14 Şubat 2014 Cuma

SUADİYE SAHİLİNDE “SABAH”TAN KALMA BİR GARİB YALI...

SABAH”LA PARLAYIP,
PEYAM-I SABAH” İLE SÖNEN,
BİR GAZETECİ;
   MİHRAN EFENDİ ve YALISI...
Fotoğraf, Dr. Müfit Ekdal’ın “Kapalı Hayat Kutusu - Kadıköy Konakları” kitabından

Yalının, 70’lerde çekilmiş olduğunu düşündüğüm bu siyah-beyaz fotoğrafı, o yıllarda henüz Bostancı sahil yolu inşaa edilmemiş olduğundan, büyük bir ihtimal ile denizden çekilmiştir.
1984-1989 yılları arasında Bedrettin Dalan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde deniz doldurularak yapılan sahil yolu nedeniyle yalının denizle bağlantısı kesilmiş, bir hayli içerde kalmıştı. Uzun süre sahil yolundan gelip geçenlerin bu terk edilmiş ve giderek yıpranmaya başlayan, yalıyı görmeleri mümkünken, 2000’li yıllara gelindiğinde deniz yönünde ve arkasındaki bahçesine inşaa edilen yüksek bloklar nedeniyle artık sahil yolundan ve denizden görülememekte, ancak Noter sokak içerisine girildiğinde, o da sadece yan ve arka cepheleri görülebilmektedir.

Bir zamanlar yazlık olarak kullanılan yalının sahibi olan, Osmanlı Ermenisi Mihran Efendi, 1850 yılında Kayseri’de Karabet Nakkaşyan’ın oğlu olarak dünyaya gelmiş ve çok küçük yaşta hayatını kazanmak üzere ailesinin yönlendirmesiyle paye-i taht’a gelmişti.



Mihran Efendi, 6 Mart 1868’de Tuna Valiliğinden İstanbul’a Şura-yı Devlet (Danıştay) reisliğine atanan Mithat Paşa tarafından Kasım 1868’de Sultanahmet mevkiinde, eski kılıçhane ile etrafındaki arsalar üzerine inşaa edilen ve 11 Aralık 1868’de Üsküdar Özbek Tekkesi şeyhi İbrahim Ethem Bey yönetiminde açılarak eğitime başlayan, Mekteb-i Sanayi’ye girerek Matbaacılık, Mürettiblik ve Yaldızcılık öğrenmişti.
1876 yılında Hristaki Zografos Efendi tarafından mimar Kleanthi Zanno’ya yaptırılan,
Hristaki Pasajı, Said Paşa Pasajı, Cite de Pera ya da en çok bilinen adıyla Çiçek Pasajı
Mihran Nakkaşyan Efendi, 27 yaşında büyük Beyoğlu yangını sırasında yanarak yok olan ünlü Naum Tiyatrosu’nun arazisi üzerine 1876’da inşaa edilen ve o günlerde Cite de Pera ya da Hristaki Pasajı diye anılan, günümüzün Çiçek Pasajı’nda Rum Papadopulo Efendi’nin mücellithanesinde basılan “Sabah” gazetesinde 1877’de önce dizgici, sonra da İdare Müdürü olarak çalışmaya başlamıştı.
Sabah Gazetesi 1912
Büyük satış hedefi güdülerek, küçük boyda çıkarılan ve normal gazeteler 40 paraya satılırken, onların dörtte biri fiyatına, 10 paraya satılan gazete, başlangıçta başyazarlığını yapan Şemseddin Sami’nin(1) geniş ansiklopedik bilgisi sayesinde büyük ilgi görmüş, ancak Şemsettin Sami’nin gazetenin sık sık sansürle başının derde girmesi ve patron ile anlaşamayarak ayrılmasıyla bu etkiyi bir süreliğine de olsa kaybetmişti.
“Sabah” Gazetesinin Cağaloğlu’ndaki Binası, daha sonra Tan Matbaası olmuş, daha sonraki yıllarda da Milliyet Gazetesi bu binada çıkmaya başlamıştı.

1882’de zor duruma düşen gazeteyi Papadopulo Efendi’den satın alan Mihran Efendi, önce Asmalımescit 5 numaradaki 3 katlı bir binaya, daha sonra da Cağaloğlu’na taşıdığı matbaada çıkarttığı Sabah” gazetesinin tirajını, 1891’de 12 bine ulaştırmış, onu İstanbul’un ve ülkenin en etkili gazeteleri arasına sokmayı başarmıştı. II. Abdülhamit’e övgüler ve dualarla destek olan, bu sayede Yıldız Sarayı’ndan destek gören ve tahsisat da alabilen, başyazarlığını Diran Kelekyan’ın(2) yaptığı “Sabah”, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte ılımlı bir yol izlemiş, katı İttihatçı karşıtı akıma katılmamış, I. Dünya Savaşı sırasında da önde gelen haber ve yorum gazetelerinden biri olma niteliğini korumuştu. Gazetenin bünyesine giren yazarlar arasında ünlü savaş muhabiri, gazeteci Ahmet Rasim de yer almıştı.
“Sabah” binasının Büyük Postane Caddesi köşesinden görünüşü, aynı binada Milliyet Gazetesi’nden sonra Yeni Gazete yer almış, 6 Ocak 1959 tarihinde Cağaloğlu’nda binanın arkasındaki bir handa patlayan dinamitler sonucunda büyük hasar almış ve yıktırılmıştı.


Mihran Efendi, takdirini kazandığı ve Babıâli’den geçerken matbaaya da uğrayıp kendisiyle sohbet eden Sultan II. Abdülhamit tarafından “ulâ* rütbesi ile de taltif edilmişti. Mihran Efendi ve rakibi “İkdam” (ilerleme) Gazetesi’nin sahibi Ahmet Cevdet Bey(3), II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 24 Temmuz 1908’de gazeteye gelerek provaları görmek isteyen sansür memurlarına, daha önce anlaştıkları gibi nüshaları göstermemişler, onlara rest çekerek, kovmuşlar ve böylelikle günümüzde hala kutlanan 24 Temmuz Gazeteciler Bayramı’nın doğmasına vesile olmuşlardı.



*U: Osmanlı Devleti’nde 1845 yılından itibaren kullanılmaya başlanmış olan, sahiplerine “efendi” ya da “bey” denilen ve bir üst rütbesi vezir olan, Sultan II. Abdülhamit döneminde yaygın olarak kullanımış “Bâlâ” rütbesinden bir küçük rütbe olan Ula rütbesi sahipleri, diğerlerinden farklı olarak ricalden (mevki sahibi kimse, devlet adamı) sayılır ve teşrifata (protokole) dahil bulunurlardı. Askeri rütbelerden “Ferik”liğe denk düşen Ulâ, “Ulâ Evveli” ve “Ulâ Sanisi” olmak üzere ikiye ayrılmıştı ve birincisi ricalden sayılarak teşrifata dâhil edildiği halde, ikincisi dâhil edilmemişti. Lakap olarak da “Saadetlü” tabiri kullanılırdı. Temmuz 1908 İnkılâbından sonra tüm bu rütbelerin kullanımına son verilmişti.
“Peyam-ı Sabah”- Sabahın Haberi
Mihran Efendi, I. Dünya savaşı sonrasında, 12 Ocak 1920’de, İttihat ve Terakki yönetimine karşı yıllarca sert bir muhalefet yürüten “Peyam” (Haber) gazetesinin sahibi Ali Kemal(4) ile ortaklık kurarak gazeteyi Peyam-ı Sabah” (Sabah’ın Haberi) adıyla çıkartmaya devam etmişti. Gazetenin yönetimini üstlenen ve başyazarlığını da yürüten Ali Kemal’in yönlendiriciliği ile gazete “Kuva-yı Milliye”ye karşı sert bir mücadele yürütmüş ve bu Kurtuluş Savaşı boyunca da çizgisini değiştirmemişti. Mihran Efendi, 9 Eylül’de Türk Ordularının İzmir’e girmesinin hemen ardından, 11 Eylül 1922’de Peyam’dan ayrılarak ertesi günden itibaren gazeteyi yeniden “Sabah” adıyla çıkarmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra 6 Kasım 1922 günü, Ankara Hükümeti tarafından İstanbul’da Tokatlıyan Oteli’nin berberinde tutuklanarak Ankara’ya götürülmek istenen Ali Kemal’in  İzmit’te linç edilerek öldürülmesini duyunca, korkuya kapılarak bir gün sonra, 7 Kasım 1922’de Sabah gazetesini kapatmıştı.




Cihan Kütüphanesi’nin de sahibi olan ve Türkiye’de ilk Türkçe Kur’an tercümesini basarak yayımlayan Mihran Efendi, İstanbul’da edinmiş olduğu çok sayıda mülkü, deniz ticareti yapmak üzere satın aldığı Sabah, Kayseri ve Konya isimli vapurları ve “Sabah” gazetesini satarak paraya çevirmişti. Bu arada Suadiye sahilindeki yalısını da satmıştı. Kaçarcasına Fransa’ya giderek, Nice şehrine yerleşen Mihran Efendi, 1944 yılında yine aynı şehirde, 94 yaşında vefat etmişti.




Nakkaşoğlu soyadını alan Mihran Efendi’nin Nice’e yerleşmesi, Fransa hükümetinin dikkatini çekmiş, Alpes-Maritimes valisi görüşmek üzere kendisini davet etmiş ve tercüman aracılığıyla; 

Bu zat Türkiye’de büyük bir gazete kurmuş bir şahsiyettir. İnkılâp dolayısıyla Fransa’da siyasî mülteci olarak bulunuyor. Türk hükumeti kendisiyle alâkasını kesmiştir. Haymatlos (vatansız) olduğu için seyahatlerinde, Nansen, pasaportu kullanmağa mecbur olmuştur. İçtimaî vaziyetini tanzim etmek üzere Fransa tâbiyetine geçmek arzu ederse, kendisine lâzım gelen her türlü kolaylık derhal yapılacaktır.
demiş,
Mihran Efendi düşünmeye bile gerek görmeden; 
Ben Kayseriliyim. Fakir denilecek kadar mütevazi bir ailedenim. Ailem, hayatımı kazanmak üzere İstanbul’a gitmekliğimi münasip gördüler, beni İstanbul’a gönderdiler. Cebimde bir silik mecidiye, ayağımda yarım pabuçla İstanbul’a geldim. Mithat Paşa’nın kurduğu Sanayi Mektebi’ne girdim. Okudum, orada mürettiplikle yaldızcılık öğrendim. Borç harç bir mürettiphane kurdum, kasaları ıslah ettim. Şemseddin Sami ile ‘Sabah’ı çıkardık. Çok şükür muvaffak olduk. Senelerce memleketime hizmet ettim. O memleket bana mevki verdi, balâ rütbesi verdi, nişan verdi, servet ve refah verdi. Ama onlar beni tâbiyetten çıkarmışlar… Ben çıkmadım ki. Bunlar her memlekette olabilir.
diyerek teklifi kabul etmemişti.(5)



Yalının baçesinde Noter sokak cephesinde bir de metal konstrüksiyonlu
camlı bir Limonluk yer almaktadır.




Yalının, balkon korkuluklarından, verandadaki sütünlarına, çatı saçak altlarındaki
konsollardan, pencere ve kapı pervazlarına kadar hemen her yerde
dönemin tarzına uygun Art Nouveau detaylar dikkat çekmektedir.

(1) Şemseddin Sami (Frashëri) (1 Haziran 1850 - 1 Temmuz 1904), Arnavut asıllı Osmanlı yazar, ansiklopedist ve sözlükçü. İlk Türkçe roman olan, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın (1872), ilk Türkçe ansiklopedi olan Kamus-ül Alam’ın (1889-98) ve modern anlamdaki ilk geniş kapsamlı Türkçe sözlük olan Kamus-ı Türki’nin (1901) yazarıdır. Ayrıca Kamus-ı Fransevi adlı Fransızca ve Kamus-ı Arabi adlı Arapça sözlükleri de kaleme almıştır. Ağabeyi Fraşereli Abdül Bey ile birlikte, Latin ve Yunan harflerini kullanan ilk Arnavut alfabesini geliştirmiş (1879) ve Arnavutça bir gramer kitabı yazmıştır (1886). Kardeşi Naim Fraşeri, Arnavut milli şiirinin kurucusu olarak kabul edilir. Galatasaray Spor Kulübü’nün kurucusu olan Ali Sami Yen’in babasıdır.

(2) Diran Kelekyan Efendi (1862 -1918), Kayseri doğumlu Ermeni asıllı Türk gazeteci ve yazarıdır. Öğrenimini İstanbul’da azınlık okullarında başlamış, Marsilya’da tamamlamıştır. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli gazetelerde yazar olarak çalışmış, Sultan II. Abdülhamit döneminin son yıllarında Londra’ya kaçarak bazı İngiliz gazetelerine yazılar yazmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra İstanbul'a dönmüş ve Sabah gazetesinde çalışmaya başlamış, yazılarını daha çok “D.K.”, “İ. Nadir”, “Bedri Kâmil” imzalarıyla yayımlamış, gazetelerde birçok hikâyesi çıkmış, iki romanı da tefrika edilmiştir. Asıl ününü “Diran Kelekyan Lügati” adıyla anılan Türkçe-Fransızca sözlüğü ile yapmıştır.

1800’lerin sonunda İstanbul’da doğan oğlu Gregor Kelekyan, Paris’te Caz müziği ile tanışmış, kurduğu caz topluluklarıyla Avrupa ve Amerika’da konserler vermiştir. Türkiye’de Cazın Öyküsünü başlatanlardan biri ve Louis Armstrong’un yakın dostu olan Gregor Kelekyan, 1936 yılında Türkiye’ye dönmüş, İstanbul’da Gregor caz Topluluğu’nu kurmuş 1971 yılında vefat etmişti. 

(3) Ahmet Cevdet Oran (1862 - 1935), Türk yayıncı, yazar ve gazeteci. Osmanlı Devleti’nin ilk yayıncılarından birisi olarak 1894’ten itibaren İkdam Gazetesini yayınladığından “İkdamcı” diye anılır. Gazetenin kurucusu ve başyazarıdır. Türkçülük akımının basın alanındaki ilk temsilcilerinden birisidir. Rotatif baskı (dairesel klişe ile yapılan) tekniğini de ilk defa basında deneyen kişidir. 1862’de İstanbul’un Aksaray semtinde doğmuştur. Babası, Gerede Çoğullu Köyü’nden İstanbul’a göçmüş bir tütün tüccarı olan Hacı Ahmet Efendidir. Kaptanpaşa Rüştiyesi’nin ardından Mekteb-i Hukuk ve Mekteb-i Mülkiye’yi tamamlamış, özel öğretmenlerden Arapça, Fransızca, Almanca, Rumca öğrenmiştir. Gazetecilik hayatına 1883’te Tercüman-ı Hakikat’te başlamış, resmi gazete niteliğindeki Takvim-i Vakayi’de devam etmiştir. Bir süre Reji ve Osmanlı Bankası’nda ve Hariciye Nezaretinde çalıştıktan sonra gazeteciliğe dönmüş, Sabah, tarik, Saadet gazetelerinde başyazarlık yapmıştır.Temmuz 1894’te İkdam Gazetesi’ni yayınlamaya başlamış, “Osmanlı” adını eksik bulduğundan çıkardığı gazeteyi “Siyasi Türk Gazetesi” olarak nitelemiştir. Gazetesi yoluyla dilde sadeleşme akımını ve Türkçülük akımını savunmuş, İkdam Kütüphanesi adıyla birçok kitap basmıştır. 1908 yılında, İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra gazetesinin yazar kadrosunu genişletmiş, teknik imkânlarını geliştirmiş, İttihat ve Terakki yönetimine karşı bir tutum alan gazetenin tirajını 40 bine kadar yükseltmişti. Ahmet Cevdet, 31 Mart Olayı’ndan sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalmış, 1923’e kadar Fransa ve İsviçre’de yaşamıştır. İkdam Gazetesi mütarake yıllarında Yakup Kadri Bey (Karaosmanoğlu) yönetiminde yayımlanmıştı. Ahmet Cevdet, 1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’ye dönmüş, sağlık sorunları yüzünden gazetenin yönetimini Mecdi Sadrettin’e bırakmış, 1935 yılında Ankara’da toplanan Matbuat kongresinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiş ve İstanbul’da, Eyüpsultan Mezarlığı’na defnedilmişti.

(4) Ali Kemal (1867 - 1922), II. Meşrutiyet ve Mütareke dönemlerinde İttihat ve terakki karşıtı görüşleriyle tanınmış yazar, gazeteci ve siyaset adamıdır. Damat Ferit Hükümeti’nde kısa bir süre Maarif ve Dahiliye nazırlığı yapmış, bu sırada Milli Mücadele aleyhine sert tutumlar göstermiştir. Yazılarında acımasız eleştirilerini İttihat ve Terakki’nin devamı olarak gördüğü Anadolu hareketine yöneltmiş, ancak Büyük Taarruz’un başarılı olup, İzmir'’in kurtulmasından sonra 10 Eylül 1922’de “Gayelerimiz Bir İdi ve Birdir” başlıklı bir yazı yazarak yanıldığını söylemişse de, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından Ankara hükümeti, İstanbul polisinden Ali Kemal'in tutuklanıp yargılanmak üzere Ankara'ya gönderilmesini istemiştir. 4 Kasım 1922 günü, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu birkaç kişi Ali Kemal'i Tokatlıyan Oteli’nde gittiği berber dükkânından kaçırarak İstiklal Mahkemesi’ne çıkarılmak üzere Ankara’ya götüreceklerini birdirmişler ve İzmit Bölge komutanı Sakallı Nurettin Paşa’ya teslim etmişlerdi. Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dışarı çıkarken 6 Kasım 1922’de kumandanlık karargahı önünde bekleyen “genç subaylar” tarafından linç edilmiş, kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak öldürülmüş, çıplak vücudu ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda dolaştırılmıştı. Cesedi, Lozan Kongeransı’na gitmek üzere trenle İzmit’ten geçecek olan İsmet İnönü tarafından görülsün diye İstasyonda kurulan bir sehpaya asılmış, ancak bunu görüp çok sinirlenen İsmet İnönü’nün emriyle apar topar kaldırılarak İzmit’te belirsiz bir yere defnedilmişti. Herhangi bir işaret olmadığı için zamanla ortadan kaybolan mezarının yeri 1950’lerde tesbit edilmişti.

Ali Kemal’in ikinci eşinden olan oğlu Zeki Kuneralp (1914-1998), aile sınır dışı edilince İsviçre’de Hukuk eğitimi almış, İsmet İnönü’nün özel gayretleriyle ve izni ile Türkiye’ye dönebilmiş ve Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başlamıştı. Bükreş, Prag ve Nato Türkiye Daimi Temsilciliklerinde çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1956-57 yıllarında Paris, 1960-64 yılları arasında Bern, 1964-1966 ve 1969-72 yılları arasında Londra, 1972-79 yılları arasında Madrid Büyükelçiliklerinde bulunmuş, 1978 yılında eşi Necla Kuneralp, bacanağı diplomat Beşir Balcıoğlu ve onun eşi ile şöförleri Antonio Torres Madrid’de ASALA’nın 3 üyesinin açtığı yaylım ateşi sonucu hayatlarını kaybetmişti. Zeki Kuneralp 1979 yılında yaş haddinden emekli olmuş, 1998 yılında da vefat etmişti.

Ayrıca, Ali Kemal’in ilk eşi olan İngiliz hanımından olan öz torununun oğlu Boris Johnson İngiliz Muhafazakar Parti Parlementeri olmuş, 1 Mayıs 2008 tarihinde Muhafazakar Parti adayı olarak Londra Belediye Başkanlığı seçimini kazanmış ve Belediye Başkanı olmuştu.


Kaynaklar:

(5)Hoşgörü Toplumunda Ermeniler” ERCİYES ÜNİVERSİTESİ YAYINI-153,
Cilt III, Ocak 2007, Sayfa 300

“Kapalı Hayat Kutusu-KADIKÖY KONAKLARI”, Dr. Müfid Ekdal, YKY, 2004, İstanbul


6 yorum:

Adsız dedi ki...

Harikasınız, yaşayın, ne güzel çalışıyor, paylaşıyorsunuz...

Not:
Bu yazıda

Ali Kemal’in İzmit’te linç edilerek
değil
linç ettirilerek
demek doğru olacaktır

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Teşekkür ederim, iltifatınız için.
Notnuza gelince, dediğiniz gibi o genç subaylar birileri tarafından azmettirilmiş ve lince teşvik edilmişlerdir büyük bir ihtimalle. Ancak cümlem: “Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dışarı çıkarken 6 Kasım 1922’de kumandanlık karargahı önünde bekleyen “genç subaylar” tarafından linç edilmiş, kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak öldürülmüş, çıplak vücudu ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda dolaştırılmıştı.” şeklindedir. Kaynaklarda bu şekilde karşılaştım, eğer dediğiniz gibi, linç ettirmeye yönlendirenlerden bahsedilmiş olsaydı o şekilde aktarırdım. Olayı yaşamamış, görmemiş biri olarak hak verirsiniz ki böyle bir konuda yorum yapmak istemem. Saygılar.

Adsız dedi ki...

harika bir blog..cok tesekkur ederim..devam edin lutfen..

Adsız dedi ki...

harika bir blog..cok tesekkur ederim..devam edin lutfen..

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Ben teşekkür ederim, ilginiz ve teşvikiniz için, çalışıyorum, malzeme toplamaya çalışıyorum başladığım tamamlamak üzere olduğum benzeri konularım var bittikçe yayınlayacağım. Saygılar.

Adsız dedi ki...

Bu yalının restorasyonunda calısmıstım. bir mimar ablamla beraber ikimiz ölçülerini alıp tek tek tüm detaylarını çıkarmıştık. Keşke içinede girebilseymişsiniz. Merdivenlerini, üst kattaki taht benzeri koltuğu, Tavan işlemelerini ve en önemlisi arka çepheye bakan yuvarlak pencereden içeriye süzülen gün ışığını asla unutmam. Ellerinize sağlık.