Sayfalar

11 Ekim 2026 Pazar

Nerdeee, O eski Üsküdar?!. FASIL -VI-

Nerdeee, O eski Üsküdar?!.

FASIL -VI-

Fasıl -V-'de bıraktığımız yerden devam edelim...


Meydanda durup çepeçevre etrafı gözlemlediğimiz o merkezi noktada, göz gezdirdiğimiz alanın tam merkezinde, Üsküdar'ın geçmişinden bugüne kalan altıncı en eski tarihi eser olarak da Sultan III. Ahmed’in emriyle 1141’de (1728-29), annesi Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan’ın (ö. 1715) ruhuna hayrat olarak Sadrazam Nevşehirli (Muşkaralı, Nevşehir ilinin eski adı) Damad İbrâhim Paşa tarafından yaptırılan çeşme vardır.

III. Ahmed Çeşmesi:

"Ben dalgındım o gün ışık vardı yüzümde
Çok eski bir sevda şiirinde
Şairin unuttuğu bir dizeydim.Soyadım: Hüzün

Martıların sesini sanki ilk kez duyuyordum
Adlarını bilmediğim çiçekleri topluyordum
Kedi yavrularını öpüyor durup durup gülüyordum
Ben dalgındım o gün dünya nedir bilmiyordum

Orda Üsküdar Çeşmesi’nin yanında
Yüzüme ışık vuruyordu dalgındım o gün..."

- Nurullah Can, 22.06.2001 -


Bazı kaynaklarda "Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan Su Köşkü" olarak adlandırılsa da daha çok III. Ahmed Meydan Çeşmesi olarak bilinen bu dört yüzlü meydan çeşmesinin 8 adet musluğunun pahlı köşelerdeki dört sebili ayakta durup su içmek için diğerlerine göre daha yüksekte, ana yüzlerdeki dört musluk ise hayvanlar ve su doldurmak için alçak ve yalaklı olarak tasarlanmıştı. Çeşme yine aynı tarihte Topkapı Sarayı’nın Bâb-ı Hümâyun kapısı önünde Lale Devri'nin simgesi ve en rafine örneklerinden olduğu için, yalnızca bir su yapısı değil, aynı zamanda dönem ideolojisinin mimarlık üzerinden sembolik bir anlatımı olarak kabul edilen ve bu nedenle de Lale devrinin simgesi sayılan, Kayserili Mehmed Ağa tarafından yapılan ünlü Sultan III. Ahmed Çeşmesinin küçük, daha mütevazı ve sade olarak inşa edilmiş bir ikizi gibidir.

Sultan III. Ahmed Çeşmesi, 19. yüzyıl Avrupalı seyyahların ilgi odağında olmuş, kitaplarda bahsedilmiş, fazlaca gravürleri çizilmiş, tabloları yapılmış ve fotografları çekilmişti.


Sultan III. Ahmed Çeşmesi'nin muhtemelen en eski tarihli (1817) olan bu gravürü, III. Selim’in, imparatorluğun askeri ve savunma sistemini yenilemek ve modernize etmek amacıyla Fransa’dan davet ettiği mühendis, mimar, zanaatkâr ve sanatçılardan oluşan grubun arasında yer alarak İstanbul’a gelen, İstanbul'da kaldığı süre boyunca Lord Elgin, Thomas Hope, General Andréossy ve Edward Daniel Clarke gibi dönemin önde gelen Batılı gezginleri, diplomatları ve elçileri adına çizimler ve suluboyalar yapan Fransız mimar, ressam ve çizer Michel François Préaulx (1796-1827) tarafından çizilmişti. Avusturyalı hakkâk Benedikt Piringer tarafından bakır levhaya kazınmış, Fransız Kraliyet Muhafız Birliği'nde görevli olan ve bir dönem Fransa'nın İstanbul Büyükelçiliği'nde de bulunan topçu subayı ve yazar Charles de Pertusier'in (1779–1836) metin ciltleri 1815'te, taş/bakır baskı levhalardan oluşan atlas kısmı ise 1817'de basılan ve Paris'te yayınlanan "Atlas des promenades pittoresques dans Constantinole et sur les rives du Bosphore" (İstanbul ve Boğaziçi Kıyılarında Pitoresk Gezintiler Atlası) adlı eserinde "Vue de la fontaine de la côte de Scutari" (Üsküdar Çeşmesi ve Kıyısının Görünümü) adıyla yer almıştı.

Charles de Pertusier, Pitoresk Gezintiler Atlası'nın "Onaltıncı Gezinti" adını verdiği bölümünün 320. sayfasında, Üsküdar'la ilgili ilk izlenimlerini ve onda yarattığı duygulardan bahsetmişti;
"...Doğanın muhteşem ve güzelliğinden kaynaklanan bu tarifsiz zevkler arasında, Asya'da, Üsküdar kırsalında bulunan ve Türkler tarafından Bulgurlu olarak bilinen bu dağın zirvesinden görünen uçsuz bucaksız ufuk manzarası özel bir yere sahiptir. Bu manzara, Montagne de Géant*ın zirvesinin sunduğu manzaraya bir karşılık olmaya adaydır ve aynı güçle, duyarlılık sahibi olan herkes üzerinde parlak düşünceler uyandırır.
*Montagne de Géant, Fransızca tam adı Dent du Géant, (Devin Dişi) Fransa (Haute-Savoie) ve İtalya (Aosta Vadisi) sınırında, Alpler'in en yüksek kütlesi olan Mont Blanc masifinde yer alan, deniz seviyesinden 4.013 metre yükseklikte ve Alpler'deki 4.000 metrenin üzerindeki 82 ikonik zirveden biridir. Kendine has dik, kule benzeri granitten oluşan yapısıyla adeta bir dişi andırır.

Ayrıca, bana yeterince övülmemiş olduğunu şimdi anladığım bir zevki de tatmak istedim. Bu büyüleyici geziden yeni döndüm ve hâlâ oldukça büyülenmiş durumdayım. Gördüğüm nesnelerin çokluğu ve çeşitliliği tek bir karede toplanmıştı. Bunları geri vermekte şüphesiz büyük zorluk çekeceğim, ama yine de bunu üstleneceğim. İnsan, içini kemiren duyguyu dışa vurduğunda ancak yarı yarıya rahatlamış olur; çünkü zevk de acı gibi genişlemeye ihtiyaç duyar, ilki tam olarak hissedilmeyi, ikincisi ise hafifletilmeyi gerektirir..."

Charles de Pertusier, 326-328 sayfalar arasında da anlatmaya devam etmiş;
"...Üsküdar, hem yakından hem de uzaktan, özellikle Tophane'nin kirli, dar sokaklarından geçtikten sonra, büyüleyici bir görünüm sunuyor. Eğer heybetli binalarla dolu yarımada, eşsiz limanı ve bakışların neredeyse her seferinde geri döndüğü Sarayburnu olmasaydı, konumu seçilebilecek en şanslı yerlerden biri olarak kabul edilirdi...

(...) Görkemli yapısıyla değil, mimarisine işlenmiş yeşillikler ve zarafetiyle beğeni toplayan bir caminin avlularından ve mezarlıklarından geçtik: yeşillikler bazı binaları o kadar başarılı bir şekilde vurguluyor ve karşılığında onlardan öyle gerçek bir değer kazanıyor ki, incelik duygusuna sahip olan biri her ikisini de takdir etmemeyi başaramıyor.

Müslüman tapınaklarının büyüleyici görünümünün bir kısmı da bu hoş özelliğe borçludur. Su ve gölge, kullandıkları en incelikli süslemelerdir; ve ne kadar masum olsalar da, bu süslemeler gözü cezbetmede diğerlerinden daha güçlü bir rol oynar. Bu tür yapıların ilham vermeyi amaçladığı dini ruhta ruhu harekete geçirmek için daha iyi bir seçim yapabilirler miydi?... Oysa onlara bu rehberliği veren doğadır ve ülkemizdeki sanat uzun zamandır bunu tavsiye etse de kabul görmeyi başaramamıştır. (...) Bugün Üsküdar'ın bulunduğu ve tarihin en eski dönemlerinde Chrysopolis adıyla bu şehrin zaten yer aldığı burun, o zamanlar Bosporus veya Damalis* olarak adlandırılıyordu. O eski yüzyıllarda ve daha birçok yüzyılda, Atinalı Chares'in karısı Bos'un, kocası bir filonun başında Philip'e karşı şanlı bir şekilde savaşırken ölümün yarattığı mezarının üzerine dikilmiş heykeli orada duruyordu; böylece bu burun, Atinalı generallerden birinin zafer şarkıları ve acıklı ağıtlarıyla yankılanıyordu.
*Damalis: MÖ 4. yüzyılda Atina ordusunun en güçlü komutanlarından biri olarak görev yapan, MÖ 357-355 yılları arasında, Sakız (Chios), Rodos, İstanköy (Kos) ve Bizantion (İstanbul) adaları ile birleşerek, Atina'ya karşı isyan bayrağının açıldığı Müttefikler Savaşı'nda görev alıp, masraflarını karşılamak için Pers Satrabı II. Artabazos ile iş birliği yapan, Sigeion (Çanakkale/Troas bölgesi) üzerinde hâkimiyet kurup, burada kendi adına sikkeler bastıran, MÖ 338'de Makedonya Kralı II. Filip ve oğlu Büyük İskender'e karşı yapılan Chaeronea Savaşı'nda Atina kuvvetlerinin komutanları arasında yer alıp, bu savaşta ağır bir yenilgi yaşayan, daha sonra MÖ 334'te Büyük İskender Anadolu'ya geçtiğinde onu Sigeion'da karşılayan isimlerden, Atinalı Chares'in eşidir. Atinalı Chares’in ölen eşi Damalis adına Kız Kulesi'nin bulunduğu adacığın üzerine yaptırdığı anıt mezar nedeniyle o adacığın Damalis adını aldığı öne sürülür.

(...) Az önce anlattığımız dönemden çok önce, Agamemnon ve Chryseide'nin oğlu Chryses, Clytemnestra*nın takibinden kaçarak sığındığı bu kıyıda son nefesini verdi. Tarihe dalmak isteseydik, Chrysopolis'in şanlı adıyla ilişkilendirilen birçok başka anıyı da ortaya çıkarırdık; Ancak sınırlarımızı bilmeli ve her şeyden önemlisi, duyularımızın onları hatırlama gibi değerli yeteneğini korumak istiyorsak, zevkimizi muhafaza etmeliyiz..." diyerek Üsküdar hakkındaki fikirlerini paylaşmıştı.
*Clytemnestra: aslında Chryses ile evlilik dışı doğmuş baba bir kardeştir. Truva Savaşı'nın başlarında Akhalar'ın (Yunanlar), Apollon Tapınağı rahibi ve düşman belledikleri yaşlı rahip Chryses'in kızı Astynome'yi kaçırıp savaş ganimeti olarak Kral Agamemnon'a köle/cariye olarak vermiş, Agamemnon da kıza hayran kalınca ordunun önünde açıkça "Onu kendi karım Clytemnestra'dan daha çok beğeniyorum, onu evime götüreceğim" diyerek karısı Clytemnestra'yı aşağılamıştı. Ancak tanrı Apollon, Yunan ordusuna ölümcül bir veba salgını musallat edince, salgını durdurmak için Agamemnon sonunda kızı babasına geri vermek zorunda kalmış, babasının yanına dönen Astynome'nin hamile olduğu ortaya çıkmış, bir erkek çocuk dünyaya getirmiş ve o çocuğa da dedesinin adı olan Chryses adı verilmişti. Agamemnon'un meşru oğlu Clytemnestra da babasının  kendisini ve annesini aldattığı bu kadınlardan nefret ettiği için Chryses'in peşine düşmüş ancak ona hiç ulaşamıştı. Ancak Clytemnestra babası Agamemnon'u öldürdükten sonra, onun diğer meşru çocukları Orestes ve Iphigenia, canlarını kurtarmaya çalışırken yolları tesadüfen Genç Chryses'in hüküm sürdüğü adaya düşmüş, onunla tanışmış, üvey de olsa kardeş olduklarını anlayıp, ittifak kurmuşlar ve düşmanlarını öldürmüşlerdi. Ardından da genç Chryses üvey kardeşleri ile birlikte babasının krallığı olan Miken'e geri dönmüştü.

William Henry Bartlett (1809-1854), Scutari’de Çeşme gravürü

Sultan III. Ahmed Çeşmesi'nin belki de en çok bilinen 1838 tarihli bu gravür, İngiliz seyyah ve yazar Julia Pardoe’nun "The Beauties of the Bosphorus" adlı eseri için William Henry Bartlett (1809-1854) tarafından çizilen ve Robert Wallis (1794-1878) tarafından çeliğe kazınarak basılan, "Scutari’de Çeşme" (Fountain at Scutari) başlıklı 19. yüzyıla ait bir gravürdür. Bu gravür sonraları çeşitli şekillerde kullanılmıştı.

Onlardan birisi de, Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi'nin 7. Cildi, 3826-3900 sayfaları arasında, İstanbul Çeşmelerinin anlatıldığı bölümde yer alan ve ressam Sabiha Bozcalı'nın Türk uyarlamasıyla yeniden üretilen aşağıdaki çizimdir.

İstanbul Ansiklopedisi'nde Sabiha Bozcalı'nın çizimi.

19. yüzyılın en önemli belgesel nitelikli ressamlarından biri olan, Avusturyalı ressam Thomas Ender'in (1793–1875), İstanbul, Yunanistan ve Güney Rusya'yı kapsayan bir Doğu seyahati sırasında, 1837 yılında İstanbul'da Osmanlı başkentinin tarihi dokusunu, anıtsal meydanlarını ve günlük yaşamını fotoğrafa yakın bir doğrulukla kağıda aktardığı suluboya çalışmalarından "Üsküdar III. Ahmed Çeşmesi" tablosu.

Thomas Ender (1793–1875), Üsküdar III. Ahmed Çeşmesi, suluboya tablosu.

Viyana'da doğan Thomas Ender, ikiz kardeşi Johann Nepomuk Ender ile birlikte erken yaşta Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne kabul edilmiş, burada dönemin ünlü manzara ve suluboya ustalarından dersler alarak açık hava ressamlığına yönelmişti. 1817 yılında peyzaj çalışmalarıyla İmparatorluk Altın Madalyası'nı (Büyük Ressamlık Ödülü) kazanmış, bu başarısı, dönemin güçlü Avusturya Başbakanı, Metternich-Winneburg-Beilstein Prensi, Klemens Wenzel Lothar von Metternich'in (1753-1859) dikkatini çekmiş ve Metternich sanatçının uzun yıllar boyunca en büyük hamisi olmuştu. 1817-18 yıllarında, Avusturya İmparatoru II. Franz'ın kızı Maria Leopoldina'nın Portekiz, Brezilya ve Algarve Birleşik Krallığı'nın veliaht prensi Dom Pedro ( Dom Pedro, 1822 yılında Brezilya'nın Portekiz'den bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte İmparator I. Pedro unvanını almış, Maria Leopoldina da Brezilya'nın ilk imparatoriçesi olmuştu) ile evlenmesi vesilesiyle düzenlenen büyük bilimsel sefere resmi ressam olarak katılmış, 1837'de de Arşidük Johann'ın saray ressamı unvanıyla, İstanbul, Yunanistan ve Güney Rusya'yı kapsayan bir Doğu seyahatine çıkmıştı. Bu gezilerinden döndükten sonra Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'nde 1837-1851 yılları arasında Manzara Resmi Bölüm Başkanı ve Profesör olarak uzun yıllar ders vermişti. Sanatçının Doğu seyahatinde ürettiği orijinal suluboya ve çizimlerin çok büyük bir kısmı, tarihsel bütünlüğü korunarak Avusturya'daki devlet kurumlarına aktarılmış İstanbul manzaraları günümüzde ağırlıklı olarak Viyana'daki Albertina Müzesi (Grafik Koleksiyonu) Avusturya Ulusal Kütüphanesi ve Graz'daki Universalmuseum Joanneum gibi müze/devlet koleksiyonlarında muhafaza edilmektedir.

1830-1840 tarihleri arasında yapılan gravürlerde çatının üstünde tekne tonoz şeklinde bir üst örtü bulunmaktayken, daha sonraki dönemlerde, üst örtünün değişerek, çatının geniş saçaklı ahşap beşik çatı haline geldiği anlaşılmaktadır.


Bunlardan biri de, The Illustrated London News Dergisi*nin 18 Ağustos 1855 tarihli, Cilt XXVII, 757. Sayı, 212. sayfasında "Fountain of Sultan Valide, at Scutari" başlığıyla yer alan bir Sultan III. Ahmed Çeşmesi illüstrasyonudur.
*Resimli gazeteciliğin babası olarak kabul edilien, 8 Eylül 1860 tarihinde ABD Illinois'deki Michigan Gölü'nde Port Clinton kasabası açıklarında "Augusta" adlı bir uskunanın (schooner/iki direkli yelkenli tekne) çarpması sonucu batan ahşap gövdeli ve yandan çarklı "Paddle Steamer / PS Lady Elgin" buharlı gemisinde ölen, Britanyalı gazeteci ve siyasetçi Herbert Ingram (1811-1860) tarafından kurulan ve haftalık olarak yayımlanan, dünyanın ilk resimli haftalık haber dergisi "The Illustrated London News"un ilk sayısı 14 Mayıs 1842 Cumartesi günü yayımlanmıştı. Varlığını 1971'de daha seyrek bir yayın takvimine geçerek sürdüren dergi, 2003 yılında yayın hayatına son vermişti.

1863 tarihli başka bir gravürde de çeşme, kırma çatısıyla bugünkü haline benzemektedir. Bu gravürlerden çatının Abdülmecit döneminde (1839-1861) değişerek bugünkü şeklini aldığı düşünülebilir.

Leonardo de Mango (1843-1930), Sultan III. Ahmed Çeşmesi tablosu

İtalya'nın Bari yakınındaki Bisceglie kasabasında 1843'te doğan, Napoli Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim eğitimi alan, 1883 yılında II. Abdülhamid döneminde 40 yaşında İstanbul'a yerleşen, Osmanlı ve Türk ressamı Leonardo de Mango'nun 1905 yılında yapmış olduğu Sultan III. Ahmed Çeşmesi tablosu. Ressam bu tablosunda çeşmenin, İstanbul'a geldiği 1880'lerdeki halini resmetmişti.

Leonardo de Mango İstanbul'da yaşadığı dönemde Mekteb-i Sanâyi-i Nefîse-i Şâhâne'nin yağlı boya bölümünü kurmuş ve bir süre orada ders vermişti. Okulun mimarlık bölümü hocası Alexander Vallaury ve İstanbul'da yayımlanan "Le Stamboul" gazetesinin yöneticisi Regis Delbeuf'ün girişimiyle, Fransız tüccar Bourdon'a ait bir pasaj olan Passage Oriental'de (Doğu Pasajı) 1901 yılında düzenlenen ve "Pera Sergileri" olarak anılan ilk resim ve heykel sergisini organize eden sanatçılar arasında yer alarak, 27 eseriyle sergide en çok eseri yer alan sanatçı olmuş, 1920'deki 36 sanatçının katıldığı sergide de yine 33 tablosuyla, 1903 yılında gerçekleştirilen son Pera sergisinde de 16 tablosuyla yer almıştı. 22 Ocak 1930'da vefatına kadar hem açık havada hem de Beyoğlu'ndaki atölyesinde resimler yaparak İstanbul'un farklı semtlerindeki gündelik yaşamı eserlerine yansıtmıştı.
Tablonun sağ alt köşesindeki imzasının yanında yer alan ithaf yazısında, Konstantinopolis'in o dönem İtalyancadaki yaygın kısaltması olan ve 1900'lü yılları işaret eden "Cospoli, 15 Agosto 1905" ibaresi okunabilmektedir. Tablo Türkiye'deki özel bir koleksiyondadır.




Dönemin kaynaklarına göre, çeşmenin genel tasarım planı ve taslağı bizzat mimariye meraklı olan Sultan III. Ahmed tarafından çizilmiş, Lale Devri'nin ünlü Hassa Başmimarı Kayserili Mehmed Ağa ise bu planı hayata geçirmişti. Bazı arşiv belgelerinde ve kaynaklarda ise yapımdan sorumlu kişi olarak Mimar Ahmet Ağa'nın adı geçmektedir. Sanat tarihçisi Semavi Eyice ve bazı uzmanlar, arşivlerde Kayserili Mehmed Ağa’nın adının kesin olarak sadece çeşmenin alem ve şebekelerinin altın yaldızla kaplanması işinde geçtiğini, ancak dönemin  Hassa Başmimarı olduğu için tüm inşa sürecini onun yönettiğinin kabul edildiğini belirtir. Çeşmenin üzerindeki hatlar ve kitabeler dönemin ünlü şairleri Nedim, Şâkir ve Rahmî tarafından, deniz tarafına bakan ana kitabe ise bizzat Sultan III. Ahmed ve Damat İbrahim Paşa tarafından kaleme alınmıştı.


Çeşmenin denize bakan kuzeybatı cephesinde ise şairlerin değil, bizzat Sultan III. Ahmed’in kendi yazdığı mısralar bulunur. Sultan, usta bir hattattır ve bu cephedeki celî sülüs hatla yazılı tek satır halindeki beytin altında görülen girift, istifli imza, "Ahmed ibn-i Mehmed Hân" Sultan III. Ahmed’in bu kitâbenin hattatı olduğunu ispatlar.

"Dedi Hân Ahmed ile bile İbrâhîm târîhin
Suvardı ‘âlemi dest-i Muhammed'le cevâdullâh
Ahmed ibn-i Mehmed Hân"
(Sultan III. Ahmed ile İbrahim Paşa birlikte bu çeşmenin tarihini düştüler/yazdılar "Cömert Allah, Muhammed'in eliyle âlemi suya kardı/suladı")

Çeşmenin dört cephesinden üçünde dönemin usta şairleri Nedîm, Şâkir ve Kırımlı Mustafa Rahmî'nin her biri 18 mısradan (9 beyit) oluşan kasideleri yer alır ve her üç uzun kitabe de 3 sütuna 6 satır şeklinde hakkedilmiştir.

Lale Devri’nin en sembolik şairi olan Nedîm'in (1681-1730) şiiri,
çeşmenin Mihrimah Sultan Camii'ne bakan kuzeydoğu cephesinde yer alır;

Semiyy-i fahr-i mevcûdât Sultân Ahmed-i Gâzî
Şeh-i sâhib-me’âsir zıll-ı pâk-i Hazret-i Vehhâb
Emîn-i Yesrib ü Bathâ mu‘în-i millet-i beyzâ
Ebâ ‘an ced şeh-i dânâ hıdîv-i tâhirü’l-ensâb
O hakan-ı keremkârın bu ‘arz-ı Cennet-âsâda
Olup gufrân ile ümm-i safiyye-hasleti der-hvâb
Onun rûh-ı şerîfin hayr ile yâd eylemek kasdın
Derûn-ı pâkine ilhâm edince Hâlikü’l-esbâb
Vezîr-i a‘zam u Dâmâd İbrâhîm Paşa'nın
Gil-i kâmın hitâb-ı müstetâbıyla edip şâdâb
Şeref-âbâd'ı bünyâd eyledikten sonra emriyle
Bu ‘ayn-ı Zemzemin çün kıldı icrâsın ona işrâb
Bu mısra‘la Nedîmâ söyledi târîh-i itmâmın
Bu şehri mâ ile Sultân Ahmed eyledi sîrâb
1141
Bu manzume bugünkü nesir diline özetle şöyle çevirilebilir;
Birçok eserler sahibi, Vehhab olan Allah’ın temiz gölgesi Yesrib ve Batha’nın emini, temiz milletin yardımcısı, babadan dededen bilgiç temiz soylu hidiv bu keremli hakanın bu Cennet gibi yerde safiye hasletti atası gufran uykusuna daldı (öldü). Onun şerefli ruhunu hayır ile anmak için, sebeplerin yaratıcısı Allah, onun temiz kalbine ilham edince veziriazamı ve damadı İbrahim’i güzel hitabıyla sevindirerek Şerefâbâd’ı (sarayını) yaptıktan sonra yine emriyle bu zemzem pınarını merhumenin kabri toprağına ikram için Hak yolunda Üsküdar’a bu bol sulu çeşmeyi yaptı. O cihan hakanını Allah daima te’yid etsin. Ne işe azm ile başlarsa takdirin hükmü onu beğensin. Nedim bu mısra ile çeşmenin tarihini söyledi: Sultan Ahmed bu şehri suyuyla suladı.

Nedîm, bu şiirinde Sultan III. Ahmed’i göklere çıkarır. Padişahı dünyadaki tüm hükümdarlardan üstün, adaletin ve cömertliğin merkezi olarak tasvir eder. Çeşmeden akan suyun temizliği, berraklığı ve "âb-ı hayat" (ölümsüzlük suyu) gibi hayat verici oluşu lirik bir dille anlatılır. Nedîm, suyun Üsküdar halkına ve buradan gelip geçen yolculara sunduğu ferahlığı över. Şiir, ebced hesabıyla çeşmenin yapım tarihini veren sanatsal bir kapanışla biter.

Dönemin bir diğer önemli şairi olan Şâkir’in manzum eseri,
çeşmenin bugünkü Marmaray girişine doğru bakan güneybatı cephesinde yer alır;

Şehenşâh-ı hümâyûn-pâye Sultân Ahmed-i Gâzî
Kerâmettir olan sâdır o hakan-ı mü’eyyedden
O yektâ zıll-ı Hak kim bir nefes haktan ‘udûl etmez
Eder kesb-i safâ icrâ-yı ahkâm-ı Muhammed'den
Vücûd-ı enveri kim matla‘-ı mihr-i sa‘âdettir
Olur ma‘nâ-yı şevket zâhir ol şeh-beyt-i müfredden
Vücûda gelmemiştir ‘öşr-i mi‘şâr-ı fütûhâtı
Ki ‘âcizdir kalem âsâr-ı ‘âlî-şânını ‘adden
Şeref-âbâd'ı bünyâd eyledikte ‘izz ü devletle
Ona bir su bulundu kim nişândır ‘ömr-i sermedden
Vezîr-i a‘zam İbrâhîm Paşa'ya edip fermân
Olunca yümn-ile me’mûr o şâhenşâh-ı es‘adden
Bu şehre çeşme bünyâd eyleyip cümle ahâlîsi
Hayât-ı tâze buldu re’fet-i hakan-ı emcedden
Hemîşe dest-i cûdun maksem-i erzâk edip Mevlâ
Vücûd-ı kâmilin âsûde kılsın dîde-i bedden
Tamâm oldukta ‘atşâna dedi târîhini Şâkir
Gel iç mâ-i hayâtı çeşme-i Sultân Ahmed'den

Bu manzume bugünkü nesir diline özetle şöyle çevirilebilir;
Hümâyûn pâyeli Sultan Ahmed gaziden, o Allah tarafından te’yid edilen hakandan sadır olan şeyler hep keramettir. O Allah’ın eşsiz gölgesi; haktan, adaletten bir nefes geri kalmaz. Hazret-i Muhammed’in hükümlerini yerine getirmekten safa duyar. Onun nurlu vücudu saadet güneşinin doğduğu yerdir. Onun her şeyinde şevket mânâsı pek açık görülür. Kalem onun yüce ve şanlı işlerini saymaktan aciz kalır. İzzetle, devletle Şerefâbâd’ı yaptırınca ona hayat suyundan nişan verir bir su buldu. Sadrazam İbrahim Paşa onun emriyle şereflenince bu şehre çeşme yaptı. Bütün halk bu çeşmeden taze hayat buldular. Allah her vakit padişahın cömert elini rızıkların taksim edildiği yer yapsın. Çeşme tamam olunca Şakir susuzlara tarihini şöyle dedi: Sultan Ahmed çeşmesinden hayat suyunu gelin için!

Şâkir bu şiirinde, çeşmenin yapılmasına öncülük eden ve fikir babası olan Sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa'nın devlet idaresindeki başarısını ve cömertliğini ön plana çıkarır. İstanbul’un su yollarının imar edilmesi, Üsküdar’ın bu anıtsal çeşmeyle nasıl güzelleştiği ve bu hayır işinin İslam dünyasındaki kıymeti anlatılır. Çeşmenin mimari zarafeti taş üzerinden övülür.

Kırımlı Mustafa Rahmî Efendi’ye (?-1752) ait olan 9 beyitlik manzume ise
Çeşmenin Doğancılar Yokuşu’na doğru bakan güneydoğu cephesindedir;

Âb-ı rûy-ı saltanat Hân Ahmed-i Gâzî k'onun
Dâ’imâ icrâ-yı şer‘-i Ahmedîdir hem-demi
Mazhar-ı te’yîd edip Hak ona âsân eyledi
Gayra müşkilter olan her emr-i sa‘b u mu‘zamı
Bu kerâmet kutb-ı âfâk olduğun isbât eder
Buldu İbrâhîm Paşa gibi sadr-ı efhamı
Râhat ile kesb-i şevk ü ihtiyât etmek içün
İhtirâ‘ etti Şeref-âbâd-ı şâh-ı ‘âlemi
Nâmın almış bir güherdir suyunu bulsun deyü
Su yerine bezl ü îsâr etti bî-hadd dirhemi
Çeşme bünyâd etmeği îmâ vü işrâb eyleyip
Kıldı me’mûr âsaf-ı deryâ-nevâl-i ekremi
Öyle dil-cû çeşmesâr-ı bî-bedel yaptırdı kim
Oldu her bir lûlesi âb-ı hayât'ın maksemi
Sa‘yini hüsn-i kabûle eyleyip Mevlâ karîn
Hıfz ede dâ’im hatâlardan o şâh-ı efhamı
Şâkirâ Rahmî içip âbın dedi târîhini
Hükm-i Sultân Ahmed icrâ etti el-hak Zemzem'i
1141

Bu manzume bugünkü nesir diline özetle şöyle çevirilebilir;
Saltanatın yüzsuyu Han Ahmed Gazi, daima Şeriatı icra etmeyi Allah ona kolay bir iş yaptı. Bu, onun zamanın kutbu olduğunu işaret eder. Rahatla iş görmek için İbrahim Paşa gibi fehâmetli bir sadrazamı buldu. Padişahın Şerefâbâd Kasrı’nı yaptı. Bu bir cevher gibi kasır adına layık olmak için su gibi altın ve gümüşle harçlayarak padişahın emriyle bu çeşmeyi yaptı. Padişah öyle eşsiz bir çeşme yaptı ki; her lülesi sanki âb-ı hayatın bir maksimi oldu. Allah onun sa’yini kabulüne yakın kıldı. Allah o padişahı daima hatalardan saklasın. Rahmî şükrederek suyunu içip şu tarihi söyledi: Sultan Ahmed’in emri zemzem suyunu akıttı 1141.

Kırımlı Mustafa Rahmî Efendi, çeşmenin inşasıyla Üsküdar sahiline gelen büyük bereketi, suyun insan hayatındaki kutsallığını ve bu eserin asırlar boyunca kalıcı bir sadaka-i cariye (kesintisiz hayır) olacağına değinir.







Bazı kaynaklar çeşmenin meydandaki trafiği rahatlatmak amacıyla özgün konumundan sökülerek yaklaşık 10-15 metre kadar geriye, Mihrimah Sultan Camii yönüne doğru taşındığını belirtir. Yine o kaynaklara göre;

"...çeşme, 1959 yılı öncesinde bugünkü gibi meydanın çok iç kısımlarında değil, doğrudan Boğaz sularının ve dalgalarının vurduğu kıyı şeridinin tam üzerinde konumlanmıştı. İstanbul'un Avrupa yakasından (Eminönü/Karaköy) kayık veya vapurla Üsküdar'a gelen yolcular, iskelede karaya ayak basar basmaz tam karşılarında bu anıtsal çeşmeyi görürdü. Yolcuların ve denizcilerin su ihtiyacını ilk anda karşılaması amacıyla çeşme tam iskele çıkışına konumlandırılmıştı. Ayrıca eski fotoğraflarda çeşme ile Mihrimah Sultan Camii arasında geniş bir meydan boşluğu bulunuyordu. 1959'da İskele Meydanı genişletilip, Üsküdar-Paşalimanı arasında sahil yolu için deniz doldurulup önünden geniş bir asfalt cadde geçirilince, çeşme caddenin ortasında kalmıştı. Trafik akışını engellememesi adına çeşme geriye doğru çekilmiş ve Mihrimah Sultan Camii'nin merdivenlerine ve dış avlu sınırına oldukça yaklaştırılmıştı. 1959 yılındaki dolgu ve asfaltlama çalışmaları sırasında üstelik Üsküdar İskele Meydanı'nın zemin seviyesi (kotu) yapay olarak yükseltilmiş, çeşme yeni yerine taşınırken bu zemin yükselmesine adapte edilerek yükseltilmiş, ancak orijinal konumundaki çevre mermer platformu ve basamak düzeni bu taşınma ve zemin yükseltisi sırasında kısmen değişikliğe uğramıştı."

Aslında, Üsküdar'da tarihi eserlerin yıkımına çok önceleri başlanmış, bu yıkımlar öyle sanıldığı gibi Cumhuriyet sonrası dönemde ya da Menderes ve DP iktidarı sırasındaki yıkımlarından çok önceleri başlamış, Osmanlı'nın son döneminde...

Daha önce de belittiğim gibi, Sultan III. Ahmed Meydan Çeşmesi'nin üstünde geniş saçaklı ahşap bir kırma çatı vardır. Ancak, XIX. yüzyılda yapılan gravürlerde bu çatının ortasının bir fener olduğu ve saçak kenarlarının da işlemeli olduğu görülür. Daha sonraki yıllarda bu iki kademeli fenerli çatı bozulmuş ve sade bir çatı yapılmış saçak kenarları da düz bırakılmıştı. Çeşme 1932’de bir tamir görmüş, ancak meydanın 1943-1945’te yapılan düzenlemeler sırasında çukurda kalması üzerine, Sular İdaresi 1955’te bütün dış kaplamalarını söküp, gövdeyi oluşturan kâgir duvarları 150 cm. yükseltildikten sonra sökülen cephe unsurlarını yeniden yerleştirmiş, ahşap çatısı ise hiç dokunulmadan olduğu gibi yukarı kaldırılmıştı.






III. Ahmed Çeşmesi, 1728 yılında yapıldığında tam olarak deniz kıyısında, dalgaların kıyıyı yaladığı bir noktada inşa edilmişti. İskeleden karaya ayak basan yolcular hemen bu çeşmeden su içebiliyordu. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başlarında Üsküdar sahiline yeni rıhtımlar yapılmış ve deniz doldurularak meydan genişletilmişti. Doğal olarak da deniz doldurulurken, çeşmenin bulunduğu alanın taban kotu, deniz seviyesinden ve rıhtımdan yüksek olmak zorunda kalmış. bu yüzden yapılan dolgular çeşmenin çevresini kademeli olarak yükseltmişti. III. Ahmed Meydan Çeşmesi, 1943 Üsküdar Meydanı Tevsi ve Tanzim Planı planından önce, daha 1930'larda, bu dolgular yüzünden musluk ve yalak seviyesine kadar toprağa gömülmüş, etrafına basamaklar yapılarak aşağı inilen bir çukura dönüşmüştü.



İbrahim Hakkı Konyalı, III. Ahmed Meydan Çeşmesi'nin yerinin değiştirilmesi konusunda da şunları yazmıştı:

"Bu çeşme denizin kenarında idi. Şehircilik mütehassısı Mösyö Prost’a Belediye tarafından bu çeşmenin yerinin değiştirilmesi teklif edilmişti. Bilirkişi olarak ben seçilmiştim. Bunun yapılamayacağını söylemiştim. Bu teklifim iyi karşılanmıştı. Sonra meydan açılırken çeşme ve hazinesi (hazne) sökülerek bugünkü yerine getirildi. Çeşme çok bakımsızdı. Mermer yalakları, selsebillerin sulukları kırılmıştı. Suyu kesilmişti. Geri çekme işi yapılırken bunlar tamir edilmiştir. Ama hazinesine eski sağlamlığı verilememişti."

1932-1933 Döneminde yapılan bu taşıma sırasında, III. Ahmed Çeşmesi'nin ahşap çatısı sökülerek tamir edilmiş ancak bu süreçte çatı yüksekliği değiştirilerek orijinal mimari formunda bazı estetik kayıplar yaşanmıştı.

© Duke Üniversitesi Dijital Koleksiyonları.

© Duke Üniversitesi Dijital Koleksiyonları.



1943 yılındaki Üsküdar Meydanı Tevsi ve Tanzim Planı, sahilden daha içeride, Sultantepe’nin yamacına doğru yüksek ve eğimli bir arazide yer Mihrimah Sultan Medresesi'ni iyice havada bırakırken; tam aksine sahildeki dolgular ve deniz seviyesine göre ayarlanan rıhtım yüksekliği, kıyı hattında yani meydanın en alçak noktasında olan III. Ahmed Meydan Çeşmesi'nin taban seviyesinin çok üzerinde kalmıştı.

1943 Üsküdar Meydanı Tevsi ve Tanzim Planı, meydandaki trafiği rahatlatmak ve yolları açmak için bazı yerlerde kot düşürse de, kıyı dolgularından dolayı çeşmenin etrafında oluşan devasa yapay yığılmayı ve çukurluğu tamamen ortadan kaldıramamış, aksine yeni açılan yollar ve meydan düzenlemesi çeşmenin çukurda tek başına izole kalmasına yol açmıştı.

Tüm bu süreçlerin sonunda çeşme işlevini yitirecek kadar toprağa saplandığı için, 1955 yılında Azapkapı'daki Sabiha Sultan Çeşmesi'nin onarımından sonra İstanbul Vali ve Belediye Başkanı Ord. Prof. Dr. Fahreddin Kerim Gökay ve Şehir Meclisi'nin verdiği tahsisat ile İstanbul Belediyesi Sular İdaresi Müdürlüğü radikal bir kararla Üsküdar III. Ahmed Çeşmesi'nin de restorasyonunu ve yükseltilmesini gerçekleştirmişti. Çeşmenin bütün dış mermer kaplamaları ve blokları tek tek numaralandırılarak sökülmüş, iç kagir gövdesi 1,45 metre kadar yukarıya doğru örülmüş ve mermerler yeni koda göre tekrar giydirilmişti. Bugün çeşmenin altında gördüğümüz, orijinalinde olmayan mermer podyum, o dönemde çeşmeyi kurtarmak için sonradan eklenmişti.


Yüksek Mühendis Naci Yüngül, 1955 yılında  kontrol mühendisi Macit Işık tarafından yürütülen III. Ahmed Çeşmesi'nin yükseltilmesi ve onarılması inşaatının tarihçesini yazdığı "Üsküdar Üçüncü Sultan Ahmet Çeşmesi" başlıklı kitapcıkta şöyle anlatmıştı:

"Mimarlık, hattatlık ve şiir san'atları ile tarih bakımından taşıdığı büyük önemi belirtmeğe çalıştığımız bu çeşmenin Bartlett tarafından çizilmiş resminden de anlaşılacağı üzere; evvelce deniz seviyesinden pek az yüksek olan iskele meydanı ortasında etrafa håkim bulunmasına mukabil, sonradan rıhtımın inşası sebebiyle meydanın zemini yükseldiğinden bu güzel yapı çukurda kalmış ve dış görünüşü eski tesirini kısmen kaybetmiştir. Çeşmenin yükseltilmesine bu değerli åbidenin daha gösterişli bir hale gelmesini temin bakımından lüzum görülmüş ve Cumhurreisimiz Sayın Celal Bayar'ın bir işareti üzerine Sular İdaresi tarafından çeşmenin eski seviyesine nazaran 1 metre 45 santim yükseltilmesi işi şu suretle tahakkuk ettirilmiş bulunmaktadır: Çeşmenin moloz kårgirden mamûl duvarları 1 metre 45 santim kadar yukarıya doğru terfi edilmiş, mermer kaplama ve yalaklar sökülerek 1 metre 45 santim yukarıya yerleştirilmiş, çatı da krikolarla aynı miktarda yükseltilmiştir. Evvelce mevcut bulunmayan mermerden bir seki ve iki basamaklı mermerden bir merdiven, çeşmeyi çepçevre kuşatacak şekilde inşa edilmiş, ayrıca temiz ve kullanılmış sulara mahsus ayni mecralar vücuda getirilmiştir. Bundan maada zamanla harap olan ve öteden beri kırık bulunan birçok taşlar, sütunçe parçaları ve külahları mevcutlarına aynen benzetilmek suretiyle yeniden yontturulup yerlerine konulmuştur. Bu bakımdan çeşmenin yükseltilmesi işi bu iki yüz yirmi üç senelik milli Abidenin esaslı surette onarılmasına da imkan vermiştir.
Birinci keşif bedeli 92304 lira 81 kuruştan ibaret bulunan bu önemli işlerin tahakkukunda hizmetleri geçmiş olan idare åmirleri ile san'at ve fen adamları hepimizin takdir ve tebrikine lâyıktırlar."
Ağustos 1955
Yüksek Mühendis Naci Yüngül

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında popüler olan Oryantalizm akımının temsilcilerinden,
eserlerinde genellikle İstanbul (Konstantiniyye) ve çevre bölgelerdeki sokak satıcılarını, pazar yerlerini,
çeşme başlarını ve günlük hareketliliği canlı renklerle ve mimari detaylarla resmeden, Avusturyalı oryantalist ressam Robert Gillar (1867–1914) tarafından yapılmış; ekmek satıcısının da yer aldığı geleneksel bir Osmanlı çarşı sahnesini tasviri. “A Bread Merchant before an Ottoman Fountain, Constantinople” (İstanbul'da Bir Osmanlı Çeşmesi Önündeki Ekmek Satıcısı) isimli, 78.7 X 127 cm boyutlarında, sağ alt köşesi imzalı, tuval üzerine yağlı boya tablo, Christie's New York Müzayede Evi tarafından 19 Nisan 2006'da düzenlenen "Orientalist Art" açık artırmasında, 24.000 USD bedelle alıcı bularak, özel bir koleksiyoncu tarafından satın alınmış
ve sanatçının müzayede rekoru kıran en yüksek fiyatlı eseri olmuştu.

Çeşme önünde seyyar satıcılar, 1905

Çeşme önünde Karpuz sergisi

Julia Pardoe, 1839'da yazdığı "Les Beautés du Bosphore" (Boğaziçi'nin Güzellikleri) adlı kitabında, ressam William Henry Bartlett'in o güzel gravürünü de ilave ederek III. Ahmed Çeşmesi'nden şöyle bahsetmişti:

"Üsküdar sahilindeki yemiş pazarının (meyvahoş olacak) ortasında üslûbu sâde fakat pek cazip bir çeşme bulunmaktadır. Bulgurlu sırtlarından gelen bol ve tatlı bir suyu olduğu halde Türkler sebebi anlaşılmayan garib bir zihniyetle en kurak mevsimlerde bile karşı tarafın sakinlerinin istifade etmesine tahammül etmemektedirler. Suyun pek kıt olduğu 1836 senesinde Boğazın yukarılarında bulunan köylerden büyük zahmet ve teehhürle su taşındığı halde, Üsküdar çeşmesinin oluk oluk akan sularını Boğaza karışmaya terk etmişlerdir."

Naci Yüngül kitapcıkta Julia Pardoe'nin bu eleştirel sözlerine karşılık olarak bir açıklama notu düşmüştü:
"... İngiliz muharririnin müşahedesi doğru ise de onun bilmediği bir cihet vardır ki, bu hale bir mâna vermesine engel olmaktadır. İbrahim Paşa suyu ile beslenen diğer çeşmeler gibi Haremin şerifiyne vakfedilmiş olan Üsküdar çeşmesinin vakfiye şartları mucibince saka gediği (sakaların belirli bir çeşmeden su alıp satabilme yetkisi veya imtiyazı) olmaması, buradan su taşımak isteyecek sakaların hareketine mâni olmakta ve ve hakka ve vakfa hürmet edilen o devirde böyle bir kaidenin ihlâli padişahın bile hukukundan hariç kalmaktadır. Çeşmeye tahsis edilen bol su ise, Sular İdaresindeki eski kayıtlara nazaran 3 masura* yani günde 20 metre mik'ap kadardı."

*1 masura, dakikada yaklaşık 4,5 litre (günde yaklaşık 6,48 metreküp) su akışına denk gelir.
Ölçüm yapılırken temel alınan referanslardan biri, bir çocuğun serçe parmağı büyüklüğüdür.




III. Ahmed Çeşmesi son olarak İBB Miras ve İSKİ tarafından 2022 yılında, uzun yıllar bakımsız kalan ve suyu kesilen tarihi meydan çeşmesi, kapsamlı bir restorasyon projesine alınmıştı. Zamanla yıpranan mermer yüzeyler, mukarnaslar ve taş bezemeler mikrokumlama yöntemleriyle zarar verilmeden temizlenmiş, Şair Nedim, Rahmî ve Şâkir'e ait olan tarihi kitabeler temizlenerek üzerindeki hat yazıları varaklama yöntemiyle belirginleştirilmişti. İSKİ tarafından yürütülen altyapı çalışmasıyla çeşmeye yeniden temiz su hattı çekilmiş ve 3 Şubat 2022'de yapılan bir açılışla, III. Ahmed Çeşmesi'nin 8 musluğundan da yeniden su akması sağlanmıştı...



III. Ahmed Meydan Çeşmesi'nin suyu Merdivenköy civarında Kayışdağı eteğindeki, Karaman Çiftliği, Sazlıdere mevkiinde 3 kaynağı birleştirilip, yoldan katmalar da alan Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa Su Yolu (1141 H.-1728 Μ.) olarak adlandırılan kanalla Şemsi Paşa ile Rumî Mehmed Paşa Cami arasındaki sahilde yer alan Şerefâbâd Kasrı’na verilmiş, ayrıca daha başka birçok çeşmenin de beslenmesi sağlanmıştı.

18 metre uzunluğunda 30 cm enindeki, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa Su Yolu Haritası'nı bu parçalarında soldan sağa doğru izlediğimizde, ilk resimde Doğancılar'daki Maksem'i ve ondan çıkan üç su yolunu görebiliyoruz; daha sonraki iki resimde de su dağıtım şebekesi'nin Şerefâbâd Kasrı'na kadar olan kısmı,
su yolunun üzerindeki çeşmeleri, havuz ve maslak gibi, su ile ilgili diğer yapıları görebiliyoruz. 


Şerefâbâd Kasrı


Yeri gelmişken III. Ahmed Çeşmesi'nin suyunu sağlayan, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa ve eşi III. Ahmed'in kızı Fatma Sultan tarafından yaptırılan bu büyük su projesinden ve haritasından da bahsetmek gerekir. Sultan III. Ahmed için neredeyse yeniden inşa edilen Şerefâbâd kasrı için su getirildiğinde yapılan bu harita, su yolunun uğradığı yerleri, kemerleri, maslak ve muslukları, çeşme ve şadırvanları, ızgara ve katmaları adları ile gösterir, bir tomar halindedir ve 18 metre uzunluğunda 30 cm enindedir. Bu su yolunun yapımına 1718 yılında başlanmış ve 1728’de son şeklini almıştı. Nevşehirli Damad İbrâhim Paşa su yolu hakkında çizilen 1166 (1753) tarihli bu su yolu haritasının aslı, halen Türk-İslâm Eserleri Müzesi’nde (nr. 3336) ile muhafaza edilmektedir. Tarih ve şehircilik bakımından çok önemli bir vesika olan ve bugün ne kendisinden, ne yerinden hiç bir iz kalmayan Şerefâbâd ve Kavak kasırlarının da bu sulu boya ile yapılmış haritada krokilerinin olması onun değerini daha da arttırmaktadır.

Doğancılar, Şerefâbâd Kasrı Maksemi:

Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa isâle hattı, Şerefâbâd Kasrı’ndan sonra şehirde yirmibeş çeşmeye de su vermişti. Bu su yolu üzerindeki yirmibeş çeşmeden Tevkiî Ali Paşa ile Hacı (Koca) Beşir Ağa dışındaki yirmiüç çeşme ya kendisinin veya Sultan III. Ahmed ile akrabalığı bulunan kişilere aitti. Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa su yolunun isâle hattı 14.600 metre, debisi 6 lüle (312 m³/gün), vakıf defterine göre ise 8 lüle 5 masuraydı (448,5 m³/gün). Su yolunun başından  sonuna kadar elliden fazla maslak (havuz/su haznesi) yapılmış ve her maslağın arasına (440) arşın fasıla verilmişti. Her fasılaya (1100) künk döşenmişti. Buna göre suyun ana yolu için tahminen 484,000 künk sarfedilmişti.

Daha önceleri bazı bahçelerdeki kaynaklardan alınma sularla Üsküdar'da çeşmeler yaptırılmış olsa da bunların ihtiyaca kâfi gelmediğini gören Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa Şerefâbâd’ı yaptırırken bir yandan da Merdivenköy civarında Kayışdağı eteğindeki, Karaman Çiftliği ile Sazlıdere mevkiindeki kaynaklardan aldığı üç kaynağı birleştirerek, yollarda üç katma daha ilave ettirerek suyun miktarı arttırmış ve kalın toprak künklerle Üsküdar'a ve Şerefabad Kasrı’na indirmişti.

Toplanan bu sular, "kubbe" adı verilen üstü kubbeli bir toplama odasında birikir, sonra; kireç ocakları, Taşlıdere, Küçük Çamlıca, Semerci bağı, Seyitahmet ve Karlık bayırı yolunu takip ederek yer yer künkler ve yer yer de galeri şeklindeki kanallarla Doğancılar'da halen ayakta olan makseme ulaşırdı.


Sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa tarafından, Şerefabad Kasrı’nın suyunu temin etmesi amacıyla 1728-1729 yıllarında Kayserili Mimar Mehmet Ağa’ya bir sıra kesme mermer ve iki sıra tuğla hatıllı olarak inşa ettirilen Şerefâbâd Kasrı Maksemi, sekiz köşeli prizmatik bir şekildedir ve üzeri kurşun kaplı bir kubbe ile örtülüdür. Maksemin içinde, gelen suyun toplandığı bir hücre ile, giden suyun borulara taksim edildiği üç lüleden müteşekkil küçük bir taksimat sandığı mevcuttu.

Maksem'den sonra ayrılan üç kol bir çok çeşme ve binalara su dağıtırdı. Yüksek Mühendis Naci Yüngül maksemden dağılan suların miktarını şu şekilde anlatmıştı:
"...İstanbul Sular İdaresinde mevcut eski kayıtlara göre 1890 senesinde yapılan bir anket neticesinde İbrahim Paşa suları veriminin 55 masura olduğu; bu mikdarın 40 masuralık en büyük kısmının çeşmelere ve geri kalan 15 masurasının ashab-ı miyaha (su hakkı bulunanlara) tahsis edildiği anlaşılmaktadır. Top yekûn günde 357 buçuk metre küp eden bu mikdar su İbrahim Paşa tarafından 1728 tarihinde akıtılan mikdara ilâveten sonraları başka kimseler tarafından mecraya katılan suları da ihtiva etmektedir."


Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, 9. Cilt, DIŞ-ERİ, Sf. 4645'de;
Doğancılar Maksemi'ni şöyle anlatır.
"Onsekizinci yüz yılın ilk yarısında yapılmışdır; Üsküdar çeşmelerinden önemli bir kısmını besleyen (Sultan III. Ahmed'in kızı) Fatma Sultan-İbrahim Paşa su yolunun Doğancılar'da üç kola ayrıldığı taksim mahallidir. Bu maksem Üsküdar'ın diğer tarihi sularının şebekeleri üzerinde benzeri bulunmayan türk su tevzi sistemine ait güzel bir yapıdır. Doğancılar parkının karşısında, açık türbe sokağının başında, Doğancılar camiinin karşı tarafındadır. Maksem ilk bakışta bir türbeyi andırır. Üstü kurşun kaplı, yarım küre kubbeli, hafif saçak çıkıntılı, araları tuğla ve taş örme, sekiz köşeli, takriben 4-4,5 metre yüksekliğindedir. Sekiz yüzünden birinde küçük bir kapusu vardır. Sekiz beyitlik kitâbesi, her yüzünde bir beyit olmak üzere ve saçağına yakın bir yere bu sekiz cebheli binaya fırdolayı konmuşdur; metni asrın büyük şairi Nedim'indir." diye yazar.


Doğancılar Maksemi üzerindeki Nedim'in kitabesi şöyledir:
Şeh-i Dârâ-haşem şevketlü Sultan Ahmed-i Gaazi
Ki dest-i lütfu hemçün ebr-i nisan feyz-bahşadır
(Maiyeti ve görkemi efsanevi İran hükümdarı Dârâ kadar büyük olan, cömertlik ve lütfu ise nisan yağmuru gibi bereket dağıtan Gazi Sultan Ahmed Han)

Cihan-bân-ı muzaffer şehriyâr-ı mâ'delet güster
Ki dâim himmeti masrüf-i terfih-i berâyâdır
(Dünyayı koruyan, zaferler kazanmış ve adaleti yayan öyle bir hükümdardır ki, onun bütün çabası ve gayreti her zaman halkın rahatı ve huzuru içindir)

Kilan ol şehriyârın devlet ü ikbâlini te'yid
Vezir-i a'zam-ı Dâmad İbrahim Paşadır
(O hükümdarın devletini ve bahtını (gücünü ve talihini) sağlamlaştıran kişi,
Başvezir Damat İbrahim Paşa'dır.)

Kemâl-i cûd ü ihsânına ol sadr-ı kerem-kârın
Delil-i rûşen ü makbül bu ab-ı musafladır
O cömert ve ikram sahibi devlet büyüğünün) cömertliğinin ve iyiliğinin olgunluğuna, apaçık ve kabul görmüş delil, işte bu tertemiz, saf sudur.)

Şerefâbâd içindir aslı amma kim bu maksemden
Bu şehri Üsküdar-a dahi külli hisse peydadır
(Bu su makseminin asıl yapılış amacı Şerefâbâd Kasrı içindir;
fakat bu şehre, yani Üsküdar'a da ondan büyük bir pay ayrılmıştır.)

Hele hakka şehriyâr-ı cihân-ü sadr-ı zişana
Bu cârî hayr-i pâk-ü bi bedel tevfik-i Mevlâdır
Hüdâ ikisinin de ömr ü ikbalin kıla efzun Ki dest-i re'fet ü ihsanları eltâfa mecrâdır
(Doğrusu, cihanın hükümdarı ve şanlı sadrazam için bu eşsiz ve tertemiz hayır eserinin akıp gitmesi, Allah'ın bir lütfudur ve onun yardımının bir sonucudur.)

Nedimâ âb-ı cârîsın görünce söyledi tarih
"Bu maksem vâye-mehd-i cûd-i İbrahim Paşa'dır"
(Nedim, akarsuyunu görünce tarihini söyledi: Bu su taksim merkezi, İbrahim Paşa’nın cömertliğinin beşiğidir.)

1141 (M. 1728-1729)


Tarihçi ve yazar Mehmet Nermi Haskan'a göre;
"Sonuncu mısra ebced hesabına göre 1144 tarihini verir; sondan bir önceki mısrada 'âb-ı cârî' şifresi, âb hecesinin 3 sayısının son mısranın toplamından çıkarılacağını işaret ettiği için, tarih kasîdesinin altında kazınmış olan 1144-3=1141 sayısının doğru olduğu; bu yüzden Doğancılar Maksemi'nin de, III. Ahmed Çeşmesi ile aynı zamanda (hicrî 1141, milâdî 1728-1729) yapıldığı anlaşılmış olur."

Maksem'den itibaren üç kola ayrılan su Üsküdar içindeki farklı çeşmelere dağılıyordu. Bu çeşmelerden 24 tanesinin mevkii ve bânilerinin isimleri Türk ve İslâm Eserleri Müzesi'nin ilk müdürlerinden, kültür tarihçisi Konya doğumlu Hamdizâde Abdülkadir Erdoğan'ın (1877-1944) Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi’nin 139-143. sayfalarında 1940 yılında yayımlanan,
“Üsküdar Su Yolu Haritası” adlı makalesinde açıklanmıştı;
"...Soldan birinci kolda (10): Hasan Ağa mahallesinde, İbrahim Paşa Çeşmesi; Hayrettin mahallesinde, Osman Efendi Camii yanında, İbrahim Paşazade Mehmet Paşa Çeşmesi; Atpazarı Kapısında, Darüsaade Ağası Hacı (Koca) Beşir Ağa Çeşmesi; Atpazarı içinde, Sulu Han karşısında Merhum Fatma Sultan Çeşmesi; Debbağlar mahallesinde, Şehzade Abdülhamit Çeşmesi; Bulgurlu mahallesinde, Şehzade Numan Çeşmesi; Bulgurlu Mescidi karşısında, Esma Sultan Çeşmesi; Tembeller mahallesinde, Üçüncü Ahmedin oğullarından Sultan Mustafa ve Süleyman Vâlidesi Çeşmesi; Süleyman Ağa mahallesinde Şeyh Camii yanında, Üçüncü Kadın Çeşmesi; Bülbülderesi nihayetinde, Hatice Sultan Çeşmesi.
Soldan ikinci kolda (9): Sinan Paşa mahallesinde, Merhum Kaptan Mustafa Paşa Çeşmesi Bu zat Kaymak Mustafa Paşadır. İbrahim Paşanın ikinci damadı ve Merzifonî Kara Mustafa Paşanın torunudur. Merzifonînin Divanyolundaki medresesi mezarlığına gömülmüştür. Mezar taşındaki ölüm tarihi (1143) tür); Hamza Fakih mahallesinde, Şehzade Seyfüddin Vâlidesi Çeşmesi; Gülfem Hatun mahallesinde, Sultan Mustafa Çeşmesi (Kanunî Süleymanın harem cariyelerinde Gülfem Kadın’ın bu mahalde bir camii vardır, Ona izafetle bu adı almıştır). Aziz Mahmut Efendi Tekkesi yanında, Kethüda Mehmet Efendi Çeşmesi; Kefçe mahallesinde Halil Paşanın Türbesi yanında, Şehzade Bayazıt Çeşmesi; Davutpaşa mahallesinde cadde üzerinde, İbrahim Paşa Çeşmesi; Tembeller mahallesinde Kireçhane karşısında, Sultan Mehmet Velidesi Çeşmesi; Süleyman Ağa camii karşısında kulluk yanında; İbrahim Paşa Çeşmesi; büyük iskelede Sultan Ahmet Çeşmesi.
Soldan üçüncü kolda (5): Mirahur Camii karşısında, Başkadın Çeşmesi; Eski hamam yanında Mehmet Paşa mahallesinde, İbrahim Paşa Çeşmesi; Hamza Fakih mahallesinde, Şehzade Abdülhamit Çeşmesi, Şehzade Süleyman Çeşmesi; Şemsipaşa civarında Şehzade Mehmet Çeşmesi..."
Kitabelerinden anlaşıldığı kadarıyla bu çeşmelerin çoğunluğu 1141 ve geri kalan küçük bir kısmı ise 1142 hicrî tarihinde inşa edilmişti. Bu 24 çeşmeden 6 tanesi Sultan III. Ahmet'in 5 şehzadesi adına; 5 tanesi Hasekileri adına; 3 tanesi kızları olan Hadice, Fatma ve Esma Sultanlar adına; 5 tanesi Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın kendi adına; 2 tanesi damatları Kaptan Mustafa ve Kethüda Mehmet Paşa'lar adına; 1 tanesi oğlu Genç Mehmet Paşa adına inşa edilmişti. Bu sayılan 24 çeşme içerisinde Sultan III. Ahmet ile Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa sülâleleri dışında tek bir çeşme vardı ki o da Dârüssaâde Ağası (Kızlar Ağası) Hacı (Koca) Beşir Ağa'nın çeşmesiydi.

Dârüssaâde Ağası Hacı (Koca) Beşir Ağa (1650-1746), Habeşistan'da doğmuş, siyahi bir köle olarak küçük yaşta Osmanlı sarayına getirilmiş ve hadım edilerek haremde yetiştirilmişti. Şehzadelik döneminden itibaren Şehzade Ahmed'in hizmetinde bulunan ve padişahın en güvendiği isimlerden biri olan Beşir Ağa, Şehzade Ahmed'in, 1703 yılında gerçekleşen Edirne Vakası isyanında Sultan II. Mustafa tahttan indirilmesinin ardından, 22 Ağustos 1703'te III. Ahmed olarak tahta çıkmasından sonra sarayda zamanla padişah musahipliğine kadar yükselmiş ve 1705'te saray hazinedarı olmuştu. Ancak sarayda hâlâ eski yönetimin ve isyanı çıkaran askeri kliklerin (yeniçeriler ve ulema) yoğun baskısı bulunuyordu ve bu eski dönemin etkili isimleri ve saray ağaları, yeni padişahın yakın çevresini kuşatarak güçlerini korumak istiyorlardı. Saray içindeki bu klik savaşları 1705'te de bitmemiş, haremdeki güç odakları ve sadrazamlar arasındaki rekabet o kadar sertleşmişti ki, Hacı (Koca) Beşir Ağa bu yükselişinden birkaç yıl sonra 1713'te, muhaliflerinin baskısıyla dönemin Dârüssaâde Ağası Süleyman Ağa ile birlikte Kıbrıs ve Mısır’a sürgüne gönderilmiş, ancak bu sürgün onun sonu olmamış, 1717'de İstanbul'a çok daha güçlü bir şekilde dönerek mutlak güç haline gelmiş ve Osmanlı sarayının üçüncü en yüksek makamı sayılan Dârüssaâde Ağalığı'na getirilmişti.
Dârüssaâde Ağası Hacı (Koca) Beşir Ağa, Lale Devri'nde III. Ahmed ve sonrasında I. Mahmud saltanatlarında görev yapmış, padişahların en güvendiği danışmanlardan biri olmuştu. Devlet işlerinde sadrazamlardan bile daha etkili bir konuma ulaşmış, veziriazamların atanmasında ve görevden alınmasında dahi doğrudan rol oynadığı bilinen bir gerçekti. Dindar, bilge ve ilim sahiplerini koruyan bir kişiliğe sahip, büyük bir kitap ve kültür âşığı olan Hacı (Koca) Beşir Ağa, Evliya Çelebi'nin ünlü eseri Seyahatname'sini bularak çoğaltılmasını ve kültür dünyasına kazandırılmasını sağlayan kişi olmuştu.
1728 yılında Üsküdar Toptaşı (Atpazarı) bölgesinde, Vâlide-i Atik Camii yakınlarında inşa edilen Dârüssaâde Ağası Hacı (Koca) Beşir Ağa Çeşmesi'nin, kesin olmamakla birlikte, 1915–1920 yılları arasında Toptaşı Caddesi’nin genişletilmesi ve meşhur Toptaşı Tımarhanesi’nin (Bimarhane) büyütülmesi çalışmaları sırasında yıkıldığı tahmin edilmektedir. Ancak çeşmenin taş kitabesi kurtarılmış, günümüzde Üsküdar Vâlide-i Cedîd Camii haziresinde duvara dayalı bir şekilde korunma altına (!) alınmıştı.

Koruma altına almak da buysa!?.


Dârüssaâde Ağası Hacı (Koca) Beşir Ağa "1159 yılı Cumâdelûlâ’sının (Cemâziyelevvel) 13’ünde" (miladi takvime göre 3 Haziran 1746 Cuma), 96 yaşındayken Topkapı Sarayı'nda vefat etmiş, Eyüpsultan Camii şadırvan avlusunun hemen yanındaki kendi türbesine defnedilmişti.

İbrahim Hakkı Konyalı, "Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi" II. Cildi, 39-40. sayfalarında Hacı (Koca) Beşir Ağa Çeşmesi'nin kitabesi ile ilgili şunları yazmıştı:

"...1941 yılı Haziran’ında Üsküdar’da Yeni Vâlide Camii manzumesini incelerken caminin avlusuna atılmış iki kitabeli taş buldum. Bunların nereden sökülüp getirildiklerini bilen yoktu. İkisi de çeşme kitabesiydi. Birisinin üstünde çok güzel bir ta’lîk ile altı satırlık şu kitabeyi okudum:
Şair Şakir’in hazırladığı bu kitabenin son mısraı ebced hesabına vurulunca 1141 rakamları çıkar. Çeşme H 1141 - M 1728 yılında yapılmıştır. Çeşmeyi Sultan III. Ahmed’in Dârüssaâde Ağası Hacı (Koca)* Beşir Ağa yaptırmıştır.
*Konyalı'nın notu: "Bu Beşir Ağa’ya, kendinden sonraki Beşir Ağa’dan ayrılması için “Koca Beşir Ağa” derlerdi. (Hâfız Hüseyin Ayvansarâyî'nin kaleme aldığı Hadîkatü’l-cevâmi’, C. l, Sf. 243) Eyüb Türbesi’nin arkasına gömülmüş bir başka Beşir Ağa daha vardır. Bu da dârüssaâde ağası olmuş. [ biyograf ve vakanüvist Mehmed Süreyya'nın (1845-1909) kaleme aldığı Sicill-i Osmânî, C. 2, Sf. 19-20V ] Kitabede padişah, saltanatın yüzü suyu, Allah’ın gölgesi, Sultan Ahmed Han Gazi şeklinde vasıflandırılıyor. Sultan III. Ahmed, Üsküdar’a akıttığı sudan kendisi, şehzâdeleri, saray kadınları, kızları, damadı devlet büyükleri, çeşmeler ve sebiller yaptırmak suretiyle Üsküdar’ı bir iyi su şehri haline getirmiştir."

İbrahim Hakkı Konyalı'nın kitabına sadece içeriğini aldığı kitabenin
aslının altı satırı şöyledir:

1-Cenâb-ı Hazret-i Sultân Ahmed Hân-ı Gâzî kim
Odur zıll-i ilâhi âb-ı rûy-i saltanat hakkâ

2-Muhibb-i hayr el-hac Beşir Ağa-yı zî-şânın
İdüp dârü’s-saâde hizmetiyle kadri a’lâ

3-Du’â-yı hayrı isticlâb içün şâh-ı cihân-bâne
Nice âsâr-ı uzmâya muvaffak eyledi Mevlâ

4-Yapup bu çeşme-i pür-nûr-i pâki fi-sebîlillâh
Zülâl re’fetiyle teşnegânı eyledi irvâ

5-İlâhî hayrını hüsn-i kabul eyleyüp şâyân
Ana bâdî-i gufrân ola bu hayrat-ı bi-hemtâ

6-İçüp bir câmını Şâkir didi atşâne târîhin
Bu dil-cû çeşme-sâr-ı sâfdan gel zemzem iç sıhhâ
1141 (1728-29)

Şu an ilgilendiğim, Üsküdar İskele Meydanı çevresinde, gözümün görebileceği mesafede incelediğim alanın biraz ötesinde ve menzilimin dışında kalsa da Üsküdar'ın tarihinde yer etmiş bazı önemli ancak günümüze ulaşamamış, yıkılmış ve yok edilmiş tarihi eserlerini de burada anmadan geçmek olmaz...

Bunlardan belki de en önemlilerinden birisidir;
Şerefâbâd Kasrı:

Şerefâbâd Kasrı, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan "Defter-i Bostancı"nın (Bostancıbaşı Defterleri) üç ayrı nüshasında birbirinden farklı olarak "Âbâd-ı kasr-ı hümâyûnu", "Şemsi Paşa kasr-ı hümâyûnu" ve
"Şerefâbâd kasr-ı hümâyûnu" isimleriyle kaydedilmişti.

17. yüzyılda yaşamış ünlü Fransız seyyah ve ressam 1680 yılında yayımladığı
"Relation nouvelle d'un voyage de Constantinople" adlı eserinde İstanbul'un en detaylı gravür ve
çizimlerine yer vermişti. Grelot'nun İstanbul'a, Üsküdar sırtlarından bakarak çizdiği bu ünlü İstanbul
panoraması ve Kız Kulesi "Grelot's view from Scutari" olarak bilinir.

Altta Panorama kesitinin sağ alt köşesinde yer alan Üsküdar görüntüsünde, sağdan sola doğru
sırasıyla; Mihrimah Sultan Camii, solunda Mihrimah Sultan Külliyesinin iki kervansarayından biri,
sahilde küçük ve sık ağaçlığın arasında Şerefâbâd Kasrı, Kız Kulesi ve sonrasında da
tepede büyük ağaçların içerisinde Üsküdar Sarayı ya da diğer adıyla Kavak Kasrı yer almakta.
(Bu kesit anlaşılır olması için Yapay Zeka marifetiyle netleştirilmiştir.)



Berlin Devlet Kütüphanesi’nde; Diez A. Foliant 57 numarada kayıtlı, 1531 tarihli
Pîrî Reis'e atfedilen harita'nın sol alt köşesinin aşağıdaki büyütülmüş kesitinde, Şerefâbâd Kasrı,
Şemsi Paşa ve Rumî Mehmed Paşa Camileri ve Mihrimah Sultan Camii önünde iki Kervansarayı.
(Kesit, Yapay Zeka katkısıyla netleştirilmiştir.)



Bu minyatür; 1185 (Miladi 1771-1772) yılında Yozgat’ın Sorgun ilçesine bağlı Sungur köyünde doğan,
1232 yılı Zilhicce ayında (Miladi Ekim-Kasım 1817), 46 yaşındayken İstanbul'da vefat eden, hattat, müderris ve elçilik tercümanı Bozoklu Osman Şakir Efendi'nin 1225 (1810-1811) yılında hazırladığı, Osmanlı elçilik heyetinin Tahran’a hareketinden önce “uğurlu olsun” niyetiyle Üsküdar’dan başlayarak güzergâh üzerindeki yerleri resmettiği serinin ilk görseli olarak "Musavver Sefâretnâme-i İran" adlı eserinin girişinde yer almıştır. Minyatür, sanatçının İran elçilik görevi için İstanbul’dan hareketini simgeleyen bir tasvirdir. "Musavver Sefâretnâme-i İran", 1811 yılında Osmanlı elçisi olarak giden Osmanlı Şeyhülislamı Yâsincizâde Abdülvehhab Efendi'nin (1758-1833) tercümanı Bozoklu Osman Şakir Efendi tarafından kaleme alınan bir elçilik raporudur.

Bozoklu Osman Şakir Efendi'nin minyatüründe; I- Şemsi Paşa Camii, 2- Şerefâbâd Kasrı, 3- Rumî Mehmet Paşa Camii, 4- Adliye Camii, 5- Ayazma Camii, 6- Kızkulesi, 7- İmrahor Camii, 8- İmrahor Camii'nin arkasındaki koru, 9- İhsaniye semtindeki koru, 10- Harem semti korusu, 11- Kaptan Mustafa Paşa Camii görülebilmektedir.


Jean-Baptiste Vanmour'a ait olduğu iddia edilen bu renkli gravür,
yapay zeka ile üretilmiş olabilir.


Şerefâbâd Kasrı 16. yüzyılda Şemsi Ahmed Paşa tarafından ilk olarak Sultan II. Selim’e hediye amacıyla yaptırılmış, daha sonra Sultan III. Murad'a armağan edilmişti. Buna göre yapılışı 1566 ilâ 1574 tarihleri arasında olabilir.

18 metre uzunluğunda 30 cm enindeki Nevşehirli Damad İbrâhim Paşa Su Yolu haritasında
getirilen suyun ilk verildiği Şerefâbâd Kasrı.





Topkapı Sarayı Eski Kadınofendi Dairesindeki bir freskte, Şerefâbâd Kasrı, 18. yy. sonları

Sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa tarafından neredeyse yeni baştan yapılarak büyük bir görkem kazanmıştı. Kasır, Sultan III. Ahmet (1703-1730) zamanında, 1720'li yıllarda Lâle Devri'nde Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa'nın kontrolünde esaslı bir tâmir görmüş, sonrasında artık “Şeref-âbâd” olarak anılmaya başlamıştı. Başka bir anlatıma göre ise Sultan III. Murad'a armağan edildiği sırada şerefli anlamına gelen Şerefâbâd adını almıştı.

Fransız oryantalist ressam, arkeolog ve gezgin Jean-Baptiste Eugéne Napoléon Flandin (1809-1899), 1844 yılında İstanbul'a yaptığı ikinci seyahati sırasında Üsküdar burnu, Kız Kulesi ve Boğaz çevresini gözlemleyerek çok değerli çizimler yapmıştı. Bu seyahatteki eskiz ve gözlemlerine dayanarak yaptığı "Pointe de_Scutari" (Üsküdar Burnu) gravürü, sanatçının 1853 yılında Paris'te yayımlanan "L'Orient" (Doğu) adlı anıtsal albümünde yer almıştı. Bu gravürde Şerefâbâd Kasrı, hemen hemen Sadullah Paşa Yalısı ve Topkapı Sarayı’nda bulunan duvar resimlerindeki tasvirlere benzer görünüşüyle yer almaktaydı.

Şerefâbâd Kasrı'nın adı Sultan I. Mahmud'dan (1730-1754) sonra "Acem Köşkü" olmuş, bir dönem "Padişah Köşkü" de denmiş, ancak yıllar geçse de III. Ahmed devrinde koyulan "Şerefâbâd Kasrı" adı hafızalarda kalmış ve hep öyle anılmıştı. Sultan III. Ahmed'den sonra , tuzlu su, fırtına, rüzgâr, yağmur gibi doğa şartlarından etkilenen ahşap Şerefâbâd Kasrı, 1751 (Sultan I. Mahmud), 1767 (Sultan III. Mustafa) ve ondan sonra tahta çıkan I. Abdülhamid (Abdü’l-Ḥamīd-i evvel, 1725-1789) devrinde 1775'te önemli bir tamir daha geçirmiş, sonrasında harap hale geldiği için 1816'da Sultan II. Mahmud tarafından yenilenmiş, yakınına da Adliye Camii inşa edilmişti.
Çengelköy sahilinde yer alan Sadullah Paşa Yalısı'ndaki duvar freskinde Şerefâbâd Kasrı


Patrona Halil İsyanı ile tahttan indirilen Sultan III. Ahmed'den sonra 24 yıl, 2 ay ve 13 gün hüküm süren Sultan I. Mahmud (1696-1754), 16 Haziran 1745’te sandalla geldiği Şerefâbâd Kasrı’nda ziyafetten sonra icra edilen musiki fasıllarını dinlemiş, sonra da kasırdan ayrılmıştı.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi defterlerinin 2352 numaralı resmî defteride 29 Zilhicce 1115 (5 Mayıs 1704) tarihi ile yapılan bir kayıtta; "Şerefâbâd Kasrı'nın, saray geleneğinde tören ve teşrifatıyla önemli bir yer tutan Padişahların ilk 'biniş yeri' olduğu", ki İstanbul'un çeşitli yerlerinde başka biniş kasır ve köşkleri de vardır, "Mevsimi geldiğinde, 'göç-ü hümâyûn' vukuunda, Üsküdar Sarayı'na 'biniş oldukta' bu Üsküdar halkı için büyük bir hareket ve bereket anlamına gelirdi. Padişah ve ailesi yapılan hazırlıkların, bakım ve tamiratların sonunda saltanat kayıklarıyla tebdil-i mekân eyler, bu sürece dâhil olan saray erkânına ve civarda yaşayan ihtiyaç sahiplerine ihsan-ı şâhânelerde bulunurlar ve bunlar da "Ceyb-i hümâyûna” kayıt olunurdu." yazılıdır. (BOA TS. MA.d 2352 H.29.12.1115 / M.1703)

1945'te mimar Sedat Hakkı Eldem'in araştırmaları sonucunda hazırladığı
Şerefâbâd Kasrı restitüsyon çalışması

Jacques Pervititch Haritası ile Sedad Hakkı Eldem'in Şerefâbâd Kasrı Restitüsyon Projesi'nin çakışması
(S. Hakkı Eldem, Köşkler ve kasırlar "A Survey of Turkish Kiosks and Pavilions",
İstanbul: Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, 1974)

Sultan II. Mahmud döneminde (1816) dönemin modası olan Ampir üslubunda tekrar yenilenen Şerefâbâd Kasrı, onun zamanında en görkemli dönemlerinden birini yaşamıştı. Sultan II. Mahmud'un yaz akşamları gitmekten zevk aldığı bilinen kasır sonraki yıllarda gözden ve elden düşmüş, devlet yöneticilerine ve yabancı devlet misafirlerine tahsis edilerek, elden ele geçmiş ve belki de son kez 1853 yılında Sultan Abdülmecid’in Verdicenan Kadınefendi'den 9 Aralık 1844'te Topkapı Sarayı'nda doğan kızı Münire Sultan’a talip olan damat namzedi 1848-1854 yılları arasında Mısır Valisi olan I. Abbas Hilmi Paşa'nın oğlu İbrahim İlhami Paşa (1836-1860) İstanbul’a geldiğinde emrine bir çok aşçı ve uşak verilerek misafir etmek için kullanılmıştı. 1857 yılında 13 yaşında İbrahim İlhami Paşa ile evlenen Münire Sultan’ın 24 Mayıs 1958'de Emine Necibe İlhami Hanımsultan adında bir kızı olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu'nda Sultan II. Abdülhamid tarafından "Paşa" ünvanı verilen ilk ve tek kadın olan Emine Vâlide Paşa, kuzeni Mısır Hidivi Mehmet Tevfik Paşa ile evlenmiş, oğulları II. Abbas Hilmi Paşa, 1893'te son Mısır Hidivi olarak atanmıştı.

Prens İbrahim İlhami Paşa (1836-1860) 

Kavalalı Hanedanı’nın Mısır'dan gelen zenginliğini, İstanbul’un batılılaşma dönemindeki lüks tüketim kültürüyle birleştiren; altın, pırlanta ve elmas kaplama saatler, tütün kutuları ve değerli taşlarla süslenmiş nişanlar, Paris ve Londra’dan özel siparişle getirilen kıyafetler, mobilyalar, kristal takımlar ve lüks faytonlar gibi lüks ve ihtişamlı yaşam tutkusu nedeniyle, Galata Bankerleri ve sarraflarına devasa miktarlarda borçlanan İbrahim İlhami Paşa, son derece pahalı buharlı teknelerinden biri ile 9 Eylül 1860'da geçirdiği bir deniz kazasında boğularak 24 yaşında ölünce, Münire Sultan 1861'de ikinci kez, Bursa Valiliği yapan ardından da 1843 yılında ilk Serasker (Genel Kurmay Başkanı) olan Hasan Rıza Paşa'nın (1809-1877) oğlu İbrahim Paşa ile evlendirilmiş, bu evlilikten oğlu Sultanzade Alaeddin (d. 1861-ö. 1915) dünyaya gelmişti. Münire Sultan oğlunun doğumundan bir yıl sonra 29 Haziran 1862'de genç yaşta (18 yaşında) o dönem sarayda ve İstanbul'da oldukça yaygın olan ve bu yüzden 25 Haziran 1861'de, henüz 38 yaşındayken Ihlamur Kasrı'nda vefat eden babası Sultan Abdülmecid gibi tüberküloz hastalığı yüzünden Fındıklı'daki Çifte Saraylar'dan Tophane yönündeki olan sarayında vefat etmişti. Fındıklı'daki Çifte Saraylar, babası Sultan Abdülmecid'in kendisi ve 1845'de yine tüberküloz'dan vefat eden Düzdidil Kadıefendi'den doğan kızkardeşi Cemile Sultan (1843-1915) için, 1856-59 yılları arasında Garabet Amira Balyan'a yaptırdığı saraylardı. 19 Ocak 1910 Çırağan Sarayı yangınından sonra, 1913 - 1920 yılları arasında Meclis-i Mebûsan ve Meclis-i Âyan olarak kullanılan Çifte Saraylar, günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin kampüsü olarak kullanılmaktadır.

Şerefâbâd Kasrı son kez, Osmanlı muhalifi ve gazeteci Ali Suavi ile İngiliz eşi Marie Stewart Lugh'un ikametgahı olmuştu. II. Abdülhamid döneminde yurda dönen Ali Suavi, bir süre Galatasaray Sultanisi müdürlüğü yapmış ancak Maarif Nazırı Münif Paşa ile yaşadığı anlaşmazlıklar ve eşiyle ilgili çıkan dedikodular nedeniyle 1877 yılının sonlarında görevinden alınmıştı. Resmî görevlerinden uzaklaştırılıp işsiz kaldığı bu dönemde, Üsküdar sahilinde bulunan ve o yıllarda artık harap bir durumda olan eski devlet mülkü Şerefâbâd Kasrı'nı kiralayarak eşiyle birlikte buraya yerleşmişti. Ali Suavi 20 Mayıs 1878 tarihinde V. Murad'ı yeniden tahta çıkarmak amacıyla Çırağan Sarayı'na düzenlediği başarısız bir darbe girişiminde, baskın sırasında olay yerine gelen Beşiktaş Karakol Komutanı Yedisekiz Hasan Paşa'nın kafasına sopayla vurması sonucu olay yerinde ölmüştü.

Almanya'nın ilk resimli haftalık dergisi, Illustrirte Zeitung, Mayıs 1878 tarihli sayısında yer alan
"The attempted coup in front of the Cheragan Palace in Constantinople on 20 May"
(20 Mayıs'ta Konstantinopolis'te Çırağan Sarayı önündeki darbe girişimi) başlıklı haber görseli.

Leipziger Illustrirte Zeitung olarak da bilinen Illustrirte Zeitung, İngiliz "Illustrated London News"
ve Fransız "L'Illustration" gibi yayınları örnek alarak, 1 Temmuz 1843'te Johann Jakob Weber
tarafından Leipzig'de kurulmuş, 101 yılı aşkın bir geçmişin ardından, savaş koşulları nedeniyle
Eylül 1944'te, 5041 numaralı sayısıyla faaliyetlerine son vermişti.

Çırağan Baskını ile ilgili bu gravür, İngiliz basınında "The Illustrated London News" dergisinde
ve aynı dönemde Fransa'nın ünlü haftalık haber dergisi "L'Illustration"da yayınlanmıştı.
SALT Arşivi'nden.

Ali Suavi'nin öldürülmesinden sonra bir daha kullanılmayan ve zamanla yıpranarak eski hanedan cazibesini yitiren Şerefâbâd Kasrı, Osmanlı'nın son dönemindeki modernleşme ve şehir düzenlemeleri kapsamında halka açık bir park (Millet Bahçesi) oluşturulması gerekçesiyle 1869 yılında Sultan Abdülaziz tarafından tamamen yıktırılmış, yıkım sırasında kasırla birlikte Salacak istikametindeki avlu duvarları dışına yapılmış Şehzade Süleyman ve Şehzade Mehmed'in çeşmeleri ve dönem kitabeleri de ne yazık ki yok olmuştu. Bu olayı, Osmanlı vakanüvisti ve şair Ahmet Lütfi Efendi (1816-1907) 1869-1870 yılı vukuatı içerisinde;
“Üsküdar’da deniz kıyısında eski binalardan ve deniz cephesindeki manzarası ile meşhur olan Şemsi Paşa Köşkü yıkılarak arsası güya Millet Bahçesi yapılmak üzere terk olundu” diyerek kayıt altına almıştı. Kasrın havuzu da 1892 yılında belediye tarafından doldurulmuştu.

Şerefâbâd Kasrı'nı yeri, 1910’lı yıllardan itibaren yazlık kahvehane, panayır alanı gibi işlevler görmeye başlamış, bu boş alanda 1938 yılında deniz kıyısına yakın bir konumda havuz inşa edilmiş, havuzla birlikte meydanda çeşitli su ve ışık gösterileri düzenlenmişti.

Şerefâbâd Kasrı, günümüzde Şemsi Paşa Caddesi ile Şemsi Paşa Bostanı Sokağı’ndan başlamak üzere, bir ara Üsküdar Nikah Salonu olarak kullanılan ve şimdi Nevmekan adını taşıyan bina dahil, sahilde bulunan Radar kulesine kadar olan yerde bulunuyormuş.

Hava fotografında Şerefâbâd Kasrı'nın yeri ve aşağıda o sahil. 



Yahyâ Kemâl Beyatlı'nın 1913-1954 seneleri arasında yazdığı İstanbul konulu yazılarından oluşan ve 1958'de vefatından sonra, 1962 yılında kitap halinde yayımlanan* "Eski Şiirin Rüzgârıyla" adlı eserinde yer alan “Üsküdar Vasfında Gazel” manzumesinde, Şerefâbâd Kasrı'nı üstü kapalı bir şekilde anarak,
kendi devri içindeki güzelliği ile anlatır:

Firdevs bu şehrin şeb ü rûzunda ıyândır.
Her çeşmeden âb-ı Şerefâbâd revândır
Bir cûy-i bahârın negamâtıyle dolar gûş
Dil farkına varmaz ki akan cûy-i zamandır
Her lâhzası bir zemzeme-i Suz-i Dilârâ
Her sâati bir fasl-ı Beyatî Araban’dır
Her bağına ziynet nice bir serv-i hırâman
Her kasrına revnak nice bir şûh-ı cihândır
Ammâ yine hicranla Kemâl andığım afet
Bağlarbaşının goncası bir yosma civandır

Günümüz Türkçesiyle: [ Bu şehrin (Üsküdar'ın) gecesinde ve gündüzünde Firdevs (içinde her türlü ağacın ve özellikle üzüm bağlarının bulunduğu büyük, güzel bahçe) görünür. Her çeşmeden Şerefâbâd suyu akar. Orada gönül, zamanın nasıl aktığını bilmez. Oranın her saati bir müzik pa rçası gibidir. Her bahçesinde servi boylu bir güzel vardır. O (İstanbul'un) her sarayına, her köşküne parlaklık ve neşe veren, dünyalar güzeli nice şuh (işveli/canlı) sevgili vardır.]

Sanki Yahyâ Kemâl Beyatlı'nın bu şiirinde de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın daha önce söylediği gibi, şiirin son dizesindeki "Bağlarbaşının goncası bir yosma civandır" ile, yine Nedim'in şu ünlü şarkısındaki, "Bir safa bahşedelim gel şu dil-i nâ-şâda / Gidelim serv-i revânım yürü Sa’dâbâd’a" dizeleri ile doğrudan bir benzeşme, ruh ortaklığı ve bilinçli bir öykünme (nazire) vardır.

Bu doğaldır, çünkü Yahyâ Kemâl Beyatlı, Türk edebiyatında "Neo-Klasisizm" akımının öncüsüdür ve özellikle Paris'ten döndükten sonra Divan şiirini modern bir estetikle yeniden canlandırmayı amaçlamış ve özellikle Nedim hayranlığıyla bilinen bir şair olmuştur.
Nedim, Lale Devri'nde İstanbul’un eğlence ve mesire yeri olan Sa'dâbâd'ı şiirin merkezi yapmış, sevgilisini oraya davet etmişken; Yahyâ Kemâl Beyatlı da Nedim’in bu İstanbul ve mekan merkezli neşesini devralmış, odağı Avrupa yakasındaki Kağıthane'deki Sa'dâbâd'dan alıp, Anadolu yakasına Üsküdar'daki Şerefâbâd'a kaydırarak aynı coşku ve estetikle şiirine taşımıştır.

Yahya Kemal'in şiirindeki, "Bağlarbaşının goncası bir yosma civandır" ifadesi, Nedim’in Sa'dâbâd’daki dünyasından fırlamış ve yüzyıllar sonra Üsküdar sahillerinde yeniden canlanmış bir ruhu temsil etmektedir. Ayrıca Nedim, Divan edebiyatında "şarkı" türünün en büyük ustasıdır. İki şairin dizeleri de aruz ölçüsünün kıvrak, neşeli ve şarkı formuna çok yakışan ritimleriyle örülmüştür. Hatta, Klasik Divan şiirindeki soyut, ulaşılamaz ve platonik sevgili kuralını yıkarak, sokağı, yaşayan insanı ve somut sevgiliyi şiire sokan Nedim'e nazire olarak, Yahyâ Kemâl Beyatlı da bu mahalleleşme akımını sürdürerek, sevgilisini Üsküdar'da, Bağlarbaşı’nda boy gösteren, ortalıkta görünen ve beğenilen, şuh bir genç olarak şiirine taşımıştır. Kısacası, Yahya Kemal, Nedim’in şiirlerindeki o ünlü Lale Devri neşesini, renkli ve eğlenceli İstanbul hayatını modern Türkçe ile yeniden üretmeye çalışmış, Nedim'e açıkça saygı duruşunda bulunarak, onun İstanbul'u, sevgiliyi ve hayatın neşesini merkeze alan şairane tavrını 20. yüzyılda kendi sesiyle taklit etmekte ve yenileyerek yinelemektedir...
 
Yahyâ Kemâl Beyatlı, yine "Eski Şiirin Rüzgârıyla" adlı eserinde yer alan "Şerefâbâd" manzumesinde, bu kez Lâle Devri'nin ihtişamlı eğlencelerini, bahar neşesini ve bu parlak dönemin ardından mekânlarda kalan hüzünlü sessizliği ele alır.
Yahyâ Kemâl Beyatlı, bir devri sembolize eden Şerefâbâd Kasrı'nın güzelliğini şiirine aktarmak istemiş, ancak Kasrın mekânsal değeri, mimarî özellikleri ve süslemelerini sunmak yerine, şiirin o devrin ruhuna uygun şen ve iç açıcı olması beklenirken, şair daha ziyade, artık var olmayan Şerefâbâd'ın yokluğundan kaynaklanan hüzün ve acıyı okurun doğrudan yüreğinde hissettirmek istemiştir.

ŞEREFÂBÂD

O şûh ağlar bugün Kasr-ı Şerefâbâd’a geldikçe
O nûşânûş demler hâtır-ı nâşâda geldikçe
(O neşeli, şen şakrak sevgili, bugün ne zaman Şerefâbâd Kasrı’na gelse ağlar; çünkü o sürekli içki içilen, eğlenilen eski güzel günler, şimdiki dertli ve mutsuz kalbine her gelişinde o eski neşesini mumla aratır.)

Ne cûşân-ı şerâb ü lâle bir devr-î baharıydı
Ki hâlâ çeşmeler pür-hûn olur her yâda geldikçe
(Öyle coşkulu, şarap ve lale dolu bir bahar dönemiydi ki,
her akla gelişinde çeşmelerden hâlâ kan akar.)

Gülerdi taht-ı zerrin üzre Cem gülşende güllerle
Sebû-endâm sakiler elinden bâde geldikçe
[ Gül bahçesinde, testi endamlı (zarif boyunlu) sâkiler elinden şarap geldikçe; Cem (İran mitolojisinde şarabı ve eğlenceyi bulan, gücüyle tanınan efsanevi hükümdar Cemşid), altın tahtı üzerinde güllerle birlikte gülerdi (eğlenirdi).]

Dururdu rindler dembeste ney dembeste vecdînden
Ağaçlıklarda bülbül dûrdan feryada geldikçe
[ Ağaçlıkların arasından bülbül uzaktan feryat edip inledikçe, rintler (gönül ehli, kalender insanlar) ve ney, o coşku ve vecdin (bağlanmışlığın, ilahi coşkunun) etkisiyle dillenemez, soluksuz kalıp susardı.]

Görür mecliste tıfl-ı nâz iken timsâlini nâzan
Kadeh ber-kef huzûr-ı Hazret-î Dâmâd’a geldikçe
(Mecliste nazlı bir çocukken, elinde kadeh olduğu halde Damat İbrahim Paşa'nın huzuruna geldikçe nazlı, işveli halini ve görüntüsünü görür.)

Hayâlinden bakar pûşîde-i evrak olan havza
O şûh ağlar bugün Kasr-ı Şerefâbâd’a geldikçe
[ Yapraklarla örtülmüş olan havuz, (eski günleri) hayalinde canlandırarak bakar;
o şen şakrak, neşeli sevgili ise bugün Şerefabâd Kasrı’na geldikçe (geçmişi hatırlayıp) ağlar.]

Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahyâ Kemâl Beyatlı'nın bu "Şerefâbâd" şiirinin ardından, “Eski Sâdâbâd’da harab havuzlar, boş cetveller ve kırık mermerler arasında yapılan bir gezintinin mahsulü olan bu şiir, hakikatte daha ziyade biçare bir inkıraz (batma, dağılma, çöküş, yok olma veya son bulma) devrini bize birkaç beytinde ve şarkısında büsbütün başka bir ışıkta gösteren Nedim’e ithaf edilmiş gibidir” der...

Haksız da sayılmaz bu düşüncesinde Ahmet Hamdi Tanpınar, zira Yahyâ Kemâl Beyatlı'dan çok önceleri, Divan şiirinde kendi adıyla anılan bir tarz ortaya koyan, Lale Devri'nin ünlü şairi Nedîm de (1681-1730) Şeref-âbâd'ı öven "Gel Şeref-âbâdı gör şevketlü hünkârım hele" nakaratlı bir şarkı yazarak, Sultan III. Ahmet’i bir padişahı ağırlayabilecek derecede mükemmel olan Şerefâbâd’a davet etmişti.
*Yahyâ Kemâl Beyatlı yaşamı boyunca eserlerini kendisi bastırıp yayınlamamıştı. 1 Kasım 1958'de vefat etmesinden sonra, Edebiyat Tarihçisi, yazar, şair ve Türk Dili Edebiyatı öğretmeni Nihad Sâmi Banarlı (1907-1974) tarafından eserleri ve notlarının birleştirilmesi sonucunda bütün eserlerini bugün okunabilmektedir. Lisede Nihad Sâmi Banarlı'nın "Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı" kitaplarını okuturlardı bizlere.

Kalın toprak künklerle Üsküdar'a ve kasra indirilen su,ilk önce kasrın bahçesine akıtılmış, suyun Şerefâbâd'ın fıskıyelerinden fışkırmıya başladığı gün, Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa Nedim'e şu şarkıyı söyletmişti:

Vasf-ı hüsn ü behceti bir vech ile sığmaz dile
Gel Şeref-âbâdı gör şevketlü hünkârım hele

Anlanılmaz hak bu kim ârâyişi takrîr ile
Gel Şeref-âbâdı gör şevketlü hünkârım hele

Her nefes âb u havâsı câna cânlar katmada
İntisâbınla cihâna nâz u nahvet satmada
Kangı gün teşrîf eder şâhım deyü cân atmada
Gel Şeref-âbâdı gör şevketlü hünkârım hele

Anı ziynetler ile yaptırdı sadr-ı aʿzamın
Tâ ki açılsın temâşâsiyle tabʿ-ı ekremin
Lutf u ihsan kıl dirîğ etme efendim makdemin
Gel Şeref-âbâdı gör şevketlü hünkârım hele

Anı ziynetler ile yaptırdı sadr-ı aʿzamın
Tâ ki açılsın temâşâsiyle tabʿ-ı ekremin
Lutf u ihsan kıl dirîğ etme efendim makdemin
Gel Şeref-âbâdı gör şevketlü hünkârım hele

Lâle Devri dendiğinde ilk hatırlanan şair Nedîm olsa da dönemin hafızasını kayda geçiren kritik bir hazırlayıcı ve şair olarak bilinen, Lâle Devri'nde birçok şairin şiirlerini ve divanlarda yer almayan pek çok edebi ürünü derleyerek Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa'nın emriyle "Fâ'iz Efendi ve Şâkir Bey Mecmuası"nı hazırlayan, şair Şâkir Bey''in:

Şerefâbâde icra eyledi ayni musaffadan
Bu şehri kıldı seyrap ol Hidivi mekrümet mutad.
(O cömertliği ve iyilikseverliği alışkanlık edinmiş devlet büyüğü, Şerefabâd Kasrı'na bu tertemiz ve berrak sudan akıttı ve böylece bu şehri suya doyurdu.)
beyiti, Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa'nın hem hünkârın, hem de halkın hoşnudîsini (hoşnut olma veya razı gelme) kazanmak suretile bir taşla iki kuş vurmak kiyasetini (akıllıca davranış) göstermişti.

"Nevşehirli İbrahim Paşanın basıncılığa, bahçeciliğe ve ülkenin her türlü ümranına sarfettiği yüksek himmetleri sefahat sayan o zamanki kara düşünceli kafalar ihtimal ki bu su yoluna harcettiği paraları da kıskanmışlar ve en sonra yürekleri sızlatan şehadetini* hazırlamışlardır. Şehzadebaşı’ndaki çeşmesi ile Darülhadisi’ndeki şadırvanının suları da bu büyük adamın hayırlarındandır."

Ancak öte yandan, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim’in zevk ve sefaya düşkünlüğünün yanı sıra, Yeniçerilerin uzun süredir maaş alamaması ordu içerisinde huzursuzluğa neden olmuş, İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine de Patrona Halil'in ve ayaklanmayı kışkırtanların telkinleri ile Yeniçeriler örgütlenmiş ve 28 Eylül 1730'da Beyazıt Camii’nin Kaşıkçılar Kapısı tarafından yürüyüşe geçerek, daha sonra kendi adını alacak olan İstanbul ayaklanmasını başlatmıştı. Bu sırada esnafı da dükkanlarını kapatarak kendilerine katılmaya ikna eden isyancılar, hapishaneleri de boşaltmışlardı.

Türk tarihi ve Türk dili sahasındaki araştırmalarıyla tanınan tarihçi, fikir adamı, 1943 yılında Molière’den tercüme ettiği "Cimri" ve "Hastalık Hastası" ile de bilinen İsmail Hami Dânişmend (1889-1967), ilk olarak 1947–1955 yılları arasında basılan ve sonraki dönemlerde 5 veya 6 cilt halinde genişletilen, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşundan yıkılışına (1258–1924) kadar geçen süreci gün gün, bilimsel açıklamalar ve zengin dipnotlarla ele alan "İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi"nin 1.Cildinde Patrona Halil İsyanı'nın öncesini ve sonucunu kısaca şöyle yazmıştı:

"...3 Ağustos 1730 - 18 Muharrem 1143, Perşembe: Üçüncü Ahmed'in Şark seferine çıkmak üzere İstanbul'dan Üsküdar karargâhına geçişi:
...'Sefer-i-Hümâyûn' ilânına rağmen Istanbul'dan ayrılmak istemeyen Üçüncü Ahmed'in son dakikada sefere iştirâkten vazgeçtiği rivâyet edilir. İşte bundan dolayı Nevşehirli asker arasında bir 'Hadise-i mekrûhe' çıkmak ihtimalinden bahsederek pâdişahı çok güçlükle Üsküdar'a geçirebilmiştir. (...)
28 Eylül 1730 - 15 Rebî'ül-evvel 1143, Perşembe: Patrona ihtilâli:
Bu meşhur ihtilâlin en mühim sebebleri Nevşehirli-İbrahim Paşa'nın Garp orduları tarzında 'Asâkir-i-Nizamiyye' teşkiline teşebbüs edip Fransa'dan mütehassıslar getirterek Üsküdar'da bir kışla kurdurup yeni efrâdı tâlim ettirmeye başlamasından dolayı Yeniçeri ocağının hükümetten yüz çevirmesi, artık tamamıyla bozulmuş olan ocağa sırf ulûfe almak için birer kolayını bulup kaydedilen küçük esnaf makuulesinin ihrâcı, yangınlarla zelzelelerden harâb olan İstanbul vesâirenin i'mârı için ihdâs edilen vergilerin esnaflık eden Yeniçerilere zarar vermesi, pâdişahla devlet erkânının Çırağan-safâlarıyla Helva-sohbetlerinin birçok dedikodulara yol açması, Nevşehirli'nin aile efrâdını en mühim mevkilere çıkarması, Yeniçerilerin artık tarihe mâl olan eski gaza ganîmetleri yerine İstanbul'da saray, konak ve ev yağmalarına teşneliği (...) gibi şeylerdir. O sırada Istanbul 'ipten kazıkdan halās olmuş' serserilerle dolu gösterilir; (...) Sekiz aydanberi isyân çıkarmaya çalışan bu vatansız ayak-takımının başına Bâyezid hamamında dellâklık eden Patrona-Halil isminde bir Arnavut serserisi geçmiştir.  (...) İstanbul'dan bir türlü ayrılmak istemeyen Üçüncü Ahmed'in 57 gündür Üsküdar'da tereddütle vakit geçirmesi, kendisiyle devlet erkânının karargâhı boş bırakıp saraylarla yalılara çekilmiş olmaları (...) İstanbul'un başsız kalmış olmasından istifade eden Patrona nihayet bu gün isyân bayrağını açıp dükkânların kapanmasına ve umumî hayatın durmasına sebeb olmuştur. İş bu rengi alınca Üçüncü Ahmed o gece devlet erkânıyla beraber Topkapı sarayına geçmişse de, saray Bostancıları dağılmış oldukları için mühim bir tenkil kuvveti teşkil edilememiş ve ertesi Cuma günü Yeniçeri ocağının da âsilere iltihâkı ve bilhassa zindanlardaki mahkûmlar salıverildiği için evlerle konakların yağma edilmeye başlaması üzerine artık hiç bir ümit kalmamıştır. (...) 30 Eylül 17 Rebî'ül-evvel Cumartesi günü âsiler pâdişahtan 37 kişinin teslimini istemişlerdir. Nevşehirli-İbrahim Paşa tabiî bu listenin başındadır. Üçüncü Ahmed bu vaziyet karşısında ilk iş olarak sevgili dâmâdını azletmiş, (...) 12 sene, 4 ay, 22 gün süren (...) parlak bir sadâret devrinden sonra ihtilâl ejderine fedâ ediliveren bu büyük ve mümtâz vezir sarayda tevkif edildikten sonra 1 Teşrinievvel - 18 Rebî'ül evvel Pazar günü dâmâdları olan Kapdan-ı-Deryâ Kaymak Mustafa ve Sadâret kethudâsı Dahiliyye Nâzırı Mehmet Paşalarla beraber idâm edilip cesedleri öküz arabalarıyla Et meydanına gönderilmiş (...) Nevşehirli'nin idâmı üzerine yerine Üçüncü Ahmed'in dâmâdı ve İstanbullu bir kavafın oğlu olan Kubbe vezirlerinden Silâhdar Mehmet Paşa tâyin edilmiştir. (...)
1/2 Teşrinievvel 1730 - 8/19 Rebî'ül-evvel 1143, Pazar/Pazartesi gecesi,
zevâlî saat, 9,30: Üçüncü Ahmed'in saltanattan ferâgati:
(Kendisine yalancılık isnâd eden âsilerin Sultan İbrahim vak'asından bahsederek hayatını tehdid etmelerinden ve nihayet: Sultan Mahmud-Han Hazretlerini isterüz! sesleri yükselmesinden çok müteessir olan Üçüncü Ahmed şahsiyle âile efrâdının hayatları hakkında te'minât verilmek şartıyla ferâgate karar vermiş, bu tekliften çok memnun olan elebaşılar Kelâm-ı-Kadîme el basarak yemin etmiş ve işte bunun üzerine yeğeni şehzâde Mahmud'u huzûruna dâvet edip alnından öpen Sultan Ahmed saltanatını ona devredip şehzâdegân dâiresine çekilmiştir."

*Sultan III. Ahmed, Patrona Halil isyancılarını yatıştırmak amacıyla sadrazamı Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa ile birlikte Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa'nın iki damadı, hemşehrisi olan Sadaret Kethüdası Mehmed Paşa ve Merzifonî Kara Mustafa Paşa’nın torunu olan Kaptan-ı Derya Kaymak (Atlamacı) Mustafa Paşa**yı da gözden çıkarmak zorunda kalmış, 2 Ekim 1730 sabahı sarayda boğularak idam edilmişlerdi. İstanbul Boğazı'nda, Kuleli sahilinde bulunan tarihi Kuleli Kaptan Paşa Camii, Kaymak Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştı. Naaşı Merzifonî’nin Divanyolu’ndaki medresesi mezarlığına gömülmüştü. Ayaklanma sırasında isyancılardan kaçmak isteyen devrin önemli Divan Şairlerinden biri olan Nedim de damdan dama atlarken düşerek hayatını kaybetmişti. Tüm istekleri karşılanan isyancılar sonunda Sultan III.Ahmet’in de tahttan inmesini istemiş, kendisine ve ailesine zarar verilmemesi şartıyla tahttan çekilmeye ve yerini Şehzade Mahmut’a bırakmayı Kabul eden III.Ahmet 20 Eylül 1730’da tahtı devretmişti. Tahttan indirildikten sonra oğullarıyla birlikte sarayda kafes kasrına kapatılmış, hayatının son altı yılını burada geçirmiş ve 1 Temmuz 1736’da Topkapı Sarayı’nda vefat etmiş, Bahçekapı'daki Yeni Cami’nin yanında bulunan babaannesi Vâlide Turhan Sultan Türbesi'ne defnedilmişti.

** O dönemin bürokrasisi ve saray içi güç mücadeleleri oldukça çetrefilliydi. Mustafa Paşa ve ailesi, bu tehlikeli saray içi olaylardan ve siyasi krizlerden tereyağından kıl çeker gibi, ustaca sıyrılıp (kayıp) çıkmayı başardığı için kendisine "Kaymak" lakabı uygun görülmüştü; ayrıca Sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa’nın damadı olmasının da etkisiyle, devlet kademelerini ve bürokratik basamakları çok hızlı bir şekilde, adeta atlayarak tırmandığı için kendisine aynı zamanda "Atlamacı" dendiği de olmuştu.

Jean-Baptiste van Mour - Sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa ve bazı devlet adamlarının
öldürülerek isyancılara teslim edilişi. 101 x 75 cm. Amsterdam Rijksmuseum koleksiyonu.

Bu tabloda öldürülenlerin isyankar değil Devlet adamları olduğu açıkça görülse de genellikle kaynaklar tabloyu "The Murder of Patrona Halil and his Fellow Rebels" (Patrona Halil ve İsyancı Arkadaşlarının Öldürülmesi) diye adlandırılmaktadır oysa tablonun orijinal adında "Die Ermordung der Minister während des Aufstandes von Khalil Patrona" (Patrona Halil İsyanı sırasında Vezirlerin öldürülmesi) olarak geçmektedir.

Kasrı en çok kullanan padişahlardan biri olan Sultan III. Mustafa (1717-1774), babası Sultan III. Ahmed Han tarafından onarılan bu kasra çok sık gelip gitmiş, özellikle Ayazma Camii’ni yaptırırken veya muhtelif vesilelerle bu kasra en sık gelenlerdin biri olmuştu. O sıralarda Ayazma Camii’nin mimarı Mehmet Tahir Ağa tarafından onarılan Şerefâbâd Kasrı'na geldiği zamanlarda III. Mustafa, ikindi namazını da kıldıktan sonra da kasırdan ayrılırmış. Mimar Mehmet Tahir Ağa tarafından bu onarımı sırasında kasrın su yolları da gözden geçirilmişti.

Nevşehirli Damad İbrâhim Paşa Su Yolu haritasında, Şerefâbâd Kasrı'nın
avlu duvarları dışında yer alan, Şehzade Süleyman ve Şehzade Mehmed çeşmeleri.

Şemsi Paşa Meydanı’nda bulunan Şerefâbâd Kasrı’nın giriş kapısının iki tarafına aynı mimari tarzda inşa edilen çeşmeleri, Sultan III. Ahmed (1703-1730) yaptırmış, birine “Şehzade Süleyman Çeşmesi”, diğerine de “Şehzade Mehmed Çeşmesi” adını vermişti (H.1141/M.1728-29). Şehzade Süleyman, Sultan III. Ahmed'in eşlerinden Emine Mîhrişâh Kadınefendi'den dünyaya gelmişti ve 26. Osmanlı Padişahı III. Mustafa'nın (1717-1774) da öz kardeşiydi. Şehzade Süleyman, babasının tahttan indirilmesinin ardından sarayda Şehzadegân (Kafes) dairesine kapatılmış ve 11 Ekim 1732'de 22 yaşında vefat etmişti. Sultan III. Ahmed'in Rukiye Kadından olan Şehzade Mehmed ise, onun en büyük oğluydu ve babasının 1730 yılında Patrona Halil İsyanı ile tahttan indirilmesinden sonra bir süre Manisa'da Valilik yapmış, İstanbul'a döndükten sonra, kendisi de tahta çıkmadan önce 4 yaşından itibaren, hayatının 51 yılını Topkapı Sarayı'ndaki Şimşirlik Dairesi'nde geçiren Sultan III. Osman (1699-1757) döneminde (13 Aralık 1754 - 30 Ekim 1757) aynı kardeşi Şehzade Süleyman gibi Şehzadegân dairesinde adeta hapis hayatı yaşarken, 22 Aralık 1756'da ani ve şüpheli bir şekilde (muhtemelen zehirlenerek) 42 yaşındayken vefat etmişti.

Ayazma Camii:

Sultan III. Osman'ın, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim'in ölümüne de sebep olan "şirpençe"den (birden fazla çıbanın birleşmesiyle meydana gelen ciddi bir deri altı iltihabı) ölmesinin ardından Şehzade Süleyman'ın öz ağabeyi III. Mustafa padişah olduğunda (30 Ekim 1757 - 21 Ocak 1774), Üsküdar'da daha önceleri Ayazma Sarayı ve bahçeleri olan yere, kardeşi Şehzade Süleyman'ın ve anneleri Emine Mîhrişâh Kadınefendi'nin anısına, Mimar Tahir Ağa'ya 1758 yılında inşasına başlanan ve 1760 yılında ibadete açılan Üsküdar'daki (19 adet) kuş sarayları ile ünlü Ayazma Camii'ni yaptırtmıştı.






III. Selim'in mimarı ve Hatice Sultan'ın saray tasarımcısı olarak görev yapmış olan Fransız mimar ve ressam Antoine-Ignace Melling (1763–1831) tarafından hazırlanan ve "Vue de l’entrée du Bosphore et d’une partie de la ville de Scutari, prise de la tour de Léandre" (Kız Kulesi'nden Boğaz Girişi ve Üsküdar Şehrinin Bir Kısmının Görünümü) başlığını taşıyan, 1819 tarihli bir bakır baskı gravür. Çizimi Melling'e, kazınması ve işlenmesi Née ve Duparc'a ait olan bu gravür, Antoine-Ignace Melling'in anıtsal atlas çalışması, 1819'da Paris'te, 18. yüzyılın sonlarında kurulan ve özellikle Fransa, Almanya ve İngiltere arasındaki kültürel ve edebi alışverişte köprü görevi gören ünlü bir uluslararası yayınevi ve kitapçısı Treuttel et Würtz tarafından yayımlanan "Voyage pittoresque de Constantinople et des rives du Bosphore"da (Konstantinopolis'e ve Boğaziçi Kıyılarına Resimsi Bir Yolculuk) yer almıştı.

Sarayburnu'ndan çekilmiş bu fotografta Kız Kulesi ve ardında tepenin üzerinde Ayazma Camii
tüm haşmetiyle parlamakta.

Cami, Ayazma adıyla bilinen semtte, Ressam Ali Rıza Bey ve Mehmet Paşa Değirmeni sokakları arasındadır. Bölgeye adını veren kesmetaş ve tuğla hatıllı olarak yapılan bir mahzenden çıkan "ayazma" (şifalı olduğuna inanılan ve kutsallık atfedilen su kaynağı), Mehmet Paşa Değirmeni Sokağı’nın sol tarafında bulunan bir evin bahçesindedir.


Şemsi Paşa sahilinden, Öğdül spkak yokuşu ve Ayazma Camii. Sahildeki insanlar baskısını
yaptıkları yazmaların boyasını sabitlemek için deniz suyu ile yıkayan yazmacı ustalarıdır.




Hadîkatü'l-Cevâmi'nin (Camiler Bahçesi) yazarı, Hâfız Hüseyin Ayvansarâyî
(?-1787) Ayazma Camii hakkında şunları yazmıştı:

“Bânisi Sultan III. Mustafa’dır. Camiin, diğer padişah camileri gibi levazımâtı mükemmeldir. Müstakil muvakkithanesi dahi vardır. Yanında bir mektep ve bir tek hamam dahi bina olunmuştur. 1189 (1775) tarihinde padişah hazretlerinin vefatından bir sene sonra abdest muslukları tarafına bir kapı dahi zam ve ilâve kılınmıştır. Sultan Mustafa, bu camii annesi Mîhrişâh Emine Sultan ve ağabeyi Şehzade Süleyman’ın ruhları için yaptırmıştır. Vâlide Sultan 1145 (1732) senesi vefat eyledikte İstanbul Yeni Cami Türbesi’ne gömülmüştür. Karşısındaki çeşme, Vâlide Sultan’ındır. Şehzade Süleyman dahi aynı yılda vefat ederek bu türbeye gömülmüştür. Yaşı 23’e varmıştı...Bu camiin mahallesi vardır.”

İstanbul Ansiklopedisi'nden Ayazma Camii illüstrasyonu, Resim: Reşad Sevinçsoy

Osmanlı Arşivi’ndeki 7 Ağustos 1789 tarihli bir tezkerede de
“Sultan Mustafa’nın Üsküdar’da Ayazma Sarayı sahasında bina eylediği cami” denmesi, Caminin Vâlide Sultan'ların yazlığı olarak bilinen Ayazma Sarayı’nın olduğu yere yapıldığının kanıtıdır.


Resmi tarihçi Şem’dânîzâde Süleyman Efendi, Kâtib Çelebi’nin ünlü kronolojik tarih çalışması "Takvîmü’t-tevârîh"ini esas alarak hazırladığı ve Âdem'den başlayıp önce 1655 yılına kadar, daha sonra da diğer tarihçilerin yaptığı ekleri de dahil ederek olayları yaşadığı I. Abdülhamid devrine (1777 yılı sonuna kadar) kadar getirdiği, "Mür’i’t-Tevârîh" adlı vekāyi'nüvîs'inde; Ayazma Camii için şunları yazmıştı:
“Üsküdar’da Ayazma nam mahalde, 24 zirâ* (~1819 cm) tûl (boy) ve l7,5 zirâ’ (~1326 cm) arz (en) ve 35 zirâ’ (~2653 cm) yükseklik ve 99 pencere ile bina buyurdukları Cami-i şerif ve mabed-i latîf, Gümrük emini İshak Ağa marifetiyle tekmil olunmakla Mîhrişâh tesmiye olunup evâhir-i cümade’l-ûlâ’da (Ocak 1761) cum’a namazı için Sadrazam Ragıp Paşa ile müfti-i enam Veliyüddin Efendi gelip cum’a namazını kıldılar, hediyeler ihsan eylediler. Doğrusu mermer taşlarının şeffaflığı ve mihrap minberinin gösterişi hiç bir camide yoktur. Ve minaresi alemine varıncaya kadar 67 zirâ’dır. (~5078 cm)”





Tamamen matkap ile oyularak yapılmış olan minberi taş işçiliğinin bir şaheseridir. Oymaların aralarına siyah oltu taşı kakılmıştır.
*Zirâ (arşın): insanın dirseğinden orta parmağının ucuna kadar olan mesafeyi temel alan eski bir uzunluk ölçüsüdür. Mimari Zirâ (Mimar Arşını) ise; yaklaşık 75,77 cm'dir (genellikle 75-75,8 cm olarak kabul edilir) ve daha çok bina, arazi ve mimari ölçümlerde kullanılmıştır.

Sultan III. Mustafa, 30 Ekim 1757’de tahta geçer geçmez 1732 tarihinde vefat eden annesi Mîhrişâh Kadın ile aynı tarihte vefat eden öz kardeşi Şehzade Süleyman’ın ruhlarını şâd etmek için inşa ettirdiği, inşaatı iki yıl beş ay sonra, 1760'da tamamlanan camiye, "Mîhrişâh Vâlide Sultan Camii" adı verilmişse de, hep semtin adı ile anılmıştır. Caminin yanında bir sıbyan mektebi, bir hamam, bir çeşme ve bir Muvakkıthane yapılmıştı. Kasım 1947'de yıkılan mektebin yerine Ayazma İlkokulu inşa edilmişti. Ayazma Camii ile birlikte, bugün Ayazma İlköğretim Okulu’nun bahçesi olarak kullanılan ve etrafı demir parmaklık ile çevrilmiş bulunan yerde 40 adet yastık dokuma işyeri ve bir lonca, bir de bükücü işyeri yapılmış, dükkânlardan oluşan ve meşhur Üsküdar çatmasının dokunduğu Basmahane ve Mehmet Paşa Değirmeni ve Tulumbacılar sokakları ile çevrili olan adayı kaplayan tonoz çatılı Arasta çarşısı da bu alanda yer almıştı.

Ayazma İlköğretim Okulu


Ressam Ali Rıza Bey Sokağı’nın sol tarafında ve avlu duvarının köşesinde yer alan Muvakkıthane'nin yalnız duvarları kalmış, hamam ise yerle bir olmuştur. Caminin sol tarafında, altında ön avluyu bir merdiven yardımıyla üst avluya bağlayan bir geçit olan, 12 sütunun taşıdığı uzun, beşik kubbeli galeri yardımıyla cami sahnına bakan, üç katlı Hünkâr mahfili yer almaktadır.





Caminin minaresi, 1289 (1872) ve 1299 (1881) tarihlerinde iki kez yıldırım ve fırtınadan yıkılmış, sonrasında yapılan onarım sırasında yüksekliği azaltılmıştır. Cümle kapısının sağ tarafında avlu duvarının köşesinde yer alan Muvakkıthane günümüze ulaşamamıştır.





Camiin üç avlu kapısı vardır. Harpuştalı yüksek kapılar birer tak halindedir ve kesme taştan yapılmıştır. Arazi eğimli olduğu için cümle kapısına iki tarafı kesmetaş korkuluklu bir rampa ile çıkılır. Yine arazinin eğiminden dolayı son cemaat yerine de, yarım daire şeklinde, oniki mermer basamakla çıkılır. Caminin iki kısımdan oluşan kitabesi, mermer cümle kapısının iki yanındaki dört köşe sütunlarının arasında yer alır.


Beş satır halinde ve düz yazı şeklinde ve sülus ile yazılmış kitâbenin üst kısmında;
1- A‘zam-ı selâtîn-i izâm efhar-ı havâkîn-i kirâm imam-ı ehl-i sünnet ve cema’at mukteda-yı kevâkib-i sipihr-i hilâfet hâdimü’l-Haremeynü’fl-şerîfeyn bâsitü’l-adl-i beyne’l-hafıkeyn es-Sultan Mustafa Han

2- Ibn-i’s-Sultan Ahmed Han ibni’s-Sultan Mehmed Han halled-Allahü devlete bî inkirâzü’z-zemân ve ebede selâtiye ilâ âhirü’d-devrân hazretleri işbu cami-i şerîf ve ma’bed-i münîfi hasbeten livechillâhi’l-kerîm

3- Ve taleben li-merdâtü’r-Rabbi’r-Rahîm müceddeden binâ ve ihyâ buyurub bu hayr-ı cesîmlerinin sevabını vâsıle-i rahmet-i Rabbü’l-âlemîn olan Vâlide-i muhteremeleri merhûme ve mağfûretün-lehâ Mîhrişâh Emine Hatun tâbe seraha ile

4- Câlis-i serîr-i Cennet olan birader-i ekberleri merhûm ve mağfûrun-leh fiehzade Sultan Süleyman aleyhi’r-rahmetü ve’l-gufrânın rûh-i pür-fütûhlarına hîbe ve ihda buyurmaları ile cenab-ı Hakk ü Feyyâz-i Mutlak bu misüllü"
5- "Nice müberrât-ı cezîleye mazhar eyliye! Âmin.

(Büyük sultanların en büyüğü, yüce hakanların iftihar kaynağı, Ehli Sünnet ve Cemaat'in imamı, hilafet göğündeki yıldızların kendisine uyduğu lider, Mekke ve Medine'nin hizmetkârı, doğu ile batı arasında adaleti yayan, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Mustafa Han- Allah onun devletini zamanın sonuna kadar baki kılsın veya saltanatını devrin sonuna kadar ebedi eylesin -hazretleri, bu şerefli camiyi ve yüce mabedi sırf Kerim olan Allah rızası için ve merhametli Rabbin rızasını kazanmak amacıyla yeniden inşa edip ihya etmiştir. Bu büyük hayrın sevabını da âlemlerin Rabbinin rahmetine kavuşmuş olan, saygıdeğer annesi merhume ve bağışlanmış Mîhrişâh Emine Hatun'un-kabri nurla dolsun-ve Cennet tahtına oturmuş olan büyük ağabeyi merhum ve bağışlanmış Şehzade Sultan Süleyman'ın- üzerine rahmet ve mağfiret olsun -apaçık ruhlarına hediye ve armağan eylemiştir. Cenabı Hak ve lütfu bol olan Allah, kendisini bu gibi daha nice bol hayırlara nail eylesin. Amin.)

Bunun altında da, iki satır halinde hazırlanmış, Osmanlı divan şairlerinin içerisinde önemli bir yere sahip olan Sadrazam Koca Ragıp Paşa'nın söylediği ve Şeyhülislâm Veliyüddin Efendi'nin altına “Ketebehued-dai Veliyüddin ufiye anhü” diye imza atarak, ta’lik hatla yazdığı şu ikinci manzum kitâbe yer alır:

Mukteda-yı ehl-i sünnet cami’-i mecmû’-i hayr
Kıldı çün bu ma’bed-i zîbayı inşa bî-riyâ
Sadr-ı asr› bendesi Râgıb didi târîhini
"Cami-i ra’nâ binâ-i Şah Sultan Mustafâ"
1174
(Sünnet ehlinin lideri ve bütün hayırları kendisinde toplayan, bu güzel ve süslü ibadethaneyi hiçbir gösterişe kaçmadan inşa ettirdi. Dönemin sadrazamı ve onun hizmetkarı olan Ragıp da bu caminin yapılış tarihini şu sözle düştü: 'Şah Sultan Mustafa’nın yaptırdığı bu cami, ne güzel ve harika bir binadır! M. 1760)

Cami, güneydoğusundaki okulun duvarından itibaren üç tarafı duvarlar ile çevrili bir avlu içindedir ve her üç yönde de taklı kapıları vardır.






Güneydeki kapı sokakla bir seviyede, arazinin meyilli olması yüzünden caminin ana cephesi tarafındaki batıdaki kapı sokaktan yüksektir; bu nedenle cami avlusuna taş korkuluklu ve iki taraflı bir rampa ile ulaşılır. Üç avlu kapısında da siyah zemin üzerine altın yaldızlı celi bir yazı ile âyeti kerimeler hak edilmiştir.




Batıdaki ana kapının dış yüzünde;  Nisâ Suresi 103. ayette yer alan,
"İnnessalâte kânet alel mü’minine kitâben mev kuutâ"
(Şüphesiz namaz, müminler üzerine belirli vakitlere bağlanmış bir farzdır);

iç yüzünde ise; Zümer Suresi 73. ayette yer alan
"Kâlellahü tebâreke ve teâlâ: Selâmün aleyküm tıbtüm fedhulûhâ hâlidîn. Sadakahullâhülazîm"
(Mübarek ve Yüce olan Allah buyurdu ki: 'Selam olsun size! Tertemiz geldiniz. Artık ebediyen kalmak üzere girin oraya.' Yüce Allah doğru söyledi);

güneydeki kapının dış yüzünde: Ra'd Suresi'nin 24. ayetinde yer alan "Selâmünaleyküm bima sabertüm feni’me ukbeddâr”
(Sabretmenize karşılık size selâm olsun!
Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!)

kuzeydeki deki kapının dış yüzünde ise; Nahl Sures'nin 32. ayetinde yer alan “Selâmün aleykümüdhulül cennete bimâ küntüm ta'melûn”
(Size selâm olsun! Yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık girin cennete) yazılıdır.


Mühendis, mimar, mimarlık tarihçisi ve yazar Ekrem Hakkı Ayverdi (1899-1984), Reşad Ekrem Koçu'nun hazırladığı İstanbul Ansiklopedisi'nin "Ayazma Camii" maddesinde şunları yazmıştı:
"Ayazma Camii'nin içinde kayda değer hususiyet mihrabda, minberde, vâiz kürsüsünde ve mahfel sütunlariyle pencere pervazlarında kullanılan mermerin temiz işçiliğidir; bilhassa sütunlar o kadar mükemmel perdaht edilmiştir, âdeta ayna gibi parlamaktadır. Mermer minberin oymaları ve bilhassa yekpare mermerden vâiz kürsüsü, tezyin motifleri yabancı da olsa kıymetli birer sanat eseridir.(...) Dört sıra üzerine elliden fazla pencereden bol ışık alan mâbed büyük bir top kandil ve onu çeviren çenber kandillerle tezyin edilmiş, kandillerin arasına da püsküllü devekuşu yumurtaları (örümcek tutmaması için asılan yüzlerce devekuşu yumurtası sonradan kaldırılmıştır) asılmıştır.  Duvarlar da büyüklü küçüklü müteaddit levhalarla süslenmiştir. İçinde kırmızı balıklar bulunan yangın havuzu da bakımsızdır; bu havuzun altında klâsik üslûpda kitabesiz bir çeşme vardır."

Caminin içerisinde yine de Devekuşu yumurtaları vardır.


Bu arada, Şerefâbâd Kasrı'nın civarında, belki de hemen yanında; Şemsi Paşa Karakolhânesi, Sultan III. Mustafa Camii yerine Sultan II. Mahmud tarafından yeniden inşa edilen Adliye Camii ve Sultan II. Mahmud Çeşmesi yer alıyordu.

Şemsi Paşa Karakolhânesi:


Bu karakolhâne Şemsipaşa’da Adliye Camii’nin yanında bulunuyordu. Karakol muntazam kesme taştan yapılmıştır. Denize bakan giriş kapısına iki taraflı taş merdivenle ulaşılmaktadır ve kapısının önünde dört sütunlu bir revak yer alır. Karakolun mimarisi ön cephesinde bulunan pilastrlar, girişi vurgulayan dört adet sütun ve arşitrav şeklindeki düzenleme ile neo klasik üslubu çağrıştırır.


Adliye Camii yıkılmış, karakolhâne de harap bir hale gelmişti. Muntazam kesme taş ile yapılan karakolhânenin üstündeki Şair Lebib’in hazırladığı kitabeye göre karakolhâne, Hicri 1258-Miladi 1842 yılında Sultan Abdulmecid tarafından yaptırılmıştı.


Karakolhâne Cumhuriyet devrinde Anadolu Kulübü’ne verilmiş ve daha sonra da bir ailenin ikametgâhı olmuştu. Karakolhâne'nin arkasına ilaveler yapılarak ve üzerine kat ilave edilerek, 1975 Mart ayında kurtarılmış, Hava Kuvvetleri Lokali olarak kullanılmaya başlamıştı. Halen ayaktadır. Kapısı üzerindeki dört sıra haline hazırlanmış Şair Lebib tarafından kaleme alınmış 1842 tarihli kitâbesinin ortasında Sultan Abdülmecit’in bir tuğrası yer alıyordu.

Salacak sahilinde her geçişimde sağdaki köşkün Mehtabiyesi'ne
hayranlıkla bakardım, ancak ne yazık ki o köşke de kıydılar.



Yıllar içerisinde okunmaz hale geldiğinden, 1990 yılında Hava Albayı Osman Kangal tarafından, mükemmel bir surette, yeniden yazdırılmıştı. Ancak, kitâbe ne yazık ki yenileyen hattat tarafından karıştırılmış ve mısralar yanlış sıralara yerleştirilmişti. Kitâbe şudur:

Hâmî-i âlem emîrü’l-mü’minîn Abdülmecîd
Padişah-ı maşrik ü mağrib penâh-ı müslimîn
Şemsipaşa’da karavulhanenin icâdını
Eyledi ilhâm ol Hakan’a Rabbü’l-âlemîn
Söyledim bu tarz-ı nev inşâsını ben de Lebîb
İki cevher-dâr tarih ile bir beyt-i berîn
Padişah-ı dâd-bahş-ı pür kerem sâhib-i niam
Bu karavulhâneyi yapdırdı pek bâlâ metîn
1258


Sultan III. Mustafa Camii / Adliye Camii (Camii-i Adliyye):

Camiyi, Şerefâbâd Kasrı’nın güneyinde, Sultan Abdülmecid Karakolhânesi'nin yanında, sahilde, Sultan II. Mahmud, Şerefâbâd Kasrı’nı yenilerken yaptırmış ve kendi mahlasına uygun olarak "Adliye Camii" adını vermişti.


Özellikle İstanbul camileri hakkındaki "Hadîkatü’l-cevâmi" adlı eseriyle tanınan Osmanlı yazar Hafız Hüseyin Ayvansarayî Efendi, bu cami ile ilgili şunları yazmıştı: “Bu camiyi, Sultan Mahmud-ı Adlî Efendimiz yapmıştır. H 1239 yılı (M 1816) Şemsi Paşa ismiyle adlandırılan, eşsiz kasır emirleriyle yeniden yapıldığı sırada yakınında bir cami-i şerif yapılmasını emretmişlerdir. Deniz kenarında bu eşsiz cami yapılmıştır. Eski sultanların camileri gibi her bir levazımatı mükemmel olarak mahfel-i hümâyûnu ve cuma va’ziyyesi ve bir şerefeli tek minaresi vardır.”

En sol başta Adliye Camii, yanında Şemsi Paşa Karakolu, Kuleli Yalı (duruyor),
yokuş yukarı çıkan Öğdül sokak ve tepede Ayazma Camii

Cami, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi'nde, 3336 numarada bulunan, 1122 tarihli Sadrazam Nevşehirli Damat İbrâhim Paşa’nın, Üsküdar Su Yolları Haritası’nda Şerefâbâd Kasrı inşa edilirken kasrın güneybatısında görülen ve Sultan III. Mustafa (1757-1774) tarafından yaptırılmış olan deniz kenarındaki Şerefâbâd Camii, Şerefâbâd Kasrı yenilenirken, Sultan II. Mahmud, bu camiyi de yenilemiş ve sonrasında Adliye Camii şeklinde anılır olmuştu.


Caminin günümüze ulaşamayan kitâbesinde dönemin ünlü Divan şairlerinden Enderunlu Vâsıf Bey'in (1786-1824) caminin yapımına düşürdüğü tarih şöyleydi:

Câmi’ü’l-ihsân ü himmet zîb-i tahtı saltanat
Gâzî Hân Mahmûd-ı ‘Adlî-şân imâmü’l-müslimîn
İ’tibâr edüp Şeref-âbâda ol şâh-ı cihân
Kıldı bu nev ma’bed-i ‘âlî ile eşref-terîn
Gerçi Sultân Mustafâ-yı sâlisin bir mescidi
Var idi bu câda evvel lîk bî-vakf-ı metîn
Hüsrev-i ‘âlem binâ kıldıkda hüddâmın dahı
Eyledi vakf-ı hümâyûndan vazîfeyle mekîn
Yazdım itmâmında Vâsıf mısra-ı târîh-i tâm
Kıldı hakkâ ma’bed-i tecdîd şâh-ı kâmbîn
1230 (1815)
[ İyilik ve himmetin (yardımseverliğin) kendisinde toplandığı, saltanat tahtının süsü, Müslümanların imamı adaletli, şanlı gazi Han Mahmud-ı Adlî (II. Mahmud); Onun yaptırdığı bu caminin) tamamlanışı üzerine ben Vâsıf, tam bir tarih mısrası yazdım: Murada eren padişah, Hak için burayı yepyeni bir ibadethane yaptı. 1815 ]

Ayrıca Enderunlu Vâsıf Bey, kitabede caminin yapımında kullanılan tüm malzemeleri, mimarı, işçileri, çeşmenin yapımı, etrafının düzenlenmesi, imamı, müezzini ve hizmetlilerin ücretleri, sultanın ihya giderleri olan “Vakf-ı Hümayun” hesabından karşılandığını da belirtmişti.

Adliye Camii’nin yanında bir de Sultan II. Mahmud Çeşmesi yer alıyordu. Enderunlu Osman Vâsıf Bey'in hazırladığı tarih manzumesinin son mısraında çeşmenin 1813'te yapıldığı, ancak İbrahim Hakkı Konyalı'nın "Âbideleri ve Kitâbeleriyle Üsküdar Tarihi"nin 2. cildinde, 1803 yılında yapıldığı yazar.

Sedat Hakkı Eldem, "Köşkler ve Kasırlar" adlı eserinin II. Cildinin, 379. sayfasında, “Adliye Camisinin uzun kesme taş minaresini ve kurşun kaplı külâhını görmekteyiz. Caminin ne zaman yıkıldığı belli değildir. Zamanla harap olan bu eser, bir ihtimal 1894 tarihindeki büyük zelzelede hasar görmüş ve kısa bir müddet sonra yok olmuştur. 1950 tarihlerinde taşlarından bir kısmı hâlâ durmaktaydı.”
diye yazmıştı.


15 Haziran 1940'da camiyi inceleyen İbrahim Hakkı Konyalı ise, caminin
"...10 yıl kadar evvel, yani 1930 yıllarında yıkılmıştır." diye yazmıştı.

...Ve çok eski olmamasına rağmen İstanbul'un
Endüstriyel ve Sanayi Mirası yapılarından biri olarak sayılabilecek;
Reji binaları:











Osmanlı Devleti'nde tütün alanında devlet denetimi ve inhisarı (tekel) ilk kez 1862 yılında İnhisarlar İdaresi adıyla başlamıştı. Ancak Osmanlı Devleti'nin dış borçlarını ödeyememesi üzerine 1879 - 1883 yılları arasında Rüsum-ı Sitte ve Düyun-u Umumiye İdaresi, süreçlerinde tütün, tuz ve alkol gelirleri yabancı devletlerin kontrolüne geçmiş, daha sonra da tütün ekim, denetim ve ticaretini üç bankacılık gurubuna,  Alman Banker S. Bleichröder, Avusturyalı Die Österreichische Kreditanstalt ve Fransız ortaklı ve Bank-ı Osmani-i Şahane'nin 27 Mayıs 1883 tarihli sözleşmeyle kurulan özel kâr ortaklığı şirketine, "Memalik-i Şahane Duhanları Müşterekül Menfaa Reji Şirketi"ne bırakılmış, Üsküdar sahilinde Paşalimanı ve Balaban İskelesi civarında da bu kapsamda tütün işleme ve depolama binaları kurulmuştu.





Üsküdar sahilindeki Balaban İskelesi civarına inşa edilen büyük kiremit çatılı, taş duvarlı tütün fabrikası ve ambar blokları o dönem tütünün işlendiği, paketlendiği ve gemilerle sevk edildiği ana merkezdi. Hatta bölgedeki III. Selim döneminden kalma eski Zahire Ambarları da uzun yıllar tütün deposu olarak kullanılmıştı.


İlk olarak 1944 yılında yayımlanmaya başlayan, maddi imkânsızlıkları ve ömrünün yetmemesi nedeniyle tamamlayamadığı, ancak "G" harfine kadar (11 cilt) basılabilmiş, tarihçi ve romancı Reşad Ekrem Koçu'nun (1905-1975) ömrünün büyük kısmını adadığı, şehrin "muazzam kütüğü" olarak nitelendirdiği ve dünyanın ikinci şehir ansiklopedisi kabul edilen devasa kaynak "İstanbul Ansiklopedisi"nin 4. Cildi, BA-BAY Maddeleri, Sf.1949'da, "Balaban İskelesi, Balaban İskelesi Hanları, Bekar Odaları, Kahvehaneleri, Kayıkhaneleri" başlığı altında 1883'te Üsküdar sahilindeki Balaban İskelesi civarına çift bloklu, büyük kiremit çatılı, taş duvarlı tütün fabrikası ve ambar blokları (Reji) inşa edilmeden önceki bölgenin durumunu şöyle anlatılmıştı: Balaban İskelesi,
"Üsküdarın kadimden beri deniz yolu ile gelen kömürünün, odununun ve çeşitli erzakının indirildiği iskele idi; civarı da iskelenin adı ile anılagelmiş olup yeri, zamanımızdaki araba vapuru iskelesinin bulunduğu nokta ile Şemsipaşa tarafına doğru uzanan sahildir. Üsküdarın son imâr faaliyetinde tamamen kalkmış, eski Balaban iskelesinden en küçük bir nişan kalmamıştır.
Sultan III. Selim, arasıra deniz gezintisi yaparken göze çarpan yalıların kimlere ait olduğunu öğrenmek için İstanbul sahillerindeki yalıları bir deftere yazdırır, bunu tenezzüh (gezinti) zamanlarında yanında taşır ve yalılarla karşılaştırarak büyüklük ve küçüklüklerinden sahiplerinin servetini ona göre ölçmeğe çalışırmış. Bu maksatla yazdırılan bu Bostancı Başı Defterleri*nde, Boğaziçi ve Haliç sahillerinde vaktile birçok hadiselere sahne olan ne kadar dükkân, köşk, kahvehane ve saraylar varsa hepsi görülmekte, Üsküdar sahillerinde Şerefâbâd Kasrı'nın da adı geçmekteydi."
*Bostancı Başı, Osmanlı Devleti'nde sarayın korunmasından, padişahın güvenliğinden ve başta İstanbul sahilleri olmak üzere şehrin asayişinden sorumlu olan Bostancı Ocağı'nın en üst düzey komutanıdır. Görevleri ve yetkileri arasında İmar ve Ruhsat Yetkisi vardı ve Sahil şeridine yalı, iskele veya herhangi bir bina yapılacağı zaman Bostancı Başının izni gerekiyordu.


Endüstriyel tütün (Reji) depoları inşa edilmeden önce, Balaban İskelesi ile Şemsi Paşa Camii arasındaki bu sahil şeridi, ağırlıklı olarak deniz ticareti, lojistik yapılar, kayıkhaneler ve geleneksel Osmanlı sivil mimarisini yansıtan yalılar ile kaplıydı, ki Üsküdar Büyük İskelesi'nden, Haydarpaşa'ya kadar sahilde yer alan tüm yapıların adlarını yazının sonundaki Bostancı Başı Defterleri bölümünde görebilirsiniz.

Türkiye Cumhuriyet'in kurucusu Atatürk'ün liderliğinde, yabancı tekelinde bulunan Tütün Rejisi, 26 Şubat 1925'te lağvedilmiş. 1 Mart 1925'te de Fransızlardan devletçe satın alınarak, tüm hak ve yükümlülükleri devlete devredilmiş, millileştirilmiş ve Tekel Genel Müdürlüğü'ne bağlanmıştı.







Üsküdar Balaban İskelesi'ndeki denize sıfır, Tekel Genel Müdürlüğüne ait eski devasa Reji/tütün depolama binalarının bir kısmı 1960'larda, diğer kısımları ise 1980'lerin sonunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen Üsküdar-Harem sahil yolu genişletme çalışmaları nedeniyle yıkılmış, Reji/tütün depolama binalarının büyük arazisi daha sonrasında dört şeritli bir sahil yoluna, yakın tarihlerde de Üsküdar'ın denizle irtibatını tamamen ortadan kaldıran Metro ve Marmaray'ın çok sayıdaki (nedendir bilinmez) istasyon çıkışlarına hizmet eden büyük bir beton ve granit taşı kaplı platforma dönüştürülmüştü.




Ayakta kalan ve onarılan Paşalimanı'ndaki tarihi depoların bir bölümü ise günümüzde İstanbul Devlet Tiyatrosu Tekel Sahnesi olarak kültür ve sanat faaliyetlerine ev sahipliği yapmaktadır.

Bostancı Başı Defterleri:

Bostancı Başı Defterleri'nin bilinen en eskisi ve ilk örneği Sultan III. Selim zamanında Hicrî 1206 (Milâdî 1791-1792) yılında tanzim edilen defterdir; Biri Sultan II. Mahmud'un saltanatının ilk yıllarında, biri de yine Sultan II. Mahmud'un döneminde Hicrî 1229-1230 (Milâdî 1814-1815) arasında tanzim edilmiş üç Bostancı Başı defteri de orijinal nüsha olarak İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'nin Yıldız Kitabları arasında bulunmaktadır.
Bostancı Başı defterleri hükümdârın filika-i Humayun ile Halic veya Boğazda dolaşırken tecessüsünü çeken bir yeri veyahud bu yerin sahibini derhal öğrenmesi için önüne konulmak üzere tanzim edilmişlerdi.

Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi'nde Bostancı Başı Defterleri şu şekilde anlatılır.
"Osmanlı döneminde İstanbul'un Boğaziçi ve Haliç kıyısındaki mülkleri, yapıları ve sahiplerini kaydeden resmî tahrir (sayım) defterleridir. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında İstanbul'un kıyı şeridinin sosyal, ekonomik ve mimari yapısını gösterir. Bostancılar ocağının en büyük âmiri olan Bostancı Başı Ağa, böyle bir sahil rehberini tanzim etmek için tek ve tam selâhiyetli kimsedir.
Bostancı Başılar tarafından tanzim ettirilmiş olup Topkapı Sarayı sahilinde limana nazır Yalı Kasrından Bahariye'ye, Bahariye'nin karşısında Karaağaç Kasrı Hümayunu'ndan yâni Halicin bitimine yakın bir noktadan Karadeniz-İstanbul Boğazının Rumeli yakasında Rumeli Kavağı'na, Rumeli Kavağı karşısında ve Boğazın Anadolu yakasında Anadolu Kavağı'ndan Haydarpaşa’ya kadar Osmanlı İmparatorluğunun taht şehri İstanbul’un leb-i deryadaki cami, mescid, sahilsaray, kasır, yalı, ev, kayıkhane, kahvehane, dükkân, mahzen, çeşme bütün binalarını boş arsalarla yanmış ve yakılmış mebâninin arsalarını, kalafat yerlerini, dere ağızlarını, bütün iskeleleri ve aralık iskeleleri isimlerile, hayrât veya mülk sahiblerinin ve müste’cirlerinin isimlerile tesbit eden Bostancı Başı Defterleri büyük şehrin tarihî topoğrafyası bakımından fevkalâde kıymetli vesikalardır.
Sahifeler dama tahtası şeklinde hanelere bölünmüş olup, çizgiler müzehhebdir ve her hanenin içine bir yerin veya bina sahibinin, yahud bina sahibi ile müste’cirlerinin adı yazılmıştır, ve bu kayıtlarda padişaha hitap edilerek, meselâ, mülk sahibi erkek ise “filân kullarının hanesi veya yalısı, yahud arsası” denilmiş, kadın ise “kulları” yerine “cariyelerinin” ta’biri kullanılmışdır.  Eşhasın memuriyetleri, mâzul iseler sabık veya esbak kaydile son memnuriyetleri gösterilmiş, hattâ bâzan şahıs isimleri hazf edilerek 'sabıkaa arpa emini kullarının hanesi' diye yalnız memuriyetleri yazılmışdır.

1814 - 1815 tarihli Bostancı Başı Defteri'nde Kuzguncuk-Harem arası:
Kuzguncuk İskelesi - Üsküdar İskelesi arası
KUZGUNCUK İSKELESİ; 1) Çuhacı Menahem yahudinin hânesi - 2) Şalcı Yako yahudi hânesi - 3) Simkeş Karabet zimminin hânesi - 4) Hahambaşı Hayim yahudinin hânesi - 5) Deli Çelebun oğlu Avram yahudi hânesi - 6) Şerbetçi Avram yahudinin hânesi - 7) Sarraf Manol zimmi hânesi ve kayıkhâne - 8) Knorte yahudinin hânesi - 9) Attar İsak yahudinin hânesi - 10) Üsküdarî Avram yahudinin hânesi - 11) Sadullah Efendi halilesinin yalısı - 12) İsmet Bey zâde Ârif Mollanın yalısı - 13) Beşincikadın hazretlerinin yalısı - 14) Arabzâde Efendinin arsası - 15) Mumâileyhin diğer arsası - 16) Arabzâde Efendinin oğlu Ârif Efendinin yalısı - 17) Şehremini Hayrullah Efendinin yalısı - 18) Defter emini sabık Sadullah Efendinin yalısı - 19) Sultan Osman mâi leziz çeşmesi - 20) Ve Öküz Limanı - 21) Bektaşi dergâhı - 22) Kurbinde Osmanın kahvesi - 23) Silâhdar Abdürrahman Ağa Camiişerifi - 24) Hamdullah Efendinin kayıkhânesi - 25) Beylik zahire anbarları - 26) Anbar emini odası - 27) Mehmed Mollazâdenin yalısı - 28) Müderrisinden Esirîzâde Efendi yalısı - 29) Yeniçeri efendisinin yalısı, müsteciri tezkirei evvel efendi - 30) Yenicami mütevellisi Genç Osman Ağanın yalısı - 31) Sabık arpaemini İsmail Ağanın yalısı - 32) Defterdar efendinin yalısı - 33) Çukur tâbir olunan kayıkhâne - 34) Çavuşbaşı sabık Ali Beyin kayıkhânesi - 35) Pabucubüyükzâde Efendinin yalısı ve kayıkhâne - 36) Şeyhülislâm efendi mektubisî Ârif Efendi yalısı - 37) Aşcıbaşızâdenin yalısı - 38) Debbağhâne - 39) Ve mumhâne - 40) Balıkcı odası - 41) Beylik zahire anbarları - 42) Mihribahsultan Camiişerifi ve imâreti âmire - 43) Üsküdarın büyük iskelesi.

Üsküdar İskelesi - Salacık İskelesi arası
ÜSKÜDAR BÜYÜK İSKELESİ; 1) Beylik han - 2) Ve kahveler - 3) Debbağ Mustafa Ağanın kayıkhânesi (yan yana dizilmiş on gözlü ve dokuz gözlü devasa kayıkhâneler) - 4) Debbağ Mahmud Ağanın kayıkhânesi - 5) Serâpâ (baştan başa) onbir göz kayıkhâne - 6) (liman işçilerinin, denizcilerin ve yeniçerilerin uğrak noktası olan) Odabaşı Ömerin kahvesi - 7) Balaban iskelesi - 8) Elhac Hafızın kayıkhânesi - 9) Debbağ Ömer kerimesi hatunun yalısı - 10) Terzibaşı vereselerinin yalısı - 11) Dokuz göz kayıkhâne - 12) Kesrelizâde Numan Bey yalısı, müsteciri reis efendi - 13) Tersâne kâtibi Râşid Osman Efendi mahdumu (oğlu) yalısı - 14) Dühanî Ârif Ağanın yalısı - 15) Ahmed Haseki kerimesinin yalısı arsası - 16) Şemsipaşa Camiişerifi - 17) Kapdanı deryâyi sabık Hacı Mehmed Paşa yalısı - 18) Ayazma Kasrı Hümayunu - 19) Kurbinde mescidişerif - 20) Bostaniyan Ocağı - 21) Ömer Sipahi halilesinin yalısı - 22) Hâcegândan Şakir Efendi yalısı - 23) Sipahi Ahmed Efendinin yalısı - 24) Mâi leziz çeşmesi ve meydan - 25) Silâhşor Said Ağa yalısı müsteciri Hazinedarzâde Hüseyin Bey - 26) Kaptanpaşa kethüdası sabık Salih Efendi hânesi - 27) İç çuhadarı Ahmed Ağa yalısı, müsteciri tophâne kâtibi - 28) Ayazma İskelesi - 29) Salih Efendinin kahvesi - 30) Kahvecibaşı eytamlarının yalısı - 31) Hasekiağazâde Ahmed Ağanın yalısı - 32) Canımağazâde Mehmed Beyin yalısı - 33) Soğancıbaşı vekili Emin Ağa yalısı - 34) Abdullah Efendinin damadı Sadık Efendinin yalısı - 35) Hânei Hassadan muhrec Sâlim Efendinin yalısı - 36) Gümrükcü Osman Ağa uhdesinde olan sagir yalı, müsteciri Mehmed Efendi - 37) Balıkhâne kâtibi vekili Hüseyin Hasekinin yalısı - 38) Esbak müneccimbaşı vereselerinin yalısı - 39) Mimar Tahir Ağa kerimesinin yalısı - 40) Şeyh Kemal Efendinin damadının yalısı - 41) Hazinedarzâde Sadık Ağa yalısı - 42) Tabak Hacı Ahmedin yalısı - 43) Çinili Camiişerifi mütevellisi Aziz Efendinin yalısı - 44) Yorgancı damadı Sadık Ağanın yalısı - 45) Salacak İskelesi.

Salacık İskelesi - Harem İskelesi arası
SALACAK İSKELESİ; 1)Fatih Sultan Mehmed Han Camiişerifi - 2) Salacak Bostaniyan Ocağı - 3) Ağababasızâde İsmail Efendinin yalısı - 4) Verâda Sinanpaşa Camiişerifi - 5) Elhac Ali Efendinin yalısı - 6) Elhac İsmail Ağanın yalısı - 7) Yemlihâ kerimesinin yalısı - 8) Şemseddin Efendi kerimesinin yalısı - 9) Süleyman Paşa kerimesinin yalısı - 10) Silâhşor Eyyubî Ahmed Beyin yalısı - 11) Verâda Sultan Osman Han Camiişerifi - 12) Sırmakeş Alinin yalısı - 13) İstanbulağası halilesinin yalısı - 14) Tuğrâkeşzâde Hamdi Efendinin yalısı - 15) Bilâl Mehmedin hânesi - 16) Ve kahve - 17) İstanbulağası kâtibi Hafızın yalısı - 18) Abdürrahman Paşa tatarının yalısı - 19) Samurkaş Süleyman Ağanın yalısı - 20) Sipah çavuşu Mahmud Ağanın hânesi - 21) Sabıkaa kapuağası hânesi - 22) Zaim elhac Osman Ağa hânesi - 23) Aydoslu Mehmed Paşa kerimesinin hânesi - 24) Sadri esbak İsmail Paşa arsası - 25) Kürkcü Hasan Ağa vereselerinin arsası - 26) Üsküdar Bahçesi Bostaniyan Ocağı.

Harem İskelesi - Haydarpaşa İskelesi arası
ÜSKÜDAR BAHÇESİ BOSTANİYAN OCAĞI; 1) Selimiye Camiişerifi - 2) Mehmedpaşa Kasrı Hümayunu - 3) Lalabeşirağa Camiişerifi - 4) Zağarcılar Bostanî Ocağı - 5) Bir bab kirişhâne - 6) Haydarpaşa İskelesi – 7) Haydarpaşa Ocağı."

"Görülüyor ki, bu sahil parçası boyu Şemsipaşaya yakın altı yalı müstesna, serapa kayıkhâne ve kahvehânelerle kaplıdır. Yeniçeriler zamanında, Balaban iskelesi ve civarı, Üsküdarın bir haşarat yatağı idi. Sekenesi (ikamet edenler), hammal, kayıkçı ve kalyoncu bekârları olup kayıkhânelerin üstündeki bekâr odalarında, civardaki bekâr hanlarında ve kahvehânelerde yatıp kalkarlar, hanlardaki ve kayıkhâneler üstündeki odalarına uygunsuz takımından avret ve oğlan kapatırlar, hattâ o civardan geçmek gafletini gösteren ırz ehli kadınlarla taze delikanlıları ve çocukları cebren ve kahren sürükleyip kaldırırlar, içkili ve silâhlı bir hay ve huy içinde yaşarlar, kan dökülmedik gün olmazdı..."

Koçu yazının devamında daha da beter şeylerden bahsetmekte, kısacası bu bölgenin o zamanlarda pek tekin ve güvenli bir bölge olmadığını anlatmaktadır.
Reji'nı binalarının yapılmasıyla sahilin bu tarihi, sivil ve ticari dokusu ortadan kalkmış; devasa endüstriyel depolar Şemsi Paşa Camii ile Üsküdar İskele Meydanı arasındaki görsel bağı uzun yıllar kesmişti.

I. Ahmed, I. Mustafa, II. Osman (Genç), IV. Murad, I. İbrahim ve IV. Mehmed (Avcı) dönemlerinde 73 yıl yaşamış Evliya Çelebi (1611-1684) de Salacak - Üsküdar arasındaki sarayları şöyle sıralamıştı:

"Salacıkta Ayşe Sultan Sarayı, Valdei Atik Sultan Sarayı, Hanzade Sultan Sarayı, Doğancılar kurbünde Hacı Paşa Sarayı, Ak Mehmet Paşa Sarayı, Nafiz Paşazade Sarayı, Cinci Hoca Sarayı, Arslan Ağa Sarayı, Koca Mehmet Paşa Sarayı, Piyale Paşa Sarayı...). Evliya Çelebi bu sarayları sıraladıktan sonra: (Daha nice saraylar vardır ki tahriri melâl verir.) Diyor. Üçüncü Selim zamanına kadar Şerefâbâd Kasrının masun kaldığını görüyoruz. Millet Kütüphanesinde (1033) numarada mukayyet (Sevahilhane-i İstanbul) adlı bir eserde Üsküdar sahillerindeki yalı ve binalar sayılırken Şerefâbâd Kasrı da bunların arasına şöyle sokuluyor: (Üsküdar büyük iskelesi, Mihrümah Sultan Camii, Balaban iskelesi, Debbağ Ömer Ağa halilesinin (eşî, nikâhlı karısı) yalısı, Hacı Ağa halilesinin yalısı, Kapı Kethudası Numan Bey halilesinin yalısı, Nüzhetzade Ata Efendinin yalısı, Borazanzade Ahmet Çelebinin yalısı ve kayıkhanesi, Şemsi Ahmet Paşanın camii, Şemsi Paşa yalısı, Zaim İbrahim Beyin yalısı, Şerefâbâd Kasrı, kurbünde (yanı başında/yakınıda) Ayazma ocağı, Ömerî Sipahî oğlunun yalısı, halilesinin yalısı, Sabık Sadri Anadolu Şerif Mollanın yalısı, Silâhtarı Şehriyarî Ahmet Ağa veresesinin yalısı, Sultan Selim İmamı oğullarının yalısı, muhterik olmuş (yanmış) arsa, Kuzattan (Kadılardan) Akif Efendinin yalısı, Silâhşuru (silahşör) Şehriyarî Bazergân Başızade yalısı, Sabık Kahveci Ömer Ağanın yalısı, Sabık Cebeci kerimesinin yalısı, Canım Ağazade damadı Mustafa Ağanın yalısı..."

Bunlardan başka küçük ve büyük kimselere ait otuz beş yalı daha göstermişti.
Ayrıca, Padişah IV. Mehmed zamanında yazılmış olan Ebubekir Efendi Haritaları*nda; Kavak Sarayı, "Üsküdar bahçesi sarayı sultaniye muadil ve mümasil sarayı cedid - Topkapı Sarayı - mukabilinde bir sarayı azimdir. Üsküdar bahçesinden Üsküdar iskelesine gelinciye kadar bahçeleri ve sarayları vardır..."
diye tasvir edilmişti.
*Ebubekir Efendi Haritaları, 17. yüzyılın ünlü Osmanlı coğrafyacısı Ebû Bekir b. Behrâm ed-Dımeşkî (ö. 1691) tarafından hazırlanan kartografik çalışmalar ve "Ebû Bekir b. Behrâm ed-Dımeşkî Haritaları" adıyla anılır. Bu haritalar tek bir bağımsız haritadan ziyade Osmanlı coğrafya tarihinde bir dönüm noktası kabul edilen, Padişah IV. Mehmed ve Sadrazam Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa’nın talebi üzerine görevlendirilen Ebubekir Efendi'nin Arapça ve Osmanlı Türkçe'sine (Nusretü’l-İslâm ve’s-Sürûr fî Tahrîri Atlas Mayor) adıyla çevirisini yaptığı, Hollandalı ünlü kartograf Joan Blaeu’nun dünya atlası  Atlas Maior'un Tercümesi  projesinin haritalarıdır. Ebubekir Efendi bu çeviriyi yaparken sadece orijinal metne bağlı kalmamış; İslam ve Osmanlı coğrafyasına ait eksik, hatalı bölgeleri kendi gözlem ve tecrübelerine dayanarak yeniden düzenlemiş ve haritaları elden geçirmişti. Harita daha sonraları Avrupa dillerinde de yayınlanmış, 1732 ve 1740 Amsterdam baskıları Batı'da referans kabul edilmişti. Ebubekir Efendi'nin bu harita çalışmasında, Osmanlı coğrafyası, Anadolu şehirleri ve İstanbul (Üsküdar su yolları, saraylar vb.) son derece detaylı ve aslına uygun şekilde resmedilmişti.

-DEVAMI VAR-



"Kâtib-i kütüb", Levent Civelekoğlu

֎֎֎֎֎

Kaynaklar:
-AKKAYA Mustafa, Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümü, Yrd. Doç. Dr. "Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde Üsküdar", Kesit Akademi Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 11, Aralık 2017, Sf. 321-338

- ATAY Falih Rıfkı, "Zeytindağı", Cumhuriyet Gazetesi'nin okurlarına Armağanı, Yenigün Haber Ajansı, Basın ve Yayıncılık A.Ş. Aralık 1998, Sf. 19-20

- BATUR Afife, “Le Corbusier”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi (Tarih Vakfı İstanbul Ansiklopedisi), C. 2, İstanbul 1994, Sf. 441

- BERKSAN Emine, "II. Mustafa ve III. Ahmed'in Valideleri Emetullah Gülnuş Sultan ve Vakıfları", İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, 1998

- BİLSEL Fatma Cânâ, “İstanbul Avrupa Ciheti Nazım Planı 1937”, 2010, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

- BİLSEL Fatma Cânâ, "İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması (1936-1951)", Nisan 2010, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

- BOSTAN Hanefi, Doç. Dr., Marmara Üniversitesi "Fatih ve Kanunî Dönemlerinde Üsküdar Nahiyesi" Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler Cilt I, Üsküdar Belediyesi, 15-16-17 Ekim 2021, Sf. 297-363

- BULUT Ümit, "Cumhuriyet Dönemi Depremlerin Basına Yansıması (1923-1983), Yüksek Lisans Tezi, T.C. Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Dalı, Cumhuriyet Tarihi Bilim Dalı, Sf.6, İstanbul 2017

- CHONIATES Nicetas, "Annals (Kronik/Yıllıklar)", Aikaterini Laskaridi Vakfı, https://topostext.org/work/781

- ÇANKAYA Ali, "Son Asır Türk Tarihinin Önemli Olayları ile Birlikte Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (Mülkiye Şeref Kitabı)", Mars Matbaası, Ankara 1968, IV, Sf. 1660

- ÇEÇEN Kazım Prof.Dr., "İstanbul'un Vakıf Sularından Üsküdar Suları", T.C. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSKİ İstanbul Su ve Kanalizasyom İdaresi Genel Müdürlüğü, İstanbul, 1991

- ÇEÇEN Kazım Prof.Dr., “Üsküdar Suları, İstanbul’un Anadolu yakasına içme suyu sağlayan tesisler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 42. Cilt, Sf. 374-376, İstanbul 2012

- DÂNİŞMEND İsmail Hami, "İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi" Cilt 1, Türkiye Yayınevi, 1947

- DEMİREN Şemsa, "Le Corbusier ile Mülâkat", Arkitekt, Sayı: 215-216, 1949, Sf. 230

- DERNSCHWAM Hans, Çeviri: Prof. Dr. Yaşar Önen, "İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü", Kültür Bakanlığı Yayınları/885, Dünya Edebiyatı Dizisi/5, Sf. 207, Mersin İmar İnş. Tic. Ltd. Şti. Basımevi, Mersin 1992

- DOĞAN, Abide, "Yahya Kemal'in İstanbul'u", Makale, Türkiyat Araştırmaları, Sf. 166-182

- DUMAN Ruhi, "Üsküdar’ın Kaybolmuş Kültür Eserleri 21", İstanbul, 2 Kasım 2015

- EKİM Zeynep Emel (Sanat Tarihçisi, İşletme Yönetimi Yüksek Lisansı),"1933'te Mihrimah Sultan Çorba Mutfağı ve Kervansarayının Yıkımına İlişkin Belgesel Kanıtlar", TAÇ Türkiye Anıt, Çevre, Turizm Değerlerini Koruma Vakfı, TAÇ Mimarlık, Arkeoloji, Kültür, Sanat Dergisi, Sayı 5, Ocak-Mart 2015, Sf. 58-71

- ELDEM Sedat Hakkı, "Köşkler ve Kasırlar" II. Cilt, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yayınları, İstanbul 1974, Sf. 379

- ELDEM Sedad Hakkı, "Boğaziçi Anıları", Aletaş Alarko Eğitim Tesisleri A.Ş. Kültür Hizmeti, Çeltüt Matbaacılık Kollektif Şirketi, İstanbul, 1979, Sf.350

- ERCAN, Aktan Müge, "İstanbul yazılı kültür ortamı destancılığının zirvesinde bir Üsküdarlı: Vâsıf Hiç", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu I, Bildiriler, 23-25 Mayıs 2003, sf.370-383

- ERDOĞAN Abdülkadir, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Müdürü, “Üsküdar Su Yolu Haritası”, makale, Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, 1940, Sf. 139-143

- ERGİN Osman Nuri, 1934, İstanbul Şehri Rehberi, İstanbul, 1934, Sf.191

- ETE Ayşin, "Üsküdar Meydanı Düzenlemelerinin Erken Cumhuriyet Dönemi Hikayesi", Üsküdar Kültür, Sanat ve Medeniyet Dergisi, Sayı: 2, Yıl: 2020, Sf. 147–152

- GEDİK Nusret, Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, "Tarih Düşürme Geleneğinin İzinde Üsküdar’ın Kaybolmuş Yapıları", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, Bildiriler Cilt II, 19-20-21 Ekim 2018, Sf.245-308

- GEDİK Nusret, Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, "Osmanlı Döneminde Hazırlanan Lügatlarda Üsküdar", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler III, 15-16-17 Ekim 2021, Sf.550-570

- GENÇ Serdar, Yrd. Doç. Dr., Balıkesir Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. "Şehrin Misafirleri: XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Üsküdar’a Gelen Yabancılar", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu IX, Bildiriler Cilt I, 15-13 Kasım 2016, Sf.71-91

-GENÇ Serdar, Dr. Balıkesir Üniversitesi, "XVIII. Yüzyılda Üsküdar Hanları", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, 19-20-21 Ekim 2018, Bildiriler, Cilt II, Sf. 133-153


- GENİM Sinan, "Sultan V. Mehmed Reşad’ın Üsküdar Ziyareti" Üsküdar Kültür, Sanat ve Medeniyet Dergisi, 2020-1, Sayı 9, Üsküdar Belediyesi, Sf. 63-67

- HAKSAL Ali Haydar, "Üsküdar: Bir şehrin güzel ve ışıklı ruhu", Üsküdar Belediyesi, Üsküdar Sempozyumu I, Bildiriler, Cilt 2, İstanbul, Ocak 2004, Sf.494-500

- HASKAN Mehmet Nermi, "Yüzyıllar Boyunca Üsküdar" 3 Cilt, Üsküdar Belediyesi, Temmuz 2001

- HASOL, Doğan, "Üsküdar Anıları", "Anılar Kuşlar Gibidir" adlı kitabından derlenmiş söyleşi, Mimar●ist Üç Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl 10, Sayı 38, Sf.44-48, Kış 2010

- İNCİCİYAN Ğugios, "XVIII. Asırda İstanbul", çev. Hrand D. Andreasyan, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul Enstitüsü, İstanbul 1976, Sf.134

- İRTEM Süleyman Kâni, "Osmanlı Sarayı ve Haremin İç Yüzü", İstanbul 1999

- KAFALI Salih Yük. Mimar / MUTLU Mehmet Doç. Dr., "Mimar Ali Talat Bey ve Eserleri", II. Uluslararsı Kıbrıs Bilimsel Araştırmalar ve İnovasyon Kongresi, Kongre Kitapçığı, 27-28 Eylül 2025, Sf. 404-424

- KARAARSLAN Mehmet, "İmparatorluğun Hikayesi / Menkıbeler Kıssalar ve Anekdotlarla Osmanlı Padişahları", Yitik Hazine Yayınları, 06.11.2013

- KAHRAMAN Kemal, “Üsküdar'ın Kayıp Sarayları”, Milli Saraylar Sanat Tarih Mimarlık Dergisi, 2019, Sayı 17, Sf. 103- 121

- KESKİN Mustafa Çağhan, "Ruh bir Kuş, Beden bir Kafes: Osmanlı Mimarlığı'nda Ölüm Metaforu", Sanat Tarihi Dergisi, 33/1, Nisan 2024, Sf. 361-393

- KESKİN Mustafa Çağhan, "Köprülü Mehmed Paşa Türbesi’ne İlişkin Bir On Yedinci Yüzyıl Söylencesi", Toplumsal Tarih Aylık Tarih Dergisi, Sayı 316, Nisan 2020, Sf.13-15

- KILIÇKAYA Derya, Öğr. Gör. Dr., Kocaeli Üniversitesi Türk Dili Bölümü, “Yıkım estetiği bağlamında Gautier, Tanpınar ve Orhan Pamuk’ta yangın seyretme zevki”, Littera turca Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi. http://dergipark.ulakbim.gov.tr/littera

- KILINÇ Melek / GÜLEN Mustafa, "Orhan Şahinler'in Türkiye Modern Mimarlığına Bıraktığı İki Miras: İstanbul Ticaret Odası Binası ve Üsküdar Vapur İskelesi", mimar●ist Dört Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl: 18, Sayı: 62, Yaz 2018, Sf. 74-77

- KONYALI İbrahim Hakkı, "Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi", Cilt I, II, Üsküdar Belediyesi, Mayıs 2021

- KUZUCU Kemalettin, Prof. Dr., Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, "Lale Devri'nden Cumhuriyet'e Üsküdar'da İtfaiye Hizmetleri", Uluslararsı Üsküdar Sempozyumu VIII, Bildiriler I, Üsküdar Belediyesi, 21-23 Kasım 2014, Sf. 255-287

- MERAL Safa, KİSHALI Emre, "Mimarlık Tarihi ve Mimari Koruma Ara Kesitinde Bir Inceleme", Araştırma Makalesi, Art-Sanat 13(2020), İstanbul Üniversitesi Yayınevi, Sf.313–334

-MUHACIR Esra, "Üsküdar'da Osmanlı medrese geleneğinin gelişimi ve Mihrimah Sultan Müderrisleri: Ulema Biyografi eserleri ve Ruznamçe kayıtları üzerine bir değerlendirme (1547-1732)", Cihannüma Tarih ve Coğrafya Araştırmaları Dergisi, Sayı VIII, 2-Aralık 2022, Sf. 71-114

- MÜDERRİSOĞLU Ayşen, Dr., Yeditepe Üniversitesi, “İngiliz Seyyah Julia Pardoe'nun Gözünden Üsküdar”, Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, Bildiriler II, 19-20-21 Ekim 2018, Sf.371-392

- NOYAN Mustafa, “Târih Boyunca İstanbul Faytonları”, Z Dergisi, Sayı III, Zeytinburnu Belediyesi Yayını

- ORMAN Tülay Sezgin, "Yeni Valide Külliyesi",

- ÖZ Esra, "İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde bulunan FY 1404 numaralı Şehinşahname'nin Minyatürleri", Yüksek Lisans Tezi, T.C. Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı, Türk İslam Sanatları Bilim Dalı, Konya 2019, Sf. 83-84

- ÖZCAN Tahsin, Prof. Dr., “Hayatını Vakfeden Bir Saraylı Gülfem Hatun” makale, Vakıflar Dergisi, Vakıf Medeniyeti Yılı Özel Sayısı Sf. 94-98, 2007

- ÖZDEMİR Alperen, YİĞİT İlker, “Tarihi Ekonomik Coğrafya: XIX. Yüzyıl Üsküdar Kazası Kırsalında Mesleki İhtisaslaşma Örüntüleri” Erdem İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi

- ÖZEMRE Ahmet Yüksel, "Hasretini çektiğim Üsküdar", 2007

- ÖZGÜL İrfan, Harbiye Müzesi, ÇETİN Murat, Kadir Has Üniversitesi, "Üsküdar’ın Bir Osmanlı Kenti Olarak Şekillenmesinde Rum Mehmed Paşa Camiisi’nin Etkisi", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu IX, Bildiriler Cilt III, 11-12-13 Kasım 2016, Sf.367-390

- ÖZGÜLEŞ Muzaffer, "Gülnuş Emetullah Sultan’ın İmar Faaliyetleri", İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Mimarlık Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Eylül 2013

- ÖZKAYA Ahmet Sefa, Öğr.Gör. Milli Savunma Üniversitesi, "Üsküdar'da Bir Kadın Eseri Gülfem Hatun Camii: Tarihçe, Kritikler ve Mevcut Durum", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler III, 15-16-17 Ekim 2021, Sf. 161-193

- PAMUKCİYAN Kevork, "İstanbul Bir Dünya Kentidir" isimli arşiv derlemesi, İnşaat Mühendisleri Odası (İMO), web sitesi, https://www.imo.org.tr/Eklenti/1282,12138pdf.pdf?0&_tag1=D62EDE0D13FC8E8EB5C663026BDA03D0FF64AEFF

- PAMUKCİYAN Kevork, “Depremler, Osmanlı Dönemi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt: III, İstanbul 1994

- PARDOE Julia, "Les Beautés du Bosphore", George Virtue, Londra, George Virtue, 1838, Sf. 55

- PEDLEY Mary, University of Michigan, "Enlightenment Cartography at the Sublime Porte: François Kauffer and the Survey of Constantinople" (Babıali'de Aydınlanma Haritacılığı: François Kauffer ve Konstantinopolis Araştırması), İSAM İslam Araştırmaları Merkezi, The Journal of Ottoman Studies (Osmanlı Araştırmaları Dergisi), Thomas D. Goodrich Armağanı özel sayısı, I. Bölüm, Sayı: 39, 2012

- SALNAME, Chirket-i Hairié-Annuaire de la Société, contenant, un historique de l'entreprise et une monographie du Bosphore, élaboré par la Direction (Şirket-i Hayriye – Yönetim tarafından hazırlanan; işletmenin tarihçesini ve Boğaziçi üzerine bir incelemeyi içeren şirket yıllığı), 1914, Constantinople, Stage. Typo-Lithographique Ahmed İhsan & Cie, Stamboul
.
- SARIDİKMEN Gül, Dr. Öğr. Üyesi, Onsekiz Mart Üniversitesi, “Fausto Zonaro'nun Derviş Resimleri ve Üsküdar”, Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler Cilt I, 15-16-17 EKİM 2021

- ŞAHİNLER Orhan, "Denizcilik Bankası Üsküdar Vapur İskelesi", Arkitekt, S. 1965-03 (320), Sf. 101-104

- ŞEHSUVAROĞLU Halûk Yusuf, "Tarihten Sayfalar", Akşam Gazetesi

- SIÇRAYIK, Anılcan, "İstanbul'da Eski Eser Tahribi (1908-1938)" T.C. Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2019
.
- ŞİMŞEK Muradiye, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, SAATÇİ Suphi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, "Mimar Sinan’ın İstanbul’da İnşa Ettiği Medreselerin Sağlık İşleviyle Yeniden Kullanımlarının Tarihi Mekân Karakterine Etkilerinin Değerlendirilmesi", Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, bāb Mimarlık ve Tasarım Dergisi, Cilt 6, Sayı 2, Sf. 209-228, Temmuz 2025

- TANPINAR Ahmet Hamdi, "Huzur", Dergâh Yayınları, Sf. 179, Eylül 2023, İstanbul

- TOKAY Z. Hale, DAĞTAŞ Serap, "Üsküdar Meydanını Tanımlayan Öğeler, Bu Öğelerin Tarihsel Süreçteki Değişimi ve Meydana Etkileri", mimar●ist Üç Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl 10, Sayı 38, Sf.49-57, Kış 2010

- ULUÇAY M. Çağatay, "Haremden Mektuplar", Vakit Matbaası, 1956 İstanbul, Sf. 55-60

- YALÇIN ÇELİK, S. Dilek, "Eski Şiirin Rüzgarıyla'da Lale Devri ve Dönemin Ruhu", Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi 18, 1 (2011) Sf. 135-159

- YİVLİ, Oktay, "Yahya Kemal’in Şiirinde Mekân", Türk Dil Kurumu, Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, Cilt XCVII, Sayı 696, Sf. 680-694  Aralık 2009

- YOLAÇAN Sürgül, "Kamusal Mekân Düzenlemelerinin Kolektif Belleğe Etkisi: Üsküdar Meydanı Örneği", Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Şehir ve Bölge Planlama Anabilim Dalı, Ocak 2021

- YÜNGÜL Naci, "Üsküdar Üçüncü Sultan Ahmet Çeşmesi", T.C. İstanbul Belediyesi Sular İdaresi Müdürlüğü Yayınları, İstanbul Halk Basımevi, 1955

- WHELER George, (in company of Dr. Spon of Lyons), "A Journey into Greece", Book II, London 1682, Sf. 182-183.

Hiç yorum yok: