Sayfalar

Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2026 Perşembe

Nerdeee, O eski Üsküdar?!. FASIL -V-

 Nerdeee, O eski Üsküdar?!.


FASIL -V-

Fasıl -IV-'de bıraktığımız yerden devam edelim...


Usûlî* der ki;

"Ârif ol süflilere salma gönül şeh-bâzını
Murg-ı kudsînin makâmı âlem-i bâlâ imiş"

[İrfan sahibi ol, gönül şahinini, o aşağılık ve geçici şeylere düşürme;
Zira o kutsal kuşun asıl yeri, yüksekler (ilahi alem) imiş]

*Usûlî: (?-1538/39), 16. yüzyılda yaşamış, Rumelili, derviş meşrepli önemli bir Divan Edebiyatı şairi ve mutasavvıftır. Nesîmî ve Fuzûlî çizgisinde, tasavvufi (vahdet-i vücûd) düşünceyi merkeze alan bir şiir dünyası kurmuş, gazellerinde samimi, sade ve konuşma diline yakın yalın bir üslup kullanmıştı.

Yine meydanda, III. Ahmed Çeşmesi'nin yanında durup da tam güneye doğru bakarsam, göz gezdirdiğim alan çerçevesinde Üsküdar'ın geçmişinden bugüne kalan beşinci en eski tarihi eser olarak, Vâlide-i Cedîd (Yeni Vâlide Sultan) Camii ve külliyesini görürüm.

Vâlide-i Cedîd Vâlide Sultan Camii ve Külliyesi:

Yapımına 1708 yılında başlanıp 1711 yılında ibadete açılan, Sultan IV. (Avcı) Mehmed’in (1642-1693) eşi, Sultan II. Mustafa (1664-1703) ve Sultan III. Ahmed'in (1673-1736) annesi Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan (?-1715) adına inşa edilen Külliye, Klasik Osmanlı mimarisinden Lale Devri'ne geçişin en zarif örneklerinden biri kabul edilir.

Gündoğumu Caddesinden Üsküdar manzarasında Vâlide-i Cedid Camii.

İbrahim Hakkı Konyalı, "Bu cami Üsküdar’da Gerede Mahallesi’nde, İskele Meydanı’nın solundadır. 5 Nisan 1940 (H 1342) tarihinde İstanbul’daki cami ve mescidleri sınıflandıran defterde bu cami birinci sınıf camiler arasında 3 numarada yer alır." der ve ekler: "Yeni Vâlide Sitesi cami, imaret, türbe, sebil, çeşme, şadırvan, muvakkithâne, mektep, hünkâr mahfeli, çarşı, bedesten, meşruta evleri ve mahyacı odasından oluşan tam teşekküllü bir manzumedir. Devri mimarisinin çok muvaffak bir yadigârıdır." der...

Eski Üsküdar sokaklarından Vâlide-i Cedid Camii.

Jacques Pervititch'in Eylül 1932'de çizdiği "Üsküdar Balaban Çarşısı" adlı,
64 Pafta numaralı Sigorta Haritası kesitinde Vâlide-i Cedid Camii ve çevresi.
 

Ve bugün...


1987 tarihli M.Erem Çalıkoğlu fotografında Vâlide-i Cedid Camii ve Üsküdar Meydanı.
SALT Arşiv'den.

Cami, dört caddenin çevrelediği yapı adasında yüksek bir çevre duvarı ile caddelerden ayrılmıştır. Çevre duvarında yer yer boşluklar açılmıştır ve bu alanlar şebekelerle ayrılmıştır. Bu dış avludan merdivenler ile yüksek bir platforma çıkılır.
 




Külliye düz bir sahada ve sel yataklarının ortasında olduğu için, külliyeyi inşa eden mimar yapının hem sahilde olması nedeniyle, hem de sel sularının basmasından etkilenmemesi için caminin avlusunu cadde kotundan daha yüksekte inşa etmişti.
Bu arada yeri gelmişken, külliyenin mimarının dönemin Hassa başı mimarı Kayserili Mehmed Ağa olduğu söylense de bu kesin olarak kanıtlanmış bir bilgi değildir.

Mihrimah Sultan Camii'nin kubbesinin üzerinden Vâlide-i Cedid Camii.
Solda beyaz renkli yapı, Eski Üsküdar Karakolu'dur.

Caminin iç avlusunun ortasında bir şadırvan bulunur. Cami harimi kare bir formdadır. Kare plan üzerinde merkezi bir kubbe bulunur. Kubbe kasnağı yüksek tutulduğu için kubbe kasnağına pencereler konmuştur. Basık şekilli kubbe sekiz kemerle taşınır. Bu kemerlerin dört tanesi düz kemer diğeri ise dört yarım kubbedir. Ana mekanda yaratılmış sekiz paye üzerine bu kemerler oturur. Caminin ikişer şerefeli iki minaresi vardır.

Balaban Caddesi tarafındab-n Vâlide-i Cedid Camii
ve caminin Balaban, Cümle, İmaret veya Mektep Kapısı.

Cami avlusuna çevresindeki yollara açılan beş kapıdan girilir. Hakimiyet-i Milliye Caddesi'ne açılan kapı, çarşı tarafında bulunduğundan "Çarşı Kapısı", eski Bit Pazarı kapısının karşısında bulunan ikinci kapı, "Bat Pazarı Kapısı" veya "Sebil yahut Hünkâr Kapısı" isimleriyle anılır. Üçüncü kapı, Arasta Çarşısı'na açıldığından "Arasta veya Bedesten Kapısı", Balaban Caddesi tarafındaki dördüncü kapı, "Balaban Kapısı, Cümle Kapısı, İmaret Kapısı veya Mektep Kapısı" adlarıyla bilinir. Beşinci kapı ise, "Uncular Kapısı, Değirmen Kapısı, Mescit Kapısı, İmam Kapısı" isimleriyle anılır ve adını burada bulunan ve yakın zamana kadar duran bir değirmenin taşlarından, 1581-89 yılları arasında yapılmış olan Geredeli Çelebi Mescidi'nden (Kızılmescid) ve Sultan III. Ahmed'in, annesi Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Valide Sultan adına 1710'da inşa ettirdiği ancak halk tarafından sokağın adıyla anılan İmam Nasır çeşmesinden alır. Avlunun mektep kapısının yanına sonradan Sultan III. Selim zamanında büyük bir yangın su havuzu yapılmıştır.

Lale Devri'nin ünlü Divân şairi Nedim’in çağdaşı ve arkadaşı, devrinde "Reîs-i Şâirân" (Şairlerin Önderi) olarak anılan şair ve tarihçi Osmanzâde Ahmed Tâib Efendi (1659-1724) Vâlide-i Cedid Camii'nin cümle kapısı üzerinde yer alan 12 satır halindeki (her satırda 4 mısra) toplam 48 mısradan oluşan ve Osmanlı epigrafisinin en uzun ve görkemli örnekleri arasında sayılan manzum inşa kitâbesini yazmıştı.

Kitabenin hat işçiliğini ise dönemin ünlü hattatlarından Fındıkzâde İbrâhim Efendi
(?-1751/57) ta'lik hat ile mermer üzerine işlemişti. Osmanzâde Ahmed Tâib Efendi bu tarih manzumesinde, Vâlide Sultan'ın bânî olarak yaptığı hayırları övmüş, caminin mimari ve manevi ihtişamını tasvir etmiş ve ebced hesabıyla inşaa tarihini vermişti.

İmam Nasır sokaktan Vâlide-i Cedid Camii ve Cami avlusunun dört kapısından birisi;
Uncular, Değirmen, Mescit veya İmam Kapısı"
© Duke Üniversitesi Dijital Koleksiyonları.

Cami avlusunun her cephesinde, alt üst altışar olmak üzere toplam 36 pencere vardır ve bunlar klasik demir parmaklıklı ve içten tahta kapaklıdır. Zemini mermer ile kaplı avlunun üç tarafı, 14 mermer sütunun taşıdığı 17 kubbeli bir revak ile çevrilmiştir. Avlunun ortasında devrinin en güzel eserlerinden biri olan, mermerden sekiz yüzlü, her yüzün köşelerinde mermer sütunları olan ve avlunun dışındaki Vâlide Sultan'ın türbesini andıran zarif bir şadırvan yer alır. Bu sütunların arasına da Türbe de olduğu gibi bronz şebekeler yerleştirilmiştir.



 Osmanzâde Ahmed Tâib Efendi külliyenin iç avlusunda bulunan şadırvanın kemerleri ile istalaktitli silmeleri arasına, her yüzünde iki mısra olmak üzere, suyun berraklığını ve Vâlide Sultan'ın hayırlarını öven bir kitabe yazmıştı. 

Hakimiyet-i Milliye Caddesi'nin genişletme çalışmaları devam ederken Vâlide-i Cedid Camii.

1957 tarihli bu fotografta Vâlide-i Cedid Camii ve gerilerde Mihrimah Sultan Camii görülmekte.

60'larda Pazar yerinden Vâlide-i Cedid Camii!nin görünümü.

Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan'ın sanatkârların, tüm hünerlerini ak mermerlere nakşettiği türbesinin mimarisi, süsleri, yazıları, nakışları, mezar taşları, tunç şebekeleri ile, devrinin şaheser bir örneğidir. Türbenin solunda külliyenin muvakkithânesi, sağında bir sebil, sebil ile caminin Hünkâr Kapısı arasında da bir çeşme yer alır.

Külliyenin Sebili, tamamen mermerden yapılmış, beş yüzlü ve altı sütunludur. Sütun başlıkları stalaktikli olup kaş kemerle bağlanmaktadır. Her yüzünde bronz şebekeli beş penceresi vardır. Saçak altında sebili turlayan ve her yüzde ikişer mısradan oluşan on mısralı, şair ve tarihçi Naima'nın talik ile yazılmış kitabesi bulunmaktadır. Stalaktitli silmesinin üzerinde dar bir saçak yer almakta olup kurşun kaplı kubbesinin üzerine alem bulunmaktadır.

Alman mimar ve sanat tarihçisi Cornelius Gurlitt, 1905 yılında Sultan II. Abdülhamid'in özel izni ve Alman Büyükelçisi'nin aracılığıyla İstanbul'a gelmiş, aralarında Üsküdar da olmak üzere İstanbul'un çeşitli semtlerinde, aralarında Osmanlı eserlerinin de bulunduğu birçok yapının rölevesini çıkartmış, çizimlerini yapmış ve belgesel nitelikte fotograflar çekmişti. Ayrıca bu gezide elde ettiği veri ve çizimleri daha sonra "Die Baukunst Konstantinopels" (İstanbul'un Mimari Sanatı) adıyla 1912 yılında Berlin'de büyük bir anıt-kitap olarak yayımlamıştı. Bu fotograf da Gurlitt'in o seyahati sırasında çektiklerinden biridir.

Vâlide-i Cedid Camii'nin Türbesi, Sebili ve Çeşmesi bir arada sırayla.

Türbe, Sebil, Çeşme ve Hayat; dünden bugüne...




Cami, Türbe, Sebil, Çeşme, Hünkâr Kapısı ve Hayat; dünden bugüne...

Cami, Türbe, Sebil, Çeşme, Hünkâr Kapısı ve Hayat; dünden bugüne...











Vâlide-i Cedid Camii Sebili
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

Vâlide-i Cedid Camii Sebili
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

Vâlide-i Cedid Camii Sebili
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

Vâlide-i Cedid Camii Sebili
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

Vâlide-i Cedid Camii Sebili
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

Mehmet Nermi Haskan, türbenin solunda yer alan caminin Muvakkithâne'sini;
"Türbe ile Çarşı Kapısı arasında, camiin hazîresi
yer almaktadır. Bunun sağ tarafında ise muvakkithane
binası vardır. Üç yüzlü ve üç pencereli
olup küçük bir yapıdır. Ahşap çatısı kiremit
örtülüdür. Burada namaz vakitleri tayin
olunurdu. Bunun için içeride saat gibi aletler
bulunurdu. Üsküdar’ın bir çok camileri namaz
vakitlerini buradan öğrenirdi. Mermer söveli,
kemerli kapısı üzerine iki satır halinde bir
âyet-i kerime yazılmıştır." diye anlatır.








Bu suluboya tablo, daha ziyade Japonya, Hindistan ve Arabistan'dan
peri masalları ve egzotik sahneler çizen İngiliz illüstratör ve ressam
Warwick Goble (1862-1943) tarafından 1906 yılında
"Tomb in Scutari" adıyla resmedilmiştir.

Muvakkithâne
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

Külliyenin Çeşmesi, caminin tamamlanmasından evvel 1709'da yaptırılmıştır. Lâle Devri’nde gelişen süsleme özelliklerinin tamamının bir arada görüldüğü çeşme, bütün yüzeyini ince bir işçilikle dolduran taş süslemeleriyle dikkat çeker. Özellikle kâse içine yerleştirilmiş meyve kompozisyonlarının benzerleri III. Ahmed’in Topkapı Sarayı’ndaki hususi odasında da bulunmaktadır. Çeşmeyi taçlandıran alınlık yapıya ayrı bir özellik kazandırmaktadır. Çeşmenin kitâbesini, 17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyıl başında yaşamış, Osmanlı divan şairi, yazar, müderris ve kadı olan Osmanzâde Ahmed Tâib Efendi (?-1724) yazmış, ta‘lik hattatı, Topkapı Sarayı'nda yazı hocalığı yapan Bursalı Durmuşzâde Ahmed Efendi’nin (?-1717) hattıyla yazılmıştır. Bursalı Durmuşzâde Ahmed Efendi, Vâlide-i Cedid Camii'nin bütün celî yazıları ile türbenin eteğindeki sülüs celisi, âyetü’l- kürsî'nin hattatlığını da yapmıştı.






"Öyle bir geçer zaman ki; dediğim aynıyla vaki.
Birden dursun istersin, seneler olunca mazi.

Dünlere bakarsın katı katı; üzerine çekersin perde,
Yoldan geçenler var da, her akşam gelenler ner'de?
O nedir seni kızdıran? memnun edeceği yerde.
Bak bir garip diyor ki 'nerede, o yârim ner'de?..'
Anılara kapılıp kanma; dünyanın da düzeni böyle.
Öyle bir geçer zaman ki; dediğim aynıyla vaki"
Erkin Koray'a selam olsun...
Vâlide-i Cedid Çeşmesi
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

Vâlide-i Cedid Çeşmesi
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu


Vâlide-i Cedid Çeşmesi
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu


Vâlide-i Cedid Çeşmesi
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu



Vâlide-i Cedid Çeşmesi
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu


Vâlide-i Cedid Çeşmesi
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu



Vâlide-i Cedid Çeşmesi
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu


Bu görsel, ağırlıklı olarak Anvers'te faaliyet gösteren Flaman baskı sanatçısı,
desinatör, yayıncı ve ressam I. Pieter de Jode (Yaşlı Pieter de Jode, 1570-1634)
tarafından kazınan ve Jan Meyssens tarafından yayımlanan,
"EVEMENIA SVLTANA, praecipua Vxor MAHOMET III. Imperatoris Turcarum"
(Evmenia Sultan, Türklerin İmparatoru IV. Mehmed'in baş eşi) başlıklı,
17. yüzyıl ortalarına ait bir bakır baskı gravürüdür.

Osmanlı Padişahı IV. (Avcı) Mehmed’in zevcesi, Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan, Girit serdarı Deli Hüseyin Paşa’nın 1646'da Girit Adası'ndaki Resmo’yu (Rethymno) fethi sırasında dört yaşında bir çocukken esir alınıp köleleştirilerek İstanbul’a getirilmiş ve saraya takdim edilmiş olan Evmenia Verzizzi'ydi. Evmenia, bir Ortodoks papazı veya piskoposunun kızı ve soylu bir Rum ailesi olan Venedik kökenli Verzizzi (Vergitsi) ailesine mensuptu. Resmo, Venedik yönetimi öncesinde, zengin tarihli bir bölge içinde bulunmakla birlikte, küçük bir balıkçı kasabası olarak kalmış, Venediklilerin 1574-82 arasında bir kale inşa etmelerinden sonra büyümüş, 1646'da Osmanlı hakimiyetine girmesiyle yoğun bir yerleşime dönüşmüş ve sancak merkezi haline gelmişti.

Osmanlı'da saraya yetiştirilmek üzere gelen kızlara özelliklerine göre yeni isimler verilirken, Topkapı Sarayı Hareminde mükemmel bir eğitim alan Evmenia'ya da, İslamiyet'i kabul ettikten sonra "Emet-Ullâh Rebîa" ve yüz güzelliğinden dolayı da "gül içen" anlamına gelen "Gülnûş" adı verilmişti. El kabiliyetlerinin olduğu keşfedilen Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş'un güzelliğini, kişiliğini ve İslamiyet`i yaşamaktaki hassasiyetini fark eden Hadice Turan Valide Sultan, onu yedi veya sekiz yaşlarında, yeni sünnet olan on yaşındaki oğlu Sultan IV. Mehmed'in haremine katmıştı. Sultan IV. Mehmed daha üç sene önce babası Sultan İbrahim'in tahttan indirilmesinden sonra 7 yaşındayken tahta çıkmıştı. Emet-Ullâh Gülnûş, kısa sürede Padişaha bağlanmış, onun tek gözdesi, büyük aşkı ve Hasekisi olmuş, 1664'te de 18 yaşında ilk çocuğu olan Mustafa'yı dünyaya getirmişti.

Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan, cariye olarak başladığı harem yaşantısını, Sultan IV. Mehmed’e iki şehzade vererek ayrıcalıklı bir noktaya taşımış, Baş Haseki olmuş, Sultan IV. Mehmed’in kendisine düşkünlüğü sayesinde sürekli olarak yanında olabilmiş, haremde kalıp Turhan Hatice Valide Sultan ile didişmek, mücadele etmek ve devlet işlerine müdahale etmek yerine, Padişahla seferlere, avlara katılarak, onun yanında olup, suyun başını tutarak devlet işlerine dolaylı bir şekilde katılmayı tercih etmiş ve böylelikle hanedanın erkeklere özgü avantajlarını da elde etmişti.

Haseki Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan
17. yüzyılın ikinci yarısında yayınlanan François Gérard Jollain imzalı gravür.
Gravürün altında, “Baş Kadın Sultan Evmenia, IV. Mehmed’in eşi,
Yunan asıllı, Giritli ve Resmo doğumlu; 1647’de çok genç yaşta köle olmuş, çok güzel bir kadın;
IV. Mehmed’i her yerde takip ediyor ve o da onu aşırı bir şekilde seviyor.” yazmaktadır.

Venedik-Osmanlı savaşı sırasında esir alınarak saraya getirilen Evmenia Verzizzi adındaki Giritli (Resmo) Rum bir ailenin Hristiyan kızının, Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan olarak Osmanlı sarayının zirvesine tırmanış öyküsü, o dönem Avrupa'da büyük bir merak uyandırmış, fazla ilgi göstermişlerdi. Avrupa'da "Sultana Eumenia" adıyla tanınmış, Fransız ve Alman edebiyatında adına popüler aşk ve saray romanları yazılmış, ve bu kitapların çoğuna onun hayalî gravür portreleri eklenmişti.

Ayrıca, IV. Mehmed'in baş hasekisi ve II. Mustafa ve III. Ahmed'in annesi olarak Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan çok uzun süre güç sahibi olmuş, hatta Rusya ile yapılan Prut Savaşı sırasında İsveç Kralı XII. Karl (Demirbaş Şarl, 1682-1718) ile mektuplaşmıştı. Bu diplomatik ve siyasi gücü, Avrupalı portre ressamlarının ve gravürcülerin, örneğin Fransız Nicolas de Larmessin'in (1632-1694) onu sıkça resmetmesini sağlamıştı.

Evemenia Svltana adıyla, Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Hâtun tasviri.
Theodoor van Merlen (1609-1672) gravürü

Nicolas de Larmessin, "Eumenia, Grande Sultane, Reyne"
Londra Victoria & Albert Müzesi Koleksiyonu

Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan'ın özellikle Hollanda ve Fransız okulları tarafından yapılan bazı ünlü ve özgün yağlı boya portrelerinin günümüze kadar ulaşmış, müzelerde yer alıyor ve müzayedelerde yüksek ilgi görmesinden kaynaklı olarak en çok resmi yapılmış Vâlide Sultan'mış gibi düşünülmesi onu bu konuda birinci sıraya oturtmuyordu.

Esmer, siyah saçlı, siyah gözlü ve etine dolgun
Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan

Topkapı Sarayı Portreler Koleksiyonu  

Zira, Avrupalı ressamlar, gravürcüler ve yayıncılar tarafından tarihte hem nicelik hem de popülarite açısından en çok resmi ve tasviri üretilen saray kadını Hürrem Sultan'dı (Roxelana, 1502-1558). Ondan sonra ise Kadınlar Saltanatı'nın diğer güçlü figürleri; yine Venedikli olan, Sultan II. Selim'in eşi Afife Nurbanu Sultan (Cecilia Venier-Baffo, 1525/30-1583), onun gelini, Sultan III. Murad'ın eşi ve Sultan III. Mehmed'in annesi Melike Safiye Sultan (1550-1605 veya 1619), ve Sultan I. Ahmed'in nikâhlı eşi ve IV. Murad ve İbrahim'in annesi Kösem Sultan'ın (1589-1651) Avrupa'da çok sayıda hayalî portresi, gravürü ve tiyatro/opera sahneleri için çizimleri basılmıştı.

Mâhpeyker Kösem Sultan
1590-1651
Theodoor van Merlen (1609-1672) gravürü
Londra Victoria & Albert Müzesi Koleksiyonu

İngiliz Diplomat ve Osmanlı Tarihçisi Flaman asıllı Paul Rycaut (1629-1700) Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan’ı, “The Turkish history, Vol. II : Beginning from Mahomet III. and continued to this present year 1687” [ III. Mehmed'den (1566-1603) başlayarak 1687 yılına kadar Türk Tarihi ] adlı kitabının II. Cildinde;

“Hükümdarı av peşinde bir orman muhafızına,
o da Diana ya da dağ perisi misali bir avcıya dönüştü.”
diye tanımlamıştı.



Haseki Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan’ı, av sırasında,
at sırtında tasvir eden bir gravür.
Theodoor van Merlen (1609-1672)

Haseki Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan, at sırtında portresi
Gravürcü Theodoor van Merlen (1609-1672)

Theodoor van Merlen, Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan’ı

aşağıdaki örneklerde olduğu gibi adeta Avrupalı Ana Kraliçe’ler gibi tasvir etmişti.
Bu da, Avrupalıların Gülnûş Sultan’ı, Sultan IV. Mehmed ile birlikte seferlere ve
avlara katılarak devleti temsil eden ve seferlere orduyla birlikte katılan
Avrupalı Ana Kraliçe figürleri gibi algıladıklarının göstergesiydi.


İngiltere, İskoçya ve İrlanda kralı II. Charles'in eşi,
Portekiz asıllı Kraliçe Braganza’lı Catherine’in (1638-1705) bir av sırasında,

at sırtında gösteren portresi.
 Theodoor van Merlen (1609-1672) gravürü

19. yüzyıl yazarlarından Edmondo de Amicis ise, Osmanlı harem kadınları içinde çoğunlukla gözardı edilen Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan’ı;

“17. asrın ikinci yarısının ilk on yılında divanı hümayunları idare eden yüz gümüş arabalı odalık” ve “iki pabucu bir kama boyunda olmayan, IV. Mehmed’in küçük gözdesi, en ufak ayaklı kadın veya Ege Denizi’nin en güzel mavi gözlerine sahip, ilkbahar gülleri içkisi, Rabia Gülnûş…”
ifadeleri ile tanımlamıştı.

Haseki Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan
Jean Baptiste Vanmour, Yağlı Boya, Amsterdam Rijksmuseum Koleksiyonu
1675 yılının Temmuz ayında şehzade Mustafa ve şehzade Ahmed Edirne’de sünnet ettirilmiş, ondört gün süren ve Osmanlı Tarihinin en büyük şenliklerinden sayılan ve dönemin devlet adamı, tarihçi, şair ve yazarı Abdî (Abdurrahman Abdî Paşa, ?-1692) tarafından kaleme alınan bir "Surnâme" (düğün/şenlik kitabı) metnine konu olmuş, ancak geleneksel Osmanlı şenlik kitaplarında gördüğümüz şekilde nakkaşlar tarafından minyatürlerle resmedilmemiş olan, bu sünnet töreni sırasında, büyük kızları Hatice Hanım Sultan ile Musahip Mustafa Paşa’nın evliliği de gerçekleştirilmişti. Sünnet ve evlilik düğünü sırasında tiyatroya benzer eğlenceler düzenlenmiş, ziyafetler verilmiş, katır ve arabalara yüklenmiş çeyiz alayları düzenlenmişti. Düğünü hayranlıkla izleyen yabancılar arasında bulunan Fransız seyyah Jean-Baptiste Tavernier (1605-1689) düğün törenini;

“IV. Mehmed’in oğlu çok görkemli bir törenle sünnet edilmiştir. Bu şehzadenin çok güzel bir kadın olan annesi, bu törenin Türkler ve yabancılar için çok görkemli olmasını sağlamak amacıyla şehzadenin o gün giyeceği giysinin tümünün elmaslarla kaplanmasını istemiş. Bunun gerçekleşmesi için de hazineden çok değerli parçalar bozulmuş, sonra da her şey yerine geri götürülmüştür.”
diyerek aktarmıştı.

Büyük oğlu II. Mustafa, 6 Şubat 1695'te Pazar günü tahta çıkınca, Valide Sultan olan, padişahların tahttayken hayatta olan anneleri için kullanılan "Mehd-i ulyâ-yı Saltanat" olarak anılmaya başlanan Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Sultan, İstanbul’da ve başka yerlerde birçok hayır, irfan ve sosyal yardım müesseseleri kurmuştu. İstanbul’da Şimkeşhâne’de bir mescid, fevkânî mektep ve sebil, Mekke’de Hasekiyye İmareti’ni, Galata Yeni Camii’ni, İstanbul’da ahşap minareli bir başka cami, Hac yolunda ve başka yerlerde çeşmeler, sebiller ve köprüler yapmıştı. Ancak Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan'ın en büyük eseri, muhakkak ki, Üsküdar’daki Vâlide-i Cedîd Külliyesi’ydi.

Ahmet Hamdi Tanpınar, 80 yıl önce, "Beş Şehir" şehir biyografisinde;
"...III. Ahmed'in annesi Hatice Gülnûş Emetullah Sultan için yaptırdığı Üsküdar'da çarşı içindeki cami deniz tarafından gelirken görülen kısmı bir tarafa bırakılırsa bulunduğu yerden şehre bir şey ilâve etmez, onu sevmek için yakından, olduğu yerde, yapıldığı sarsıntılı devrin hususî güzelliği ile, dalında bir gül gibi parıldar görmek lâzımdır. III. Ahmed devrinin en güzel eseri odur. Ne Sultanahmet çeşmesi, ne Lâle Devri'ni, devamı olan I. Mahmud zamanına bağlayan Tophane ve Azapkapı çeşmeleri hattâ o kadar zarif olan, o kadar bizim İstanbul'umuzu veren İbrahim Paşa imaretleri onunla yarışamazlar.
Felâketlerinde bile o kadar zengin XVII. asrı o kapatır. -Çünkü Hekimoğlu Ali Paşa Camii* birçok tecrübenin üstünden Sinan'a bir dönüştür- Vâlide-i Cedîd 'in ısıtmaktan ziyade eşyayı süsleyen, dokunduğu her şeyi altın gurbet renkleriyle giydirip mahzun bir saltanat yapan bir akşam güneşi gibi zarif ve zengin bir hissîliği vardır. Bu hissîlik bilhassa, -bazı kabuklu meyvalar gibi- çok iyi döşenmiş, içinde ve dış avlusundan girer girmez insanı yakalayan dağılmış gül bahçesi havasında elle tutulacak kadar açıktır."

*Hekimoğlu Ali Paşa Camii: Fatih ilçesinde Kocamustafapaşa-Davutpaşa arasında, şehrin yedinci tepesinde bulunan, üç kez sadrazamlık yapmış Hekimoğlu Ali Paşa (1689-1758) tarafından 1734-1735 yılları arasında inşa ettirilen, XVIII. yüzyıla özgü bir camidir. Cami, türbe, şadırvan, kütüphane, sebil ve çeşmeden oluşan külliyesi ile birlikte klasik Türk mimarisinin son büyük eseri olarak kabul edilir. Mimarları Çuhadar Ömer Ağa ile Hacı Mustafa Ağa'dır.
"Ben bu camiin akşam saatlerini severim. Bu saatlerde bu zarif bina bir sükût musikisi olur; çarşının uğultusundan onun havasına geçer geçmez başka bir dünya başlar. Bu sonbahar yine gittim. Cami tenha idi. Birkaç lambanın binayı doldurmayan, fakat gölgeleri iyice besleyen ışığı altında, bütün yaldızlar ve mermerler, yabancı remizler, uzak dünyalardan sadece korku getiren esrarlı işaretler gibi parlıyorlardı. Daha evvel Selimiye'de çalışmış iki gözü kör bir müezzin bu gölgeler ve esrarlı remizler diyarında hiçbir çizgisi kımıldamayan yüzüyle, benim farkına varmadığım birtakım hakikatleri yoklaya yoklaya dolaşıyordu. Hayat, şüphesiz sadece gözlerimizde değildir. Fakat, belki aydınlığın adaleler üzerindeki tesirinden mahrum olduğu için, belki insan yüzü kendi ışığıyla aydınlanmadığı için, körlerde ağzın hareketlerine varıncaya kadar her şey değişiyor, ancak cansız maddelerde görülen bir gerginlik, hiçbir sesin kıramadığı bir nevi sessizlik siniyor."
diyerek, Vâlide-i Cedîd  Camii'ne övgüler yağdırmıştı...

₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪

Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Ocak 1962 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu İstanbul’da vefat etmiş, naaşı Rumelihisarı Âşiyân Mezarlığı’nda
şair Yahya Kemal Beyatlı’nın kabrinin yanıbaşına defnedilmiş
ve mezartaşına da o çok bilinen şiirinin ilk iki mısraı yazılmıştı...
“Ne içindeyim zamanın
     Ne de büsbütün dışında...”

₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.

Bir garip rüyâ rengiyle
Uyuşmuş gibi her şekil,
Rüzgârda uçan tüy bile
Benim kadar hafif değil.

Başım sükûtu öğüten
Uçsuz bucaksız bir değirmen;
İçim müphem bir tecellî,
Gök parçası, dal demeti.

Kökü bende bir sarmaşık
Olmuş dünya sezmekteyim,
Mavi, masmavi bir ışık
Ortasında yüzmekteyim.

₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪₪

Vâlide Sultan, 1715'te oğlu Sultan III. Ahmed ile birlikte Edirne’ye gittiğinde yetmiş yaşlarında hasta yatarken, 4 Kasım 1715’te Mora Seferi’nden kara ordusu ile muzaffer şekilde geri dönen oğlu Sultan III. Ahmed'in Edirne’ye girdiği gün vefat etmiş, naaşı deniz yoluyla İstanbul’a getirilerek (Zilkade’nin on birinci Cuma) 8 Kasım 1715 Cuma günü Üsküdar'daki türbesine defnedilmişti.

Ahmet Hamdi Tanpınar, benim de her zaman hayran olduğum Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan'ın hayranlık beslediği türbesi için, "Beş Şehir" şehir biyografisinin 145. sayfasında şunları yazmıştı:

"Bu camiin yanında, çarşı içindeki Hatice Emetullah Sultanın türbesinde insan devir denen şeyi çok iyi anlıyor. Ne XV., ne de XVI. asırlarda böyle bir türbe yapılamazdı. Bu hissîlik, ölüme sindirilen bu kadınlık ancak geleneklerin çözülmeye başladığı bir zamanda olabilirdi. Uzaktan büyük bir kuş kafesini andıran şekli de ancak XVII. asır sonunda yavaş yavaş başlayan ve İbrahim Paşa zamanında tam kıvamını bulan o çocukça naturalizmden doğabilirdi.
Hakikatte IV. Mehmed'e, ikisi de ardı ardına hükümdar olan iki erkek çocuk veren, seferlerinde bile beraber götürdüğü (III. Ahmed, Leh seferi esnasında ve yolda doğmuştu) kafes hayatında Afife kadınla beraber yalnızlığı paylaşan Hatice Emetullah Sultan, mimarînin ve zevkin bir fantazisi ile bugün mezardan ziyade, etrafındaki yumuşak çimeni ve mevsim çiçekleri ile bir gelin yatağında, eşsiz bir zifaf odasında yatıyor."

19. Osmanlı Padişahı, Sultan IV. Mehmed (Avcı)
2 Ocak 1642- 6 Ocak 1693

Theodoor van Merlen (1609-1672) gravürü
Londra Victoria & Albert Müzesi Koleksiyonu

Sultan IV. Mehmed'in gözde ikinci eşi Afife Kadın olarak da bilinen,
aynı zamanda da şair olan Afife Hatun'du ve Padişah'a deli gibi vurgundu.

“Vefai” mahlasıyla şiirler de yazan Sultan IV. Mehmed, Afife Hâtun’a;
"Beyâzlar giydüğünce bir dürr-i yektâya benzersin
Siyâhlar giydüğünce sen hem Leylâ’ya benzersin
Yeşiller giydüğünce tûtî-i gûyâya benzersin
Benim hoş-bû ‘Afîfe’m sen gül-i ra’nâya benzersin."

[Beyazlar giydiğinde eşsiz bir inciye benzersin. Siyahlar giydiğinde hemen çok karanlık bir gece gibi Leyla’ya benzersin. Yeşiller giydiğinde konuşan bir papağana benzersin. Benim güzel kokulu Afife’m sen güzel güle benzersin.] diye şiirler yazarken, Afife Hâtun da ona karşılık olarak;

"Beyâzlar giydüğünce pâdişâhım Ay’a benzersin
Siyâhlar giydüğünce Ka’be-i ‘Ulyâ’ya benzersin
Kızıllar giydüğünce cevher- humrâya benzersin
Benim heybetlü hünkarım hemen deryâya benzersin."

[Beyazlar giydiğinde padişahım Ay’a benzersin. Siyahlar giydiğinde ulu Kabe’ye benzersin. Kızıllar giydiğinde kırmızı (mercan) cevhere benzersin. Benim heybetli hünkarım (hükümdar) hemen denize benzersin.] diye cevap vermişti.

1687'de IV. Mehmed tahtı kardeşi Süleyman'a bırakarak tahttan inmek zorunda kalmış ve iki oğluyla birlikte Edirne Sarayı'na kapatılmıştı. Afife Hatun, Edirne'de geçirdikleri bu zorunlu ikamet döneminde; Gülnûş'un ve Mehmed'in çektiği acılara ithafen dizeler kaleme almış, Mehmed de ona bazı şiirler ithaf etmişti. Afife Hatun, sevdiğinin sevgilisi diye Gülnûş'a son derece hürmet etmiş, ancak özellikle sürgün döneminde Gülnüş Sultan'a atıfta bulunduğu duygusal ve sitemkâr dizeler yazmaktan da geri kalmamıştı. O dizelerden bir örnek:

"Hasekimin tâcın tahtın aldılar
Yüreğimi bölük bölük böldüler
Sultan Süleymana tahtımı verdiler
Bana hayf (yazık) değil mi der Sultan Mehmed
Söyleyin Gülnûşa kareler bağlasun
Ah ittikçe çiğerimi dağlasun
Sultan Mehmed Şimşirlikte ağlasun
Bana hayf değil mi der Sultan Mehmed..."

Tanpınar'ın "Huzur" romanının iki önemli kahramanı olan iki âşığın; Mümtaz ile "Dördüncü Murad devrinin bir ikbali gibi" hayal ettiği, ancak onun buna şiddetle karşı çıkıp "...1937 senesinde yaşıyor, aşağı yukarı zamanımın elbisesini giyiyorum. Hiçbir elbise ve hüviyet değiştirmeğe hevesim yok" diyen Nuran’ın, İstanbul gezintilerinde bazen özel olarak Üsküdar’a gittikleri olur ve o günlerde hem Üsküdar’ın, hem de Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan Türbesi'nin önemli bir yeri  vardır;
"...Bir gün beraberce Üsküdar'ı gezdiler. İlk önce vapuru iskelede beklememek için Mihrimah Camii'ni dolaştılar, sonra Üçüncü Ahmet'in annesinin camiine girdiler. Türbeyi, küçük, bir meyve içi gibi döşeli camii Nuran pek beğendi. Vapuru çoktan kaçırmışlardı. Onun için bir araba ile Atik Valide'ye, oradan Orta Valide'ye gittiler. Garip bir tesadüfle Üsküdar'ın bu dört büyük camii aşka, güzelliğe, yahut hiç olmazsa annelik duygusuna ithaf edilmişti.
- Mümtaz, Üsküdar'da hakiki kadın saltanatı var...
Ertesi gün Rum Mehmet Paşa Camii ile Ayazma Camii'ni ve Şemsipaşa taraflarını yayan dolaştılar. Birkaç gün sonra Selimiye Kışlası'nın etrafında kızgın güneş altında başıboş gezdiler. İstanbul'da açılan ilk hendesi caddeleri, o cazip ve mazi hülyası adlı sokakları, İstanbul akşamlarının hakiki ziyafet sofraları gibi gördükçe, garip bir mazi daüssılası onu yakalıyordu.
- İstanbul, İstanbul, diyordu. İstanbul'u tanımadıkça kendimizi bulamayız. Şimdi bütün o fakir halka, yıkılmağa yüz tutmuş evlerle ruhunda kardeş olmuştu. Sultantepe'yi adeta humma içinde dolaşmıştı. Fakat asıl sevdiği yer çarşı içindeki Küçük Valde idi. Türbeyi o kadar beğenmiyordu.
- Ben olsam burada yatmam; çok açıkta, diyordu.
- Öldükten sonra?..
- Ne bileyim ben, öldükten sonra bile bu kadar herkesin içinde... zaten ölüm hissedilmiyor ki...
- Halbuki cami açıldığı zaman, valde sultanın ve haremin geldiğini görmesinler diye çarşı kapatılmıştı.*
Nuran bilhassa camii ve onun akşam saatlerindeki loşluğunu seviyordu. Mermer ve yaldız süslerin arasında kilim motifi ile işlenmiş saçaklara bayılıyordu."


Ahmet Hamdi Tanpınar, burada bir yanılgıya düşüyor; Osmanlı döneminde üst düzey saray kadınlarının, özellikle de Valide Sultanların, kamusal alanlara çıkışı sırasında halkın ve esnafın nizamı için dükkanların kapatılması veya pencerelerin perdelenmesi sıkça uygulanan bir güvenlik/mahremiyet protokolü olmasına rağmen, Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan, oğlu Sultan III. Ahmed ile katıldığı 5 Mart 1711'deki görkemli açılış töreninde halkla ve esnafla olan bağını korumak istemiş, açılışın bereketini ve halkın sevincini engellememek adına esnafın mağdur olmamasını istemiş ve çarşının kapatılmamasını özellikle emretmişti. Bu sayede Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan camiye geçerken Üsküdar çarşısı açık kalmış, esnaf ticaretine devam edebilmiş ve halk da bu tarihi açılışı çarşı içinden doğrudan izleyebilmişti. Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan, açılış günü dükkanlarını kapatmayarak kendisine sevgi gösterisinde bulunan Üsküdar esnafını ödüllendirmiş, tören sırasında esnafa, cami inşasında çalışan işçilere ve fukaraya keselerle akçe, hilat (değerli, işlemeli veya kürklü kaftan) ve hediyeler dağıtılmıştı.

Benim de bir zamanlar çocukluğumda hayranlıkla izlediğim ve büyük bir kuş kafesine benzettiğim, bronz şebekelerinin o grift, arabesk motiflerini hayranlıkla izlediğim, o zamanlar adını bile bilmediğim bir Hanım Sultan'ın türbesi; hâlâ da Üsküdar'a inersem eğer, hayranlıkla bakmadan geçemem ona... Meğer o yaşta bu türbeyi kuş kafesine benzetmem, boşuna değilmiş; sonradan öğrenecektim ki gerçekten istenen de o etkiyi yaratmakmış.

Ruhun kuş, bedenin ise kafes şeklinde tasavvur edilişi özellikle tasavvuf edebiyatında fazlasıyla işlenmiş bir metaformuş.
Aslında ruhun kuş, bedenin kafes olarak betimlenmesi oldukça evrensel ve eski bir alegoridir; Yunan tarihçi, biyograf ve deneme yazarı Plutarkhos (Mestrius Plutarhos veya Plütark MS 46 - 120?) da "ölümü, kuşun kafesi terk etmesi" şeklinde tanımlamıştı.

XIII. yüzyılda, Fars edebiyatının en büyük şair, yazar ve düşünürlerinden biri olan Sa’dî-i Şîrâzî (1210-1292), ölüme olan özlemini “bedenin kafes, ruhun kuştur; ruhun kafesini kırsın ve kuşun uzaklara uçsun” beytiyle dile getirirken; aynı yüzyılda Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş yıllarında babası İlyas (Ebü'l-Bekāa Baba İlyâs-ı Horasânî) ile birlikte Osman Gazi'nin yanında hizmet görmüş, şair ve mutasavvıf Aşık Paşa (1272-1333) “Bil ki cân bir kuş-durur, ten bir kafes” derken; Anadolu'da yetişmiş ozan ve mutasavvıf Yunus Emre (1240-1320) de bu alegoriyi “bu can gövdeye konuktur / bir gün ola çıka gide / kafesten uçmuş gibi”, “Benüm cânum bir kuş durur gevdem anun kafesidür / Dostdan haber gelicegiz bir gün uçar kuşum benüm” ve "Bir gün ola ten boşala, envâi dertler döşene, Bu kafesten mürg uça, bir dahi şakımaz ola."
dizeleriyle; bedenin geçiciliğini ve ruhun ölümle birlikte bu dünyadan ayrılışını tasavvufi bir dille ifade eder. "Ten boşala" ifadesi ölüm anını, "mürg uça" ise ruhun beden kafesinden uçup gitmesini simgeler. Şiir, dünya hayatının geçici olduğunu ve insanın kaçınılmaz sonla yüzleşeceğini vurgular...
XVI. yüzyılda, halk edebiyatının en önemli temsilcilerinden Pîr Sultan Abdal (Banazlı Âşık Pîr Sultan, 1480-1550) ise “Can kuşu kafesten akîbet uçar / Tenden uçan candan rehber isterler” diyerek katılmış, XVIII. yüzyılda, Osmanlı dönemi alimi, hattatı, şairi ve yazarı Müstakimzâde Süleyman Sâdeddin Efendi (1719–1788),
“Murg-ı rûhu kafes-i bedenden âzâd oldu” diyerek, aynı tasavvufî düşünceyi ifade eden ve ölümü yeniden tanımlayan metaforu paylaşmıştı.

Divan ve Halk edebiyatında şairler ölüm anını ve ruhun durumunu anlatırken Mürg-ı Can (Can Kuşu) veya Mürg-ı Dil (Gönül Kuşu) tamlamalarını sıkça kullanmışlardı.
Kuşun kafesten uçmasıyla sembolize edilen bu ölüm metaforu, türbe ve mezar kitabelerinin yazımına ve mimarisine de yansımış, kuş kafesi yapısallaşmış hem edebi anlamda ve hem de tasarımı şekillendirerek mimari ölçekte temsil bulmuştu.

Örneğin Sultan III. Murad'ın kızı Ayşe Sultan ile evlenip, Sultan III. Mehmed döneminde, 4 Nisan-27 Ekim 1596, 5 Aralık 1596-3 Kasım 1597 ve 6 Ocak 1599-10 Temmuz 1601 tarihleri arasında üç kez ve toplam üç yıl on bir ay yirmi yedi gün sadrazamlık yapmış, Kanije Kalesi'ni fethettiği için de "Kanije Fatihi" olarak anılan Bosnalı Dâmad İbrahim Paşa'nın (?-10 Temmuz 1601) Şehzade Camii avlusunda yer alan türbesi’nde yer alan manzum kitabede; “Murg-ı rûhu âlem-i ulvîye pervâz eyleyip / Merkad oldu cismine bu türbe-i cennet-nişân” yazılarak, paşanın ruhunun kanat çırparak uçtuğu, bu cennet misali türbenin ise bedeni için kabre dönüştüğü yazar.

İstanbul’da yalnızca demir ızgaralardan oluşmuş kafes şeklinde türbeler çokça mevcuttur. Sultan IV. Mehmed'in yanından ayırmadığı vâiz ve Kur'an-ı Kerim ayetlerini açıklayan, yorumlayan, bu konuda eserler yazan İslam âlimi Vanî Mehmed Efendi (?-1685) de ziyaretgâh hâline gelen türbe ve kabirlerde ölüyü kültleştiren davranışlar sergileyenlerin dinden çıkacağını, hatta bu yönde davranışlar sergileyenlerin katlinin vacib olduğu yönünde fetvalar vermiş, bazı türbeleri de IV. Mehmed’i kışkırtarak yıktırtmıştı. Bu fetvanın etkisiyle, anıtsal ve kapalı türbe mimarisine karşı gelişen dini hassasiyetler ile "kabrin üzerine yağmur ve Allah'ın rahmetinin yağması*" fikri bu kararda etkili olmuştu.

II. Murad'ın Bursa Muradiye Mahallesi'nde Muradiye Külliyesi'ndeki Türbesi





*Sultan II. Murad, vasiyetinde “Vücûdumu doğrudan doğruya toprağa gömün. Cenâb’ı Hakk’ın rahmeti, yağmuru üstüme yağsın. Hükümdarlar gibi üstüme kubbe yapmayın. Mezarımın çevresine Kur’ân-ı kerîm okuyanların oturması için yerler yapsanız yeter. Cuma günü defnolunmak arzumdur.” dediği için, Bursa Muradiye Külliyesi'ndeki II. Murad Türbesi'nin kubbesinin ortası tamamen açık bırakılmış ve sandukasının üzeri açık bir havuz gibi toprakla doldurulmuştu.




1675-1676 yıllarında İstanbul’un ziyaret eden İngiliz Anglikan din adamı ve gezi yazarı George Wheler (1651-1724) ile Fransız doktor ve Yunanistan'daki anıtların araştırılmasında öncü bir arkeolog olan Jacob Spon (1647-1685), 1682'de İstanbul'a da uğramış, yayımladıkları "A Journey into Greece" (Yunanistan'a Yolculuk) kitabında, 1656-1661 yılları arasında IV. Mehmed’in saltanatında sadrazamlık yapmış olan Köprülü Mehmed Paşa'nın (1575-1661) Türbesi’nden bahsederken, kubbenin ortadan kaldırılmasına ilişkin ilginç bir söylenceyi aktarmışlardı. "Üstü yalnızca açık ızgara ile örtülü bir kubbe/türbe [Cuppalo/Küçük Kubbe] gördük; bize anlatıldığına göre burası (…) şu anki vezirin babası Köprülü Mehmed’e [Mahomet Cuprinli] aittir. Ölümünden sonra buraya gömülmüş ve bedeninin üzerine beyaz mermerden, kurşunla kaplı bu gösterişli anıt inşa edilmiş. Sultan ve vezir, ikisi birden aynı gece şu rüyayı görmüşler; Köprülü ateşler içinde olduğunu söyleyerek biraz ferahlamak adına bir miktar su için ısrarla onlara yalvarmış. Sultan ve vezir bu rüyayı sabah birbirlerine anlatmış ve müftüye gidip ne yapmak gerektiğini konusunda danışmaya karar vermişler. Müftü kaba ve batıl inançlarına uygun şekilde türbenin üzerindeki örtünün açılarak yağmur suyunun bedenine ulaşmasını sağlamalarını, böylece ruhuna işkence eden alevleri söndürmelerini tavsiye etmiş. Bu durum, onun baskıları altında acı çeken insanların onun bu dünyada yaptığı zulüm ve gaddarlığının bedelini diğerinde ödediğini düşünmelerine neden olmuş."
Böylece, Orijinalinde klasik bir kubbesi olduğunu bilinen Köprülü Mehmet Paşa'nın 1661-62 yıllarında inşa edilen türbesinin kubbesi, inşasından kısa bir süre sonra, 1670'lerin başında söktürülmüş ve üzeri kafesli açık bir türbe haline getirilmişti.


Köprülü Mehmed Paşa Türbesi


Böylece, Divanyolu üzerinde Çemberlitaş yakınlarında yer alan, sonrasında üzeri açılan Köprülü Mehmed Paşa Türbesi, türbe mimarisinin İstanbul'daki en ikonik ve ilk büyük örneği olmuştu. Türbe, sekizgen planlı mermer bir kaide üzerine oturur ancak başlangıçta üstü tuğla veya taş bir kubbeyle örtülüyken, sonrasında o kubbe yıktırılarak tamamen açık metal bir şebekeyle (kuş kafesi gibi parmaklıkla) örtülmüştü.


Bu türbe öylesine dönüm noktası olmuştur ki, mimarlık tarihinde İstanbul'da yaklaşık bir asır boyunca sürecek olan ve Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan'ın da esinlendiği  "açık türbe" veya "kuş kafesi türbe" üslubunu başlatmıştı. Bu üzeri açık türbede Köprülü Mehmed Paşa ile birlikte oğlu Fâzıl Ahmed Paşa da yatmaktadır. Türbe 1871 yılında Divanyolu’nun genişletilmesi sırasında söktürülmüş, Darü’l-kurra (Hafız Okulu), medrese odaları, çeşme ve hazireden oluşan külliyesinin Divanyolu’na bakan cephesine taşınmıştı.

Bu Gravür, Sultan IV. Mehmed’e 30 Ekim 1661 ile 3 Kasım 1676 tarihleri arasında, on beş yıl dört gün sadrazamlık yapmış olan Köprülü Fazıl Ahmet Paşa'nın (1635-1676) Nüremberg’li gravürcü ve yayıncı Jacob von Sandrart (1630-1708) tarafından çizilmiştir. Gravürün altındaki başlıkta:
"Achmet Bassa, Türklerin Tiranının Mimari Stratejisti" yazmaktadır. Altında da, dönemin ünlü Alman Barok şairi Sigmund von Birken (1626-1681) tarafından kaleme alınmış şu şiir yer almaktadır:
"İşte o Sadrazam; ey Hristiyan ruhlar, silahlanın!
Gazabı ve savaş hırsıyla, ganimeti çoktan kendine ayırdı sanır;
Geldiğinde bir tanrısal orduyla karşılaşırsın;
Tanrı, bizlere bu eliyle yol gösterir.
Topraklar, o seçkin yüzler; atlar ve insanlar, bu yangının ortasında.
Ama bizler erdemli olduğumuzda -ki kökenimiz Alman yiğitlerine dayanır-
Yiğitliğimiz, bu zorbanın sonunu getirecektir.
Sonunda o da yanıp kül olacaktır; elimiz ona uzandığında...
Titreyin ey Türkler; işte burada Mesih var,
O kendi kullarını asla terk etmez."
Arka planda, 1663-1664 Osmanlı-Avusturya Savaşı sırasında Avrupalıların
"asla alınamaz" gözüyle baktığı, Orta Avrupa'nın en müstahkem ve stratejik kalelerinden biri olan Uyvar Kalesi'ni (Neuhäusel) kuşatması ve fethetmesi tasvir edilmiştir. Uyvar Kalesi, günümüzde Slovakya sınırları içerisinde Nové Zámky şehrindedir. Gravürün orijinal nüshalarından biri, Bad Arolsen şehrindeki Fürstlich Waldecksche Hofbibliothek bünyesinde yer alan Klebeband 2 koleksiyonunda, bir diğer orijinal baskısı ise, Londra'daki British Museum koleksiyonunda muhafaza edilmekte, sergilenmekte ve korunmaktadır.

Köprülü Mehmed Paşa ile oğlu Fâzıl Ahmed Paşa'nın
Divanyolu üzerindeki türbelerinin yeri.

Bedenin kafes, ruhun kuş olması, tasavvuf ve Divan edebiyatında ölümün dehşetini ve korkusunu ortadan kaldırmak için kullanılan, ölümü bir yok oluş değil, özgürleşme ve aslına dönme olarak gören en yaygın ölüm metaforlarından biridir. Literatürde gökyüzüne açık "âsumânî" türbeler olarak adlandırılan bu tarz yapılar, "Ten kafesinden kurtulan ruhun göğe yükselmesi" inancını ve "kabrin üzerine doğrudan ilahi rahmetin (yağmurun) yağması" isteğini sembolize eder.
Bu kagir taşıyıcılı açık türbeler arasında en dikkat çekici olanı elbette Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan’ın türbesidir. Vâlide Sultan’ın kabrini birbirine tunç (bronz) şebekelerle doldurulmuş kemerli açıklıklarla bağlanan sekiz mermer sütunun çevrelediği, kubbe biçiminde şekillendirilmiş demir bir kafes ile örtülü, açık türbesi; Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan'ın Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde yer alan;
“Makberem Üsküdar’da ve ol Divitçizâde*ye karib (yakın) olub, üzerime türbe ve üzeri açık müşebbek ola. Ve türbenin bir yanı medrese bina ve cüzler bağlanub ve imaret dahi olub, her cuma gecesi ve pazartesi gecesi pilav ve zerde verile ve meskun medresede her cuma gecesi ve pazartesi gecesi birer hatm-i şerif okunmak üzere şart oluna ve ruhuma hibe oluna ve medrese ve türbeye nazır dikile.”
diyerek 1707/1708 yıllarında yaptığı vasiyetine uyarak inşa edilmişti.

Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan’ın makberinin nasıl olması gerektiğini tariflediği vasiyetine göre şekillendirilen tasarım, ruhu kuş, kafesi ise ölü bedenle ilişkilendiren kavram üzerine oturtulmuş ve kuş kafesi objesini mimari ölçeğe taşıyarak metaforu somutlaştırmıştı.

*Divitçizâde Mehmed Tâlib Efendi, dönemin ünlü Celvetî şeyhlerindendi ve Aziz Mahmud Hüdâyî Tekkesi'nde postnişinlik yapmıştı. Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan, dindar kişiliği ve Celvetî tarikatına olan yakınlığı sebebiyle Divitçizâde'den manevi olarak çok etkilenmekteydi. Divitçizâde Mehmed Tâlib Efendi, 1679 yılında vefat ettiğinde, Bülbülderesi Selmanağa mahallesinde yer alan ve babası Şeyh Mustafa Devâtî Efendi tarafından kurulan Şeyh Camii (Şeyh Devâtî Mustafa Efendi Camii) haziresinde babasının yanına defnedilmişti. Bu kabir Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan'ın vasiyetindeki gibi onun türbesine (karib) yakındır.

Divitçizâde Mehmed Tâlib Efendi'nin Sultan IV. Mehmed döneminde 1679 yılında inşa ettirdiği camisi de Üsküdar Ahmediye Meydanı’ndan Gündoğumu Caddesi’ne girildiğinde sol köşeye yakın bir yerde bulunuyordu ve 1748 yılında Sultan I. Mahmud kâgir olarak yeniden inşa ettirmişti. Ancak anlatılanlara göre, Divitçizâde Mehmed Tâlib Efendi Camii, İtilaf Devletleri 13 Kasım 1918 itibarıyla İstanbul'u işgal ettikten sonra İngiliz askerlerinin, Anadolu ile haberleşmeyi kesmek adına Üsküdar Merkez Posta ve Telgrafhanesi, Üsküdar Jandarma Taburu Komutanlığı ve Polis Merkezi'ndeki santralleri kontrol altına alması, tarihi ahşap konaklara ve kamu binalarına el koyarak buraları askeri karargah veya yatakhane olarak kullanması sırasında kasdi olarak Paşakapısı'ndaki Müşirlik Dairesi'ni yakmaları sonucu yayılan büyük Doğancılar yangınında tamamen yanarak kül olmuştu. 1918 yılında Üsküdar'da biri 82, diğeri 230 binayı küle çeviren iki farklı yangın kayıtlara geçmişti.

Divitçizâde Mehmed Tâlib Efendi Camii

Türbenin kuzey tarafında, caminin avlusuna açılan bronz şebekeli kapısı bulunmaktadır. Türbenin ortasında Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan’a ait kabir yer alır.



Fotografın arkasında, "332 senesi şabanının dokuzunda Üsküdarda icra edilen İhtifal, X işaretli Ziya beydir."
notu var. Arapça kökenli bir kelime olan "ihtifal", tarihi bir şahsiyeti veya olayı anmak, kutlamak ya da onurlandırmak amacıyla kalabalık ve tertipli bir şekilde yapılan resmi tören anlamına gelirmiş.

Bu tören, 4 Temmuz 1914'de (9 Şaban 1332), Üsküdar'da, Vâlide-i Cedid Camii'nde, dinî ve millî nitelikli toplu anma törenidir. Tören, İstanbul fethedildikten sonra Fatih Sultan Mehmed'in camiye çevirdiği Ayasofya'da kılınan ilk cuma namazını kıldıran, ilk hutbeyi okuyan ve ilk hatibi olan, ayrıca Fatih'in hem manevi rehberi (mürşidi) hem de dönemin önemli bir ilim insanı, tabibi ve mutasavvıfı olan Akşemseddin'in (1389-1459, Şemseddin Muhammed bin Hamza) ya da fethin manevi mimarlarının/hatıralarının adına yapılmıştı. Bu törenin İkdam, Sabah, Tasvir-i Efkâr ve Donanma Mecmuası gibi dönemin basınına "Cenâb-ı Fâtih'in ilk hatibi nâmına Üsküdar'da yapılan ihtifâl-i dinî ve millî" şeklinde olduğu ve bu tür anmaları organize etmesiyle tanınan İhtifalci Mehmed Ziyâ Bey (karşıda, tam ortada ve bir adım önde duran) öncülüğünde düzenlendiği yansımıştı.

15 Temmuz 1911’de kurulan İstanbul Muhipleri Cemiyeti’nin faal üyelerinden olan Mehmed Ziyâ Bey, (1866/67-1930) cemiyetin kurucularından Âsâr-ı Atîka Müze-i Hümâyun müdürü Halil Ethem Bey’in başvurusu üzerine 30 Mayıs 1917’de kurulan Âsâr-ı Atîka Ercümen-i Dâimîsi’ne üye seçilmiş ve Halil Ethem (Eldem), Mimar Kemâleddin, Efdaleddin (Tekiner) ve Celâl Esat’la (Arseven) birlikte çalışmıştı. Bu görevleri vesilesiyle İstanbul’un tarihî eserlerini yakından tanıma ve inceleme fırsatı bulan Mehmed Ziyâ Bey, bu eserlerin fotoğraflarını çektirip kitâbelerini kopya etmiş, sokak sokak dolaştığı İstanbul’da mezar taşlarına varıncaya kadar çeşitli eserlerden notlar almış, Türk tarihinin önemli olaylarının veya iz bırakmış kişilerin ölüm yıldönümlerinde ihtifaller düzenlemiş ve bu toplantılarda konuşmalar yapmıştı. Mehmed Ziyâ Bey, 1336'da II Ciltlik "Bizans ve Osmanlı Medeniyetlerinin Âsâr-ı Bâkıyesi", 1338'de "İstanbul’daki Âsâr-ı Atîka Hakkında Muhtasar Mâlûmat" ve daha birçok kitap yazmış,
Tasvîr-i Efkâr, İkdam, İleri, Büyük Mecmua gibi gazete ve dergilerde de birçok makale kaleme almıştı.

30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

İbrahim Hakkı Konyalı, türbeyi şöyle anlatır:
"...İlâhî rahmetten faidelenilmek için türbenin üstü, Bursa’daki Sultan II. Murad’ın türbesi gibi açıktır. Türbenin üstünü, bir kubbe değil, tel örtmektedir. Türbe, sekiz köşeli ve sekiz mermer sütunludur. Sütun başlıkları istalaktitlidir. Türbenin şebekeleri tunçtur. Kubbe eteğinde yüksek bir sülüs ile 'İnnehü min Süleymane ve İnnehü Bismillahirrahmanirrahîm' [(Neml Suresi 30. ayet) Mektup Süleyman'dandır; o, 'Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla' başlamaktadır.] ve âyetü’l- kürsî yazılıdır. Âyet, “Sadakallahülazîm ve bellâğa Resûlühü’l-kerîm” [Yüce olan Allah doğru söyledi. Ve O'nun kerem sahibi elçisi de bu mesajı (bize) ulaştırdı, tebliğ etti.] ile biter.

Türbenin kubbe eteğinin içi gibi dışını da zengin istalaktitler, zambaklar, yapraklar, nebatî ve hendesî şekiller süsler. Türbe mimarisi, her çeşit süsleri, yazıları, nakışları, mezar taşları, şebekeleri bakımından, devrinin şaheser bir örneğidir. Sanatkârlar iç varlıklarının ve hünerlerinin güzelliklerini, ak mermerlerde dile getirmişlerdir. İnkılâp devrinin bütün sanat kolları burada seriler halinde canlandırılmıştır. Türbenin sağında sebil, solunda muvakkithâne vardır."

18. yüzyıl sonlarına ait bu resim, İngiliz gezgin ve sanat koleksiyoncusu
Thomas Hope'un (1769-1831), türbeyi tasvir eden, eskiz koleksiyonunun bir parçası olan,
kağıt üzerine sulu boya ve sepya çalışması, günümüzde
Atina'daki Benaki Müzesi'nde muhafaza edilmektedir.

19. yüzyıl sonu Lyon ekolüne bağlı, tüy kalem tekniğinde uzmanlaşmış anonim bir
gravür/illüstrasyon sanatçısı olarak tanımlanan "O'Netty" imzalı bu gravür,
Boğaziçi ve Konstantinopolis'i konu alan "J. de Beauregard" takma adını kullanan,
19. yüzyılın sonunda Osmanlı topraklarını ve İstanbul'u ziyaret eden
ünlü Fransız yazar ve akademisyen James Condamin'in (1844–1928) Lyon'da basılan
1896 tarihli "Aux rives du Bosphore" (Boğaziçi Kıyılarında) adlı kitabında
"Une fontaine, à Scutari" (Üsküdar'da bir Çeşme) adıyla yer almıştır.


1 9 5 1

1 9 7 8









30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

İbrahim Hakkı Konyalı, Türbenin içerisindeki kabrin ayak ve baş taşlarını da şöyle anlatmıştı:
"...Vâlide Sultan’ın mezar taşları, türbeye heybet ve ihtişam vermektedir. Devrinin yazı, nakış ve taşçılık işlerinin en mükemmellerini üstünde mıknatıs gibi toplayan iki taş bize kadar sanat asaletlerinden hiçbir şey kaybetmeden gelmiştir. Ayak ve baş taşlarının yukarılarında tavus kuyruğu şeklinde mihrapçıklar, istalaktitler ve kabartmalar vardır. Ayak taşında bahar gülleriyle, laleleriyle, zerrinleriyle, karanfilleriyle bir vazoya buket halinde girmiştir. Vaktiyle çiçekler ve başka süslerle renklendirilmiştir. Mezar taşlarında kırmızı, yeşil, mavi ve altın renkleri kullanılmıştır. Kitabenin zemini şarabî idi.

Türbenin bronz şebekeleri arasından görülen kabrin baş ve ayak taşları.
30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu


Baş taşında ta’lîk ile şu Arapça kitabe okunur: Çok iyi bir Arapça ile yazılan bu kitabede padişahın anasının adı yoktur. O, hatunların efendisi, hayrat ve hasenat sahibesi, parlak saltanat güneşinin doğduğu, ziyalı hilâfet ayının çıktığı yer, zafer ve savaş babası Ahmed Han Gazi’nin anası şeklinde gösterilmiştir. Onun ölümü, gazilerin savaştan zaferle dönüşlerine rastladığı için aziz ruhunu, onların şerefine armağan ettiği söyleniyor. Ölümleri 1127 yılı Zilkade’sinin yedinci günü M 1715-16 yılına rastlamaktadır."

30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

30 Nisan 2017 © Levent Civelekoğlu

Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan’ın kabrinin içerisinde, tavus kuşunun kanatlarını andıran yelpaze/istiridye kabuğu şeklindeki yarım daire kavsaralar (genelde kabartmalarla ya da mukarnaslarla bezenmiş içbükey kavisler) ile bezenmiş baş ve ayak şahideleri, kafesteki bir kuşun kanatlarını açması gibi de görünmektedir. Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan'ın hayattayken düzenlettiği vakfiyelerden birinde ölümü tanımlamak için; “âkıbetü’l-emr murg-ı ruhları âlem-i bekâya pervâz itmişdir” (Nihayetinde ruh kuşları ebedi dünyaya uçmuştur) ifadesini kullanması da onun, ruhu bir kuş olarak tasavvur ettiğinin işaretidir.
Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan’ın kabrinin baş şahidesinde, oğlu III.Ahmed'in Mora Seferi’nden muzaffer şekilde geri dönmesini de dile getiren;

"Bu türbe, afîfe hanımların seyyidesi, (namuslu, iffetli ve dürüst kadınların efendisi/en üstünü) bu cami ve külliyenin sâhibesi, parlak saltanat güneşinin ve hilafet ayının doğuş yeri, zaferlerin ve seferlerin babası, muzaffer ve müeyyed (teyit edilmiş) Gâzî Sultan Ahmed Han’ın annesinindir.

Onun ahirete intikâli, çetin gazalardan Allah’ın nimetleri ile avdet eden gazilerin dönüş vaktine tesadüf etmiştir. Sanki o, dünyada iken o gazilere muhabbet ve alâkasından ve Ahiret’te de hayırlarının kabulü ve iyiliklerinin güzel karşılıklarına kavuşmak dileğinden, o da kendini feda edip kıymetli canını, onların gazadan döndükleri yerde bir armağan olarak takdim etmiştir.
Allah onun kabrini nurlandırsın ve İlliyyîn cennetlerinin en ala yerinde yatırsın.
7 Zilkade-i Haram 1127 (m. 4 Kasım 1715)"
yazmaktadır.


XVII. yüzyıl ortalarından sonra kubbe ile örtülü geleneksel türbeler tamamen terk edilmiş, kubbenin yerini demir kafeslerin aldığı, ya da doğrudan kafes içine alınmış "kafes türbeler" yapılmaya başlamıştı.

Kur’an-ı Kerim’in 24. Nûr Suresi’nin 41. ayeti, der ki;
"Göklerde ve yeryüzünde bulunan kimselerle, sıra sıra kanat çırparak uçan kuşların Allah’ı tespih ettiğini görmez misin? Her biri duasını ve tesbihini kesin olarak bilmektedir. Allah, onların yapmakta olduğu şeyleri hakkıyla bilendir."
(Diyanet İşleri Başkanlığı'nın meâli)

Bu nedenledir ki, Müslüman Osmanlı'da kuş sevgisi, hayvanlara duyulan merhametin, şefkatin ve estetik anlayışının şehir mimarisine yansıdığı eşsiz bir gelenek haline gelmiş, Osmanlı insanı, sokaktaki sessiz dostları olan kuşlar için, evlerin ve kamusal binaların duvarlarına harika eserler inşa etmişlerdi.
Böylelikle, ruh-kuş, beden-kafes metaforu, kuş kafesleri şeklindeki türbelere yansırken; aynı metafor özellikle dini yapıların cephelerini süsleyen kuşevleri ya da sarayları ile de karşılığını bulmuştu. Bir bakıma, kuşların ölümden sonra bedenden ayrılan ruhlar olduğuna yönelik metaforun bir yansıması da sanki gibi minyatür ev, köşk, saray ve cami biçimindeki kuşevlerinde anlam bulmuş, beden kafesinden kurtularak uçan kuşlara bir nevi yuva olmuştu.



Yazar ve ressam Malik Aksel (1901-1987), Türk mimarlarının gerçek mimari yapıtlarda uygulamaya cesaret edemedikleri, mimarinin ulaşmayacağı fantezilerini gerçekleştirdikleri küçük eserler olarak tanımladığı kuş evlerinin "en güzelleri"nin Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan adına inşa edilen Yeni Vâlide Camii’nde bulunduğunu kaydetmişti.



Gerçekten de, Vâlide-i Cedîd Camii'inde kuşevlerine ayrı bir önem verilmişti. Cami'nin, çeşitli yerlerine dağılmış yüze yakın kuşevi ile Cami en fazla kuşevi bulunan yapı olmasının yanısıra, İstanbul’da günümüze kadar ulaşan en itinalı ve karakteristik kuşevi örneklerini barındırarak büyük bir kuşevi seçkisi sunmaktadır. Özellikle batı cephesinin üst kısmında ve revaklı avlunun ana girişinin solundaki incelikle işlenmiş iki büyük kuşevi, ikişer minareli tasarımlarıyla selatin camilerini andırdığı gibi belki de doğrudan Vâlide-i Cedîd Camii'’nin kendisini simgelemektedir.

Eski Üsküdar Karakolu:

Mihrimah Sultan Camii'nin minaresindan çekilen bu fotografta, Vâlide-i Cedid Camii,
karşısındaki Hakimiyet_i Milliye Caddesinin köşesinde Eski Üsküdar Karakolu ve
arkasında da Yeşil Direkli Büyük Hamam görülmekte.

Özellikle Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ile asayişi temin etmek için kurulan bu yapılardan biri de Vâlide-i Cedîd Camiinin hemen karşı köşesinde yer alan iki katlı Eski Üsküdar Karakolu (Emniyet Amirliği) idi. Sultan II. Mahmud (1808-1839) tarafından 1254/1838-39 yılında iki katlı olarak yaptırılan Karakol, 1935 yılında tamir görmüş 20 yıl aradan sonra ise 1957-58 yıllarında Hakimiyeti Milliye Caddesi'nin (eski adıyla Karacaahmet Caddesi) Ahmediye Meydanı'ndan başlayarak iskele meydanına kadar genişletilmesi sırasında, caddenin sağ tarafında yer alan birçok yapı ile birlikte yıkılmıştı. 

Aşağıda Pervititch haritasında okla işaretli noktadan çekilen bu fotografın sol tarafında
Eski Üsküdar Karakolu, sokağın tam karşısı da Vâlide-i Cedid Camii ve Türbe görülmekte.
Karakolun önündeki sütunlu giriş daha sonraki yıllarda yıkılmış ve kaldırılmış.


Bu fotografta Eski Üsküdar Karakolu bu kez sağ köşede yer almakta.

O yıkım sırasında, bir çok cumbalı eski ahşap sivil mimari örneği evler ve bitişik nizamdaki dükkanlar ile birlikte bazı eski çeşmeler, sebil kalıntıları da istimlak edilerek dozerler ile yıkılmış, arnavut kaldırımı sokak dokusu da bozulmuştu. Bu arada o evlerin arasında olan ve Eski Üsküdar Karakolu'nun bitişiğinde, Karacaoğlan Sokağı ile Karacaahmet Caddesi'nin (Cumhuriyet'ten sonra caddenin adı Hakimiyeti Milliye Caddesi olarak değiştirilmişti) kesiştiği köşede yer alan tamire muhtaç ve harap vaziyetteki Halim Gülüm Dergahı (Halim Kerim Dergahı) ve korunmuş ve bakımlı olan Dergâh Şeyhlerinin Meşrutahâne'si de (vakfeden kişi tarafından Dergah şeyhleri için ayrılmış ev veya oda) yıkımdan kurtulamamıştı. Tekke'nin bulunduğu yerin eskiden Zincirlikapı olarak anılmasından ötürü bazı kaynaklara Zincirlikuyu Tekkesi olarak da geçmişti.

1959 tarihli bu fotografın solunda artık T.C. Üsküdar İlçesi Emniyet Amirliği adıyla
Eski Üsküdar Karakolu, sağında da Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan'ın
Türbesi görülmekte.
 


Üsküdar Karakolu'nun yapımı sırasında, binalara ve olaylara tarih düşürmesiyle ünlü olan, Sultan II. Mahmud ve Sultan Abdülmecid dönemlerinde yaptırılan idari ve hayır kurumlarının kitabelerinin büyük bölümünü kaleme alan devlet adamı ve şair Ahmed Sâdık Ziver Paşa (1793-1862) tarafından tarih düşülen kitabesinde;

"Şehen-şâh-ı nizâm-ârâ-yı ‘asker Hân Mahmûdun
Olur kânûn-ı ‘adli zînet-i dünyâ vü mafîhâ
Cünûd-ı hassâ fahr eylesün âsâr-ı lutfıyla
Ki kıldı Üsküdarda bu karavul-hâneyi ihyâ
Bu bünyân içre râhat eyledikce cünd-i hâkânî
‘Adem mülkünde kılsun ehl-i ‘udvâne Hudâ me’vâ
Güher-efşân tahsin oldu Zîver işbu târîhim
Karavul-hâneyi bünyâd kıldı pâdişeh-i vâlâ 1254 (1838-39)"
yazmaktaydı.

Üsküdar Vâlide-i Cedîd Çarşısı,
Üsküdar Bedesteni ya da Arastası:

Mihrimah Sultan Camii'nin minaresinden çekilen bu fotografta Vâlide-i Cedid Camii ve
camiden Hakimiyet_i Milliye Caddesi'ne kadar uzanan Bedesten görülmektedir.


Günümüz Google haritasını, Eylül 1932 tarihli Pervititch Haritası ile kıyasladığımızda,
Vâlide-i Cedid Camii'nin Bedesteni'nden günümüze erişebilen kısacık bir bölüm rahatlıkla görülebilmektedir.

Vâlide-i Cedîd Külliyesinin sınırları içerisinde, kuzeyinde yer alan ve külliyenin gelir sağlaması amacıyla vakıf olarak inşa edilen dükkânlardan oluşan bir çarşıydı. Külliyenin inşa edildiği alanda, Fatih döneminde, 1470'li yıllarda Rum Mehmed Paşa'nın kendi cami ve imaretine gelir sağlaması amacıyla yaptırdığı vakfına ait 50 dükkânlık eski bir "Bit Pazarı" çarşısı bulunmaktaydı. Üsküdar Meydanı ve çarşısı içerisinde geniş bir alana yayılan cami ve külliyenin dış avlusuna açılan beş kapıdan üçüncüsü, doğrudan bu ticaret alanına açıldığı için "Arasta Kapısı" veya "Bedesten Kapısı" olarak anılır, hatta "Bat Pazarı Kapısı" da denirdi. Bunun nedeni Bat Pazarı'nın cami yapıldıktan sonra da ticaretin o kapının hemen önünde canlı bir şekilde varlığını sürdürüyor olmasıydı. 1708 yılında Vâlide-i Cedîd Külliyesi'ni inşa etmek için meydandaki pazar alanının tamamı ortadan kaldırılmamış, sadece cami tabanının ve avlusunun oturacağı kısımlar mal sahiplerine parası ödenerek kamulaştırılarak kısmen temizlenmişti. Rum Mehmed Paşa Vakfı Arastası'nın (Bat Pazarı*) geri kalan büyük kısmı, caminin hemen kuzeyinde ve bitişiğinde, çarşı tarafında aktif olarak varlığını sürdürmüştü.
*Bat Pazarı: Osmanlı döneminde ve Anadolu'da "bayat pazarı" veya "bat pazarı" olarak da anılmıştır. "Bat", Arapçada kesin ve nihai satış anlamına gelen "bey'i bat" (kesin satış) ifadesinden gelir. Zamanla halk dilinde söyleyiş değişerek bit pazarı şeklini almıştır.

Muhtemelen ilginç geldiği için bir Avrupalı turist tarafından çekilen, sıradan bir günlük fotograf gibi görünse de,
bu eşeğine yüklediği bir ahşap dolabın içine koyduğu ekmekleri satmaya çalışan adamın
arkasındaki evin duvarındaki sokak tabelasında, "BATPAZARI SOKAĞI" yazmaktadır.
Pervititch'in Eylül 1932 tarihli  Haritasında ekmek satıcısının arkasındaki köşe
kırmızı ok ile işaretli olan köşe olmalıdır.


Vâlide-i Cedîd Camii'nin 1711'de ibadete açılmasından 11 yıl sonra, Raşid Mehmed Efendi ile Çelebizâde İsmail Âsım Efendi'nin "Târîh-i Râşid ve Zeyli"de de bahsettiklerine göre; 20 Ekim 1722 gecesi, caminin hemen dibindeki Bat Pazarı dükkânlarında başlayan ve rüzgârın da etkisiyle hızla büyüyen yangın, Vâlide-i Cedîd Külliyesi'nin bazı dış birimleri doğrudan etkilenmişti. Bu yangın sırasında haffafhane (ayakkabı, terlik ve pabuç imal edilip satıldığı yer) ve küçük hamam yanmış, Bat Pazarı da hasar almıştı. Vâlide-i Cedîd Camii, yüksek taş duvarları ve mermer avlusu sayesinde yangını büyük bir hasar almadan atlatmıştı. Ancak pazar alanına ve caddeye daha yakın konumda olan külliyeye ait dış dükkânlar, ahşap yapılar ve imaret (aşevi) civarı yangının yarattığı yoğun ısı ve alevlerden zarar görmüş, özellikle külliyenin deniz tarafına daha yakın olan imaret bölümünün çevresindeki ahşap eklentiler tahrip olmuştu. Bu sırada taş işçiliğinin en zarif örneklerinden olan meşhur sebil, çeşmeler ve Sultan Türbesi yangını yapısal olarak atlatmış, ancak çevrelerindeki yangının isi ve yıkıntılar sebebiyle bir dönem işlevsiz kalmış, ardından hızla temizlenerek onarılmıştı.

Osmanlı Devleti, Üsküdar İskelesi ve çarşısının, bu en önemli ticaret merkezini yangından hemen sonra ihya etmek için hızlı adımlar atmış, evsiz ve işsiz kalan Bat Pazarı esnafı için ilk aşamada meydanın boş kalan kısımlarında geçici korunaklar ve derme çatma ahşap dükkânlar kurulmasına izin verilmişti. Sultan III. Ahmed ve Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa, Lale Devri'nin ünlü imar hamlelerini Üsküdar'da da uygulamış, yangın yerleri temizlendikten sonra, Rum Mehmed Paşa Vakfı'na ait mülklerin hakları gözetilerek dükkânlar bu kez daha düzenli, sokak dokusu biraz daha genişletilmiş şekilde ahşap ve kagir karışımı olarak, külliyenin sınırları da korunarak yeniden inşa edilmişti. Bu yangından sonra Vâlide-i Cedîd Camii'nin mülkiyetinde olan ve yangını daha az hasarla atlatan taş dükkânlar ile Külliyenin arastası, Üsküdar ticaretinin yeni merkezi hâline gelmiş, Bat Pazarı esnafının bir kısmı, kalıcı olarak külliyenin çevre dükkânlarına yerleşmişti.

İbrahim Hakkı Konyalı Yeni Vâlide Külliyesi Bedesteni'ni:
"...Yeni Vâlide Camii İmareti’nin bitişiğindedir. İmaret tarafındaki kapıdan girilince burası genişlerdi. Sağında üç dükkân vardı. Ben 1941 yılında burasını incelerken bir kolu yıkılmıştı. Bedestenin üstü beşik (tonoz ile) örtülü idi. Yıkıldığı için ahşapla kapatılmıştı. Sağında ve solunda on ikişer dükkân, yıkılan yerde karşılıklı sekiz dükkân bulunuyordu. Burası Yağhâne Sokağı’na açılırdı. Ortasında 100 senelik bir büyük su kapağı, altında da kayık bulunuyordu. (Demek ki bedesten'in altındaki bir tonoz vasıtasıyla denize ulaşılabiliyordu*) Dükkânların ayrı ayrı sahipleri vardı. Vakıflar İdaresi’nin yalnız bir dükkânı bulunurdu. (...) Bina tuğla ve taşla yapılmıştır. Bedesten H 1210 - M 1795 yılı zelzelesinde yıkılmıştı. Dükkânların kemerleri tuğla ile örülmüştü." diyerek tanımlamıştı.

*Osmanlı döneminde Üsküdar'ın tam içinden akan ve Üsküdar Meydanı'ndan denize dökülen iki dere varmış. Bunlardan biri olan Çavuşdere, Çamlıca eteklerinden doğup, bugünkü Ahmediye ve Çavuşdere Caddesi boyunca akarak Üsküdar Meydanı’na ulaşır ve oradan denize dökülürmüş. Geçmişte bu derenin çevresi yemyeşil sebze bostanlarıyla doluymuş. Yine Çamlıca yamaçlarından beslenen ikinci dere, Bülbülderesi'ymiş ve bugünkü Bülbülderesi Caddesi boyunca akıp, Fıstıkağacı eteklerinden geçerek meydanda Çavuşdere ile birleşip Boğaza ulaşarak denize dökülürmüş.
Kutsal Roma Germen İmparatoru I. Ferdinand'ın Kanûnî Sultan Süleyman'a gönderdiği elçilik heyetine kendi finansmanıyla katılıp 22 Haziran 1553'te Viyana'dan hareket ederek 25 Ağustos 1553'te İstanbul'a ulaşan, Kanûnî Sultan Süleyman o sırada Nahçıvan Seferi'nde olduğu için önce İstanbul'da, ardından Mart 1555'te gittikleri Amasya'da padişahla görüşmek üzere uzun süre bekleyen, iki yıldan uzun süren bu seyahat boyunca Osmanlı coğrafyasını, yerel halkın günlük yaşamını ve Anadolu'daki yabancı azınlıkları gözlemleyerek detaylı günlükler tutan, Alman asıllı Bohemyalı hümanist, seyyah ve kronikçi Hans Dernschwam (1494-1568) memleketine döndükten sonra, tuttuğu günlüğünü "Tagebuch einer Reise nach Konstantinopel und Kleinasien (1553/55)" (İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü) adıyla yayımlamıştı. Hans Dernschwam günlüğünde Üsküdar'ın derelerinden kısa da olsa şöyle bahsetmişti:
"1555 ANADOLU'YA SEYAHAT; 9 Mart'ta İstanbul'dan Üsküdar'a geçtik. Orada bir caminin yanında geceyi geçirdik. Yanıbaşımızda bir küçük su akıyordu, bu su ayakkabıyı bile ıslatacak kadar değildi. Suyun üzerinde bir taş köprü vardı. Biz bu köprünün hemen yanında bulunan bir evin selamlık kısmında kaldık. Rüstem Paşa, Üsküdar'da bir köşk, bir cami ve bir kervansaray yaptırmış. Caldean (Kalchedon/Kadıköy) buradan itibaren başlıyormuş..."

Osmanlı döneminde üstü açık olan, etrafında köprüler ve mesire alanları bulunan bu dereler, 20. yüzyılın ortalarından itibaren, özellikle 1930'lar ve 1950'li yıllardaki yoğun şehirleşme hamleleri ve imar faaliyetleri kapsamında tamamen yer altına alınmış ve üstleri caddelerle kapatılmış. Günümüzde bu dereler, caddelerin tam altındaki devasa beton kanalların içinden (kolektörlerden) akmaya devam ederek doğrudan denize deşarj edilmektedir. Hatta günümüzde Üsküdar’da yoğun yağmurlarda yaşanan meydan su baskınlarının ve "kara ile denizin birleşmesi" görüntülerinin temel sebebi, aslında betonla üstü kapatılmış bu eski dere yataklarıdır.

Ancak resmi kayıtlarda Konyalı'nın bahsettiği gibi 1795 yılında İstanbul'da bir deprem olduğuna dair bir kayıt yoktur. Muhtemelen Konyalı burada bir yanlışa düşmüş ya da kitap dizilirken bir hata yapılmıştı. Ayrıca da Bedesten yıkılmamıştı.
Aslında 1766 yılının 22 Mayıs sabahı, Kurban Bayramı'nın ikinci günü, merkez üssü Marmara Denizi'nin doğusu, Prens Adaları yakınları olan, tahmini büyüklüğü 7.1 - 7.2 civarında bir deprem gerçekleşmişti. Literatürlere ve arşiv kayıtlarına "Kainatın Harabeyi", "Kıyamet-i Sugra" (Küçük Kıyamet) olarak geçmişti. 1509'dan sonra İstanbul'un yaşadığı en büyük felaketlerden biri olarak kayda geçen bu deprem İstanbul'da büyük hasara neden olmuş, tahminlere göre 4.000 ila 6.000 kişi hayatını kaybetmişti. Padişah III. Mustafa, Topkapı Sarayı‟nın tahrip olması sebebiyle bir süre çadırlarda yaşamak zorunda kalmış, daha sonra da şehirden ayrılarak geçici olarak başka bir yerde konaklamıştı. Bu korkulu günler hayli uzun sürmüş, yaklaşık sekiz ay şehir sarsıntılarla çalkalanmıştı. Yedikule ve surlar başta olmak üzere pek çok tarihi yapı, han, hamam ve ev yıkılmış veya ağır hasar görmüş, Aynalıkavak Kasrı yıkılmış, Yedi Kuledeki kuleler ile Beşiktaş Sarayı tahrip olmuş, şehrin su şebekesi hasara uğramıştı. Fatih Cami‟sinin kubbesi çökerken Eyüp Sultan Cami‟si de tamamen yıkılmıştı. Vâlide-i Atik Camii'nin biri kaidesine, diğeri şerefesinin altına kadar iki minaresi de büyük ölçüde yıkılmış, külliyenin diğer sosyal ve ticari alanlarında da sarsıntı kaynaklı hasarlar meydana gelmişti.

Bu deprem sırasında Vâlide-i Cedîd Külliyesi'nin  gelir getiren en önemli mülklerinden olan dükkanlar, arasta (çarşı) ve sokak üzerindeki ticari yapılar, sarsıntı nedeniyle kargir (taş/tuğla) duvarlarında çatlaklar ve çökmeler yaşamıştı.
Ermeni yazar, tarih ve biyografi araştırmacısı Kevork Pamukciyan'ın (1923-1996) aktarımıyla, Ermeni asıllı Osmanlı tarihçi ve öğretmen, Sarkis Sarraf Hovhannesyan (Sargis Saraf Hovhannisian 1740-1805), "İstanbul'un 1766 Büyük Depremi"ni şöyle anlatmıştı:

"Miladi 1766, Ermenilerin 1215 yılında ve 11 Mayıs'ta, keza Hicri 1179 Zilhiccenin 13'ünde, perşembe günü, Paskalya'dan 19 gün sonra, sabahleyin saat onu çeyrek geçe, İstanbul'da şiddetli gürlemeler, ani sarsıntılar ve çok korkunç gürültülerle, yaklaşık iki dakika süren bir deprem meydana geldi. Bazı kimseler, zelzelenin aşağı yukarı yarım saat sürdüğünü söylediler veya zannettilerse de, bu boşboğazlık idi ve hakikate uymamaktaydı. Şehir taş yığınlarıyla doldu. Muazzam camileri yıktı, bilhassa Ana Camii (muhtemelen AYASOFYA) ve Fatih tarafından inşa edilen Sultan Muhammed Camii'ni... Keza hanları ve bilhassa Vezir Hanı'nı... Başlıcalarını söyleyeceğim, zira şehrin her tarafını surların ve sair kagir yapıların hepsini yıkıp harabeye çevirdi. Taşların yığınını gözyaşları gibi önüne indirdi. Keza (kapalı) Çarşı'yı da yaralayıp hasara maruz bıraktı ve kemerleriyle bazı kısımlarını yıktı. Deprem ara sıra yeniden kendini hissettiriyordu. 9 Temmuz Cumartesi günü geceleyin tekrar vuku buldu. Daha önce ayın 6'sında gece saat üçte, Balat İskelesi'nin karşısında bulunan Aynalı Kavak tesmiye olunan semtteki Padişah Sarayı yıkıldı. İş bu ayın 25'inde, saat yaklaşık beşbuçukta, birincisinden aşağı kalmamak üzere, şiddetli ve korkunç bir deprem daha vuku bulup birçok yerleri harabeye çevirdi. Ezcümle, Edirne Kapusu denilen kara tarafındaki surun kapısını yerle yeksan etti. Burada oturan Yahudiler ve Türkler harabelerin altında kaldılar. İş bu seneyi böyle geçirdikten sonra, ertesi yıl 19 Ocak 1767'de, ikindi vakti, saat yaklaşık onikiyi çeyrek geçe, şiddetli bir zelzele daha oldu ve çok zarara sebebiyet verdi... Aynı ayın 27'sinde, gece vakti saat üçte yine şiddetli bir sarsıntı hissedildi. 12 Mart gecesi tekrar kuvvetli bir sarsıntı vukubuldu. Saat yedide korkunç gökgürültüleriyle dolu yağdı. Yine aynı ayın 25'inci perşembe günü saat onbuçukta, kuvvetli sarsıntılarla deprem oldu. Biz bu esnada kilisede idik... 30 Ağustos günü saat onbuçukta, 8 Eylül gecesi sabaha doğru ve aynı ayın dokuzunda, tekrar sallandık. Bu esnada fırtına ve şiddetli yağmur yağdı. Aynı saatte, Kartal'da şimşekle dolu geldi. Seller, 200 kişinin sulara kapılıp boğulmalarına ve evlerin yıkılmasına neden oldu... Bundan sonrasını ise ancak Tanrı bilir."

Vâlide-i Cedîd Külliyesi Bat Pazarı'nın geriye kalan dükkânlarının tamamen ortadan kalkması ve temellerinin dahi ortadan kalkacak şekilde yıkılması, Cumhuriyet dönemindeki Üsküdar Meydan düzenlemeleri ve yakın tarihteki Marmaray kazıları sürecinde gerçekleşmişti. Marmaray kazıları sırasında, Üsküdar Meydanı'nın genişletilmesi sürecinde geçmişte yıkılmış olan bu çarşıya ve yanındaki tabakhneye ait elli civarında dükkanın temelleri gün yüzüne çıkarılmıştı.

Vâlide-i Cedîd Külliyesi Bat Pazarı'nı Mehmet Nermi Haskan da,
kitabında şöyle anlatmıştı:
"...Son zamanlarda harap durumda olan bu dükkânlar, eski eşya satan mobilyacıların tasarrufunda idi. Kapalı Çarşı gibi üzerini örten tonozun bir bölümü yıkılmış bulunuyordu. (...) Haraç ve mezat eski şeyler satılan yere 'bat pazarı' derler. Ahmed Vefîk Paşa, bat pazarı kelimesini yazarken şunları söyler: 'Galatı bit pazarı. Haraç ve mezad olan eski pazarı, bey-i bat mahalli, suk-u sultanî...' Bat pazarını da şöyle anlatır: 'Müsta’mel eşya satan esnaf, nizacı âdem'.”

Pervititch'in Eylül 1932 tarihli Sigorta Haritaları'nın 64 numaralı Üsküdar paftasında detaylı olarak, sağlam ve bütün olarak görünen Bedesten/Arasta çarşısı günümüze ulaşamamıştı. 1958 tarihli Anıtlar Kurulu Raporuna göre hayli harap bir durumda olduğu anlaşılan yapı için valilik tarafından yıktırılma kararı alınmış, ancak Anıtlar Kurulu Kararı’na göre korunması gerekli kültür varlığı statüsünde olan ve bu nedenle yıkılamayacağı kararı alınan arasta, bu karara rağmen, 1959'da Belediye tarafından yıktırılmıştı.

Bu arada Fatih Sultan Mehmed döneminde şehirde Üsküdar Bedesteni ve Bat Pazarı bulunurken Kanunî Sultan Süleyman'ın son döneminde bu çarşılara Gülfem Hatun ve Süleyman Ağa çarşıları eklenmişti, ki onlar da günümüze ulaşamadılar ne yazık...

Sultan V. Mehmed Reşad Üsküdar'da:

"31 Mart Olayı" (13 Nisan 1909) sonrasında Meclis-i Mebûsan kararıyla tahttan indirilen II. Abdülhamid'i yerine İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin desteğiyle, 35. Osmanlı padişahı olarak, 65 yaşındaki Veliaht Şehzade Reşad Efendi, V. Mehmed (1844-1918) adıyla tahta çıkarılmıştı.

Üsküdar İskelesi’nde merasim için gelmiş bir grup sivil ve asker sıralanmış, geride tek katlı ahşap kahvenin önündeki iskelede saltanat kayığı ve sanki halkı selamlayan Sultan V. Mehmed görülmekte. Daha arka planda ise çatısındaki aydınlatma pencereleri ile, yıktırılan Kervansaray görülmekte.

Bu fotograflar Anadoluhisarı’nda metruk bir köşkte, Osmanlı Dönemi'nin son yıllarında yaşamış önemli bir idareci, fotoğrafçı, yazar, hattat ve Kûfî yazı muallimi Emirzâde Kemâleddin Bey (?-1934) tarafından çekilen bir dizi cam negatif arasında bulunan bu dört fotograf, Milli Kütüphane Başkanlığı’nca satın alınarak arşive katılmıştı.

Sultan V. Mehmed saltanatı süresinde, 22 Nisan 1911 ve 18 Mayıs 1912 günleri iki kez Üsküdar’ı ziyaret etmiş, her iki ziyaretinde de Cuma Selâmlığını Vâlide-i Cedid Camii’nde yapmıştı. Bu sırada Üsküdar’da ve yol üstünde bulunan ve fotograflarda da görülen Müslüman ve başlarındaki şapkalarıyla Hıristiyan oldukları anlaşılan çeşitli mektep talebelerine iki yüz doksan beş lira ihsan etmişti.

Meydana açılan ve arka planda Sultan III. Ahmed Çeşmesi görüldüğü yolun başlarındaki bir dükkânın önüne ellerinde bayraklar olan bir grup çocuk bulunuyor. (Üstte)

Yine bir önceki kareye benzer bu fotografta Sultan III. Ahmed Çeşmesi'nin önünde, tören alayı ve hareket halindeki saltanat arabasının içinde Sultan V. Mehmed, arabanın önünde beyaz ata binmiş bir subay, onun gerisinde ata binmiş süvariler ve meydanın gerisinde, denize yakın bölgede Mızraklı Süvari Alayı’na mensup bir birlik ve yolun sağ tarafında bir bando grubu ve selam duruşuna geçmeye hazırlanan askerler görülüyor. (Altta)


Kaynaklar, Milâdi takvime göre 22 Nisan 1911 ve 18 Mayıs 1912 tarihlerini verse de, Milâdi takvimde her iki tarih de Cumartesi'ye denk gelmektedir, Cuma'ya değil. Cuma söz konusu olduğunda 1911 için doğru tarih, Türk Tarih Kurumu'nun Tarih Çevirme Kılavuzu'na göre; 22 Nisan değil, Hicri* 21 Rebîülâhir 1329, Rumî** 8 Nisan 1327, kısacası; Milâdi 21 Nisan 1911 Cuma olmalıdır. Aynı şekilde 18 Mayıs 1912'nin karşılığı da; Hicri 30 Cemâziye'l-evvel 1330, Rûmî 4 Mayıs 1328, kısacası; Milâdi 17 Mayıs 1912 Cuma olmalıdır.

*Hicri takvim, Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretini (Milâdi 622) başlangıç kabul eden, Ay'ın hareketlerini (Kameri yıl) esas alan  bir zaman ölçüm sistemidir. Güneş esasına dayalı Miladi takvimden her yıl yaklaşık 10-11 gün daha kısadır, bir yıl 354 veya 355 gündür. 12 kameri aydan oluşan takvimde aylar her yıl yaklaşık 10-11 gün öne kayarak sürekli yer değiştirir ve Miladi takvimdeki sabit bir aya tekabül etmez. Müslümanlar tarafından dini günlerin, gecelerin ve ibadetlerin (Ramazan ayı, hac, kandiller gibi) vaktini belirlemek için kullanılan ayların adları, sırasıyla Muharrem, Safer, Rebîü'l-evvel, Rebîü'l-ahir, Cemâziye'l-evvel, Cemâziye'l-lahir, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade ve Zilhicce'dir.
**Rumî takvim, yine Muhammed'in Mekke'den Medine'ye hicretini (Milâdi 622) başlangıç kabul eden, Dünya'nın Güneş etrafındaki dolanımını (Güneş yılı) esas alan  bir zaman ölçüm sistemidir. Rûmî takvim ile Miladi takvim arasında 584 yıllık bir fark bulunur. Osmanlı İmparatorluğu'nda malî ve resmî işleri düzenlemek amacıyla 13 Mart 1840'ta (Rûmî 1 Mart 1256) yürürlüğe konulmuş, Cumhuriyet döneminde de bir süre kullanılmaya devam etmiş, 1 Ocak 1926 itibarıyla tamamen Miladi takvime geçilmesiyle yürürlükten kalkmıştır. Yılbaşı Mart kabul edildiği için aylar Mart'tan başlayarak; Mart, Nisan (Abrul), Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Teşrin-i Evvel, Teşrin-i Sani, Kânûn-ı Evvel, Kânûn-ı Sani ve Şubat'tır.

Servet-i Fünun'da 18 Mayıs 1911'de yayımlanan fotoğraf
Sultan V. Mehmed'in ilk Üsküdar ziyareti'nden sonraki hafta, Haftalık Servet-i Fünun resimli mecmuasının 18 Mayıs 1911 Perşembe günü nüshasında "geçen haftalardan bir enstantane" olarak okuyucuya sunulan Sultan V. Mehmed'in Cuma Selamlığından çıkışını gösteren bu fotografın altında, Osmanlıca "Sevgili padişahımızın, geçen hafta, Üsküdar'a icra ettikleri selamlık münasebetiyle: Üsküdar'da Yeni Cami'de edâ-yı salâttan (namazı kıldıktan) sonra çıkar iken"  yazısı yer almaktadır. En altta yer alan Fransızca satırda da Osmanlıca metni aynen destekler nitelikte: "S. M. le Sultan sortant de la Mosquée Yéni-Djami à Scutari, après le Sélamlik." [Sultan Hazretleri, Selamlık töreninin ardından Üsküdar'daki (Scutari) Yeni Cami'den çıkarken] yazmaktadır.


Sultan V. Mehmed meydandan ayrılmış, yolun kenarına dizilmiş askerler, ortalık yerde yürüyen kalabalık,
küçük çocuklar ve sağda bir yıkıntının üzerinde seyreden kadınlar ve sağda arka planda külahı uçmuş,
şerefesine kandiller asılmış minaresi ile Selman Ağa Camii görülmekte.

Sultan V. Mehmed, 21 Nisan 1911 Cuma günü yaptığı ilk ziyaretinde Cuma Selamlığından sonra Selimiye Kışlası’na gitmiş ve Kışla’nın ziyaret defterine; “Cenabı Hak Satvet-i Osmaniye’yi müzdad buyursun, âmin” diye yazmıştı.
1910-12 yılları arasında İbrahim Hakkı Paşa ve Said Paşa kabinelerinde Harbiye Nazırlığı yapan, sonrasında 23 Ocak-11 Haziran 1913 tarihleri arasında dört ay on dokuz gün, Harbiye Nazırlığı'nın yanısıra Sadrazamlık görevini de yürüten ve 11 Haziran 1913 günü Beyazıt Meydanı'nda makam otomobilinin içindeyken uğradığı silahlı saldırı sonucu Kavaklı Mustafa tarafından yapılan bir suikast* sonucu öldürülen Mahmud Şevket Paşa (1856-1913) da deftere; “Cenabı Hak sevgili padişahımız efendimiz hazretlerini, milletimizle orduyu hümayunlarına bağışlasın” diye yazmıştı.

Daha sonra kışla avlusunda ihtiram duruşu yapan birlikleri teftiş eden Sultan V. Mehmed, kendisi için hazırlanan çadırdan geçit resmini seyretmiş, kışlanın yarım kalmış yemekhanesinin bitirilmesi için de iki yüz lira ihsanda bulunmuş, dönüşte yol üzerinde Tıp Fakültesi önünde durulmuş, padişah kendisini bekleyen dekan, hocalar ve talebelere ayrı ayrı iltifat etmiş ve Haydarpaşa İskelesi’nde bekleyen, Sultan II. Abdülhamid tarafından İngiltere'deki Armstrong, Whitworth & Co. firmasının Elswick tersanesine şipariş edilerek yaptırılan ve 1903 yılında İstanbul'a getirilen iki yattan, küçük ve sığ sulara uygun olan Söğütlü Yatı’na binerek Dolmabahçe Sarayı’na dönmüştü.

Söğütlü yatı fotokart
Sultan II. Abdülhamid'in sipariş ettiği diğer büyük olan yat ise Osmanlı hanedanının kurucusu Osman Gazi'nin  babası olan Ertuğrul Gazi'nin adının verildiği "Ertuğrul Yatı"ydı. Söğütlü yatına da Osmanlı Beyliği'nin kurulduğu yerin adından ötürü bu isim verilmişti. Yaklaşık 45 metre uzunluğunda olan, meşe ağacından dayanıklı gövdesi, el işçiliği oymaları ve dönemin estetiğini yansıtan sedef kakmalı iç dekorasyonuyla dikkat çeken Söğütlü Yatı, Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyet'in ilk yıllarında, özellikle 1927 ile 1930'lu yılların başı arasında İstanbul ve Marmara Denizi'ndeki seyahatlerinde, resmi kabullerinde ve halkı selamlamada sıklıkla kullandığı ilk önemli devlet yatı olmuştu. 1938 yılından itibaren Yüksek Denizcilik Okulu öğrencileri için ticari denizcilik eğitim gemisi olarak tahsis edilmiş, iyice yaşlanan ve ahşap gövdesi yıpranan yat, 1944 yılında hizmet dışı bırakılarak İstanbul'da kızağa çekilmiş, uzun yıllar atıl vaziyette bekledikten sonra, 1955 yılı sonrasında dönemin ekonomik ve endüstriyel kararları doğrultusunda söküm tersanesine gönderilmiş, tarihi ve manevi değerine rağmen, gövdesi ve makine aksamı tamamen sökülerek jilet/hurda haline getirilmişti...

Mahmut Şevket Paşa'nın Otomobili


İtalyan Dergisi "La Domenica del Corriere"nin 22-29 Haziran 1913 tarihli sayısının kapağında,
dönemin tanınmış ressam ve illüstratörü Achille Beltrame (1871-1945)
tarafından çizilmiş illüstrasyon yer almıştı.

Mahmud Şevket Paşa suikasti yine bir İtalyan Dergisi'nin, La Tribuna Illustrata'nın
22-29 Haziran 1913 tarihli 25. sayısında kapak olmuştu.

*Suikastten sonra kaçan ancak yakalanıp, boğularak öldürülen Kavaklı Mustafa'nın hikayesini, gazeteci ve milletvekili, Falih Rıfkı Atay (1894-1971) yedek subay olarak katıldığı 1914-1918 yılları arasında, I. Dünya Savaşı'ndaki anı ve izlenimlerinden oluşan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun savaşta içine düştüğü durumu ortaya koyan, 1932 yılında yayınladığı "Zeytindağı" adlı kitabında şöyle anlatmıştı:

"Vak'a şuydu: Mahmut Şevket Paşa'yı öldüren Kavaklı Mustafa, memleketten kaçmaya muvaffak olmuştu. Eceli mi ayağına dolaştı, ne idi, bu katil bir Rus vapuruna binmiş, Romanya'ya gitmek üzere İstanbul'dan geçiyordu. Osmanlı devletinin Rus sancağını taşıyan vapurdan hiç kimseyi almaya hakkı yoktu. İttihatçılar, polis müdürü Azmi Bey'in cüretine başvurdular. Azmi Bey, bir kolayım bularak Kavaklı Mustafa'yı vapurdan kaçırdı ve hapsetti. Rus Büyükelçisi'nin Babıali'ye gelerek, Kavaklı Mustafa'yı geri isteyeceğine şüphe yoktu. İşte bu kaygı ile Talat Bey ve Sadrazam Sait Halim Paşa, birlikte Edirne'ye gitmeye karar vermişlerdi. Büyükelçi Babıali 'de kimseyi bulamayacak ve Kavaklı Mustafa hapishanede o gece boğulacaktı. Seyahat için de bahane bulunmuştu: Devlet adamları sınırda Bulgar Hariciye Nazırı ile görüşeceklerdi. (...) Talat Bey'e, Kavaklı Mustafa'nın boğulduğu haberi gelmişti. Ertesi gün Ruslar, Azmi Bey'i polis müdürlüğünden azlettirecekler, hükümet onu Adana valisi yapacak, Ruslar bunu da kabul etmeyerek, Azmi Bey'in bir daha devlet hizmetinde kullanılmamasını emredecekler ve istedikleri olacaktı."

Sultan V. Mehmed Reşad'ın Saltanat kayığı ile Üsküdar'a gelişi

Sultan V. Mehmed, bir yıl sonra 17 Mayıs 1912 Cuma günü yaptığı  İkinci ziyaretinde yine Vâlide-i Cedid Camii’nde kılınan Cuma namazı ve selâmlık merasimi sonrası Validebağ Kasrı’na geçmişti.

Validebağ Âdile Sultan Kasrı

Bugün Validebağ Korusu olarak bilinen geniş araziyi Sultan Abdülmecid (1823-1861), satın almış ve annesi Bezmiâlem Valide Sultan’a hediye etmiş, o da yurt içinden ve yurt dışından getirttiği nadide bitki türleriyle burayı modern bir botanik bahçesine dönüştürmüştü. Sultan Abdülmecid'den sonra tahta çıkan Pertevniyal Sultan'dan doğma kardeşi Sultan Abdülaziz (1830-1876), Bezmiâlem Valide Sultan’ın vefatından sonra araziyi devralmış, 1863 yılında hassa mimarlarından Nikoğos Balyan'a kasrı inşa ettirmiş ve çok sevdiği Zernigâr Kadın'dan doğma ablası Âdile Sultan'a (1826-1899) yazlık kasır olarak armağan etmişti. Şairliği ile de tanınan Âdile Sultan Osmanlı hanedanında Divan tertip etmiş tek kadın şairdi ve şiirleri 1996'da "Âdile Sultan Dîvânı" ismiyle yayımlanmıştı.

Gazel
"Aşkta kanun imiş âşıklara cevr eylemek
Âşık oldur kim cefâ-yı yâre sabretmek gerek

Aşk nâz ü şîve evvel gösterir âşıklara
Âşık ol demde ona cânı fedâ etmek gerek

Âşıkın ancak murâdı dostunun maksûdudur
Çekse de bin derd ü mihnet hep sebât etmek gerek

Arzû-yı dü-cihândan geçmedir aşka nişân
Terk-i cân edip reh-i cânâna azm etmek gerek

Âftâb-âsâ bilip her zerresin nûr-ı safâ
Her belâ dosttan gelir kim merhabâ etmek gerek

Havf-ı a'dâ eylemez olan müsellah aşk ile
Yanmadan Hakka erilmez pertev-i tevhîd gerek

Nefsle cehd et tecellî eylesin aşk-ı Hudâ
Beyt-i kalbi Âdile ma'mûr ü pâk etmek gerek"

Âdile Sultan'ın 12 Şubat 1899'da vefat etmesinin ardından, Şehzade Reşad Efendi, 27 Nisan 1909'da Sultan V. Mehmed unvanıyla tahta çıkınca, derin bir ailevî bağ, karşılıklı saygı ve tasavvufi ortaklığı kurduğu halasının anısına ve mülküne sahip çıkarak bu sarayı satın almış ve eşi Dürr-i Aden Kadınefendi’ye hediye etmişti. Ayrıca Sultan V. Mehmed Reşad, hayattayken, yine Âdile Sultan'a Sultan Abdülaziz tarafından yazlık ikâmetgâh (saray) olarak Hassa Mimarlarından Serkis Balyan Efendi’ye yaptırarak hediye ettiği Kandilli'deki sarayını kız çocuklarının eğitimi için bağışlamak istediğini belirten halasının bu vasiyetini ve arzusunu da bizzat yerine getirmiş, sarayın mektep yapılması talebi kendisine ulaştığında; "Evvelce bir kızıma (halama) mahsus idi, şimdi bütün kızlarıma mahsus olsun." diyerek, tereddüt etmeden onay vermiş, “Âdile Sultan İnas Mekteb-i Sultanisi”nin kurulmasına vesile olmuştu. Ancak Galatasaray Sultanisi’nin muadili olarak kızlara ait olarak açılması düşünülen okul, bazı nedenlerle bir türlü açılamamış, araya I. Dünya Savaşı girmiş, Trablusgarp öksüzlerine yurt yapılması düşüncesiyle Harbiye Nezareti tarafından binaya sahip çıkılmış, fakat 1916 yılında Maarif Nezareti konuya el koyarak binayı geri almış ve nihayet aynı yıl, “Adile Sultan İnas Mekteb-i Sultanisi” adı altında, ilk ve yuva bölümlerini de kapsayacak nitelikte, Türkiye’nin ikinci kız lisesi olarak açılmıştı. Daha sonra Kandilli İnas Mekteb-i Sultanisi adını alan okul, 1924- 1925 öğretim yılında yapılan bir değişiklikle Kandilli Kız Orta Mektebi’ne dönüştürülmüş ve 7 yıl bu nitelikte çalıştıktan sonra 1931 yılı Eylül ayından itibaren tekrar lâyık olduğu mertebeye yükseltilmiş ve Kandilli Kız Lisesi adını almıştı. 1969-1970 öğretim yılıyla birlikte okul yeni yapılan binaya taşınmış  Âdile Sultan Sarayı ise pansiyon olarak kullanılmaktayken 7 Mart 1986 tarihinde çıkan bir yangında kullanılmaz hale gelmişti. Saray, 2005 yılı içinde kapsamlı bir şekilde restore edilerek, Sakıp Sabancı Kandilli Kültür ve Kongre Merkezi olarak yeniden kullanılmaya başlamıştı.

23 Haziran 1876'da Şehzade Mehmed Reşad ile Ubih asıllı Dürr-i Aden* Kadınefendi'nin (1860-1909) Mehmed Necmeddin Efendi adında, bir oğulları dünyaya gelmişti. Ayağında bir kemik eksik doğan şehzadenin çocukluğu ve gençliği büyük sağlık sorunlarıyla geçmiş, bu genetik rahatsızlığı dolayısıyla çok az hareket edebildiğinden morbit obez hastalığından muzdarip olmuştu. Oğullarının bu durumu nedeniyle Dürr-i Aden Kadınefendi derin bir üzüntüye kapılmış ve o dönemin ölümcül hastalığı olan vereme (tüberküloz) yakalanmıştı.

Dolmabahçe Sarayı ve Osmanlı hanedanı, 19. yüzyılda dönemin en ölümcül hastalıklarından biri olan tüberküloz (verem) salgınından derinden etkilenmiş, salgın çok sayıda can almıştı. Sultan II. Mahmut, hastalığın ilerlemiş evrelerinde 54 yaşında hayatını kaybetmiş, Dolmabahçe Sarayı'nı yaptıran oğlu Sultan Abdülmecid, henüz 38 yaşındayken, oğulları Şehzade Burhaneddin (1849-1876) ve Şehzade Nureddin (1852-1884), kızları Behice Sultan (1848-1876) ve Fatma Sultan (1840-1884) da tüberküloz nedeniyle vefat etmişti.

Sultan V. Mehmed'in 17 Mayıs 1912 Cuma günü Üsküdar'daki Cuma Selamlığı sonrasında Validebağ Kasrı'na gitmesinin arkasında büyük bir ailevi trajedi ve dönemin katı saray koşulları yatmaktaydı. Çünkü Sultan V. Mehmed henüz şehzade iken tüberküloz'a yakalan üçüncü eşi Dürr-i Aden Kadınefendi'nin tedavisi, rahat etmesi ve temiz hava alarak iyileşmesi için, geniş bahçesi ve asırlık ağaçlarıyla bilinen Üsküdar'daki Validebağ Korusu ve içerisindeki halası Âdile Sultan'a (1826-1899) ait olan bu kasrı, halasının vefatından sonra ona tahsis etmişti. Sultan V. Mehmed, tahta çıkışından 173 gün sonrasına, 1899'dan vefat ettiği 17 Ekim 1909 gününe kadar Dürr-i Aden Kadınefendi'nin saltanatı sarayda göremeden yaşadığı Validebağ Kasrı'na hiç gitmemiş, aslında gidememişti. Hiç ziyaret etmemesinin nedeni eşine duyduğu sevgisizlikten değildi.

Padişah olmadan önce, dönemin siyasi baskıları ve gözetim şartları nedeniyle Dolmabahçe Sarayı ve veliaht dairesinde adeta bir gözetim hayatı yaşayan Veliaht Mehmed Reşad'ın saray dışına çıkması, hareket etmesi ve binalar arası seyahat etmesi politik gerekçelerle zaten çok kısıtlı ve izne tabiydi. Bu katı kurallar sebebiyle eşini Validebağ Kasrı'nda ziyaret etmesi mümkün olmamıştı. Padişah olduktan sonrasında da ipler tamamen İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin elinde olduğundan sembolik bir hükümdar olan padişah, saray dışına adım atarken bile İttihatçıların çizdiği sınırların dışına çıkamamış, kendi inisiyatifiyle Anadolu yakasındaki Validebağ Kasrı'na özel bir ziyaret yapması dönemin siyasi ikliminde mümkün olmamıştı. Bu birinci nedendi, ikinci neden de padişahın sağlığını korumak adına hekimlerin ve saray protokollerinin böyle bir teması, hanedanın geleceği açısından kesin olarak yasaklamasıydı.

Bu nedenledir ki Sultan V. Mehmed, yıllar boyu eşini ziyaret edememesinin azabından kurtulmak, eşini anmak ve vicdan azabından kurtulmak için o gün uzun saatlerini kasırda geçirmiş sonra da akşama doğru yine Söğütlü Yatı ile Haydarpaşa üzerinden Dolmabahçe Sarayı’na dönmüştü. Sultan V. Mehmed'in bu ziyaretinden yaklaşık bir yıl sonra da 27 Haziran 1913'de annesinin ve kendisinin çok sevdiği oğlu Şehzade Mehmed Necmeddin Efendi, 37 yaşında kalp ve mide rahatsızlığı nedeniyle hayatını kaybetmişti.

*Dürr-i Aden: Aden İncisi; Aden, Yemen'in Kızıldeniz ve Umman Denizi kıyısında yer alan, tarihi olarak en kaliteli ve değerli incilerin çıkarıldığı liman şehridir. Divan edebiyatında sevgilinin dişleri, sözleri veya gözyaşları parlaklığı ve güzelliği dolayısıyla inciye benzetilir; "dürr-i Aden" de en değerli inci türünü ve mecazi olarak bu kusursuz güzelliği ifade etmek için kullanılır. 


-DEVAMI VAR-



"Kâtib-i kütüb", Levent Civelekoğlu

֎֎֎֎֎

Kaynaklar:
-AKKAYA Mustafa, Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümü, Yrd. Doç. Dr. "Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde Üsküdar", Kesit Akademi Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 11, Aralık 2017, Sf. 321-338

- ATAY Falih Rıfkı, "Zeytindağı", Cumhuriyet Gazetesi'nin okurlarına Armağanı, Yenigün Haber Ajansı, Basın ve Yayıncılık A.Ş. Aralık 1998, Sf. 19-20

- BATUR Afife, “Le Corbusier”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi (Tarih Vakfı İstanbul Ansiklopedisi), C. 2, İstanbul 1994, Sf. 441

- BERKSAN Emine, "II. Mustafa ve III. Ahmed'in Valideleri Emetullah Gülnuş Sultan ve Vakıfları", İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, 1998

- BİLSEL Fatma Cânâ, “İstanbul Avrupa Ciheti Nazım Planı 1937”, 2010, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

- BİLSEL Fatma Cânâ, "İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması (1936-1951)", Nisan 2010, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü

- BOSTAN Hanefi, Doç. Dr., Marmara Üniversitesi "Fatih ve Kanunî Dönemlerinde Üsküdar Nahiyesi" Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler Cilt I, Üsküdar Belediyesi, 15-16-17 Ekim 2021, Sf. 297-363

- BULUT Ümit, "Cumhuriyet Dönemi Depremlerin Basına Yansıması (1923-1983), Yüksek Lisans Tezi, T.C. Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Dalı, Cumhuriyet Tarihi Bilim Dalı, Sf.6, İstanbul 2017

- CHONIATES Nicetas, "Annals (Kronik/Yıllıklar)", Aikaterini Laskaridi Vakfı, https://topostext.org/work/781

- ÇANKAYA Ali, "Son Asır Türk Tarihinin Önemli Olayları ile Birlikte Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (Mülkiye Şeref Kitabı)", Mars Matbaası, Ankara 1968, IV, Sf. 1660

- ÇEÇEN Kazım Prof.Dr., "İstanbul'un Vakıf Sularından Üsküdar Suları", T.C. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSKİ İstanbul Su ve Kanalizasyom İdaresi Genel Müdürlüğü, İstanbul, 1991

- ÇEÇEN Kazım Prof.Dr., “Üsküdar Suları, İstanbul’un Anadolu yakasına içme suyu sağlayan tesisler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 42. Cilt, Sf. 374-376, İstanbul 2012

- DÂNİŞMEND İsmail Hami, "İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi" Cilt 1, Türkiye Yayınevi, 1947

- DEMİREN Şemsa, "Le Corbusier ile Mülâkat", Arkitekt, Sayı: 215-216, 1949, Sf. 230

- DERNSCHWAM Hans, Çeviri: Prof. Dr. Yaşar Önen, "İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü", Kültür Bakanlığı Yayınları/885, Dünya Edebiyatı Dizisi/5, Sf. 207, Mersin İmar İnş. Tic. Ltd. Şti. Basımevi, Mersin 1992

- DOĞAN, Abide, "Yahya Kemal'in İstanbul'u", Makale, Türkiyat Araştırmaları, Sf. 166-182

- DUMAN Ruhi, "Üsküdar’ın Kaybolmuş Kültür Eserleri 21", İstanbul, 2 Kasım 2015

- EKİM Zeynep Emel (Sanat Tarihçisi, İşletme Yönetimi Yüksek Lisansı),"1933'te Mihrimah Sultan Çorba Mutfağı ve Kervansarayının Yıkımına İlişkin Belgesel Kanıtlar", TAÇ Türkiye Anıt, Çevre, Turizm Değerlerini Koruma Vakfı, TAÇ Mimarlık, Arkeoloji, Kültür, Sanat Dergisi, Sayı 5, Ocak-Mart 2015, Sf. 58-71

- ELDEM Sedat Hakkı, "Köşkler ve Kasırlar" II. Cilt, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yayınları, İstanbul 1974, Sf. 379

- ELDEM Sedad Hakkı, "Boğaziçi Anıları", Aletaş Alarko Eğitim Tesisleri A.Ş. Kültür Hizmeti, Çeltüt Matbaacılık Kollektif Şirketi, İstanbul, 1979, Sf.350

- ERCAN, Aktan Müge, "İstanbul yazılı kültür ortamı destancılığının zirvesinde bir Üsküdarlı: Vâsıf Hiç", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu I, Bildiriler, 23-25 Mayıs 2003, sf.370-383

- ERDOĞAN Abdülkadir, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Müdürü, “Üsküdar Su Yolu Haritası”, makale, Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, 1940, Sf. 139-143

- ERGİN Osman Nuri, 1934, İstanbul Şehri Rehberi, İstanbul, 1934, Sf.191

- ETE Ayşin, "Üsküdar Meydanı Düzenlemelerinin Erken Cumhuriyet Dönemi Hikayesi", Üsküdar Kültür, Sanat ve Medeniyet Dergisi, Sayı: 2, Yıl: 2020, Sf. 147–152

- GEDİK Nusret, Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, "Tarih Düşürme Geleneğinin İzinde Üsküdar’ın Kaybolmuş Yapıları", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, Bildiriler Cilt II, 19-20-21 Ekim 2018, Sf.245-308

- GEDİK Nusret, Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, "Osmanlı Döneminde Hazırlanan Lügatlarda Üsküdar", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler III, 15-16-17 Ekim 2021, Sf.550-570

- GENÇ Serdar, Yrd. Doç. Dr., Balıkesir Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. "Şehrin Misafirleri: XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Üsküdar’a Gelen Yabancılar", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu IX, Bildiriler Cilt I, 15-13 Kasım 2016, Sf.71-91

-GENÇ Serdar, Dr. Balıkesir Üniversitesi, "XVIII. Yüzyılda Üsküdar Hanları", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, 19-20-21 Ekim 2018, Bildiriler, Cilt II, Sf. 133-153


- GENİM Sinan, "Sultan V. Mehmed Reşad’ın Üsküdar Ziyareti" Üsküdar Kültür, Sanat ve Medeniyet Dergisi, 2020-1, Sayı 9, Üsküdar Belediyesi, Sf. 63-67

- HAKSAL Ali Haydar, "Üsküdar: Bir şehrin güzel ve ışıklı ruhu", Üsküdar Belediyesi, Üsküdar Sempozyumu I, Bildiriler, Cilt 2, İstanbul, Ocak 2004, Sf.494-500

- HASKAN Mehmet Nermi, "Yüzyıllar Boyunca Üsküdar" 3 Cilt, Üsküdar Belediyesi, Temmuz 2001

- HASOL, Doğan, "Üsküdar Anıları", "Anılar Kuşlar Gibidir" adlı kitabından derlenmiş söyleşi, Mimar●ist Üç Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl 10, Sayı 38, Sf.44-48, Kış 2010

- İNCİCİYAN Ğugios, "XVIII. Asırda İstanbul", çev. Hrand D. Andreasyan, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul Enstitüsü, İstanbul 1976, Sf.134

- İRTEM Süleyman Kâni, "Osmanlı Sarayı ve Haremin İç Yüzü", İstanbul 1999

- KAFALI Salih Yük. Mimar / MUTLU Mehmet Doç. Dr., "Mimar Ali Talat Bey ve Eserleri", II. Uluslararsı Kıbrıs Bilimsel Araştırmalar ve İnovasyon Kongresi, Kongre Kitapçığı, 27-28 Eylül 2025, Sf. 404-424

- KARAARSLAN Mehmet, "İmparatorluğun Hikayesi / Menkıbeler Kıssalar ve Anekdotlarla Osmanlı Padişahları", Yitik Hazine Yayınları, 06.11.2013

- KAHRAMAN Kemal, “Üsküdar'ın Kayıp Sarayları”, Milli Saraylar Sanat Tarih Mimarlık Dergisi, 2019, Sayı 17, Sf. 103- 121

- KESKİN Mustafa Çağhan, "Ruh bir Kuş, Beden bir Kafes: Osmanlı Mimarlığı'nda Ölüm Metaforu", Sanat Tarihi Dergisi, 33/1, Nisan 2024, Sf. 361-393

- KESKİN Mustafa Çağhan, "Köprülü Mehmed Paşa Türbesi’ne İlişkin Bir On Yedinci Yüzyıl Söylencesi", Toplumsal Tarih Aylık Tarih Dergisi, Sayı 316, Nisan 2020, Sf.13-15

- KILIÇKAYA Derya, Öğr. Gör. Dr., Kocaeli Üniversitesi Türk Dili Bölümü, “Yıkım estetiği bağlamında Gautier, Tanpınar ve Orhan Pamuk’ta yangın seyretme zevki”, Littera turca Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi. http://dergipark.ulakbim.gov.tr/littera

- KILINÇ Melek / GÜLEN Mustafa, "Orhan Şahinler'in Türkiye Modern Mimarlığına Bıraktığı İki Miras: İstanbul Ticaret Odası Binası ve Üsküdar Vapur İskelesi", mimar●ist Dört Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl: 18, Sayı: 62, Yaz 2018, Sf. 74-77

- KONYALI İbrahim Hakkı, "Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi", Cilt I, II, Üsküdar Belediyesi, Mayıs 2021

- KUZUCU Kemalettin, Prof. Dr., Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, "Lale Devri'nden Cumhuriyet'e Üsküdar'da İtfaiye Hizmetleri", Uluslararsı Üsküdar Sempozyumu VIII, Bildiriler I, Üsküdar Belediyesi, 21-23 Kasım 2014, Sf. 255-287

- MERAL Safa, KİSHALI Emre, "Mimarlık Tarihi ve Mimari Koruma Ara Kesitinde Bir Inceleme", Araştırma Makalesi, Art-Sanat 13(2020), İstanbul Üniversitesi Yayınevi, Sf.313–334

-MUHACIR Esra, "Üsküdar'da Osmanlı medrese geleneğinin gelişimi ve Mihrimah Sultan Müderrisleri: Ulema Biyografi eserleri ve Ruznamçe kayıtları üzerine bir değerlendirme (1547-1732)", Cihannüma Tarih ve Coğrafya Araştırmaları Dergisi, Sayı VIII, 2-Aralık 2022, Sf. 71-114

- MÜDERRİSOĞLU Ayşen, Dr., Yeditepe Üniversitesi, “İngiliz Seyyah Julia Pardoe'nun Gözünden Üsküdar”, Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, Bildiriler II, 19-20-21 Ekim 2018, Sf.371-392

- NOYAN Mustafa, “Târih Boyunca İstanbul Faytonları”, Z Dergisi, Sayı III, Zeytinburnu Belediyesi Yayını

- ORMAN Tülay Sezgin, "Yeni Valide Külliyesi",

- ÖZ Esra, "İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde bulunan FY 1404 numaralı Şehinşahname'nin Minyatürleri", Yüksek Lisans Tezi, T.C. Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı, Türk İslam Sanatları Bilim Dalı, Konya 2019, Sf. 83-84

- ÖZCAN Tahsin, Prof. Dr., “Hayatını Vakfeden Bir Saraylı Gülfem Hatun” makale, Vakıflar Dergisi, Vakıf Medeniyeti Yılı Özel Sayısı Sf. 94-98, 2007

- ÖZDEMİR Alperen, YİĞİT İlker, “Tarihi Ekonomik Coğrafya: XIX. Yüzyıl Üsküdar Kazası Kırsalında Mesleki İhtisaslaşma Örüntüleri” Erdem İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi

- ÖZEMRE Ahmet Yüksel, "Hasretini çektiğim Üsküdar", 2007

- ÖZGÜL İrfan, Harbiye Müzesi, ÇETİN Murat, Kadir Has Üniversitesi, "Üsküdar’ın Bir Osmanlı Kenti Olarak Şekillenmesinde Rum Mehmed Paşa Camiisi’nin Etkisi", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu IX, Bildiriler Cilt III, 11-12-13 Kasım 2016, Sf.367-390

- ÖZGÜLEŞ Muzaffer, "Gülnuş Emetullah Sultan’ın İmar Faaliyetleri", İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Mimarlık Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Eylül 2013

- ÖZKAYA Ahmet Sefa, Öğr.Gör. Milli Savunma Üniversitesi, "Üsküdar'da Bir Kadın Eseri Gülfem Hatun Camii: Tarihçe, Kritikler ve Mevcut Durum", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler III, 15-16-17 Ekim 2021, Sf. 161-193

- PAMUKCİYAN Kevork, "İstanbul Bir Dünya Kentidir" isimli arşiv derlemesi, İnşaat Mühendisleri Odası (İMO), web sitesi, https://www.imo.org.tr/Eklenti/1282,12138pdf.pdf?0&_tag1=D62EDE0D13FC8E8EB5C663026BDA03D0FF64AEFF

- PAMUKCİYAN Kevork, “Depremler, Osmanlı Dönemi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt: III, İstanbul 1994

- PARDOE Julia, "Les Beautés du Bosphore", George Virtue, Londra, George Virtue, 1838, Sf. 55

- PEDLEY Mary, University of Michigan, "Enlightenment Cartography at the Sublime Porte: François Kauffer and the Survey of Constantinople" (Babıali'de Aydınlanma Haritacılığı: François Kauffer ve Konstantinopolis Araştırması), İSAM İslam Araştırmaları Merkezi, The Journal of Ottoman Studies (Osmanlı Araştırmaları Dergisi), Thomas D. Goodrich Armağanı özel sayısı, I. Bölüm, Sayı: 39, 2012

- SALNAME, Chirket-i Hairié-Annuaire de la Société, contenant, un historique de l'entreprise et une monographie du Bosphore, élaboré par la Direction (Şirket-i Hayriye – Yönetim tarafından hazırlanan; işletmenin tarihçesini ve Boğaziçi üzerine bir incelemeyi içeren şirket yıllığı), 1914, Constantinople, Stage. Typo-Lithographique Ahmed İhsan & Cie, Stamboul
.
- SARIDİKMEN Gül, Dr. Öğr. Üyesi, Onsekiz Mart Üniversitesi, “Fausto Zonaro'nun Derviş Resimleri ve Üsküdar”, Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler Cilt I, 15-16-17 EKİM 2021

- ŞAHİNLER Orhan, "Denizcilik Bankası Üsküdar Vapur İskelesi", Arkitekt, S. 1965-03 (320), Sf. 101-104

- ŞEHSUVAROĞLU Halûk Yusuf, "Tarihten Sayfalar", Akşam Gazetesi

- SIÇRAYIK, Anılcan, "İstanbul'da Eski Eser Tahribi (1908-1938)" T.C. Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2019
.
- ŞİMŞEK Muradiye, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, SAATÇİ Suphi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, "Mimar Sinan’ın İstanbul’da İnşa Ettiği Medreselerin Sağlık İşleviyle Yeniden Kullanımlarının Tarihi Mekân Karakterine Etkilerinin Değerlendirilmesi", Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, bāb Mimarlık ve Tasarım Dergisi, Cilt 6, Sayı 2, Sf. 209-228, Temmuz 2025

- TANPINAR Ahmet Hamdi, "Huzur", Dergâh Yayınları, Sf. 179, Eylül 2023, İstanbul

- TOKAY Z. Hale, DAĞTAŞ Serap, "Üsküdar Meydanını Tanımlayan Öğeler, Bu Öğelerin Tarihsel Süreçteki Değişimi ve Meydana Etkileri", mimar●ist Üç Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl 10, Sayı 38, Sf.49-57, Kış 2010

- ULUÇAY M. Çağatay, "Haremden Mektuplar", Vakit Matbaası, 1956 İstanbul, Sf. 55-60

- YALÇIN ÇELİK, S. Dilek, "Eski Şiirin Rüzgarıyla'da Lale Devri ve Dönemin Ruhu", Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi 18, 1 (2011) Sf. 135-159

- YİVLİ, Oktay, "Yahya Kemal’in Şiirinde Mekân", Türk Dil Kurumu, Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, Cilt XCVII, Sayı 696, Sf. 680-694  Aralık 2009

- YOLAÇAN Sürgül, "Kamusal Mekân Düzenlemelerinin Kolektif Belleğe Etkisi: Üsküdar Meydanı Örneği", Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Şehir ve Bölge Planlama Anabilim Dalı, Ocak 2021

- YÜNGÜL Naci, "Üsküdar Üçüncü Sultan Ahmet Çeşmesi", T.C. İstanbul Belediyesi Sular İdaresi Müdürlüğü Yayınları, İstanbul Halk Basımevi, 1955

- WHELER George, (in company of Dr. Spon of Lyons), "A Journey into Greece", Book II, London 1682, Sf. 182-183.