atın küçük olmasında değil, güreşe de pek meraklı olduğu yazılan Sultan Abdülaziz’in heybetli bir adam olmasındanmış.

Sultan Abdülaziz’in Atlı Heykeli, günümüzde
Beylerbeyi Sarayı havuzlu Salon’dadır.
Heykeltraş Charles Francis Fuller, Sultan Abdülaziz’in atlı heykelden önce sipariş verdiği diğer mermer büstü çalışmak istediğinde de, yine Pertevniyal Valide Sultan’ın katı kuralları ile muhatap olmuş, büstü önce alçı olarak hazırlamış, her görüşmelerinde bir parçasını düzeltmek suretiyle tamamlayabilmiş ve sonra da bu alçı modeli kullanarak asıl mermer büstü 1872 yılında gerçekleştirebilmişti. 

Büyük bir ihtimalle o mermer büst de
Abdülmecid Efendi tarafından halife olduğunda alınmış ve Bağlarbaşı’ndaki Köşkü götürülmüş olmalı ki, sonradan kızı Dürr-i şehvâr tarafından Topkapı Müzesi’ne armağan edilmiştir.
Bunu Abdülmecid Efendi Salih Keramet Nigâr Bey’e 27 Haziran 1939 tarihinde Bağlarbaşı’ndaki köşkte kalan eşyaların muhafazası için yazmış olduğu mektubundaki “...pederin heykellerini...” ifadesinden de anlamaktayız. Kast edilen Atlı Heykelin yanısıra var olan bir başka heykeldir. 17-608 envanter numarası ile kayıt edilen büst Topkapı Sarayı Resim Galerisi’nde sergilenmektedir.
Sultan Abdülaziz Büstü
Charles Francis Fuller
Beyaz Mermer
Topkapı Sarayı Müzesi
Öte yandan Sultan Abdülaziz’in, daha önceki bir tarihte, 1865’te Fransız heykeltraş Gustave-Alexandre Garnier (1834-1892) tarafından yapılmış olan bir büstünün alçı modeli (Salon de 1865) 1865 Paris Salon Sergileri’nde “S.M. le Sultan” adıyla sergilenmişti. Bundan da anlaşılmaktadır ki Sultan Abdülaziz Charles Francis Fuller’den daha önce (1865’ten de önce) Gustave-Alexandre Garnier’e de bir büst siparişi vermişti. 

Sultan Abdülaziz Büstü
Gustave-Alexandre Garnier, 1865
Damarlı gri mermer zemin üzerine, Beyaz Mermer
Boyutları: 80 x 60 cm.
Galatasaray Lisesi
Bu beyaz mermer büstte Sultan Abdülaziz fesli ve boynunda Mecidiye nişanı ve göğsünde de kendisi tarafından 1862’de ihdas edilen (oluşturulan) ve dağıtımı 1863’te yapılan Karadağ madalyası denilen ilk harp madalyasıyla tasvir edilmişti. Fotoğrafına Sotheby’s Müzayede Evi’nin 10 Aralık 2004 yılında yapılan bir satış kataloğunda rastladığım bu büstün, Saray mimarı Nigoğos Balyan tarafından Çırağan Sarayı için sipariş verildiği belirten bir not vardı. Sotheby’s tarafından 18.000-25.000 Pound fiyatla satışa sunulan bu büst o yıl 21.600 Pound’a alıcı bulmuştu.

(Günümüzün rakamlarıyla yaklaşık 150.000 TL.)
Daha sonra bulduğum bir kaynakta Sotheby’s tarafından düzenlenen bu müzayedede Fransız heykeltraş Gustave-Alexandre Garnier’in yapmış olduğu bu mermer Sultan Abdülaziz Büst’ünün İnan Kıraç tarafından satın alınarak, Galatasaray Lisesi’ne armağan edildiğini öğrendim.
İnan Kıraç tarafından satın alınıp Galatasaray Lisesi’ne armağan edilen
Gustave-Alexandre Garnier’in Abdülaziz Büstü.
Gustave-Alexandre Garnier’in Abdülaziz Büstü’nün bir kopyası,
Galatasaray Lisesi’nin 150. Kuruluş Yıldönümü Sergisi’nde

Galatasaray Lisesi’nin girişinde, bahçede de bir Sultan Abdülaziz büstü mevcuttur. Bahçede ayrıca Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Fatih Sultan Mehmet, Sultan II. Bayezıd, Osmanlı Devleti'nin son vakanüvisi Abdurrahman Şeref Efendi, Tevfik Fikret, Recaizâde Mahmud Ekrem, gazeteci ve siyaset adamı Ruşen Eşref Ünaydın, Galatasaray Lisesi ve Paris Sorbonne Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu, Siyaset adamı Behçet Güçer’in büstleri bulunmaktadır.
Galatasaray Lisesi bahçesindeki
Sultan Abdülaziz büstü.
Heykeltraş İsa Behzat Bey

Bahçedeki Sultan Abdülaziz büstünü, Galatasaray Lisesi’nde Coğrafya öğretmenliği ve Galatasaray Müzesi’nde 35 yıl görev yapan Ferruhzat Turaç’ın (1908-1999) babası heykeltraş İsa Behzat Bey (1875-1916) yapmıştır. İsa Behzat 1893'te Sanayi-i Nefise Mektebi’ne girmiş, heykel bölümünden 1898 yılında mezun olmuştur. 1913’te Yıldız Çini Fabrikası’nın başına getirilmiş, heykelin yanı sıra tiyatroyla da ilgilenmiştir. En önemli eserleri Saz Şairi, Yahudi ve Sultan Abdülaziz’in büstüdür.

Kahve ve Sigara, Abdülmecid Efendi
İçki ve sigara içmeyen, kahve ile de başı pek hoş olmayan Abdülmecid Efendi’nin
böyle bir natürmort yapması enteresandır.
Bağlarbaşı’ndaki Köşk’ün sabık Mısır Hidivi İsmail İbrahim Paşa tarafından Alexandre Vallauri’ye tasarlatılmış ve inşaa edilmiş olduğunu daha önce belirtmiştim. Ancak, birçok kaynakta köşkün mimarının Alexandre Vallaury olmadığı ileri sürülmektedir. Bu konu üzerinde yapılan yoğun akademik tartışmalar neticesinde, gerek köşkün girişi, gerekse bahçe girişi biçimlenmesindeki benzerlik ve geniş saçaklar dikkate alınarak, Vallaury’nin 1887-1890 yılları arasında gerçekleştirdiği Düyûn-u Umûmiye
tasarımıyla büyük benzerlikler taşıdığı görülmüş ve Bağlarbaşı Köşkü’nün de onun eseri olduğu sonucuna varılmıştı.
Ayrıca Mimar ve Mimarlık tarihçisi Profesör Sedad Hakkı Eldem (1908-1988), Mısır Hidivi İsmail İbrahim Paşa’nın 18 Ekim 1860 doğumlu oğlu İbrahim Hilmi İsmail’in üçüncü eşi Vicdan Hanım’dan öğrendiğini belirterek, köşkün Alexandre Vallaury tarafından tasarlandığını söyleyerek bunu destekler.

Ancak Sedad Hakkı Eldem, aynı zamanda yine Vicdan Hanım’ın, köşkü kocası İbrahim Hilmi İsmail’in kendileri için Alexandre Vallaury’e tasarlattığını ve yeri ve inşaatını çok beğendiği için, Abdülmecid Efendi’ye devrettiğini kendisine aktardığını öne sürer.

Öte yandan tarihçi, yazar İbrahim Hakkı Konyalı (1896-1984) ise ortaya çok aykırı bir iddia atar ve köşkün Abdülmecid Efendi tarafından şehzadeliği sırasında kendisi tarafından tasarlanarak, yapıldığını ileri sürer.
Her ne kadar Şehzade Abdülmecid Efendi’nin yetenekleri, resim sanatına yakınlığı, hatta ressam olması biliniyor olsa da, bunların böylesi büyük bir mimari eseri tasarlayıp inşaa etmek için yeterli olması pek ihtimal dahilinde değildir.

Düyûn-u Umûmiye (Düyûn-u Umûmiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi)
Günümüzde İstanbul Erkek Lisesi
Kaynaklarda inşaat tarihi ile ilgili kesin bir bilgi olmamakla birlikte, yaklaşık bir tahminde bulunmak mümkündür. 1879’da İsmail Paşa Hidivlikten feragat (ferâğat) ederek İstanbul’a gelmiş, öte yandan aynı tarihte Alexandre Vallaury de Paris’te sürdürdüğü mimarlık eğitimini tamamlayıp İstanbul’a çiçeği burnunda bir genç mimar olarak dönüş yapmıştı. Ayağının tozu ile genç bir mimarın böylesi önemli ve nadir bir eserin inşaasına memur edilmiş olabileceğini düşünemeyiz. En erken Alexandre Vallaury’nin projesini üstlendiği, inşaasını gerçekleştirdiği ve daha sonra da bir eğitmen olarak kadrosunda yer aldığı, Sanayi-i Nefise Mektebi’nin açılışının yapıldığı 2 Mart 1883 tarihini baz alınabilir ki, bu bile erken bir tarih olacaktır böylesi bir eser için. O nedenle, en uygun olasılık, köşkün 1885-1890 yılları arasındaki herhangi bir tarihte inşaa edilmiş olmasıdır.

Köşkü ve özellikle de kapısını gösteren bilinen en eski fotoğraf, 1900 tarihli.
Kaynaklar 1900 yılında Köşkün genel bir bakımdan geçirildiğini, bu sırada da kapının Abdülmecid Efendi tarafından yapılan çizimler ve desenlere uygun olarak
yeniden yapıldığını yazmaktadır ki, Dolmabahçe Sarayı Arşivlerinde bulunan bir çizim de bu görüşü destekler.

Köşkün, 2 Mart 1895 yılında İsmail Paşa’nın Emirgân’daki yalısında vefat etmesinden bir süre sonra, Sultan II. Abdülhamid tarafından varislerinden satın alınarak Şehzade Abdülmecid Efendi’ye tahsis edildiğini bilmekteyiz. Bunun için en uygun tarih de, yine kaynaklarda belirtilmemiş olmakla birlikte olsa olsa 23 Aralık 1896 veya bir süre öncesidir. Çünkü, o tarihte Şehzade Abdülmecid Efendi ilk izdivacını yapmış, Şehsuvar Başkadın Efendi ile evlenmişti. Köşk yeni evli şehzade için fevkalade uygun bir düğün hediyesi olmuş olabilir, zira son dönemlerde özellikle de Sultan II. Abdülhamid zamanında çocukluklarını sarayda geçiren hanedan şehzadelerine ve sultanlarına saraydan çıktıklarında, ki bunun için en uygun zaman evliliklerdir, bir köşk, yalı, saray tahsis etmek, bir teamül, bir gelenek haline gelmiştir.
Bağlarbaşı’ndaki Köşk’ün Abdülmecid Efendi’ye
ait olduğunu gösteren Tapu Senedi.

Tapu senedi, 15 Rebî’ul evvel 1318 tarihlidir ve üzerinde padişah Sultan II. Abdülhamid’in
“el-Adlî” lâkabının da bulunduğu bir tuğrası ve altında da “Defterhâne’-i Hâkânî” mührü vardır.
Zaman zaman bu tahsislerin iptal edilerek geri alındığı da görülmekle birlikte, söz konusu olan tahsis, ayırmak, kullanımına vermek anlamlarına gelse de, yapılan uygulamalardan ve sonuçlarından görülmektedir ki bu açıkcası bir hediyedir. Verilen bu hediyeler (tahsis) hiçbir zaman geri iade edilmemiş, mülkiyet hakkı tahsis edilende kalmış, hatta vefatları halinde bu hediyeler mirasçıları tarafından satılabilmişler, zaman zaman da miras kavgalarına dahi neden olabilmişlerdir.
Çamlıca’dan Adalar, Abdülmecid Efendi
Ancak yukarıdaki belge, yani Tapu senedi, Köşkün tahsisle sınırlı kalmayıp bir süre sonra, Abdülmecid Efendi’ye devrinin gerçekleştiği görülmektedir. Bu tapu senedine göre Köşk’ün mülkiyeti, 13 Temmuz 1900’de Abdülmecid Efendi’ye geçmiştir.
Yine 1900 tarihli bu fotoğrafta kapının iç tarafı ve bahçe görülmekte.


Şehzade Abdülmecid Efendi, 1 Şubat 1916’da çok sevgili ağabeyi Yusuf İzzeddin Efendi’nin intiharı sonrasında, artık Sultan Abdülaziz’in hayattaki tek oğlu ve en yaşlı şehzade olarak kalmıştı.
Kız Kulesi, Abdülmecid Efendi
Abdülmecid Efendi, devrinin ressamlarıyla olduğu kadar tanınmış yazar ve şairleriyle de sıcak ilişkiler kurmuş, onları desteklemiş, başarılarını da ödüllendirmişti. Şair-i âzam Abdülhak Hâmid Tarhan’ın “Finten” adlı Tiyatro Oyunu’nun kitap olarak yayınlanması ve Tiyatro’da sahnelenmesi şerefine Bağlarbaşı’ndaki köşkte bir kutlama toplantısı düzenlemişti.
Şair-i âzam Abdülhak Hâmid Tarhan’ın karakalem portresi;
Abdülmecid Efendi imzalı.
Abdülhak Hâmid Tarhan, Londra Sefareti Başkâtipliği yaptığı sırada 1890’da Nelly Clovver adlı bir İngiliz hanımla evlenmişti. Bu sırada yine Londra’da, “Zeynep” ya da “Tecrübe-i Kader Mukaffa*” (7 Aralık 1908’de İkdam Gazetesinde tefrika edilmişti) adlı oyunu ile Victoria dönemi İngilteresi’nin çeşitli özelliklerini aksettiren, Shakespeare’in “Macbeth” ve “Othello” oyunlarından esinlendiği düşünülen “Finten” ad­lı iki piyes kaleme almış ve yayımlanmak üzere İstanbul’a göndermişti. Ancak bu piyeslerin yayımına izin çıkmadığı gibi Abdülhak Hâmid Tarhan Başkâtiplik görevinden de alınmıştı. Nüfuzlu dostlarının araya girmesi üzerine her­hangi bir eser yayımlamaması şartıyla şartıyla affedilmiş, rütbesi ve maaşı arttırılarak Londra Sefareti İkinci Müsteşarlığına atanmıştı. Bu yüzden bu zaman zarfında birkaç şiir dışında hiçbir eserini yayımlayamamıştı.
*Mukaffa: kafiyelenmiş, birbirini takip eden
Şair-i âzam Abdülhak Hâmid Tarhan’ın karakalem portresi, 1927
Abdülmecid Efendi, modelsiz aklından çizdiği bu portrenin altına, dostu Abdülhak Hâmid’e duyduğu sevgiyi temsilen “"Kalbî yapılmış resim/1343” notunu ve imzasını eklemişti.
 Uzun yıllar hiçbir eserini yayımlamayan Abdülhak Hâmid Tarhan için en çok yankı yapan eserlerinden biri olan “Finten” bu yüzden önemlidir, zira 1886 yılında yazdığı “Finten” adlı piyesi, daha önce 1898’de Servet-i Fünûn ve Musavver Terakki’de kısmen tefrika edilmiş, 14 Mart-2 Haziran 1912 tarihleri arasında Hak Gazetesi’nde tam metni yayımlanmış olsa da ancak kitap olarak 30 yıl sonra 1916’da  basılabilmiştir. Yabancı bir ülkede geçen bir macerayı anlatan ilk tiyatro yapıtı olma özelliğini taşıyan “Finten” ilk defa Celâl Nuri’nin düzenlemesiyle Burhaneddin Tepsi’nin Kumpanyası (1882-1947) tarafından 30 Ekim 1916’da Tepebaşı Tiyatrosu’nda sahnelenebilmişti. Burhaneddin Bey eserin baş erkek kahramanı, iri yapılı Hintli uşak Davalaciro’yu canlandırmıştı. Hanım oyuncuların hemen hepsi Ermeni asıllı sanatçılardandı; Finten rolünde Suzan Hanım, Melvil rolünde Beatris, Blanche rolünde Hıraçya, Lady Rose rolünde ise İda Hanım rol almışlardı. Gündüz matinede kadınlara, akşam suarede de erkek seyircilere gösteri yapılmıştı. “Finten”in sahnelendiği bu ilk suarede eseri himaye eden Abdülmecid Efendi, locasına eserin yazarı Abdülhak Hâmid Tarhan’ı da davet etmiş ve birlikte izlemişlerdi. Nazım-nesir karışık olarak yazılan “Finten” 9 perde, 23 tablo, 62 sahneden oluşan karmaşık olaylar zinciriyle örülmüş, sahnelemesi oldukça zor bir eserdi. Ancak Celâl Nuri Bey yedi perdelik bir düzen kurmuş, ona rağmen oyun dört buçuk, beş saat sürmüştü.
“Finten”in kitabının basılması ve piyesin temsil edilmesi sonrasında Abdülmecid Efendi’nin Bağlarbaşı Köşk’ünde verdiği özel davet sonrasında, davetliler ile beraber.
Abdülhak Hâmid Tarhan 
(1), Ayan Meclisi Reisi Menemenlizade Rıfat Bey (2), Gazeteci, Yazar, Siyasetçi Celal Nuri İleri (3), Cumhuriyet Gazetesi’nin kurucusu, Gazeteci, Siyasetçi Yunus Nadi Abalıoğlu (4), Namık Kemal’in oğlu Yazar Ali Ekrem Bolayır (5), Şair, Filozof ve Devlet Adamı Rıza Tevfik Bölükbaşı (6), Yazar Abdülhak Şinasi Hisar (7), Yazar, Siyasetçi, “Sarıklı-Cübbeli Jöntürk” Ubeydullah Efendi (8), Yazar, Tarihçi, Müzeci ve Mutasavvıf İbnülemin Mahmut Kemal (İnal) (9) , Ressam Osman Hamdi Bey’in kardeşi, Müzeci Halil Edhem Eldem (10), Servet-i Fünun dergisinin sahibi, Yazar, Bürokrat Ahmet İhsan Tokgöz (11)
   İşte o temsilden sonra Abdülmecid Efendi, İstanbul’un en seçkin yazar ve sanatçılarına Bağlarbaşı’ndaki köşkünde bir davet vermişti. Kırk kişinin ağırlandığı bu davette sofrada bir tek kuş sütü eksikti. En son ve önemli sürpriz ise Şehzade Abdülmecid Efendi tarafından konukların her birine hediye edilmek üzere hazırlatılmış ve bizzat kızı Dürr-i şehvâr Sultan tarafından dağıtılan, üzerinde mine kaplama ile “Finten” yazılı som altın kravat iğneleriydi.
Abdülmecid Efendi, Şair-i âzam Abdülhak Hâmid Tarhan’ın portresi üzerinde çalışırken;
Abdülhak Hâmid Tarhan da poz vermektedir. 
Abdülhak Hâmid Tarhan’ın arkasında duvara dayalı olarak, Sultan II. Abdülhamid’e tahttan indirildiğinin tebliği (Hâl) tablosu görülmektedir. Ayrıca arka planda tamamlanmamış yine büyük boyutlu olan bir başka tabloda da Abdülmecid Efendi oğlu Ömer Faruk Efendi’nin annesi Şehsuvar Başkadın Efendi’yi resmetmiştir. Bu tablo bugün Milli Saraylar Resim Müzesi Koleksiyonunda sergilenmektedir.  
İstanbul’un işgalinden sonra 1920’de kaçarcasına Viyana’ya giden Abdülhak Hâmid Tarhan uzun süren sıkıntılı günlerden sonra memlekete dönmüş ve bir müddet Halife Abdülmecid Efendi’nin Dolmabahçe Sarayı’nda,  tahsis ettiği üç odalı dairede misafir edilmiş, Hilafet 3 Mart’ta ilga edilince, ister istemez Dolmabahçe Sarayı’ndan ayrılarak, Teşvikiye’deki Maçka Palas’ın bodrum katında, kendisine İstanbul Belediyesi tarafından tahsis edilen daireye yerleşmek zorunda kalmıştı.

Abdülhak Hâmid, Prof. Dr. İnci Enginün tarafından kaleme alınan hatıralarında Viyana dönüşü sonrasını şöyle anlatır;
“Sonra Abdülmecid Efendi Hazretleri saray-ı hilâfet-penâhîleri (hilafet mültecisi) müştemilâtından bir dairede üç oda tahsis buyurdular. Avrupa’ya azîmetlerinden (yola çıkışlarından) sonra fakir de o daireden Maçka Palas’ta bir apartımana naklettim. Dolmabahçe’deki dairemde iken bana ihsan buyurulmuş olan esâs ve eşya o zaman İstanbul Valisi bulunan Haydar Beyefendi’nin (Ali Haydar Yuluğ) himmeti-i mahsusalarıyla (özel kayırmasıyla) yeni ikametgâhıma gönderildi. Elyevm (şu anda) orada mukîm bulunuyorum …”
Abdülmecid Efendi, Şair-i âzam Abdülhak Hâmid Tarhan’ın portresi üzerinde çalışırken.
Arka planda yine Sultan II. Abdülhamid’e tahttan indirildiğinin tebliği (Hâl) tablosu ve Şehsuvar Başkadın Efendi’nin tamamlanmamış portresi görülmektedir.

Teşvikiye’deki Maçka Palas’ta bir daireye yerleştirilen Abdülhak Hâmid Tarhan’a bir süre “Hidemat-ı Vataniye*” tertibinden maaş bağlanmış, 1927’de de İstanbul Milletvekili olarak Büyük Millet Meclisi’ne girmişti. Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vahideddin’in yurtdışına kaçmasından sonra Hilafet Makamına getirilen Abdülmecid Efendi, 1922 yılında Ankara Hükümeti’ne müracaat ederek Abdülhak Hâmid Tarhan Bey’in kendisine baş kâtip olarak atanmasını istemiş, ancak Ankara Hükümeti Halife Abdülmecid Efendi’nin Serkarinliği’ne (Halifelik Başmabeynciliği) mensur (koşuksuz) şiir ve monolog türünde 22 parça küçük hikâyeden oluşan “Haristan ve Gülistan” kitabının yazarı Ahmet Hikmet Bey’in (Müftüoğlu) tayinini uygun görmüştü. 
*Hidemat-ı Vataniye: Vatana hizmet ederken ölen ya da sakat kalanların kendilerine ve geride kalanlarına hizmetlerine karşılık bağlanan cüz’i aylık.
Lüsyen (Maria Lucienne Sacre) Tarhan Hanım’ınLucienne imzasıyla “Efendiciğime” diyerek
eşi Abdülhak Hâmid Tarhan’a verdiği portresi
Abdülhak Hâmid Tarhan’ın 12 Nisan 1937’de vefatından sonra, 1912 yılında Brüksel’de tanışıp evlendiği eşi Lüsyen Tarhan Hanım tarafından İstanbul Belediyesi’ne bağışlanan özel eşyaları, günümüzde Tevfik Fikret’in evi Aşiyan’da sergilenmektedir.
Abdülmecid Efendi’nin “Abdülhak Hâmid Tarhan” tablosu,
İBB Aşiyan Müzesi koleksiyonundadır ve görselinin © Copyright hakkı, müzeye aittir;
Bu yazı içerisinde Müze’nin bilgisi dahilinde ve izniyle kullanılmıştır.
Tablo tuval üzerine yağlı boya ile yapılmıştır.
Boyutları (çerçevesiz 125,5 x 219,3 cm.) 133,5 x 227,2  cm.dir. 
 
“Abdülhak Hâmid Tarhan” tablosundan detay
Şairin fotoğrafları ve birebir boyutlarda yapılmış Şehzade Abdülmecid Efendi imzalı tablosu da bu bölümde yer almaktadır.

Tevfik Fikret’in Evi, Aşiyan’da sergilenen Abdülhak Hâmid Tarhan’ın özel eşyaları ve
birebir boyutlardaki Abdülmecid Efendi imzalı yağlıboya portresi. 

Abdülmecid Efendi’nin aile fertleri dışında, dostluk ettiği Abdülhak Hamit Tarhan, Recaizade Mahmud Ekrem, Tevfik Fikret ve Pierre Loti gibi dönemin ünlü edebiyatçılarının portrelerini yaptığı bilinir.
Abdülmecid Efendi’nin “Recaizade Mahmut Ekrem” tablosu,
İBB Aşiyan Müzesi koleksiyonundadır ve görselinin © Copyright hakkı, müzeye aittir;
Bu yazı içerisinde Müze’nin bilgisi dahilinde ve izniyle kullanılmıştır.
Tablo tuval üzerine yağlı boya ile yapılmıştır.
Boyutları (çerçevesiz 122 x 178,5 cm. ) 133,5 x 227,2  cm.dir. 
 
Abdülmecid Efendi’nin Aşiyan Müzesi’nde bir tablosu daha vardır ki, çok fazla bilinmez. O da seher vakti gün doğumunda “Küçüksu” adlı çalışmasıdır.
Abdülmecid Efendi’nin “Küçüksu” tablosu,
İBB Aşiyan Müzesi koleksiyonundadır ve görselinin © Copyright hakkı, müzeye aittir;
Bu yazı içerisinde Müze’nin bilgisi dahilinde ve izniyle kullanılmıştır.
Tablo tuval üzerine yağlı boya ile yapılmıştır.
Boyutları (çerçevesiz 160 x 85,5 cm. ) 195,5x120 cm. dir. 
Ressam Abdülmecid Efendi’nin portrelerinin içerisinde biri vardır ki o da bir “gizli kahraman”dır.
Ocak başında oturan yaşlı adam portresindeki yaşlı adamın öyküsü:

“Beni kim görse, kız, Melike, Melek,
Bir mezarlıkta korkudan sinerek
Daima haykırır, inilderler.
Bana baykuş, ölüm ve kan derler.”

“Baykuş” piyesi, 3.perde 4.sahneden

“Baykuş” piyesinin Afişi.
“Baykuş” Halit Fahri Ozansoy tarafından yazılmış ve Darülbedayi’nin ilk yerli telif eseri olarak

2 Mart 1917’de (Theatre D’Hiver des Petits-Champs) Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu’nda sahnelenmiş bir piyestir.

Sağda Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu (Theatre D’Hiver des Petits-Champs)
solda Yazlık Tiyatronun sahne binası, amfitiyatrosu bu fotoğrafta yıkılmış;
Ve Taksim Millet Bahçesi ( Le Jardin Municipal des Petit-Champs)
Darülbedayi heyeti tarafından ittifakla kabul edilen oyunun sahnelenmesi, gittiği Berlin’den para sıkıntısı ve çeşitli engeller yüzünden 1916’nın Aralık ayında İstanbul’a dönen Muhsin Ertuğrul Bey’e teklif edilmiş, Muhsin Ertuğrul Bey hem piyesi sahnelemiş hem de piyesteki İhtiyar Köylü rolünü oynamıştı. 28 Şubat’ta Baykuş’un genel provası yalnız gazeteciler ve edebiyatçılara yapılmıştı.

2 Mart günü, matinede sadece hanımlar için sahnelenen piyesin halka açık suaresinde önemli bir konuğu olmuştu ki,
o da locasında piyesi izleyen Şehzade Abdülmecid Efendi’diydi.
(Theatre D’Hiver des Petits-Champs) Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu’nun
sahne ve seyirci Oturum düzeni. (1912 tarihli Şark Yıllıkları’dan alınmıştır.)
Suarede piyesi izleyen Şehzade Abdülmecid Efendi, eseri ve oyunculukları çok beğenmiş, Edebi Kurul Üyelerinden Münir Nigâr Bey vasıtasıyla, tanışmak için Muhsin Ertuğrul Bey’i  Bağlarbaşı’ndaki Köşküne davet etmişti. Birkaç gün sonra Muhsin Ertuğrul Bey aldığı davet üzerine Münir Nigâr Bey ile birlikte Bağlarbaşı’ndaki Köşke gitmişti. O günü Muhsin Ertuğrul “Benden sonra tufan olmasın” adlı anı kitabında şöyle anlatmıştı, ;

“Salonda Münir Nigâr Bey’le oturuyoruz. İçeriye sarı saçlarına ve bıyıklarına hafif ak düşmüş yakışıklı Veliaht* girdi. Hemen ayağa kalktık. Veliaht gözleriyle bir üçüncü konuğu daha arıyordu. Baykuş’ta ihtiyar rolünü oynayan aktörü arıyordu. Karşısında 24 yaşında tüysüz bir genci görünce yadırgamıştı. Ona nasıl ihtiyarladığımı anlattım. Pek hoşuna gitti. O günkü konuşmamız arasında Veliaht, ihtiyar rolünde ocakbaşında bir resmimi yapmak istediğini söyledi, kendisine modellik etmemi rica etti.”

* Burada küçük bir düzeltme yapmam gerekir; Abdülmecid Efendi bu görüşme sırasında henüz Veliaht değil, Şehzadedir; Zira taht ile kendi arasındaki son hanedan üyesi olan en yaşlı üye, 1861 doğumlu Veliaht Şehzade Vahideddin’dir. Sultan V. Mehmed Reşad’ın ölümü üzerine, 4 Temmuz 1918'de Osmanlı tahtına VI. Mehmed Vahideddin adıyla çıkmıştır, ve ancak o an itibariyle Şehzade Abdülmecid Efendi, hanedanın en yaşlı erkeği olarak, Veliaht Şehzade ünvanına sahip olmuştur.

Muhsin Ertuğrul elinden geldiğince anlatmış ama Şehzade Abdülmecid Efendi bunların hiçbirine akıl erdirememiş, daha doğrusu oyundaki rolde Muhsin Ertuğrul o derece başarılı olmuştu ki bu genç adamın o olabileceğine inanamamıştı. Muhsin Ertuğrul kendisine bulduğu makyaj hilelerini anlatmış, ona da inandıramayınca, Şehzade bir fotoğrafhaneye gidip makyajlı olarak birkaç poz fotoğraf çektirmesini ve onları kendisine getirmesini istemişti.
Muhsin Ertuğrul “Baykuş” oyunundaki yaşlı adam rolü için nasıl hazırlandığını da anılarında şöyle anlatmıştı;

“...hazırlık dönemi benim için çetin bir çalışma süresi niteliğini taşımıştı. Tiyatro dünyası o zamanlar öylesine araç ve gereçten yoksundu ki, başıma bir ihtiyar perukası bulmam olanaksızdı. Piyesin sonunda yere düştüğüm zaman başımdan fesim ve sarık gibi sarılan yemenim bir yana fırlıyor; Kendi saçımla başım, ihtiyar görünümümü yalanlıyordu. Bunu inandırıcı bir duruma sokmak için başımın ortasındaki saçları, dökülmüş saç gibi usturayla kestirmeye karar verdim. Berbere giderek saçlarımı, yaşlıların dökülmüş saçları tarzında kazıttım. Fes altında bulunduğu sürece dışarıdan bir şey belli olmuyordu. Başımı açar açmaz ortası traş edilmiş kafa, bütün çirkinliğiyle ortaya çıkıyordu. ‘Baykuş’un hazırlanması sırasında elimizdeki bütün olanakları kullanarak provalara koyulduk...” 

Şehzade Abdülmecid Efendi, Muhsin Ertuğrul’un portresini yapmaktaki bu israrı, onun diğer portresini yaptığı sanatçılar kadar usta ve ünlü olduğundan değil, sanatçı kimliğinden öte onun sahnede canlandırdığı karakterin görünümünü beğenmesinden dolayıdır.
Muhsin Ertuğrul’un “Baykuş” oyunundaki yaşlı adam için yaptığı makyaj ve kostüm ile
çektirdiği fotoğraflardan yaptırılan kartpostallar.


Ertesi gün Muhsin Ertuğrul, o günlerde haftalık Hande Dergisi’ni yayınlayan, çok sonraları 1948’de Hürriyet Gazetesi’ni kuracak olan, Samsun Mutasarrıfı Hamdi Bey’in oğlu ve Galatasaray Lisesi’nden 1912 yılında mezun olup aynı okulda Tarih Öğretmenliği yapan, arkadaşı Sedat Simavi ile birlikte Beyoğlu’nda bulunan Sebah&Joaillier fotoğrafhanesine giderek “Baykuş” piyesinde canlandırdığı yaşlı adam karakterine uygun makyaj yapmış ve kostüm giyerek çeşitli fotoğraflar çektirmişti. Sedat Simavi de bu fotoğraflardan üç tanesini seçip her birinden biner tane bastırmak üzere Almanya’ya göndermişti. Şehzade Abdülmecid Efendi o fotoğraflardan birini seçmiş, Muhsin Ertuğrul’un o fotoğraftaki pozda kendisine modellik yapmasını istemişti.

1918 yılı Haziran ayında, Çadır Köşkü’nde ufak bir rahatsızlık geçiren Sultan V. Mehmed Reşad, ertesi gün, muhtemelen 25’inde (Ramazan’ın 15’i) Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet ziyaretini güç de olsa gerçekleştirdikten sonra doğruca Yıldız Sarayı Harem dairesine gidip bir hafta boyunca mabeyn dairesine geçmemişti. İmzalanması gereken evrakları dahi yatağında imzalayan Sultan V. Mehmed Reşad, ertesi hafta iyice kötülemiş, hatta kendini bilmez bir şekilde yatar olmuştu.
Sultan V. Mehmed Reşad Portresi, Carl Pietzner (1853-1927)
Karton üzerine suluboya, 75 x 62 cm. Oval çerçeveli.
Asıl fotoğrafları ve 1898’de patentini aldığı kabartma fotoğrafçılığın icadı ile tanınan Carl Pietzner, Viyana'lı bir ressamdı. Sarayı’nın resmi fotoğrafçısı olarak en yüksek rütbeli görevlilerinden bazılarının portrelerini hazırlamakla görevlendirilmişti.
Pietzner, 300’den fazla kişinin çalıştığı 1900 civarında stüdyoya sahipti. Salzburg’da 1904'te Eduard Bertel ile bir araya gelmiş ve aynı yıl Würthle & Sohn şirketini satın almıştı.1907'de Pietzner bu şirketteki hisselerini tamamen Bertel’e satmış ve emekli olmuştu.
1877-1924 yılları arasında çeşitli yerlerde (St. Petersburg, Moskova, Schönau, Karlovy Vary, Brno, Labem, Cheb, Olomouc, Františkovy Lázně, Most, Ostrava, Budapeşte, Opava, İstanbul) çalışan Carl Pietzner birçok ünlünün fotoğrafını çekmişti.
Sultan V. Mehmed Reşad’dan ümidin kesildiği ve padişahın artık kendisini kaybettiğini haber alan Şehzade Abdülmecid Efendi, 3 Temmuz Çarşamba günü öğleden sonra padişahın hatırını sormak için Yıldız Sarayı’na gitmişti. Çit Kasrından Harem-i Hümayun’a giren Şehzade padişahı görmek için izin istemişti. Ancak padişahın yanındaki kadınlar çekildikten sonra yanına girebilen Şehzade Abdülmecid Efendi, bir müddet yanında kalmış, ona zemzem içirmiş, çok uzun kaldığı için padişahın haremi kadınefendiler kendisine haber yollayıp adeta kovumsayınca, gözleri yaşlı bir vaziyette, çoğunlukla tenkid ettiği ve fazlaca yumuşak başlı ve boynu bükük bulduğu bu yaşlı büyüğünün ayağının altını öperek odadan ayrılmıştı.
Onu Çit Kasrında bekleyen Seresvapçısı İsmali Bey’e;

“Aman İsmail Bey, buralarda hiç durmadan gidelim. Hükümdarı görme, o kadar ızdırap içinde can vermeye çalışıyor ki Allah kimseye böyle ızdırap vermesin” demişti.

O gün Bağlarbaşı’na Köşke döndükten sonra gece çalan telefonu açan İsmail Bey’e,

“Mecit Efendi Hazretlerine arzedin. Zat-ı şahane vefat ettiler, Allah kendilerine ve bütün Hanedan-ı Âli Osman’a ömürler ihsan buyursun” haberi verilmiş, geç vakitte gelen telefonun zilini paralel telefondan duyan Abdülmecid Efendi, sadece “yoksa zat-ı şahane mi vefat etti?..” diyerek tahmin yürütmüştü.

Sultan V. Mehmed Reşad Portresi 1909, Carl Pietzner
Sultan V. Mehmed Reşad, 3 Temmuz 1918, Çarşamba günü, onbiri yirmibeş geçe (23:25) yatağında vefat etmişti. Akabinde Sadrazam, Şeyhülislam ve Enver Paşa Çengelköy’e Veliaht Mehmed Vahideddin’e ağabeyinin vefatını ve tahta cülûslarını tebliğ etmişlerdi. Sultan V. Mehmed Reşad’ın cenazesi sabah saat yedide Yıldız Parkı içerisinden geçirilerek Çırağan İskelesinden istimbot (steam boat) ile Topkapı Sarayı’na nakledilmiş, Hırka-i Saadet Dairesinde gasledilmiş, Bâbüssaâde Kapısı (Saadet Kapısı) önünde Şeyhülislam Musa Kazım Efendi kıldırdığı cenaze namazı sonrasında sirkeci İskelesinden istimbotla Eyüb’e nakledilmiş ve hayattayken inşaa ettirdiği türbeye defnedilmişti.
Eyüb, Sultan V. Mehmed Reşad Türbesi
Bu anıt türbe Sultan Reşad’ın sağlığında, 1911-1912 tarihleri arasında,
tamamen kesme taş ve mermerden ünlü Mimar Kemalleddin Bey’e yaptırılmıştı. 
Aynı gün içerisinde Sultan VI. Mehmed Vahideddin tahta çıkarken Abdülmecid Efendi de, 50 yaşında resmen Veliaht-ı Saltanat ilân edilerek, Topkapı Sarayı’nda Bâbüssaâde Kapısı (Saadet Kapısı) önünde düzenlenen cülûs törenlerinin sonuncusunda, bu unvanla yer alan ilk ve son şehzade olmuştu.
“Cennâtü adnin müfettehaten lehümü'l-ebvâb”
[(Yani, o güzel dönüş yeri) kapıları kendilerine açılmış halde Adn Cennetleridir.]
Türbenin kapısının alnına karşılıklı olarak yazılmış olan 
Sâd suresi-50. ayeti
Hattat Süleyman Efendinin imzasını taşır.
Adn Cenneti, peygamberlere, sıddîklara, şehidlere mahsus, içinde gözlerin hiç görmediği, insanın hatırından geçmeyen muazzam güzelliklerin bulunduğu muhteşem Cennet’in adıdır.
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi sonrasında Osmanlı hanedanından hiçbir kimse Anadolu’daki Kurtuluş mücadelesinin yanında yer almadığı gibi, vatansever bir davranış içinde de bulunmamıştı. Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi, Sultan VI. Mehmet Vahideddin ve Vahidettin’in kızkardeşi Mediha Sultan ile evliliği nedeniyle Damat Ferit olarak anılan Sadrazam Mehmed Ferit Paşa ile mücadelesi için Anadolu’daki Kemalist hareketi kullanmaya çalışırken, Kemal Atatürk de Veliaht Şehzade ile Damat Ferit ve Padişah Vahideddin arasındaki gerginliklerden yararlanmaya çalışmıştı. Bu şekilde Mustafa Kemal, hem Osmanlı Sarayı içinde bir çatlak açmayı, hem de Anadolu halkı için manevî bir dayanak bulmayı hedeflemişti.

Bu arada Mustafa Kemal, İstanbul’da bulunduğu altı aylık zaman zarfında altı defa Padişah Sultan VI. Mehmed Vahideddin ile görüşme yapmış, ancak kendisinden vatanın kurtuluşuna dair bir izlenim edinmediği gibi, onun İngiliz yanlısı bir 
eğilim içinde olduğunu da tesbit etmişti.
İşgalci İngiliz 28. Piyade Tümeni Birlikleri Beyoğlu’nda.
Veliaht Abdülmecid Efendi, İtilâf Devletleri donanmasının İstanbul’a girdiği 13 Kasım 1918 Çarşamba günü, Abdülmecid Efendi’nin yaveri Yümnü Bey (Üresin) ile birlikte Çamlıca Tepesi’ne doğru yaptıkları at gezintisi sırasında, Çamlıca Tepesi’nden İstanbul’u işgal eden İtilaf Devletleri Donanmasını ağlayarak ve bir kaç mendil ıslatarak izlemişti. Bu ızdırapla hemen ertesi gün (Perşembe) Vahideddin’e bir mektup yazıp “...bu işgali bir an önce sona erdirmek için kuvvetli bir hükûmeti işbaşına getirmeyi ve bir Saltanat Şûrası toplayarak orada alınan kararların ittihaz edilmesini Hanedân-ı Âli Osman’ın şerefi ve âtisi nâmına” diyerek vatanın işgal edilmesi karşısında ilk tepkisini vermişti. Veliaht Abdülmecid Efendi, bununla da yetinmeyip Vahideddin’e, değişik zamanlarda muhtıralar göndermiş, hükümetin zaaflarından bahsetmişti. İlk muhturayı 18 Ocak 1919 tarihinde “ahvalin vahametini ve Heyet-i Vükelâ’nın adem-i kifayetini beyan ile mudilât-ı umuru müzakere (önemli konuları görüşmek) için sarayı hümayunda bir Heyet-i Müşavere teşkili lüzumuna ve sulh için ne gibi istihzarat (hazırlıklar) icrası icap edeceğine” diyerek bir “Saltanat Şurası” toplanmasını teklif eden bir muhtıra kaleme almış ve Vahideddin’e sunması için Mabeyn Başkatibi Ali Fuad’a (Türkgeldi) vermişti. 31 Mayıs 1919’da da ikinci bir muhtıra kaleme alan Veliaht Abdülmecid Efendi, olası bir Barış Konferansı’nda Osmanlı Hükûmeti’ni temsil sorununa değinmiş, 16 Temmuz 1919’da  ise Kurtuluş Savaşı ve Damat Ferit’e ilişkin üçüncü muhtırasını vermişti ki bu oldukça fazla ses getirmişti. Veliaht Abdülmecid Efendi, görüşlerini açıkladığı bu bildirisinde (lâyiha);

Merkezi hükümeti tanımayan Anadolu’daki ulusalcıları eleştirdikten sonra bunun asıl sorumluluğunun İstanbul Hükümeti’ne ait olduğunu dile getirmiş, Hükümeti de, tehdit altındaki İzmir, Edirne ve doğu illerinde halkı tatmin edecek gerekli önlemleri alamamak ve halkın ulusal haklarını korumak için yaptığı çalışmalara sahip çıkmamak ve özellikle İzmir’in işgalinden sonra ortaya çıkan yurdu savunma duygularını birleştirmek için herhangi bir adım atmamakla suçlamıştı.

Bu bildiri üzerine zaten Veliaht Abdülmecid Efendi’nin Kemalistlere yakın olduğunu düşünen ve Veliaht Abdülmecid Efendi’nin oğlu Ömer Faruk’la birlikte Anadolu’ya geçerek Kemalistler’e katılmak isteğinde olduğunu rapor eden İngiliz istihbaratına dayanarak, Ankara’ya kaçma ihtimaline karşı, Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi, zaten uzun bir süredir izlenen Bağlarbaşı’ndaki Köşkü’nden Dolmabahçe Sarayı’na taşınmaya mecbur edilmiş ve otuz sekiz gün göz hapsine alınmıştı.


Veliahtın bu değerlendirmeleri, Osmanlı sarayındaki herkesin, Vahideddin gibi düşünmediğini göstermesi ve Kemalist hareketin  tanınması açısından çok önemliydi, özellikle Mustafa Kemal’in Osmanlı Sarayı içerisinde bir çatlak açma isteğini gerçekleştirmişti. Bu bildiri, herkesten önce Padişah Vahideddin’e yönelik bir uyarı niteliği taşıyordu ve bir de olumlu gelişmeye neden olmuş, Damat Ferit Hükümeti düşmüş, onun yerine Ali Rıza Paşa Hükümeti kurulmuştu.
Ömer Faruk Efendi ile Rukiye Sabiha Sultan’ın Düğününden, 29 Nisan 1920
Soldan sağa: Sultan VI. Mehmed Vahidettin’in büyük kızı Fatma Ulviye (Germiyanoğlu)Sultan, Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi’nin kızı Ayşe Hatice Hayriye Dürr-i şehvâr Sultan,
Sultan VI. Mehmed Vahidettin’in eşi ve Baş kadınefendi Emine Nazikeda Kadınefendi,
gelin Rukiye Sabiha Sultan
Sultan VI. Mehmed Vahidettin’in oğlu Mehmed Ertuğrul Efendi, Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi’nin eşi ve damat Ömer Faruk Efendi’nin annesi Şehsuvar Kadınefendi.
Ömer Faruk Efendi ile Rukiye Sabiha Sultan’ın Düğünlerinde, 29 Nisan 1920
Ne olduysa bundan kısa bir süre sonra Veliaht Abdülmecid Efendi’nin Osmanlı Sarayı’na ve Sultan VI. Mehmed Vahideddin’e karşı tutumu değişmiş, muhalefetten vazgeçmişti. Abdülmecid Efendi oğlunun hatırına Ekim ayı sonlarına doğru Sultan VI. Mehmed Vahideddin ile barışma yollarına gitmiş, onunla görüşüp Sabiha Sultan’ı oğluna istemişti. Akabinde de oğlu Ömer Faruk Efendi ile Vahideddin’in kızı Rukiye Sabiha Sultan nişanlandırılmış, çok fazla geçmeden,
5 Aralık 1919 Cuma günü Topkapı Sarayı’nın Hırka-i Saadet Dairesi’nde nikahları kıyılmış, düğünleri de 29 Nisan 1920 Perşembe günü Yıldız Sarayı’nda yapılmıştı. Böylece Veliaht Abdülmecid Efendi ile Sultan VI. Mehmed Vahideddin dünür olmuşlardı. Yeni evliler onlar için satın alınan Müşir Zeki Paşa Yalısı’na yerleşmişti.
Tophane Muşiri Zeki Paşa Yalısı, XX. yüzyıl başlarında
mimar Alexandre Vallaury tarafından inşa edilmişti.
Yalı Sultan II. Abdülhamid döneminde, 17 yıl Tophane-i Amire Müşirliği yapmış, 25 yıl da Mekatib-i Askeriye-i Şahane Nazırı olarak hizmet vermiş, ayrıca Küçük Sait Paşa kabinesinde yalnızca yedi gün görev yapmış ve sonra azledilmiş olan nazır Müşir Mustafa Zeki Paşa (Örs, 1849-1914) için Alexandre Vallaury tarafından tasarlanarak inşaa edilmişti. Şatoya benzeyen bu 5 katlı taş yalı, 3000 m² kapalı alanı (23 oda, 8 banyo) 4000 m² bahçesi ve 130 metrelik rıhtımıyla, dünyanın en pahalı mülkleri arasında sayılmaktadır.

Ömer Faruk Efendi ve Rukiye Sabiha Sultan’ın 4 Şubat 1921’de doğan ilk çocukları,
Fatma Neslişah Sultan. Hem anne hem baba tarafından Osmanlı hanedanına mensup olan ve Osmanlı Hanedan Defterine kaydı yapılan son Osmanlı’dır.
Ömer Faruk Efendi ve Rukiye Sabiha Sultan’ın daha sonra 19 Eylül 1923’te İstanbul’da Hanzade, 15 mayıs 1926’da da Nice’de Necla Hibetullah adlarında iki kızları daha olmuştu. 

Abdülmecid Efendi’nin torunu Neslişah Sultan
15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgal edilmesi sonrasında, işgalcilere karşı halk ayaklanmış, yurtta büyük bir ingial yaşanmıştı. Tüm baskılara rağmen 23 Mayıs 1919 Cuma günü Sultanahmet Meydanı’nda bir miting düzenlenmişti. İngilizler mitinge katılan halkı korkutmak için İstanbul üzerinde uçaklar uçurmuş, ancak Kuvva-yi Milliye’ye destek olacak 200.000 kişi meydana gelmiş ve mitinge katılmıştı. Sultanahmet Mitingleri daha sonra 30 Mayıs’ta, 10 Ekim’de ve 13 Ocak 1920’de tekrarlanmıştı. Her seferinde 150-200 bin kişinin katıldığı bu mitinglerde Mehmet Emin Yurdakul, Halide Edip Adıvar, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Rıza Nur, Selim Sırrı Tarcan, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Fahreddin Hayri Bey, Kemal Mithad, Şükûfe Nihal Başar gibi birçok tanınmış isim de yer almış, işgallere karşı halk direnişini savunan konuşmalar yapmışlar, İtilaf Devletleri’ne muhtıralar vermişlerdi. Yankıları Anadolu’da camilerde yapılan hutbelere kadar uzanarak, yurt çapında milli bilincin uyanmasına destek olan bu mitinglerin dördüncüsü olan 13 Ocak 1920’deki mitinge Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi de katılmıştı.

16 Mart 1920’de İstanbul’un işgali sonrası Abdülmecid Efendi, 12 Aralık 1920’de Fransız Le Matin Gazetesi muhabirine verdiği bir demeçte,
Sevr Andlaşması ile ilgili olarak;
“Sevr’de siz çok güzel ve kırılgan porselenler yapıyorsunuz... Bu sefer çok fena birşey yaptınız, ama o da yine kolayca
kırılabilecek türden”
demişti. Bu demeci yüzünden İtilaf Kuvvetleri tarafından Bağlarbaşı Köşkü ve Dolmabahçe Sarayı’ndaki hareketleri gözetim altına alınmış, bu bir ay boyunca sürmüştü.

Müttefikler, 27 Ekim 1922’de İstanbul Hükümeti ve Ankara Hükümeti’ne (TBMM) ayrı ayrı gönderdikleri bir nota ile Lozan Barış Konferansı’na davet etmişti. Bunun üzerine İstanbul Hükümeti’nin Sadrazamı Tevfik Paşa, TBMM’ye gönderdiği bir telgrafla;

“Konferansa, hem Babıâli hem de Büyük Millet Meclisi davet edilmiştir. Babıâli ile Büyük Millet Meclisi arasında gerçek bir ikilik düşünülemez. Babıâli, tüm baskılara rağmen Sevr Antlaşması’nı onaylamamış ve işgalin etkisini azaltmak için çalışmıştır. Yüksek vatan menfaatleri uğrunda birlik sağlanması bu gün şart olmuştur. Bu yüzden memleketin geleceği ve hakların savunulması konularını müzakere etmek için Büyük Millet Meclisi’nce tayin edilecek bir kişinin özel talimatla gönderilmesi, eğer bu uygun görülmezse heyetimizden Ziya Paşa’nın oraya gönderileceği beyan olunur”

diyerek, Lozan’a gidecek heyete Bab-ı Âli murahhaslarının da katılmasını istemişti. Bu teklif Ankara’da (TBMM) şiddetli tepkilere neden olmuştu. Mustafa Kemal, Meclis’teki bu yoğun tepkiyi değerlendirerek, sorunun tümden çözümü için saltanatın kaldırılmasını gündeme getirmişti. Sinop Mebusu Dr. Rıza Nur ve arkadaşlarının verdiği önergenin tartışılması için Kırşehir

Mebusu Hoca Müfid Efendi başkanlığında kurulan bir komisyon görüşmelere başlamış, “...hilafet saltanattan koparılırsa güçsüzleşir, İslam dünyası nezdindeki itibarını yitirir...” görüşlerini savunan bazı komisyon üyelerine, Mustafa Kemal yerinden fırlayarak, “Efendiler!..” diye kükremiş ve “Saltanat bitmiştir. O kalkar mı, kalkmaz mı diyenler kelleleriyle oynuyorlar. Sizin vazifeniz kalkmış olan saltanatın formülünü bulmak; O kadar...” diyerek kısa sürede formülün bulunmasının ve karara varılmasının yolunu açmıştı.
Sonuç olarak 1 Kasım 1922 günü, İstanbul Hükûmeti’nin Konferans’a katılması engellenmesine ve 600 yıllık Osmanlı Hanedanının yönetimini sona erdirmeye karar verilmişti. 5 Kasım 1922’de yayınlanan karar şu şekildeydi;
“Türkiye halkı hâkimiyet-i şahsiyeye müstenid olan İstanbuldaki şekl-i hükümeti 16 Mart sene 1336’dan itibaren ve ebediyen tarihe müntakil adeylemiştir. Hilafet, hanedan-ı Âli Osman’a ait olup, halifeliğe TBMM tarafından bu hanedanın ilmen ve ahlaken erşed ve eslah olanı intihap olunur. Türkiye devleti makam-ı hilafetin istinatgâhıdır.”

Böylece saltanat hilâfetten ayrılmış, Sultan VI. Mehmed Vahideddin artık padişah değil sadece halife olarak ortada kalmıştı.

“Saltanatsız bir hilâfeti kabul edemiyeceğini” söyleyen, Sultan VI. Mehmed Vahideddin,
İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri Komutanı
General Charles Harrington’a

“İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere Devlet fahimesine (saygın) iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahalli ahare (başka bir yere) naklimi talep ederim efendim” şeklinde bir mektup yazmış ve
Halife-i Müslümîn diye imzalamıştı.

Sultan VI. Mehmed Vahideddin
(1861-1926)
Vahideddin önce Malta’ya götürülmüş ama Britanya masraflarını ödememeye başlayınca, 37 gün sonra eski Mekke Şerifi, yeni Hicaz Kralı Şerif Hüseyin’in daveti üzerine 5 Ocak’ta Cidde’ye gitmişti. Bölge halkının ilgisizliğine ve ağır iklim koşullarına dayanamayan Vahideddin, Hayfa üzerinden önce Kıbrıs’a oradan da 2 Mayıs 1922’de hayatının sonuna kadar (15 Mayıs 1926) yaşayacağı San Remo’ya geçmişti. Başlangıçta San Remo’da tek başına yaşayan Vahideddin, ailesine ancak 3 Mart 1924’te Hilafetin kaldırılması ile birlikte Halife Abdülmecid Efendi ile birlikte tüm Osmanlı Hanedanı mensuplarının sürgüne gönderilme kararının alınmasıyla kavuşabilmiş, vefat ettiğinde arkasında borç bırakacak kadar maddi sıkıntılar içerisinde yaşamıştı.
Halife Mehmed Vahideddin, 17 Kasım 1922 Cuma günü, Yıldız Hamidiye Camii’nde Cuma selamlığına gelmesi beklenirken, maiyetindeki 9 kişi ile birlikte sabah saat 6’da iki İngiliz ambulansı ile saraydan alınıp Tophane rıhtımına indirilmiş, İngiliz bayrağı taşıyan bir istimbota binerek Dolmabahçe açıklarındaki İngiliz zırhlısı HMS Malaya’ya geçmiş ve Malta’ya gitmek üzere İstanbul’dan kaçmış ve yurtdışında yaşamayı tercih etmişti.

Abdülmecid Efendi Vahideddin’in İstanbul’u terkettiği haberini Dolmabahçe Sarayı, Veliaht Dairesi Selâmlığındaki kütüphanesinde öğrenmiş ve o gün Anadolu’dan kendisine yeni bir teklif geleceği düşüncesiyle kütüphanesinde heyecanlı saatler geçirmişti.Halûk Yusuf Şehsuvaroğlu bir yazısında o heyecanlı bekleyişin ertesinde yaşananları şöyle aktarmıştı; 
“17 Kasım Cuma günü gecesi yarım sularında Refet Paşa’nın yâveri Binbaşı İzzet Bey (Aksular), Veliaht nöbetçi yâveri deniz yüzbaşısı Nizamettin Bey’e telefon etmiş ve ‘Refet Paşa hazretleri, Veliaht hazretleriyle hemen görüşmek istiyorlar’ demişti. Nizamettin Bey kütüphane odasında bulunan Veliaht’a, gelen haberi arzetmiş ve Mecid Efendi ‘Buyursunlar efendim’ cevabını vermişti.
Bu cevap üzerine gece saat bire doğru Refet Paşa saraya gelmişti. Veliaht Abdülmecid Efendi kendisini kütüphane odasında kabul etmiş ve mülakatları onbeş, yirmi dakika kadar sürmüştü. Mülakatın sonunda Refet Paşa elinde bir zarfla ve beşûş (güleç) bir yüzle çıkmıştı. Caket ataylı bulunan Veliaht, Paşayı üst kat merdiven başına kadar teşyi (yolcu etme, uğurlama) etmişti.
Veliaht, Paşa gittikten sonra huzurunda bulunan yâverine ve kâtibine ‘Hakkı saltanattan feragat ettim, makamı Hilâfete intihabımı kabul eyledim’ demişti. Halinde bir fevkalâdelik yoktu, böyle bir vesikaya imza koymuş olmaktan müteessir görünmüyordu.” 

Mehmed Vahideddin’in yurtdışına kaçması üzerine hilâfet makamının boşaldığına hükmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi,
18 Kasım 1922 Cumartesi günü olağanüstü toplanarak Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi’yi halife seçmişti. Toplam 162 oy kullanılan oturumda, Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi:148, Sultan II. Abdülhamid'in oğlu Şehzade Abdürrahim Efendi:2, yine Sultan II. Abdülhamid'in oğlu Şehzade Selim: 3 oy almış, 9 oy da çekimser çıkmıştı.
İslâm tarihinde 4. halife Hz. Ali bin Ebû Tâlib’den bu yana ikinci kez bir halife seçimle belirlenmiş oluyordu. Halife Abdülmecid, Sünniler tarafından kabul edilmeyen, Kahire’de hüküm sürmüş Şiî-Fâtimî 7 halife sayılmaz ise, 104. ve son halife olmuştu.
Mustafa Kemal, TBMM tarafından seçilen halifenin yetki ve davranışlarının TBMM’nin kontrolü altında olmasından yanaydı. Bu nedenle kendisine tüm İslâm halifelerinin sahib olduğu “Emîrü’l-mü’minîn” unvanı yerine “Halîfe-i Müslimîn” unvanının verilmesine karar verilmişti.
Bunu Mustafa Kemal Atatürk Nutuk’ta şu 
şekilde aktarmıştı;
“Meclisçe yeni halife intihap olunmadan evvel, intihap olunacak zatın da pâdişâhlık sevda ve davasına kapılarak herhangi bir ecnebi devlete iltica etmesi ihtimalini bertaraf etmek lâzımdı. Bunun için, İstanbul’da bulunan memurumuz Refet Paşa’ya, Abdülmecid Efendi ile görüşerek ve hatta elinden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin hilâfet ve saltanat hakkında ittihâz ettiği kararı tamamen kabul ettiğine dair, bir de senet alarak göndermesini yazdım.”

”... bir şifre telgrafname ile Refet Paşa, yazdığımız telgraflara cevap veriyordu; Abdülmecid Efendi, imza bâlâsında Halife-i Müslimîn ve Hâdimü'l-haremeyn unvanının bulunması ve Cuma selâmlığında hilat ve Fatih’e ait şekilde bir sarık takınması mümkün ve muvâfık olacağı mütâlaasında bulunmuş. Âlem-i İslâm’a yazacağı beyanname muhteviyâtı hakkında dermeyan ettiği mütâlaada, Vahideddin Efendi hakkında bir şey söylemek hususunda itizar etmiş ve beyannamenin İstanbul gazetelerinde hîn-i neşrinde Türkçesiyle beraber bir de Arapça suretinin neşrettirilmesi mütâlaasını dermeyan eylemiş...”

“...Refet Paşa’ya... verdiğim cevapta, Halife-i Müslimîn unvanıyla beraber Hâdimü’l-haremeyni’ş-şerifeyn tâbirinin istimâlini tensîb ettim. Cuma merasiminde Fatih’in kıyafetine girmesini gayr-i tabii buldum. Redingot veya istanbulin giyebileceğini, askerî üniformanın bi’t-tabi mevzu-i bahis olamayacağını bildirdim. Neşrolunacak beyannamede Vahideddin ismi zikrolunmaksızın sâbık halifenin şahsiyet-i maneviyesinden ve zamanında düşülen derekeden bahsedilmesi lüzumlu olduğu mütâlaasında bulundum.” 


24 Kasım 1922 Cuma günü Topkapı Sarayı Hırka-i Şerif Dairesi’nde yeni halifeye biat edilmişti. Halifenin seçiminin ardından TBMM adına bir heyet Topkapı Sarayı Bağdat Kasrı’na giderek, yeni halifeye kırmızı bir atlas kese içinde seçim mazbatasını ve Kutsal Emanetler dairesinin anahtarını teslim etmişti. Sonrasında da Hırka-i Şerif ziyaret edilmiş ve biat merasimi tamamlanmış, son halife Abdülmecit böylece görevine başlamıştı. Biat merasiminde daha önce Sultan VI. Vahideddin’e saltanatın kaldırıldığını tebliğ eden ve 4 Kasım 1922’de İstanbul’un idaresine TBMM adına el koyan, Ankara hükümetinin İstanbul’daki temsilcisi ve TBMM Müdafaa-i Millîye Vekili Refet Paşa (Bele) ile Kırşehir Mebusu Hoca Müfit Efendi’nin de dahil olduğu ve başkanlığını Hoca Müfit Efendi’nin yaptığı 19 mebusdan oluşan bir heyet de hazır bulunmuştu. Daha sonra önceden Ankara Hükümetinin tüm ayrıntılarını belirlediği bir şekilde (katılan kafilenin izleyeceği güzergah, halifenin giyeceği kıyafet de dahil) Fatih Camii’ne Cuma Selamlığına gidilmişti. Halife Abdülmecid Efendi’nin arabasında karşısında Refet Bele oturmuştu. Halife Abdülmecid Efendi, belirlendiği şekilde siyah ipekten bir amniye kaput ve istanbulin, beyaz yelek ve boyun bağı takmıştı. Halifenin Fatih Camii’ne varışında ve namaz sonrası ayrılışında İstiklal Marşı çalınmıştı. O gün Fatih Camii’nde yeni halife adına Kırşehir Mebusu Hoca Müfit Efendi tarafından ilk defa Türkçe hutbe okunmuştu.
Halife Abdülmecid Efendi, atı Hayyam’ın üzerinde Cuma selamlığı çıkışı.
Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vahideddin, 18 Kasım 1922’de TBMM’nin önerisi ve teklifi ile
“Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin mukarrerâtını* ben kabul ediyorum”
diye bir senet imzalayarak, halife seçilen Abdülmecid Efendi’nin ata binmesini yadırgamış;
“Halîfe Hazretleri İstanbul sokaklarında atıyla dolaşırken, kaldırıma kapaklanıp,
secde-i Rahmâna gitmeye…”

diyerek aralarındaki kırgınlığı ve husumeti açık şekilde ifşa etmişti.
*mukarrerât: kararlaştırılan şeyler, kararlar
“Le Nouveau Khalife Abdul Medjid” (Yeni Halife Abdülmecid) başlığıyla çıkan
25 Kasım 1922 tarihli L’illustration Dergisi kapağında
Abdülmecid Efendi, 10 yaşındaki kızı Dürr-i Şehvâr ile
Bağlarbaşı Köşkü’nün giriş kapısı önünde. 
Tahtını terkedip yurtdışına kaçan ve Malta’da yaşayan Mehmed Vahideddin, hâlâ kendini Dünya Müslümanlarının halifesi addediyor ve bu ünvan üzerinde titizlik ve hassasiyetle duruyor, bu konuda birçok teşebbüste bulunuyorken, Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi’nin Halife seçildiğini duyunca şoke olmuştu.
“Mecid Efendi eninde sonunda muradına erdi. Yavuz’un zümrüdlü tahtına oturmak kolay ama, o kahramanın pabucu bile olmak haddi değil. Zavallıya bir imam postu gönderdiler, o hâlâ tecâhül-i ârifaneden (çok iyi bildiği bir şeyi bilmiyor görünmek) gelerek ve cübbesini sürükleyerek tahta oturmaya yelteniyor.
Tevekkeli birader cennetmekâ(Sultan I.Abdülhamid’i kastediyor) bu zavallı amcazadeden bahsederken
‘Benim için hânedanı çok sıkıyor dediklerini bilirim. Emin olun ki bunların baskısını biraz gevşetsem hallerine köpekler güler. Hele o Abdülaziz zâdeler...’
diye yanıp yakılmazdı.
Çocukluğundan beri tiyatroculuğa özenen Mecid Efendi’nin başına Hazret-i Fatih’in kavuğunu dolayıp resim çektirdiğini haber alan Sultan Hamid, bu şehzadenin akli muvazenesinden endişeye düşerek Şeyh Zâfir Efendi’ye (Sultan I. Abdülhamid’in mensubu olduğu Ertuğrul Şâzeli tekkesi şeyhi) okutturulmasını ve tesbihten geçirilmesini irade etmiş, Şeyh Efendi de buna nefes kâr etmeyeceğini, Şehzadeye araz olan hiffet halinin baba mirası olduğunu söylemiştir.”
diyerek duyduğu haseti ve tüm zehrini dışa vurmuş, ilk selamlık törenine sırtında avniye* ile kır ata binip gitmesini gülünç bulmuş adeta alay etmeye başlamıştı.
* avniye: İlk kez Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından, daha sonra da Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz zamanında giyilen kolsuz asker kaputu.


Halife Abdülmecid Efendi,
Sultan III. Selim kılığında.
Halife ilan edildikten sonra, Ankara Hükümeti, Halife Abdülmecid Efendi’den Mehmed Vahideddin hakkında aleyhde bir beyanat vermesini istemiş, ancak Halife bu gibi beyanatın meslek ve seciyesine ağır geleceğini ileri sürerek bunu reddetmişti.
 Abdülmecid Efendi, hâlife ilan edildiğinin ertesi sabahında, kendisini görmeye ve tebriklerini bildirmeye gelenler arasında bulunan, Türk milliyetçiliğine ilham kaynağı olmuş, Genç Osmanlı hareketi mensubu yazar, gazeteci, devlet adamı ve şair Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bey (Bolayır), günlüğünün 20 Kasım tarihli sayfasında bu mülakatı ve ziyareti anlatmış, ilk satırlarında şunları yazmıştı;
“... bir adam geldi, misafirleri çağırdı, bana ‘siz biraz bekleyeceksiniz’ dedi, sureti hususiyede kabul olunacaktım. On dakika intizardan sonra yukarıya yâverle beraber çıktım.
Abdülmecid Efendi beni kütüphanesinin ön kapısında kabul ederek içeriye götürdü. Beni karşısına oturttu. Hemen söze başlıyarak, ‘siz bu hallere ne dersiniz?’ dedi..
Halife bu mülakatında sinirli görülüyor, ‘adıma Abdülmecid diyorlar, bari Abdülmecid ağa desinler’ diye şekva (yakınma) ediyor, sonra ‘ben bir beyanname neşrederek Vahideddin’in hıyanetini âlemi İslâma ilan edecekmişim, benim neme lâzım, madem ki o halolunmuştur. Fenalıklarını fetva söyler, böyle şey yapamam dedim, reddettim’ diyordu...”  

Ancak Mehmed Vahidettin’in Veliaht Şehzade Abdülmecid Efendi’nin halife olmasından sonra, yaptığı açıklamalar bardağı taşırmış, Halife Abdülmecid Efendi altı gün sonra 26 Kasım 1922 tarihli “Vakit” gazetesine Vahideddin ile ilgili bir beyanat vermek zorunda kalmış ve;
“O hâin yalnız vatanımıza hiyanet etmedi, hânedanımızın şerefiyle de oynamıştır. Artık vatandan da, hânedanımızın sicilinden de koğulan bu adamdan bahsetmeyelim. Yazık ki benim babam bu adamın amcasıydı.”
demişti...
29 Ekim 1923 günü, Cumhuriyet’in ilanının ertesinde Halife Abdülmecid Efendi, “Zât-ı Hazret-i Hilâfetpenâhî Başkitâbeti” antetli kağıda bir metin kaleme almış ve Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekilmek üzere başkatibine talimat vermiş, telgrafda şunu ifade etmişti; 
“Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ne: Bu kerre teceddüd eden (yenilenen, değişen) şekl-i hükümetin
mülk (devlet) ve millet hakkında hayırlı olmasını cenâb-ı haktan niyâz ve temenni ederim.”

Ankara Hükümeti, hiçbir zaman Abdülmecid Efendi’ye tam olarak güvenmemiş, onun halifelik ile yetinmeyip zaman içerisinde saltanatın ihyasına heves edebileceği endişesini taşımıştı.

Abdülmecid Efendi halife olarak ilan edildiğinde, imzasını “Halife-i Müslimin” ve “Hadim-ül Haremeyn* olarak atması istenmiş ve kararlaştırılmışken, Abdülmecid Efendi’nin imzasını “Halife Abdülmecid bin Abdülaziz Han” olarak atması da ileride hanlık, sultanlık iddiasında bulunabileceğinin en önemli işareti sayılmıştı.
*Hadim-ül Haremeyn: Mekke ve Medine’nin hizmetçisi anlamına gelir. Yavuz Sultan Selim’in, Mısır’ı fethetmesiyle hilâfet 1516 yılında Abbasilerden Osmanlılara geçmişti. Yavuz Sultan Selim, Şam’daki Ümeyye Camii’nde (Emevi Camisi) cuma namazına geldiğinde, Şam valisinin onun namaz kılacağı yere yeşil atlastan bir seccade sererek cemaattan ayrı olarak ona özel bir yer ayırdığını görünce hiddetlenmiş: “Burası ibadet yeridir, padişah sarayı değildir”, demiş ve atlas seccadelerin kaldırılmasını emrederek cemaatle birlikte namaz kılmaya başlamıştı.
Sıra Cuma hutbesine geldiğinde imam hutbeyi okumaya başlamış, hutbenin mukaddimesinde halifelerin isimlerini zikrederken Yavuz Sultan Selim’i kastederek: “Hakim-ül harameynişşeri feyn” (Mekke ve Medine’nin hükümdarı) demişti. Bu sözleri duyan Yavuz Sultan Selim oturduğu yerden ayağa fırlayarak: “İmam efendi!.. Okuduğunuz hutbedeki ‘Hakimülharameyn’ lâfzını, ‘Hadim-ül harameyn’ olarak değiştirin, zira ben, ‘Hakim-ül Harameyn’ değil; olsa olsa, o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim” demişti.

1899-1989 yılları arasında yayınlanmış haftalık İtalyan “La Domenica del Corriere” Dergisi’nin
10-17 Aralık 1922 tarihli sayısının kapağında “Yeni Halife Abdülmecid Fatih Camii’nde Cuma selamlığında, bir yenilik olarak namazını hünkar mahfili yerine cemaatin arasına karışarak kıldı” ifadesi kullanarak, İtalyan ressam Achille Beltrame’nin (1871-1945) bir illüstrasyonu ile yayınlamıştı.

“Abdülmecid Efendi’nin artık askerî rütbesi olmadığı ve Padişah olmayıp sadece Halife unvanına sahip bulunduundan, kendileri bir İstanbulin-Avrupa tarzı bir frakın eşdeğeri olan bir çeşit kuyruklu ceket- giyerdi.
Kimi zaman nişanlarını taktığı da olurdu” 
(Bir Şehzadenin Hâtırâtı- Vatan ve Menfada gördüklerim ve işittiklerim, Ali Vâsıb Efendi)
(Ali Vâsıb Efendi; 1977’de Osmanlı Hanedanı Reisi olan, Sultan V. Murad'ın torununun oğludur.)
Sultan Mahmûd-ı Sâni’den (Sultan II. Mahmud) başlayarak padişahlar kendileri için özel marşlar besteletmişlerdi. Son yedi Padişah saltanat dönemlerinde, merasimlerde Marş-ı Sultanî” olarak adlandırılan farklı bir marş çaldırmıştı. Sultan II. Mahmud’un 1829’da Giuseppe Donizetti Paşa tarafından bestelenmiş
“Mahmûdiye Marşı”, Sultan Abdülmecid’in 1839’da yine Giuseppe Donizetti Paşa (1788-1856) tarafından bestelenmiş Mecidiye Marşı”, Sultan Abdülaziz’in 1861 yılında uzunca bir süre Mûsikâ-i Hümâyûn’un şefliğini yürüten Callisto Guatelli Paşa (1819-1899) tarafından bestelenmiş Aziziye Marşı”Sultan II. Abdülhamid’in Yesârîzâde Ahmed Necib Paşa (1815-1883) tarafından bestelenmiş Hamidiye Marşı” ve Sultan V. Mehmed Reşad’ın 1912’de İtalyan besteci Italo Selvelli (1863-1918) tarafından bestelenmiş Reşadiye Marşı” vardı.
Sultan VI. Mehmed Vahideddin Mahmudiye Marşı’nı yeniden kullanılmaya başlamış, Halife Abdülmecid Efendi’nin ise kendine ait bir marşı olmamıştı. Abdülmecid Efendi’nin Halifelik dönemi cuma selâmlıklarında, 12 Mart 1921 tarihinde Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmesinden itibaren Türk Millî Marşı, İstiklâl Marşı çalınmıştı.

Abdülmecid Efendi’nin daha halife seçildiği günden itibaren padişahlar gibi cübbe giyme hevesine düşmesi, gösterişli Cuma namazı törenlerine heveslenmesi, İstanbul basının da hilafeti koruyucu yayınlar yaparak, halkın halifeye ilgisini canlı tutmaya çalışması, Ankara Hükümeti tarafından dikkat ve kuşku ile izleniyor, haklı bir tedirginlik yaratıyordu.

Abdülmecid Efendi’nin “Hayyam” adında kır renkli bir Arab atı vardı. Genellikle son dönem padişahları Cuma selamlıkları da dahil bir yere gidecekleri zaman saltanat faytonunu kullanırlarken, Abdülmecid Efendi, halife seçildikten sonra saraydan çıkacağı zamanlarda, Cuma selamlıkları da dahil, Hayyam’a binerek gitmeyi tercih etmişti.
Halife Abdülmecid Efendi, atı Hayyam’ın üzerinde İstanbul sokaklarında.


Veliaht Abdülmecid Efendi’nin halife seçildikten sonraki hal ve davranışlarını, Cumhuriyet döneminin önde gelen isimlerinden ve Mustafa Kemal’in en güvendiği dostlarından, sırdaşlarından birisi olan Kılıç Ali (Süleyman Asaf Emrullah, 1888-1971) Milliyet Gazetesi’nin “Kılıç Ali Hatıralarını Anlatıyor!” başlığı altındaki yazı dizisinin, 27 Aralık 1951 tarihli nüshasında, “Hilafetin ilgasına nasıl karar verildi?” başlıklı bölümünde şöyle anlatmıştı;
“... Dolmabahçe Sarayı’nı ikametgâh ittihaz (kabul) etmişti. Cuma namazına padişahlarınkine müşabih (benzer) merasimle gider, mabeynciler, musahipler, yâverler, elhasıl eskiden beri cari olan debdebe ve saltanat içinde hüküm sürerdi. Hülâsa her şey yerli yerindeydi. Ecnebi mümessilleriyle tıpkı bir padişah gibi, temasları eksik değildi. Tantanalı, debdebeli gezintiler yapılıyor, sarayda kabul resimleri oluyor, siyasi adamların mülakat istekleri yerine getirilerek en yüksek bir merci edâsıyle dertler dinleniyordu.
Hadem-ü haşem (hizmetliler ve maiyet) yerinde ve tamam olmasına rağmen, Halife Abdülmecid Efendi, devletin kendisine tahsis ettiği yirmi altı bin lirayı az görerek
‘ y e t i ş m i y o r ’ diye Ankara’ya boyuna şikayet ediyordu. Padişah ve saltanat erkânı memleketten çıkarılmış, fakat aynı saltanat ailesinden Halife Abdülmecid'in Dolmabahçe Sarayı’nda ikametiyle, sanki padişah hâlâ yerindeymiş gibi, gayrı tabiî bir vaziyet, yine baki kalmıştı. Bir tarafta eski saltanatı şahsiye, an’ane ve itiyadlarından zerresi terkedilmemiş, aynı saraylar, aynı hademeler, aynı merasim, aynı teşrifat, aynı alay-ı vâlâ, elhasıl (kısacası) Halife, tıpkı bir padişah gibi, aynı azamet ve hazmet içinde yaşıyor, diğer tarafta da kayıtsız şartsız milleti temsil eden ve milli iradenin tecelligâhı (göründüğü yer) olan bir Meclis;
Bu teşevvüşler (karışıklık), bu tezadlar baki kaldıkça inkilâp, zımnen (üstü örtülü) dahi olsa herhalde bundan müteessir olmaktaydı.”

Bu arada Abdülmecid Efendi, İslam alemi için hazırladığı beyannamenin altına da İstanbul yerine “Dar-ül Hilafe” (Halifeliğin Kapısı) yazarak ve Cuma selamlığına Fatih Sultan Mehmet’in kıyafetiyle ve başında sarığıyla katılmak istemiş ve İslam Dünyasının siyasi önderi gibi davranmaya başlamıştı. Bunun yanısıra iki ünlü Hintli Müslümanın, Ağa Han ve Emir Ali’nin İsmet Paşa’ya halifenin daha etkin olması konusunda göndermiş oldukları mektubun daha Başvekil İsmet İnönü’ye ulaşmadan İstanbul basınında yer alması, bardağı taşıran son damla olmuştu.

Ağa Han'ın 9 Aralık 1923’te Başvekil İsmet İnönü’ye göndermiş olduğu
mektup ile ilgili ayrıntılı yazıyı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz: 

6 Mart 1340 (1924) tarihli Resmi Gazete
1 Mart 1924’de yeni yasama yılının açılması ile birlikte, halifeye ayrılacak bütçe tartışmaları ile başlayan görüşmeler sonucunda, Meclis’ten
3 Mart 1924’de hilafetin kaldırılması kararı çıkmış, 6 Mart 1924 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmişti.

Kanunun yayınlanmasını takip eden on gün içerisinde Abdülmecid Efendi ile birlikte hanedan üyeleri ve hizmetliler de dahil toplam 234 kişi yurt dışına sürgün edilmişlerdi.

431 sayılı, “Hilafetin İlgasına ve Hanedan-ı Osmani’nin Türkiye Cumhuriyeti Memalik-i Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun” ile Hilafetin kaldırılmasının ertesinde, Abdülmecid Efendi ailesi ile birlikte yurtdışına çıkartılınca 80 atına el konulmuş, 25’i damızlık olarak Eskişehir’e gönderilmiş, çok sevdiği atı Hayyam da Halkalı Ziraat Mektebi’ne gönderilmişti. Yular ve semer vurularak ağır işlerde çalıştırılan, güçten düşen ve eski güzelliğini kaybeden Hayyam, uzun bir süre sonra değerini anlayan biri tarafından kurtarılmış, damızlık olarak kullanılmak üzere, Tekirdağ’ın Muratlı ilçesi yakınlarında 1930 yılında kurulan İnanlı Tarım İşletmesi’ne nakledilmişti.



Abdülmecid Efendi’nin At ve Köpek tablosu.
Büyük bir ihtimalle bu tablodaki kır at Hayyam’dır.

Kısa sürede işletmenin gözdesi olan Hayyam’ın sonraki yıllar içerisinde özellikle at yarışlarında başarılı olan birçok tayı olmuştu. Dimdik duruşuyla görkemli bir görünüşe sahip olan ve İstanbul sokaklarında dolaşan son imparatorluk atı Hayyam, 39 yaşında ölmüştü.
Abdülmecid Efendi’nin bir başka at tablosundan detay.
Tayı ile birlikte resmedilmiş bu kır at da büyük bir ihtimalle Hayyam’dır.











 Hilafetin 3 Mart 1924’de kaldırılmasından sonra kararın Resmi Gazetede yayınlanıp yürürlüğe girmesi beklenmemiş, Abdülmecid Efendi ve ailesi için, Ankara Hükümeti İstanbul Valisi Ali Haydar Yuluğ’a gönderdiği bir telgraf emriyle Abdülmecid Efendi’nin o gece sınırdışı edilmesi talimatını vermişti. Sabah erken saatte yola çıkılacağı, akşam saat 8 sıralarında saraya gelen İstanbul Valisi Ali Haydar Yuluğ tarafından Abdülmecid Efendi’ye tebliğ edilmişti.

Abdülmecid Efendi’nin bu beklenmedik gelişme sonrasında verdiği ilk tepkisi;
“Bizim Hilafetmeâblığımız artık kalmadı;
bir gece, apar topar, Hânedân’ımızın altı yüz sene hükümdar olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki. Fâtih’lerin, Yavuz’ların, Kanunî’lerin torunları çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler!..”
demek olmuştu.
Abdülmecid Efendi’nin fırçasından kendi portresi.
Tuval üzerine yağlıboya
Milli Saraylar Resim Müzesi
Bu tablo tamamlanmamış vaziyettedir. Yüzü, eli ve elinde tuttuğu
(muhtemelen) akik taşlı bir tesbih, henüz tamamlanmamıştır.
Belki de Halife Abdülmecid Efendi’nin İstanbul’da yapmaya başladığı ve beklenmedik bir şekilde yurtdışına çıkarılması nedeniyle yarım bırakmış olduğu bir tablodur.
3 Mart’ı 4’üne bağlayan gece yarısı olduğunda herşey hazır olmuş, sarayın kapısına üç otomobil getirilmişti. Abdülmecid Efendi, Kutsal Emanetleri de yanında götürmek istemiş, ancak Vali Ali Haydar Yuluğ onların sakıt Halifenin kişisel eşyası olmadıklarını ve artık Türk ulusunun mülkyetine geçtiğini bildirmiş, buna izin vermemişti. Ayrıca kararlaştırılmış olduğu gibi kendisinin, refakatindeki kadınefendilerin ve sultanların yanlarında saraya ait kıymetli eşya ve mücevherleri götüremeyecekleri sadece kendilerine ait mücevher, kürk gibi kişisel eşyalarını alabilecekleri bildirilmişti. Abdülmecid Efendi sırtında kürklü bir palto giymiş vaziyette harem dairesinden sabah saat beş buçukta çıkmış, onu oğlu Ömer Faruk, kızı Dürr-i Şehvâr, eşleri, hususi doktoru Selâhaddin (Yakal) Bey, özel katibi Salih Keramet Nigâr (şair Nigâr hanım’ın küçük oğludur) Bey ve Mabeynci Hüseyin Nakip (Turahan) Bey takip etmişlerdi. Hep birlikte sarayın taşlığına inilmiş, zâti eşyalar otomobillere yerleştirilmişti. İlk otomobile eşleri ve kızı, ikincisine şöförün yanına oğlu Ömer Faruk Efendi, üçüncüsüne de maiyetindekiler binmişlerdi. Abdülmecid Efendi herkesin otomobillere binmesini beklemiş, hepsine nezaret etmiş, sonra da saray müstahdemi ile vedalaşarak ikinci otomobilin arka koltuğuna geçmiş ve bu şekilde hava aydınlanmadan hareket edilmişti.
Toplam on kişilik kafile, Avrupa’ya gitmek üzere her hangi bir kargaşaya mahal vermemek için Sirkeci Tren Garı yerine, Kabakça (Çatalca) Tren İstasyonu’na doğru yola çıkarılmıştı. Maliye Bakanlığı sakıt halife ve ailesinin sevki için 140.000 TL. tahsis etmiş, bunun 139.898.075 TL’si harcanmıştı.   
Kabakça (Çatalca) Tren İstasyonu, Restorasyon öncesi




Üç otomobilin önünden ve ardından polis muhafazası altında giden araçlar (kafilenin bagajları, 13 parça çanta, valiz ve sandıklardan oluşuyor, en hafifi 5, en ağırı 49 kilo olmak üzere toplam 725 kilo geliyordu) ile uzun bir konvoy halinde yol alan kafile Edirnekapı’ya vardığında gün ağarmaya başlamış, Kabakça (Çatalca) İstasyonu’na yol şartlarının kötülüğü nedeniyle ve arada iki üç mola vererek ancak öğleden sonra varılabilmişti. Dürr-i Şehvâr, yıllar sonra 1948’de Hindistan’da “Doğan” ismiyle yayınladığı hatıralarında o yolculuğu şöyle tanımlamıştı;

“...Çatalca’ya giden gayet bozuk bir yoldan geçiyorduk. Bazen bir çamur kitlesinin içine girerek kalıyor, bazen de çukurlardan geçmek kabil olamadığından bekliyorduk. Bizimle gelen polisler taşlar koyarak yolu biraz düzelttikten sonra ancak devam edebiliyorduk. Saat on bire doğru ismini hatırlayamadığım bir yerde, sahilde oturduk ve getirdiğimiz biraz soğuk yemekle iktifâ ettik...” 

Tren gelene kadar kafile Rumeli Demiryolları Şirketi amirinin istasyonun üst katındaki dairesinde ağırlanmış, akşam Sirkeci’den 9,5’da hareket eden Simplon Orient Ekspres ancak geceyarısına doğru İstasyona girebilmişti.
Kabakça (Çatalca) Tren İstasyonu, Restorasyon sonrası
Vali Ali Haydar Yuluğ, yolcular trene binerlerken Abdülmecid Efendi’ye büyükçe bir zarf takdim etmişti. Zarfın içerisinde kafilenin İsviçre Konsolosluğunca vizelenmiş ve sadece gidişe mahsus pasaportları ve daha küçük bir zarf içerisine konmuş, 2000 Sterlin (15000 TL) kadar bir para çıkmıştı. TBMM, Abdülmecid Efendi ve maiyetindekilere 20.000 Sterlin verilmesini benimsemiş, 2000’in seyahatin başlangıcında geri kalan 18.000 sterlinin ise dokuz taksit halinde ödenmesini belirlemişti. Ancak bu 18.000 sterlin’lik ödenek, sakıt Halife söz vermiş olmasına rağmen, İsviçre’ye vardıktan birkaç gün sonra görüşmek isteyen Avrupa’lı gazetecilere Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kararını saymadığını, kendisinin halen İslam Dünyası’nın halifesi olduğunu ve kendisini halife olarak kabul edecek İslam Devletlerinden birine yerleşmek istediğini beyan eden talihsiz demeci nedeniyle de kesilmiş, ödenmemişti. Ayrıca bu demece hiçbir İslam Devleti itibar etmemiş, davette bulunmamıştı.
Yolculuğun 014645 numaralı ve 4 Mart 1924 tarihli tren Wagon-Lits bileti.
Kafile adına tek bir bilet düzenlenmiş ve 1-2, 3-4, 5-6, 7-8, 11-12, 13-14, 15-16 ve 17 numaralı 8 adet kompartımana dağıtılarak yerleştirilmişti. Abdülmecid Efendi 17 numaralı kabine tek başına yerleştirilmişti. Bilet İstanbul-Brig arası için kesilmişti. Aynı trende ayrıca iki de Türk güvenlik memuru seyahate eşlik etmişti.



Abdülmecid Efendi, İsviçre’ye gitmek üzere bindirildiği tren Cisr-i Mustafa Paşa (Bulgaristan’ın Türkiye ve Yunanistan sınırında, Meriç Nehri kıyısındaki Svilengrad kasabası) İstasyonuna vardığında gazetecilere,
“...yabancıların ihtiraslarına alet olmayacağını ve zamanını güzel sanatlarla ilgilenerek geçireceğini...”
belirten bir beyanat vermişti.
Cisr-i Mustafa Paşa / Svilengrad kasabası
Abdülmecid Efendi ve beraberindekileri taşıyan Simplon Orient Ekspres 6 Mart günü Macaristan topraklarına girmiş, tren su almak için bir istasyonda bir müddet oyalanmıştı. O sırada trenin penceresinden etrafı seyreden Abdülmecid Efendi uzaklarda bir cami ve minaresini görmüş, eline kalem kağıt alıp o manzarayı kağıda aktarmıştı. Karakalem resmin altındaki tarih, trenin yolculuk başladıktan iki gün sonra 6 Kasım 1924’de Macaristan’a vardığının da kanıtıdır. Abdülmecid Efendi bu karakalem çalışmanın sağ alt köşesine “Ecdadımın muzafferan geçtiği bu topraklardan, menkub (gözden düşmüş) olarak geçmekteyim” notunu düşmüş ve imzalamıştı.
Abdülmecid Efendi’nin trenle Macaristan’dan geçerken,
trenin istasyonda durmasından yararlanarak yaptığı karakalem çalışma.
Yolculuk İsviçre’nin hudut istasyonu Brig’e (bilet de İstanbul-Brig olarak düzenlenmişti) kadar sorunsuz geçmiş, ancak Simplon tünelinde tren durdurulmuş ve İsviçre’nin İstanbul Konrsolosluğu vize vermiş olsa da Federal Hükümet tarafından gümrük memurlarına daha önceden haber verilmediği için Bern’den telefon ile talimat alana dek tren tünel içerisinde bekletilmişti. Çok uzun sürmemiş hudut çavuşuna Bern’den talimat verilmiş ve tren yoluna devam edebilmişti. Kafile İsviçre’de nerede ineceğini dahi bilmiyordu, Simplon Orient Ekspres İsviçre’nin güneyinden geçiyordu, halkının genel olarak fransızca konuşması nedeniyle ve daha önceden bildiği için Ömer Faruk Efendi Montrö (Montreaux) yakınlarındaki Territet kıyı kasabasında 1887 yılında yapılmış olan ve “Grand Hôtel” (Büyük Otel) olarak bilinen Grand Hôtel des Alpes’e yoldan telgraf çekerek yer ayırtılmasını istemişti.  Pyotr Ilyich Tchaikovsky, Leo Tolstoy gibi ünlülerin, siyasetçilerin, kraliyet ailesi üyelerinin ve soyluların kaldığı bu otelde, 19 Kasım 1922 tarihinde aralarında İsmet İnönü’nün de yer aldığı Türk Heyeti, İtalyan Diktatör Benito Mussolini, Fransa Başbakanı Raymond Poincaré ve İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon ile Lozan görüşmeleri öncesinde kalmışlardı.
Montreaux-Territet Grand Hôtel des Alpes
Montreaux-Territet Grand Hôtel des Alpes, terası ve hakim olduğu Léman Gölü manzarası
“Le Calife en Exil” (Sürgündeki Halife) başlığıyla çıkan
15 Mart 1924 tarihli L’illustration Dergisi kapağında
Abdülmecid Efendi, Montreaux-Territet Grand Hôtel des Alpes terasında, geri planda parmaklıklara dayanmış olarak kızı Dürr-i Şehvâr görünmektedir.
Kafileyi Territet istasyonunda 1890 yılında
İstanbul Feriköy’de, Sultan II. Abdülhamid’in izniyle bir bira fabrikası kuran İsviçreli Adolf Bomonti ailesi karşılamıştı.
İstanbul Feriköy Bomonti Bira Fabrikası
İlk günler hem otel yatağı çok yumuşak olduğu hem de yerini yadırgadığı için rahat edemeyen ve uyuyamayan Abdülmecid Efendi’nin döşeğinin altına uzun latalar yerleştirilerek sertleştirilmesi sağlanmıştı. O hafta Grand Hôtel des Alpes Avrupa basınının ilgi odağı olmuştu.



Ömer Faruk Efendi’nin eşi Sabiha Sultan ve kızları Neslişah ve Hanzade Sultan, daha sonraki günlerde başka bir tren ile gelmişler, Ömer Faruk Efendi onları istasyonda karşılayıp otele getirmişti. O sırada henüz üç yaşında olan Ömer Faruk Efendi’nin kızı Fatma Neslişah Sultan İstanbul’da binecekleri treni beklerken bir perdenin arkasına saklanarak, “Ben eve dönmek istiyorum” diye ağlamıştı.
Abdülmecid Efendi ve kızı Dürr-i Şehvâr ile Territet’te yürüyüş yaparken.
Abdülmecid Efendi yürüyüş sırasında
Léman Gölü manzarasını izlerken.
Abdülmecid Efendi, yürüyüş sırasında
Léman Gölü manzarasını izlerken.
Grand Hôtel des Alpes otelinde yedi ay konaklayan, Abdülmecid Efendi yabancı basın ve misyon temsilcileri ile görüşmeler dışında zamanını resim yaparak geçirmişti. Otelin haftada 100 sterlini geçen masraflarının yüksekliği nedeniyle ilk ay geçtikten sonra maddi sıkıntılar başlamış, Abdülmecid Efendi özel katibi Salih Keramet Nigâr’ı yardım istemek ve Fransa ve İngiltere’deki İslam ülkeleri büyükelçileriyle görüşmek üzere Paris ve Londra’ya göndermişti.

Haydarâbâd nizamı Mir Osman Ali Han’ın Abdülmecid Efendi’ye ayda 300 sterlin maaş bağlandığını bildiren fermanı ve Abdülmecid Efendi’nin Teşekkür Mektubu
Ancak uzun çabalar sonucunda 10 Temmuz’da, dünyanın sayılı zenginlerinden Haydarabad Nizamı Mir Osman Ali Han kendisine aylık 300 sterlinlik tahsisat bağlanmasını kabul etmişti.
Haydarabad Nizamı Mir Osman Ali Han (VII. Asaf Şah)
(1886-1967)
Ayrıca Abdülmecid Efendi’nin zor durumda olduğunu öğrenen Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu ve Hidiv İsmail Paşa’nın oğlu Hasan Paşa’nın damadı olan Mısır Prensi (Omar Toussoun) Ömer Tosun Paşa, başkanlığını yaptığı bir yardım heyeti vasıtasıyla Abdülmecid Efendi’ye Türkiye’den ayrılırken kendisine verilen tahsisatın üç katı bir havale çıkartmıştı.


Mısır Prensi Ömer Tosun Paşa
(1872 -1944)
Bu bir rahatlama sağlamış olsa da otel yine masraflıydı ve Abdülmecid Efendi otel yaşantısından sıkılmıştı. Ayrıca Léman Gölünün nemli havası da sağlığına iyi gelmediği için Fransa’nın Nice kentine taşınmaya karar vermişlerdi. Abdülmecid Efendi önce iki katibini, Hüseyin Nakip (Turahan) ve Salih Keramet Nigâr beyleri Nice’e göndermiş, kentin ve havasının kendisine uygun olup olmadığını anlamalarını ve uygun bir ev bulmalarını istemişti. Şehri araştıran ve havasının da Abdülmecid Efendi’ye uygun olduğuna karar veren katipler, zenginlerin ve soyluların yaşadığı Cimiez semtinde bir villa bulmuşlardı.
Abdülmecid Efendi ve ailesi 5 Ekim 1924’de yedi aydır yaşadıkları Territet’deki Grand Hôtel des Alpes’den ayrılmış, geceyi Cenevre’de bir otelde geçirdikten sonra ertesi gün Nice’e varmışlardı.  

 Abdülmecid Efendi ailesi, 6 Ekim 1924’de Nice kentinin yüksek tabakasının ve diğer sürgün hanedan mensuplarından bazılarının da oturduğu Cimiez bölgesi, 4. Bulvarda, 1854 yılında Vosges’li zengin bir sanayici tarafından yaptırılmış olan, 167 metrekare büyüklüğünde ana dairesi, 3 yatak odası, terası, garajı ve açık otoparkı, 4 metre tavan yüksekliği ve yakındaki parka doğrudan erişimi olan toplam 230 metrekarelik Villa Xoulces’e yerleşmişlerdi.
Villaya adını veren Xoulces, Fransa’nın Vosges bölgesinde Lorraine’de akan küçük ama debisi yüksek bir nehirdir. Ren nehrinin bir alt kolu olan Moselotte nehrinin bir koludur.
Abdülmecid Efendi, Villa Xoulces’e yerleştikten sonra özel katibi Salih Keramet Nigâr görevini bitmiş sayarak Abdülmecid Efendi ve ailesinden izin isteyerek veda etmiş, 14 Ekim 1924 günü akşamı İstanbul’a hareket edecek Tadla Vapuruna yetişmek üzere Nice’den ayrılmıştı. Ancak Salih Keramet Nigâr Bey, Abdülmecid Efendi’nin umumi vekili sıfatıyla Türkiye’deki emlakı ve diğer işleriyle yine de sonuna kadar o uğraşmıştı.
Abdülmecid Efendi ve kızı Dürr-i Şehvâr Nice’de
Villa Xoulces’in, Abdülmecid Efendi ve ailesi’nden önce yine ünlü ve soylu konukları olmuştu. Büyük bir tesadüftür ki, Abdülmecid Efendi’nin Bağlarbaşı Köşkü’nü yaptırmış olan ve 1895’de İstanbul’da vefat eden, Mısır’ın ilk Hidivi İsmail Paşa’nın dul eşi Neşedil Kadınefendi (1857-1924) Abdülmecid Efendi ve ailesinden önce Villa Xoulces’in kiracısı olmuştu.

İKİ MEKTUP ZARFI, İKİ ÜNLÜ DEVLET ADAMI VE TEK BİR ADRES.
Solda, 1927 yılında A.M. inisiyali (Abdül Mecid) taşıyan ve “Villa Xoulces, Cimiez, Nice-France” gönderici adresi taşıyan ve Abdülmecid tuğralı damga ile mühürlenmiş zarf Abdülmecid Efendi’nin yazıp gönderdiği bir mektuba aitt zarftır. Sağda ise daha eski tarihli, Monsieur E. Venizelos adını, “Villa Xoulces 4. Brd. de Cimiez, Nice” gönderici adresini taşıyan zarf da Yunanistan’ın eski Başbakanlarından 
Elefthérios Kyriákou Venizélos’un (1864-1936) yazıp göndermiş olduğu bir mektup zarfıdır.
Elefthérios Kyriákou Venizélos, Villa Xoulces’in merdivenlerinde.

1915’te İzmir’i işgal ettirmiş, “megalo idea (büyük ülkü)” siyasetinin savunucusu

Elefthérios Kyriákou Venizélos 12 Ocak 1934’te;

“...Türkiye'yle sürekli devam eden anlaşmazlıkların neticesinde asırlarca kanlı savaşlara sürüklenmiş olan biz Yunanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun halefi olan bu ülkede gerçekleşen derin değişikliğin etkilerini ilk hissedenler olduk.

Küçük Asya Felaketi'nden hemen sonra, savaştan bir ulus devlet olarak çıkmış olan yeniden doğan Türkiye'yi anlama fırsatını fark ederek ona, elimizi uzattık ve o da samimiyetle karşılık verdi.

Samimi barış arzusuyla dolu olduklarında en derin farklılıklara sahip halkların bile tekrar yakınlaşabileceklerini gösteren bu yeniden birbirimize yakınlaşma faaliyeti hem iki ülke için hem de Yakın Doğu'daki barışı sürdürmek için faydalı oldu.

Barışı tesis etmek için yapılan bu paha biçilmez katkıyı gerçekleştiren kişi elbette Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'dır.

Bu yüzden, 1930 Yunanistan Hükümeti'nin lideri olarak, Yunan-Türk anlaşmasının imzalanmasının Yakın Doğu'nun barışa doğru yürüyüşünde yeni bir dönemi başlattığı şu zamanda, Mustafa Kemal Paşa'nın Nobel Barış Ödülü'ne sahip olmanın ayırt edici itibarıyla ödüllendirilmesini teklif etmekten onur duyarım.”

diyerek, Mustafa Kemal Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne aday göstererek,

Nobel Barış Ödülü Komitesi’ne başvurmuştu.
Elefthérios Kyriákou Venizélos, oğlu Sophocles Venizélos (1894-1964) ve eşi Aikaterini “Kathleen” (Emmanuel) Zervoudachi (1897- ) Villa Xoulces’in merdivenlerinde.
Oğul Sophocles Venizelos daha sonra 1950 yılında Başbakan yardımcılığı, 1950-51 yıllarında da aralıklı olarak iki kez Yunanistan Başbakanlığı yapmıştı.

Günümüzde Villa Xoulces



Günümüzde Villa Xoulces.
Villa bugün bir Emlak Komisyoncusunun ilanında 1.090.000 Amerikan Dolarına satıştadır. 




Zarfın üzerindeki balmumu mührün üzerine damga ile basılmış
Abdülmecid Efendi’nin tuğraya benzeterek yaptığı imzası.
Zarfın üzerindeki büyük mavi çarpı işareti, mektubun kayıtlı bir posta ile gönderildiğinin işaretidir.
Abdülmecid Efendi’nin “Halife-i Resûl-i Rabbü’l-âlemîn Abdülmecid ibn Abdülâziz Han” sıfatı ile tuğra şeklinde attığı imzası.
19 Haziran 1944’te Paris’te yazmış olduğu bir mektuba II. Abdülmecid olarak,
Latin alfabesiyle atmış olduğu imzası.
Abdülmecid Efendi, Villa Xoulces’e yerleşirken 
çok da iyi anlaşamadıkları oğlu Ömer Faruk Efendi, eşi Sabiha Sultan, kızları Neslişah ve Hanzade, Villa Xoulces’den çok da uzak olmayan ve satın alınmasında Sabiha Sultan’ın katkı koyduğu, 53. Bulvardaki “Palais Prince de Galles” binasının 6. katında 129 metrekarelik büyük ve lüks bir daireye taşınmışlardı.
Abdülmecid Efendi, Villa Xoulces’in önünde kızı Dürr-i Şehvâr,
torunları Fatma Neslişah, Zehra Hanzade ve kucağında yeni doğduğu belli olan
Necla Hibetullah ile birlikte. Necla Hibetullah 15 Mayıs 1926 doğumlu olduğuna göre
bu fotoğraf 1926’nın yaz aylarında çekilmiş olmalıdır.
Ömer Faruk Efendi ailesi bir süre sonra finansal sorunlar yaşamaya başlamış, Abdülmecid Efendi’nin yapmış olduğu aylık destek de yeterli kalmayınca Cimiez’den biraz daha uzakta ve oturdukları bu lüks ve büyük daireden hem daha küçük hem de daha mütevazi bir daireye kiracı olarak geçmişlerdi. Diğer dairelerini de Abdülmecid Efendi’nin yaptığı desteğin karşılamaya yetmediği giderlerinde kullanmak üzere satmışlardı.
Abdülmecid Efendi, torunları Neslişah ve Hanzade Sultanlar ile Nice’de
Palais Prince de Galles binasındaki Ömer Faruk Efendi ve Sabiha Sultan’ın dairelerinde.
Abdülmecid Efendi ve ailesi dışında yine yurtdışına sürgüne gönderilmiş Osmanlı hanedanından, Sultan II. Abdülhamid’in kızı Zekiye Sultan (1872-1950) ve eşi Gazi Osman Paşa’nın oğlu Ali Nureddin Paşa, Sultan II. Abdülhamid’in kızı Fatıma Naima Sultan (1875-1945) ve eşi İşkodralı Celâleddin Paşa, Sultan V. Murad’ın kızı Fehime Sultan ve eşi Mahmud Behçet Bey, Sultan Abdülmecid’in torunu İbrahim Tevfik Efendi’nin kızı Arife Kadriye Sultan (1895-1933) ve eşi Mehmed Osman Raşid gibi bir çok aile de Villa Xoulces’in bulunduğu Cimiez bölgesinde yaşamıştı. 
Ortaköy sahilinde bir zamanlar Sultan II. Abdülhamid’in kızı Zekiye Sultan’ın yaşadığı,
Hatice Sultan ve Fehime Sultan yalılarının yanında yer alan yalısı.
Yanındaki Hatice Sultan Yalısı ile birlikte, iki yalı günümüzde restore edilmektedir.

Bir zamanlar çoğu boğaz kıyısındaki muhteşem yalılarında debdebe içerisinde yaşayan bu hanedan üyelerinin çoğu hayatlarının geri kalanını büyük sıkıntılar içerisinde geçirmiş, hatta kira parası dahi ödeyemeyecek durumlara düşmüşlerdi.
Sultan V. Murad’ın kızı Fehime Sultan
(1875-1929)
Sürgün edilen hanedan üyelerinden Sultan V. Murad’ın kızı Fehime Sultan ve eşi Mahmud Behçet Bey, önce Viyana’ya ardından Nice’e yerleşmişler, Mahmud Behçet ticaret yapmak bahanesiyle Fehime Sultan’ın mücevherlerinin ve amcası Sultan II. Abdülhamid’in düğün hediyesi olarak hediye ettiği Ortaköy’deki yalısının satışından elde ettiği bütün parasını alarak, Rue de Congrés’de bir bakkal dükkânının önünde, Türk usulü dondurma satmaya başlamış, elindeki parayı batırınca da, bakkal dükkânında tanıdığı Fransız bir tezgâhtar kızla beraber Fehime Sultan’ı terk ederek kayıplara karışmıştı. Yalnız ve parasız kalan çaresiz Fehime Sultan sonrasında çok zor günler geçirmiş, 15 Eylül 1929’da da açlık ve sefalet içerisinde hayatı sona ermişti.
Abdülmecid Efendi, Villa Xoulces’e çok yakın olan
antik Cimiez Roma Tiyatrosunun harabelerinde.
Abdülmecid Efendi fotoğrafın arkasına kendi el yazısı ile şu notu düşmüş;
“İkametgâhının yanında bulunan bir arena. Romalıların malum tiyatrolarında insanları hayvanlarla mücadele ettirdiler. Bütün hayatı böyle mücadelelerle geçirdim...”
Günümüzde Cimiez Antik Roma Tiyatrosu.
Bir süre sonra Abdülmecid Efendi ve ailesi hem kiranın çok yüksek olması, hem de çocuklarının ve torunlarının uzun zamandır kendileri ile birlikte yaşamamaları yüzünden, onlara artık fazla büyük gelen Villa Xoulces’den taşınmaya karar vermişlerdi. Denize (Baie des Anges-Anges Körfezi) uzak, ancak şehir manzaralı, bulutların altında, ağaçlıklar arasında, bugün artık ayakta olmayan sade ve güzel dekore edilmiş yeni taşındıkları bu konağın adı, “Palais Carabacel”di, ancak adı saray da olsa bu yeni ev bir saray değil, sadece büyük bir bahçe içerisinde eski moda büyük bir konaktı. Bahçesinin girişinde iki adet aslan heykeli olan bu yeni konağın İtalyan sahibi, dinine bağlı bir adamdı ve konağın önüne iki adet mermer melek heykeli yerleştirmişti. Aile başlangıçta bunu garipsemişse de, Abdülmecid Efendi kiracı oldukları için o heykelleri kaldırtmak yerine, önlerine onları gizleyebilmek adına iki adet manolya ağacı diktirtmişti. Ağaçlar kısa sürede büyümüşler ve o mermer melekler artık görünmez olmuştu.
Evin girişinde en dikkat çekici olan iki kollu ve kanat gibi açılarak yukarı kata çıkan küpeşteleri dahil tümüyle cilalanmış mermerden bir merdivendi. Merdiven yuvasının bitimindeki boşluğa büyük bir Saint George (Aziz Corc ya da Aya Yorgi) vitrayı yerleştirilmişti. Abdülmecid Efendi bu sorunu da vitrayın önüne ısmarladığı büyük bir boy aynasını koydurup, onun da önüne başlarının üzerindeki sepetler içinde birşeyler taşıyan, abanoz ağacından ve gözleri fildişi olan iki siyâhi erkek heykeli yerleştirterek çözmüş, böylelikle vitray daha az görünür hale gelmişti.
Abdülmecid Efendi, kızı Dürr-i Şehvâr ve özel katibi Hüseyin Nakip (Turahan) Bey,
Nice’in Akdeniz sahili boyunca uzanan ünlü “Promenade des Anglais” gezinti yolunda.





Veliaht-ı Saltanat Devletlû, Necabetlû Abdülmecit Hazretleri’nin
Kâtib-i Hususiyeleri
Gazi Turahanzâde
Hüseyin Nakip

Abdülmecid Efendi’nin “Kâtib-i Hususiye”si (özel katibi)
Hüseyin Nakip (Turahan) Bey’in kartviziti.
Hüseyin Nakip Bey, Gazi Turahan ahvadındandır.
Gazi Turahan Bey, Sultan II. Murad’ın damadı Sultan II. Mehmed Fatih’in eniştesi Paşa Yiğit Bey’in oğludur. Ünvanı “Mora Fatihi”dir. Yunanistan’ın aşama aşama fethinde en büyük rolü oynayan Serhat Beylerinin, Türk Akıncı Kumandanıdır. Aile Turahanoğulları adını da burdan almıştır. Gazi Turahan Bey Pardişah I. Murad tarafından Paşayiğit Bey'e yurt olarak verilen Edirne Uzunköprü’nün Kırkkavak Köyü’nde doğmuştur. Hüseyin Nakip Bey’de o ailenin torunlarındandır.

Abdülmecid Efendi’nin çok sevdiği ve hiç 
yanından ayırmadığı, hem güzelliği, hem de almış olduğu iyi eğitim nedeniyle dikkat çeken Dürr-i Şehvâr için, birçok kaynakta o sırada birçok talibinin ortaya çıktığı yazılsa da, bu mantığa uygun değildir. Zira o tarihte, taliplerden İran Şahı Rıza Şah’ın oğlu 1919 doğumlu Muhammed Rıza Pehlevi o sırada 12, diğer talip Mısır Kralı I. Fuad’ın 1920 doğumlu oğlu Faruk ise henüz 11 yaşındadır.
Halbuki Dürr-i Şehvâr, bahsedilen o tarihte
17 yaşında bir genç kızdır. 

Dürr-i Şehvâr, 17 yaşında.

17 yaşındaki Dürr-i Şehvâr’a Haydarabad Nizamı Mir Osman Ali Han, oğlu Berar Prensi Azam Şah (Hidayet) için talip olmuştu ve Abdülmecid Efendi de bu evliliğe onay vermişti. Evlilik hazırlıkları için Nice’e gelen Azam Şah’ın yanında erkek kardeşi Muazzam Şah da vardı ve o sırada Nice’de yine sürgünde olan Sultan V.Murad’ın en büyük oğlu Şehzade Mehmed Selahâddin Efendi’nin kızı Âdile Sultan ile Damad Moralızâde Salaruddin Bey’in 15 yaşındaki kızları Nilüfer Hanımsultan’ı görmüş, beğenmiş ve babasından onu eş seçebilmek için izin istemişti. Haydarabad Nizamı Mir Osman Ali Han da diğer oğlu Muazzam Şah (Şecaat) için Hanedanın büyüğü olan Abdülmecid Efendi’den Nilüfer Hanımsultan’ı da istemişti.



Enteresan olan, birçok kaynak tarafından o gün

Dürr-i Şehvâr’a talip olduğu iddia edilen,

İran Şahı Rıza Şah’ın oğlu Muhammed Rıza Pehlevi ile, diğer talip olduğu iddia edilen Mısır Kralı I. Fuad’ın kızı Fevziye Fuad

16 Mart 1939’da evlenmişlerdi. 

Abdülmecid Efendi kızı Dürr-i Şehvâr ve damat adayı Azam Şah ile birlikte.
Böylelikle 12 Kasım 1931 Perşembe günü Abdülmecid Efendi’nin başkanlığında ve Nice’deki evinde çifte nikah kıyılmış, Dürr-i Şehvâr ile Azam Şah ve Nilüfer ile Muazzam Şah çiftinin düğünleri yapılmıştı. Bu nikahtan sonra Haydarabad Nizamı Mir Osman Ali Han’ın Abdülmecid Efendi’ye aylık olarak ödediği tahsisatı arttırmıştı. 500 sterline çıkartılan bu tahsisat Abdülmecid Efendi’nin yaşadığı ekonomik sıkıntıyı gidermişti. 
Dürr-i Şehvâr ve Nilüfer’in nikah törenlerinde.
Abdülmecid Efendi, Dürr-i Şehvâr ve Nilüfer’in düğünlerinde.
Ömer Faruk Efendi’nin kızları Neslişah ve Hanzade de nedimeler arasında.
Yeni evli iki çift, nikahtan sonra Haydarabad’a gitmiş ve göl kıyısında bulunan Bella Vista Sarayı’nda yaşamaya başlamışlardı. Dürr-i şehvâr Sultan’ın annesi Atiye Mehisti Kadınefendi de onlarla birlikte Haydarabad’a gitmişti.

Berrar Prensesi Dürr-i Şehvâr
Berrar Prensesi (Begüm Sahiba) Dürr-i Şehvâr, 1933
Zümrüt yeşili gözleri, uzun boyu, kendine has giyim tarzı ve bilgi birikimiyle Dürr-i Şehvâr,
dünyaca tanınan, bilinen ve saygı duyulan bir kişilik haline gelmişti. 

Dürr-i Şehvâr ile Azam Şah’ın iki oğulları olmuş, 6 Ocak 1933’te Mukarram Bereket Ali Şah,
27 Şubat 1939’da Muffakham Keramet Ali Şah dünyaya gelmişti.
Berrar Prensesi Dürr-i Şehvâr ve Azam Şah, Haydarabad’da Bella Vista Sarayı önünde.
Dürr-i Şehvâr 1947, Haydarabad Bella Vista Sarayı, Cecile Beaton.
Fotoğraf Londra’da National Portrait Gallery ve Imperial War Museum’da sergilenmektedir.
Bombayla yaralanmış 3 yaşındaki Eileen Dunne fotoğrafı, Cecille Beaton
Efsane Holywood starı Greta Garbo fotoğrafı,
Cecille Beaton
20. yüzyılın tanınmış fotoğrafçılarından, aynı zamanda yazar, ressam, illüstratör, karikatürist ve ödüllü bir dekor ve kostüm tasarımcısı olan, Life Dergisi’ne kapak olan bombayla yaralanmış 3 yaşındaki Eileen Dunne fotoğrafı ve özellikle 1927-56 yılları arasında Vogue Dergisi için çektiği kapak fotoğrafları, birçok ünlü siyasetçi, yazar, sanatçı, yıldızın portreleri yanısıra, sevgilisi Greta Garbo’nun fotoğraflarıyla tanınan Cecil Beaton (1904-1980) 1944 yılında Bombay’a yaptığı savaş ziyareti sırasında Dürr-i Şehvâr’ı ziyaret etmiş, onun Haydarabad’daki Bella Vista Sarayı’nın terasında, beyaz bir sari içerisinde fotoğrafını çekmişti. Cecile Beaton, Dürr-i Şehvâr’ın duygusal bakışlarından, yarattığı sükunet ve huzur ortamından, felsefe ve edebiyata olan düşkünlüğünden, birçok dili kullanmaktaki ustalığından ve zevkindeki Osmanlı mükemmelliyetçiliğinden çok etkilenmişti. Sarayın dışarısındaki savaş görüntüleriyle tezat oluşturan bu fotoğraf diğer fotoğrafları ile birlikte Life Dergisi’nde de yayınlanmıştı.
1950 yılında Haydarabad’ın iki güzel Begüm Sahiba’sı,
Dürr-i Şehvâr ve Nilüfer
Bulgar ressam Boris Georgiev (1888-1962) tarafından karton üzerine
kalem ve tempera kullanılarak yapılmıştır.
Nilüfer Sultan (1916-1989)
1951 yılında eşi Muazzam Şah’tan boşanmış ve Paris’te yaşamaya başlamıştı. Çiftin çocukları olmamıştı. 1963 yılında Amerikalı savaş kahramanı, aynı zamanda da yazar ve film yapımcısı olan Edward Julius Pope ile ikinci evliliğini yapmış, 12 Haziran 1989’da Paris’te 73 yaşında hayata gözlerini yummuş, Bobigny Müslüman Mezarlığı’na annesi Âdile Sultan’ın yanına defnedilmişti.
1948 yılında Hindistan Haydarabad’ı işgal edince eşinin ailesinin Haydarabad’daki saltanatı sona ermişti. Dürr-i Şehvâr 1954 yılında eşi Azam Şah’tan boşanarak Londra’ya yerleşti.
Bu arada Osmanlı Hanedanı için Türkiye’ye dönüş izni 1952 yılında kadın üyeler için, 1974 yılında da erkek üyeler için çıkmıştı. Bundan yararlanan Dürr-i Şehvâr 1952 yılından sonra aralıklarla Türkiye’yi ziyaret ediyor, özellikle yaz aylarını ağabeyi Ömer Faruk Efendi’nin kızı, yeğeni Hanzade Sultan’ın Kuşadası’ndaki evinde geçiriyordu.   
Dürr-i Şehvâr, 7 Şubat 2006’da Londra’da vefat etmiş,
Londra’ya 2 saat uzaklıktaki Brookwood Mezarlığı’nda,
1966’da vefat eden annesi Atiye Mehisti Hanım’ın kabrinin yanına defnedilmişti.
Hindistan’da İngiltere adına çalışan ve Philip Woodruff takma adıyla yazdığı “The Men Who Ruled India”- Hindistan’ı Yöneten Adam adlı iki ciltlik kitabın yazarı Philip Mason (1906-1999),
Dürr-i Şehvâr’ı;
“kimsenin yok sayamayacağı ve küçükseyemeyeceği, özünde ve anlatılması imkansız ölçüde emperyal hakim bir kişilik, cömert ruhlu, zarif ve duru görünümlü, kestane saçlı bir kadın”
diyerek betimlemiş ve;
“...eğer kader öyle isteseydi, dünyanın muazzam kraliçelerinden birisi olabilirdi...”
diye de eklemişti.
Haydarabad’ın bağımsızlığı konusunda 1946 yılında Haydarabad’a gelerek Azam Şah ile görüşen İngiliz siyasetçi Walter Monckton ise,
o görüşme sırasında tanıştığı Dürr-i Şehvâr’ı;
“...huzurlu fakat bir o kadar da azimli ve metanetli, girdiği her odaya hükmeden
bir kadın...”
olarak betimlemişti.  
Yolcu Gemisi, Abdülmecid Efendi
Abdülmecid Efendi Nice’de yaşadığı sırada
günlerini, kentin değişik noktalarından yaptığı manzara resimleri ile geçirmeye başlamıştı. 1939’da yaptığı “Un Coin du Marché de Nice” (Nice Çarşısından bir Köşe) adlı tablosu ile bir kez daha Paris’te “Le Salon de Paris” Salon Sergisine katılmıştı.
Abdülmecid Efendi, Nice’de yaşadığı yıllarda.
“Devletlü ismetlü kerimem Naciye Sultan hazretlerine yadigârım.
25 Safer 1346 (24 Ağustos1927)
Emine Naciye Sultan, Abdülmecid Efendi’nin amcası Şehzade Süleyman Efendi’nin kızı
ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın eşidir; 1918’de Almanya’ya göç etmiş, Enver Paşa’nın
4 Ağustos 1922’de vefatından sonra onun vasiyetine uyarak Enver Paşa’nın erkek kardeşi Mehmet Kamil Killigil ile evlenmiş, 4 Aralık 1957’de vefat etmiştir.
Enver Paşa’nın vefatından sonra 1923 yılında Naciye Sultan ve Mehmet Kamil Killigil’in nikahlarını Halife Abdülmecid Efendi kılmıştı. Naciye Sultan bu evlilik için;
“Çocukların hayatta hamiye, güvenecek birine ihtiyaçları vardı. Onlar için hiç şüphesiz en yakın ve müşfik insan ise amcaları idi. Enver Paşa’nın küçük kardeşi Kamil Bey’le evlenmeye karar verdim.” demişti.
Nice’den sonra Haziran 1939’da sağlık sorunları nedeniyle Paris’e taşınan ve Arc de Triomphe’in (Zafer Takı) olduğu Place de l’Étoile (Etual Meydanı) yakınlarında Mareşal Maunoury Caddesi (Avenue du Maréchal Maunoury) üzerinde, Boulonge ormanlarına (Parc bois de Boulogne) bakan 15 numaradaki köşkü kiralayarak yerleşen Abdülmecid Efendi, arada bir Monako’ya gitmişse de, vefatına kadar da Paris’te yaşamaya devam etmişti.
12 Aralık 1941 tarihinde Abdülmecid Efendi’ye 15 Nisan 1942 tarihine kadar verilmiş,
ancak 10 Mart 1942’de geçerliği bitecek olan Araç Ruhsatı.
Ruhsat, Nazi kartallı Alman Askeri İdaresi’nin Hizmet Damgasını taşımakta.
Ruhsatta Abdülmecid Efendi’nin ikamet adresi de çok açık ve sarih olarak belirtilmiş;
Paris’te günlerini yine ibadet, resim ve musiki ile meşgul olarak geçiriyor, müze, kütüphane ve resim sergilerini ziyaret ediyor, Paris’te edindiği Fransız dostları ile buluşuyor, uzun uzun edebi sohbetlerde bulunuyor, özellikle Komedi Fransez’in (Comédie-Française) klasik temsillerini kaçırmıyordu. Abdülmecid Efendi, Türkiye Cumhuriyeti ve Türkiye’nin yeni rejimi aleyhinde tavır almaktan ve özellikle de beyanat vermekten dikkatle kaçınıyordu. Güzel tablolara olan merakı nedeniyle nerede nadide bir sanat eseri tablo bulursa alıp, koleksiyonunu zenginleştiriyordu. Paris’te yaşadığı dönemde bir Fransız sanatçı tarafından portresi yapılmıştı.
Abdülmecid Efendi, Fransız sanatçıya yaptığı portre için modellik yaparken.

Bu portrenin yapıldığı sırada çekilmiş bir fotoğrafı olmasına rağmen ne bu portrenin nerede olduğuna, ne de kim tarafından yapıldığına dair kesin emin olduğum bir bilgiye rastlayamadım.
Ancak 1939 yılında “Le Salon de Paris” (Paris Salon) Sergisine bir Abdülmecid Portresi ile katılmış olan ve aynı sergide hem sergi komitesi, hem de büyük jüri heyeti üyesi olan Fransız sanatçı Octave Denis Victor Guillonnet (1872-1967) olabilir.
Abdülmecid Efendi’nin Paris’te yaşadığı yıllardan bir fotoğrafı.
Yukarıdaki tablodaki haline çok benzemektedir.

10 Haziran 1940’dan beri Almanlar tarafından işgal edilmiş olan Paris’in geri alınması için, Fransız direnişçilerinin 19 Ağustos 1944 günü başlattıkları, yer yer sokak savaşlarına dönüşen mücadeleleri ve Gene­ral Charles De Gaulle’ün ısrarı ile Müt­tefik Orduları Başkumandanı General Eisenhower’in, 2. Zırhlı Tümen’i Paris üzerine yürüt­mesi ile, 25 Ağustos günü sona ermiş, Paris kurtulmuştu.

Bu büyük kargaşa arasında, Abdülmecid Efendi savaşın bitişini ve Paris’in kurtuluşunu görememiş, 23 Ağustos 1944 Çarşamba günü saat 11’de geçirdiği bir kalp krizi sonucu 76 yaşında hayata gözlerini yummuştu. O sırada oğlu Ömer Faruk Efendi Mısır’da, kızı Dürr-i Şehvâr ise Hindistan’daydı ve savaş nedeniyle Abdülmecid Efendi’nin vefatında yanına gelememişlerdi. Hüseyin Nakip Turahan Bey Abdülmecid Efendi’nin özel doktorunu çağırarak cenazeyi tahnit ettirmiş, namazını kılmış, naaşı bir araba ile, Abdülmecid Efendi’nin de sağlığında Bayram ve Cuma namazlarını kıldığı, I. Dünya Savaşı sırasında Fransız kolonilerinde Alman’lara karşı savaşan Müslümanların anısına Fransız hükümeti tarafından inşa edilmiş ve 1926’da hizmete girmiş olan, “Place du Puits de l’Ermite”dekiBüyük Paris Camii’ne (Mosquée de Paris) taşımışlardı.
Abdülmecid Efendi, Paris’te yaşadığı günlerde Bayram ve Cuma namazlarına gittiği
Büyük Paris Camii önünde Müslüman cemaat ile, 1942.
Şehsuvar Baş Kadın Efendi, Abdülmecid Efendi’nin vefatından yaklaşık bir yıl sonra hayata gözlerini yummuş ve günümüzde Fransa hükümetinin Fas’lılara armağan ettiği Bobigny Müslüman Mezarlığı’na defnedilmişti. Abdülmecid Efendi’nin vefatının ertesinde Atiye Mehisti Hanım da Haydarabad’a kızı Dürr-i Şehvâr’ın yanına gitmişti.
Büyük Paris Camii (Mosquée de Paris)
Abdülmecid Efendi’nin cenazesi, defnedileceği yer konusundaki belirsizlik nedeniyle tahnit edilmiş ve Büyük Paris Camii’nin bir odasında muhafaza edilmeye başlanmıştı. Abdülmecid Efendi sağlığında şehadet mertebesine ulaştığında uzaklaştırıldığı vatan topraklarında gömülmeyi vasiyet ettiği için, öncelikle kızı Dürr-i Şehvâr ve özel katibi Hüseyin Nakip Turahan Bey, onun bu son isteğini yerine getirmek adına Türkiye Cumhuriyeti nezdinde birçok girişimde bulunmuş, ancak bir sonuç alamamışlardı.
Sırf bu nedenle, yurtdışına çıkarılmış Osmanlı Hanedan mensuplarının Türkiye’ye girişlerinin yasaklanmış olmasına rağmen kızı Dürr-i Şehvâr, bir Osmanlı Sultanı sıfatıyla değil, Haydarabad Nizamı’nın gelini ve Berar Prensesi Begüm Sahibası sıfatını kullanarak, 12 ve 6 yaşlarındaki oğulları ile birlikte 20 Kasım 1945 Çarşamba günü uçakla Paris üzerinden İstanbul’a gelmiş, İngiliz Konsolosluğu tarafından karşılanmıştı. Bu hareketiyle Dürr-i Şehvâr, yurtdışına sürgün gitmiş olanlardan, giriş yasağına rağmen Türkiye’ye giriş yapmış ilk Osmanlı Hanedan mensubu olmuştu. Berar Prensesi, Yeşilköy Havaalanı’ndan otomobil ile doğruca İngiliz Konsolosluğu’na gitmiş orada bir süre istirahat ettikten sonra da Gümüşsuyu’na Park Otel’deki dairesine gitmişti.

21 Kasım 1945 Çarşamba günü Akşam Gazetesi’nde
“Prenses of Berar” başlığıyla Dürr-i Şehvâr’ın İstanbul’a geliş haberi.
Dürr-i Şehvâr, Dolmabahçe Sarayı’nda olduğunu öğrendiği Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşebilmek için ziyaretçi defterine adını kaydettirmiş, ancak İsmet İnönü onu iki gün sonra Savarona yatında bir öğle yemeğine davet etmişti. Ancak bu yemeğe katılan Dürr-i Şehvâr, başka misafirlerin de olması nedeniyle ziyaretinin mahiyetini açıklama fırsatı bulamamıştı. Bu yüzden Cumhurbaşkanı da onu o akşam Ankara’ya döneceğini belirterek, görüşme için Ankara’ya davet etmişti. 4 Aralık 1945 günü tren ile Ankara’ya giden Dürr-i Şehvâr, Çankaya Köşkü’ne çaya davet edilmiş, İsmet İnönü’nün annesi Cevriye Temelli hanım (1860-1959) ve eşi Mevhibe Hanım tarafından ağırlanmış, yine İsmet İnönü ile bir görüşme sağlayamadan köşkten ayrılmıştı. Dürr-i Şehvâr’ın, İstanbul’a dönüşünde onu Ankara Havaalanı’nda yolculamaya gelen İsmet İnönü’nün Özel Kalem Müdürü Haldun Derin, Berar Prensesi Dürr-i Şehvâr’a Abdülmecid Efendi’nin cenazesinin defninin kanuni bir hükme bağlı olduğu cevabını iletmişti.
22 Kasım 1945 Perşembe günü Akşam Gazetesi’nde
“Prenses of Berar’ın Ziyareti” başlığıyla
Dürr-i Şehvâr’ın İstanbul ziyaretinin ve verdiği demecin haberi.
Dürr-i Şehvâr, İstanbul’da bulunduğu sırada konakladığı Gümüşsuyu’ndaki Park Otel’de gazetecileri kabul ederek yaptığı görüşmede, seyahatinin gerçek nedeni ile ilgili bir bilgi vermemiş, bu seyahatinin Paris’te bulunan annesi Atiye Mehisti Hanım’ı ziyaret etmek arzusundan doğduğunu söyliyerek;
“On gün kadar Paris’te annemle beraber kaldım. Onu Hindistan’a alacağım. Annem, harb yılları içinde Paris’te çok sıkıntı çekti.”
demiş, babasından ve onun cenazesinden hiç bahsetmemişti, ya da bahsettiyse de bu basına yansımamış, yansıtılmamıştı.
 Dürr-i Şehvâr, bu konudaki çabalarından vazgeçmemiş, bu kez vekalet verdiği Salih Keramet Nigâr Bey aracılığıyla, babası Abdülmecid Efendi’nin naaşının Paris’ten alınıp İstanbul’da toprağa verilmesi için elinden geleni yapmıştı. Salih Keramet Nigâr Bey 18 Ekim 1946 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü’ne bir mektup yollamış ve isteklerini tekrarlamıştı. Ancak aldığı cevap, durumun henüz olgunlaşmadığı yönünde olmuştu.
14 Mayıs 1950’de Türkiye’de bir iktidar değişikliği olmuş, bu Abdülmecid Efendi’nin naaşının Türkiye’de defni konusunda yeni bir ümit doğurmuşsa da yapılan yeni girişimler de sonuçsuz kalmış, cenaze Türkiye’ye getirilememişti.

Abdülmecid Efendi’nin son zamanlarında yapılmış bir portresi.
Sultan II. Abdülhamid’in yurt dışına çıkarıldığı günden beri, 20 yıldır Paris’te yaşayan kızı Ayşe Sultan vefat haberini ilk alanlardandı ve Ahmet Nami Bey ile yaptığı evliliğinden olan oğlu Osman Nami ile birlikte olaylar nedeniyle oldukça karışık olan Paris sokaklarında Alman askerlerinden saklana, gizlene Abdülmecid Efendi’nin Mareşal Maunoury Caddesi üzerinde 15 numaralı köşke varmış ve son vazifesini yerine getirmeye çalışmıştı. O gün yaşadıklarını yıllar sonra HAYAT Mecmuasında yayınlanan hatıralarında anlatmıştı.
Hatıratında son kez gördüğü Abdülmecid Efendi’yi şu sözlerle tasvir etmişti;
“... yüzünü görmek istediğimi söyledim. Bihrûze Hanım yüzünden örtüyü çekti. Halife’nin nuranî, güzel çehresi ortaya çıktı. Saçları ve sakalı bembeyazdı. Eşkâli, saçlarının ve sakalının yüzüne verdiği şekil, Sultan Abdülaziz’i hatırlatıyordu. Esâsen beyaz olan teni üzerinde, yanaklarındaki hafif pembelik dikkate çarpıyordu. Hayatta iken güzel olan bu çehre, şimdi diyebilirim ki bir kat daha güzelleşmişti. Gözleri kapalı idi. Sâkin, âsûde bir uykuya dalmış hissini veriyordu. Elleri yanına düşmüştü.”
Sonunda on yıl süreyle Paris’te bekletilen sandukası Büyük Paris Camii’nden alınarak Medine’ye götürülmüş, 30 Mart 1954 tarihinde, ikindi namazından sonra ve tören yapılmaksızın


Hz. Muhammed’in Kabri’nin bulunduğu Mescid-i Nebevi’nin çok yakınındaki Cennetü’I-Baki Kabristanı’na defnedilmişti. Tüm bu işlemler ile özel katibi Salih Keramet Nigâr meşgul olmuştu.
Defin anına ilişkin anılarını Salih Keramet Nigâr şöyle aktarmıştı;
“... Kabir için seçilen yer taşlıktı.
Sudanlı mezarcılar kazmakta epey güçlük çektiler. Sanduka, nihayet salavâtla makbere indirildi ve Vahhabî Mezhebi icâbı,
dışarıda hiçbir işaret bırakılmayarak
taş ve toprakla örtüldü ...” 

Nice’de yaşadığı günlerden birinde, ziyaretine gelen Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşazâde, Celâleddin Vlora Paşa ile görüşmesi sırasında, Abdülmecid Efendi vatan hasretinden bahsedince, “İnşallah memleketinize bir vatandaş gibi dönersiniz...” diye teselli etmeye çalışan Celâleddin Vlora Paşa’ya büyük bir hayal kırıklığı, kırgınlık ve hatta hiddetle söylemiş olduğu sözleri adeta gerçek olmuştu; 

“…Umar mısınız? Aslâ...

Ölümüzü bile kabul etmeyeceklerdir.

Hem baksanıza; Hilâfetin değeri,

hâlâ yerimize bir kimse düşünmedikleri ile anlaşılıyor. Belki de Osmanlı Hânedanı’ndan sonra bu makama oturmaya kimse cesaret edemeyecektir.”


Yazının devamı;
Yıllar sonra, “çalınca açılan O kapı’nın ardı... (II)
aşağıdaki linkte:
https://lcivelekoglu.blogspot.com/2019/03/yllar-sonra-calnca-aclan-o-kapnn-ardii.html



TEŞEKKÜR
Abdülmecid Efendi’nin tablolarından dördüne ev sahipliği yapan Tevfik Fikret’in evi
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Aşiyan Müzesi’ni ziyaretim sırasında benimle bizzat ilgilenen, Müzeyi dolaşırken bana eşlik ederek, bilgilendiren müze içerisinde fotoğraf çekilmesine izin verilmediği için ricamı kırmayarak, resmi başvurumu kısa sürede değerlendirip cevaplayarak, Müze Koleksiyonunda yer alan söz konusu dört eserin ve bir adet Tevfik Fikret fotoğrafının digital kopyalarını benimle paylaşan ve yazı içerisinde kullanabilmeme imkan sağlayan,
Aşiyan Müzesi Yöneticisi Tarihçi, Küratör Ata Yersu Bey’e
en içten duygularımla teşekkürü bir borç bilirim.



Kaynaklar:

1- “Babam için beyaz bir Kuğu”, Sibel Eraslan, Öykü, Timaş Yayınları

2- “Haremde Beethoven, Sarayda Goethe ve Son Halife Abdülmecid Efendi”, Cengiz Özakıncı

3- “19.Yüzyıldan 1960’a Kadar Türk Resim Sanatı Hakkında Bilinmesi Gereken Her Şey,
Halife Abdülmecid ve Haremde Beethoven’ın Düşündürdükleri” adlı makale. Osman Erden 

4- “Türk heykel Sanatı'nın gelişim aşamasında Abdülaziz dönemi (1861-1876)”, Vildan Çetintaş. 

5- “Abdülmecid Efendi Köşkü, Hanedandan bir ressam, Abdülmecid Efendi”, 
Sinan Genim, İstanbul 2004 

6- “Abdülmecid Efendi Köşkü”, Sinan Genim. 
Maison Française, I, İstanbul 1995 

7- “Abdülmecid Efendi Köşkü”, Sinan Genim. 
Popüler tarih, İstanbul, 2005 

8- “Abdülmecid Efendi Köşkü Çinileri”, Yrd. Doç. Dr. Latife Aktan. 
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, IV. Üsküdar Sempozyumu 

9- “Osmanlı Hanedanından Bir Ressam: Şehzade Abdülmecid Efendi”, Nalan Yılmaz. 
27 Mart 2011, Lebriz Sanal Dergi 

10- “Soylu fırça darbeleri”, Taha Toros 
Antik ve Dekor Dergisi, Sayı:75 

11- “Abdülmecid Efendi’nin Halifeliğe Seçilmesi”, Halit Eken 
Yüksek Lisans Tezi, Erzurum 1990 
T.C. Atütürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü 

12- Türk tasvir sanatında Osmanlı’dan günümüze Portre ve Kimlik sorunsalı, 
Pamir Cazım Bezmen, Yüksek Lisans Tezi 
Sanat Kuramı ve Eleştiri Yüksek Lisans Programı, Işık Üniversitesi, 2018 

13- “Boğaziçi Yalıları”, Haluk Şehsuvaroğlu, Gazete Makalesi 

14- “Dolmabahçe Sarayı’nda Çanakkale haritalı bir halı ve 
Çanakkale Savaşı’nın Türk Sanatına etkileri”, Ayşe Fazlıoğlu 
Milli Saraylar Araştırmacısı, Sanat Tarihçisi 

15- “Ölmeyi Bilen Adam, Muhsin Ertuğrul”, Ayşegül Çelik 
Can Yayınları, Ocak 2013 İstanbul 

16- “1916-56 yılları arasında İstanbul’un gözde kültür mekânı: Galatasaray Lisesi” 
Seza Sinanlar Uslu, İnsan ve ToplumBilimleri Araştırmaları Dergisi, 
Cilt:7 Sayı:3, İstanbul 2018 

17- “Italian Architects and Builders in the Ottoman Empire and Modern Turkey: 
Design across Borders” 
Paolo Girardelli-Ezio Godoli 
Cambridge Akademik Yayıncılık, 2017 

18- “Benden sonra tufan olmasın”, Muhsin Ertuğrul 
Dr. Nejat Eczacıbaşı Vakfı Yayınları, 1984 İstanbul

19- “Modern TürkTiyatrosu’nda Mitoloji” Sena Küçük
Doktora Tezi, Konya 2016
T.C. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı.

20- “İstanbul’da bir Tiyatro gecesi” Selim İleri
Mimesis-dergi.org, 2012

21- “İkinci Meşrutiyet ortamında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti


ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi”
Abdullah Sinan Güler
Doktora Tezi, T.C. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Arkeoloji ve sanat tarihi Ana Bilim dalı,
Batı Sanatı ve Çağdaş Sanatlar Programı.
İstanbul, Şubat 1994

22- “Ressam Şehit Hasan Rıza, Hayatı ve Resimleri”
Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver
Milli Eğitim Basımevi, İstanbul 1970

23- “Ahmet Haşim ve Hüseyin Avni Lifij’den manzaralar” Dr. Pelin Şahin Tekinalp
Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü
Turkish Studies, International Periodical For the Languages,
Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 4 /1-I, Winter 2009

24- “Görüp İşittiklerim” Mabeyn başkatibi Ali Fuat Türkgeldi
Türk Tarih Kurumu Neşriyatı.

25- “Son Halife Abdülmecid”, O. Gazi Aşiroğlu
Çatı Kitapları, Ocak 2011, İstanbul

26- NUTUK, Mustafa Kemal Atatürk

27- “II. Abdülmecid’in Yurt Dışı Resim Çalışmaları” Erol Makzume, 27.03.2011
www.erolmakzume.com

28- “Halife İkinci Abdülmecid” Salih Keramet Nigâr
İnkılap ve Aka Yayınları, 1964

29- “150 yılın sessiz tanıkları-Dolmabahçe Sarayı Fotoğraf Albümleri”
TBMM Milli Saraylar-İbrahim Çeçen Vakfı, 2007 İstanbul

30- “A life of Palaces and exile from İstanbul to Cairo
Neslishah, The last Ottoman Princess” Murat Bardakçı
Kahire Üniversitesi Yayınları, 11 / 2017

31- “Son Osmanlı Veliahdi ve Son Halife Abdülmecid Efendi” Midhat Sertoğlu

32- “Sürgündeki Son Halife, Abdülmecid Efendi” Şükrü Altın, Çelik Yayınları

33- “Sanatta Anadolu Asya İlişkileri”
“Edirne-Uzunköprü-Kırkkavak köyü Gazi Turhan Bey Külliyesi”
Mustafa Özer, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, 2006

34- “Turahan Bey”
TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt: 41, Sf: 405-407, 2012 İstanbul

35- Taha Toros Arşivi, İstanbul Şehir Üniversitesi

36- “Milli Mücadele tarihinden yazılmamış bir yaprak;
Atatürk’ün Veliahd Abdülmecid Efendiyi Anadoluya daveti”
Emekli Korgeneral Yümnü Üresin, Cumhuriyet Gazetesi, Mart 1952

37- “Veliaht Abdülmecid Efendi’nin Anadolu’ya davet edildiği ve
Hilâfet’in tebliğ olunduğu oda...”
Tarih ve Hatıralar, Halûk Y. Şehsuvaroğlu

38- “Bir Şehzadenin Hâtırâtı-Vatan ve Menfada Gördüklerim ve İşittiklerim”
Ali Vâsib Efendi, Hazırlayan Osman Selaheddin Osmanoğlu,
Yapı Kredi Yayınları, Ekim 2004, İstanbul

39- “Sürgünden Vatana: Osmanlı Hanedanının geri dönen ilk üyeleri (1924-1951)”
Cahide Sınmaz Sönmez, Tarihin Peşinde-Uluslararası Tarih ve Sosyal Arastırmalar Dergisi, 2014

40- “Yahya Kemal’in Son Osmanlı Veliahtı ile bir Mülâkâtı” Halûk Y. Şehsuvaroğlu
Yahya Kemal Enstitüsü Mecmuası III, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, 1988, İstanbul

41- “Ne Müsâvâtı Ne Hürriyeti Ver” Yahya Kemal ve İktidar, Mehmet Samsakçı
İstanbul Üniversitesi Yayınları, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, Cilt:57, Sayı:57, 2017

42- “Çağdaş Sanatımızın Temsilcileri-3, Hüseyin Avni Lifij” Nurullah Berk
Yapı Kredi Bankası - Sanat Dünyamız, Yıl: 3 Sayı: 9, Ocak 1977

43- Kütahyalı Mehmed Emin Usta ve Eserlerinin Üslubu” Hakan Arlı
Sanat Tarihi Yüksek Lisans Tezi
T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ağustos 1989

44- “Kütahya Seramik ve Çinicilik Zanaat/Sanatının Tarihsel Süreci ve Gerileme Nedenleri”
Doç. Dr. Nurettin Gülaçtı
Dumlupınar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi Sayı:58, Ekim 2018

45- “Konya’daki Eski Sanayi Mektebi” Dr. Nurcan İnci Fırat

46- “Kütahya Çiniciliğindeki değişen vey ok olan üretim yöntemleri”, Gürbüz Taşkıran, Murat Bayazıt, Hazal Özlem, Ersan Erus, Selma Gül.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Restorasyon-Konservasyon Bilim Dergisi, Sayı:20, 2017


47- “Tevfîk Fikret Hayâtına Dâir Hâtıralar” Rûşen Eşref (Ünaydın)
(1919 yılında İstanbul Hilâl Matbaasının yayınladığı eserin)
Yeni harflerle ve Sözlük ve Dizin ilaveli, Songül Taş tarafından hazırlanmış baskısı.
Anı Yayınları, Ankara, 2019 

Hiç yorum yok:

Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa