Sayfalar

Ahmet Cevdet Oran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Cevdet Oran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Şubat 2014 Cuma

SUADİYE SAHİLİNDE “SABAH”TAN KALMA BİR GARİB YALI...

SABAH”LA PARLAYIP,
PEYAM-I SABAH” İLE SÖNEN,
BİR GAZETECİ;
   MİHRAN EFENDİ ve YALISI...
Fotoğraf, Dr. Müfit Ekdal’ın “Kapalı Hayat Kutusu - Kadıköy Konakları” kitabından

Yalının, 70’lerde çekilmiş olduğunu düşündüğüm bu siyah-beyaz fotoğrafı, o yıllarda henüz Bostancı sahil yolu inşaa edilmemiş olduğundan, büyük bir ihtimal ile denizden çekilmiştir.
1984-1989 yılları arasında Bedrettin Dalan’ın İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde deniz doldurularak yapılan sahil yolu nedeniyle yalının denizle bağlantısı kesilmiş, bir hayli içerde kalmıştı. Uzun süre sahil yolundan gelip geçenlerin bu terk edilmiş ve giderek yıpranmaya başlayan, yalıyı görmeleri mümkünken, 2000’li yıllara gelindiğinde deniz yönünde ve arkasındaki bahçesine inşaa edilen yüksek bloklar nedeniyle artık sahil yolundan ve denizden görülememekte, ancak Noter sokak içerisine girildiğinde, o da sadece yan ve arka cepheleri görülebilmektedir.

Bir zamanlar yazlık olarak kullanılan yalının sahibi olan, Osmanlı Ermenisi Mihran Efendi, 1850 yılında Kayseri’de Karabet Nakkaşyan’ın oğlu olarak dünyaya gelmiş ve çok küçük yaşta hayatını kazanmak üzere ailesinin yönlendirmesiyle paye-i taht’a gelmişti.



Mihran Efendi, 6 Mart 1868’de Tuna Valiliğinden İstanbul’a Şura-yı Devlet (Danıştay) reisliğine atanan Mithat Paşa tarafından Kasım 1868’de Sultanahmet mevkiinde, eski kılıçhane ile etrafındaki arsalar üzerine inşaa edilen ve 11 Aralık 1868’de Üsküdar Özbek Tekkesi şeyhi İbrahim Ethem Bey yönetiminde açılarak eğitime başlayan, Mekteb-i Sanayi’ye girerek Matbaacılık, Mürettiblik ve Yaldızcılık öğrenmişti.
1876 yılında Hristaki Zografos Efendi tarafından mimar Kleanthi Zanno’ya yaptırılan,
Hristaki Pasajı, Said Paşa Pasajı, Cite de Pera ya da en çok bilinen adıyla Çiçek Pasajı
Mihran Nakkaşyan Efendi, 27 yaşında büyük Beyoğlu yangını sırasında yanarak yok olan ünlü Naum Tiyatrosu’nun arazisi üzerine 1876’da inşaa edilen ve o günlerde Cite de Pera ya da Hristaki Pasajı diye anılan, günümüzün Çiçek Pasajı’nda Rum Papadopulo Efendi’nin mücellithanesinde basılan “Sabah” gazetesinde 1877’de önce dizgici, sonra da İdare Müdürü olarak çalışmaya başlamıştı.
Sabah Gazetesi 1912
Büyük satış hedefi güdülerek, küçük boyda çıkarılan ve normal gazeteler 40 paraya satılırken, onların dörtte biri fiyatına, 10 paraya satılan gazete, başlangıçta başyazarlığını yapan Şemseddin Sami’nin(1) geniş ansiklopedik bilgisi sayesinde büyük ilgi görmüş, ancak Şemsettin Sami’nin gazetenin sık sık sansürle başının derde girmesi ve patron ile anlaşamayarak ayrılmasıyla bu etkiyi bir süreliğine de olsa kaybetmişti.
“Sabah” Gazetesinin Cağaloğlu’ndaki Binası, daha sonra Tan Matbaası olmuş, daha sonraki yıllarda da Milliyet Gazetesi bu binada çıkmaya başlamıştı.

























1882’de zor duruma düşen gazeteyi Papadopulo Efendi’den satın alan Mihran Efendi, önce Asmalımescit 5 numaradaki 3 katlı bir binaya, daha sonra da Cağaloğlu’na taşıdığı matbaada çıkarttığı Sabah” gazetesinin tirajını, 1891’de 12 bine ulaştırmış, onu İstanbul’un ve ülkenin en etkili gazeteleri arasına sokmayı başarmıştı. II. Abdülhamit’e övgüler ve dualarla destek olan, bu sayede Yıldız Sarayı’ndan destek gören ve tahsisat da alabilen, başyazarlığını Diran Kelekyan’ın(2) yaptığı “Sabah”, II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte ılımlı bir yol izlemiş, katı İttihatçı karşıtı akıma katılmamış, I. Dünya Savaşı sırasında da önde gelen haber ve yorum gazetelerinden biri olma niteliğini korumuştu. Gazetenin bünyesine giren yazarlar arasında ünlü savaş muhabiri, gazeteci Ahmet Rasim de yer almıştı.
“Sabah” binasının Büyük Postane Caddesi köşesinden görünüşü, aynı binada Milliyet Gazetesi’nden sonra Yeni Gazete yer almış, 6 Ocak 1959 tarihinde Cağaloğlu’nda binanın arkasındaki bir handa patlayan dinamitler sonucunda büyük hasar almış ve yıktırılmıştı.


Mihran Efendi, takdirini kazandığı ve Babıâli’den geçerken matbaaya da uğrayıp kendisiyle sohbet eden Sultan II. Abdülhamit tarafından “ulâ* rütbesi ile de taltif edilmişti. Mihran Efendi ve rakibi “İkdam” (ilerleme) Gazetesi’nin sahibi Ahmet Cevdet Bey(3), II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 24 Temmuz 1908’de gazeteye gelerek provaları görmek isteyen sansür memurlarına, daha önce anlaştıkları gibi nüshaları göstermemişler, onlara rest çekerek, kovmuşlar ve böylelikle günümüzde hala kutlanan 24 Temmuz Gazeteciler Bayramı’nın doğmasına vesile olmuşlardı.



*U: Osmanlı Devleti’nde 1845 yılından itibaren kullanılmaya başlanmış olan, sahiplerine “efendi” ya da “bey” denilen ve bir üst rütbesi vezir olan, Sultan II. Abdülhamit döneminde yaygın olarak kullanımış “Bâlâ” rütbesinden bir küçük rütbe olan Ula rütbesi sahipleri, diğerlerinden farklı olarak ricalden (mevki sahibi kimse, devlet adamı) sayılır ve teşrifata (protokole) dahil bulunurlardı. Askeri rütbelerden “Ferik”liğe denk düşen Ulâ, “Ulâ Evveli” ve “Ulâ Sanisi” olmak üzere ikiye ayrılmıştı ve birincisi ricalden sayılarak teşrifata dâhil edildiği halde, ikincisi dâhil edilmemişti. Lakap olarak da “Saadetlü” tabiri kullanılırdı. Temmuz 1908 İnkılâbından sonra tüm bu rütbelerin kullanımına son verilmişti.
“Peyam-ı Sabah”- Sabahın Haberi
Mihran Efendi, I. Dünya savaşı sonrasında, 12 Ocak 1920’de, İttihat ve Terakki yönetimine karşı yıllarca sert bir muhalefet yürüten “Peyam” (Haber) gazetesinin sahibi Ali Kemal(4) ile ortaklık kurarak gazeteyi Peyam-ı Sabah” (Sabah’ın Haberi) adıyla çıkartmaya devam etmişti. Gazetenin yönetimini üstlenen ve başyazarlığını da yürüten Ali Kemal’in yönlendiriciliği ile gazete “Kuva-yı Milliye”ye karşı sert bir mücadele yürütmüş ve bu Kurtuluş Savaşı boyunca da çizgisini değiştirmemişti. Mihran Efendi, 9 Eylül’de Türk Ordularının İzmir’e girmesinin hemen ardından, 11 Eylül 1922’de Peyam’dan ayrılarak ertesi günden itibaren gazeteyi yeniden “Sabah” adıyla çıkarmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra 6 Kasım 1922 günü, Ankara Hükümeti tarafından İstanbul’da Tokatlıyan Oteli’nin berberinde tutuklanarak Ankara’ya götürülmek istenen Ali Kemal’in  İzmit’te linç edilerek öldürülmesini duyunca, korkuya kapılarak bir gün sonra, 7 Kasım 1922’de Sabah gazetesini kapatmıştı.




Cihan Kütüphanesi’nin de sahibi olan ve Türkiye’de ilk Türkçe Kur’an tercümesini basarak yayımlayan Mihran Efendi, İstanbul’da edinmiş olduğu çok sayıda mülkü, deniz ticareti yapmak üzere satın aldığı Sabah, Kayseri ve Konya isimli vapurları ve “Sabah” gazetesini satarak paraya çevirmişti. Bu arada Suadiye sahilindeki yalısını da satmıştı. Kaçarcasına Fransa’ya giderek, Nice şehrine yerleşen Mihran Efendi, 1944 yılında yine aynı şehirde, 94 yaşında vefat etmişti.




Nakkaşoğlu soyadını alan Mihran Efendi’nin Nice’e yerleşmesi, Fransa hükümetinin dikkatini çekmiş, Alpes-Maritimes valisi görüşmek üzere kendisini davet etmiş ve tercüman aracılığıyla; 

Bu zat Türkiye’de büyük bir gazete kurmuş bir şahsiyettir. İnkılâp dolayısıyla Fransa’da siyasî mülteci olarak bulunuyor. Türk hükumeti kendisiyle alâkasını kesmiştir. Haymatlos (vatansız) olduğu için seyahatlerinde, Nansen, pasaportu kullanmağa mecbur olmuştur. İçtimaî vaziyetini tanzim etmek üzere Fransa tâbiyetine geçmek arzu ederse, kendisine lâzım gelen her türlü kolaylık derhal yapılacaktır.
demiş,
Mihran Efendi düşünmeye bile gerek görmeden; 
Ben Kayseriliyim. Fakir denilecek kadar mütevazi bir ailedenim. Ailem, hayatımı kazanmak üzere İstanbul’a gitmekliğimi münasip gördüler, beni İstanbul’a gönderdiler. Cebimde bir silik mecidiye, ayağımda yarım pabuçla İstanbul’a geldim. Mithat Paşa’nın kurduğu Sanayi Mektebi’ne girdim. Okudum, orada mürettiplikle yaldızcılık öğrendim. Borç harç bir mürettiphane kurdum, kasaları ıslah ettim. Şemseddin Sami ile ‘Sabah’ı çıkardık. Çok şükür muvaffak olduk. Senelerce memleketime hizmet ettim. O memleket bana mevki verdi, balâ rütbesi verdi, nişan verdi, servet ve refah verdi. Ama onlar beni tâbiyetten çıkarmışlar… Ben çıkmadım ki. Bunlar her memlekette olabilir.
diyerek teklifi kabul etmemişti.(5)



Yalının baçesinde Noter sokak cephesinde bir de metal konstrüksiyonlu
camlı bir Limonluk yer almaktadır.




Yalının, balkon korkuluklarından, verandadaki sütünlarına, çatı saçak altlarındaki
konsollardan, pencere ve kapı pervazlarına kadar hemen her yerde
dönemin tarzına uygun Art Nouveau detaylar dikkat çekmektedir.

(1) Şemseddin Sami (Frashëri) (1 Haziran 1850 - 1 Temmuz 1904), Arnavut asıllı Osmanlı yazar, ansiklopedist ve sözlükçü. İlk Türkçe roman olan, Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın (1872), ilk Türkçe ansiklopedi olan Kamus-ül Alam’ın (1889-98) ve modern anlamdaki ilk geniş kapsamlı Türkçe sözlük olan Kamus-ı Türki’nin (1901) yazarıdır. Ayrıca Kamus-ı Fransevi adlı Fransızca ve Kamus-ı Arabi adlı Arapça sözlükleri de kaleme almıştır. Ağabeyi Fraşereli Abdül Bey ile birlikte, Latin ve Yunan harflerini kullanan ilk Arnavut alfabesini geliştirmiş (1879) ve Arnavutça bir gramer kitabı yazmıştır (1886). Kardeşi Naim Fraşeri, Arnavut milli şiirinin kurucusu olarak kabul edilir. Galatasaray Spor Kulübü’nün kurucusu olan Ali Sami Yen’in babasıdır.

(2) Diran Kelekyan Efendi (1862 -1918), Kayseri doğumlu Ermeni asıllı Türk gazeteci ve yazarıdır. Öğrenimini İstanbul’da azınlık okullarında başlamış, Marsilya’da tamamlamıştır. Türkiye’ye döndükten sonra çeşitli gazetelerde yazar olarak çalışmış, Sultan II. Abdülhamit döneminin son yıllarında Londra’ya kaçarak bazı İngiliz gazetelerine yazılar yazmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra İstanbul'a dönmüş ve Sabah gazetesinde çalışmaya başlamış, yazılarını daha çok “D.K.”, “İ. Nadir”, “Bedri Kâmil” imzalarıyla yayımlamış, gazetelerde birçok hikâyesi çıkmış, iki romanı da tefrika edilmiştir. Asıl ününü “Diran Kelekyan Lügati” adıyla anılan Türkçe-Fransızca sözlüğü ile yapmıştır.

1800’lerin sonunda İstanbul’da doğan oğlu Gregor Kelekyan, Paris’te Caz müziği ile tanışmış, kurduğu caz topluluklarıyla Avrupa ve Amerika’da konserler vermiştir. Türkiye’de Cazın Öyküsünü başlatanlardan biri ve Louis Armstrong’un yakın dostu olan Gregor Kelekyan, 1936 yılında Türkiye’ye dönmüş, İstanbul’da Gregor caz Topluluğu’nu kurmuş 1971 yılında vefat etmişti. 

(3) Ahmet Cevdet Oran (1862 - 1935), Türk yayıncı, yazar ve gazeteci. Osmanlı Devleti’nin ilk yayıncılarından birisi olarak 1894’ten itibaren İkdam Gazetesini yayınladığından “İkdamcı” diye anılır. Gazetenin kurucusu ve başyazarıdır. Türkçülük akımının basın alanındaki ilk temsilcilerinden birisidir. Rotatif baskı (dairesel klişe ile yapılan) tekniğini de ilk defa basında deneyen kişidir. 1862’de İstanbul’un Aksaray semtinde doğmuştur. Babası, Gerede Çoğullu Köyü’nden İstanbul’a göçmüş bir tütün tüccarı olan Hacı Ahmet Efendidir. Kaptanpaşa Rüştiyesi’nin ardından Mekteb-i Hukuk ve Mekteb-i Mülkiye’yi tamamlamış, özel öğretmenlerden Arapça, Fransızca, Almanca, Rumca öğrenmiştir. Gazetecilik hayatına 1883’te Tercüman-ı Hakikat’te başlamış, resmi gazete niteliğindeki Takvim-i Vakayi’de devam etmiştir. Bir süre Reji ve Osmanlı Bankası’nda ve Hariciye Nezaretinde çalıştıktan sonra gazeteciliğe dönmüş, Sabah, tarik, Saadet gazetelerinde başyazarlık yapmıştır.Temmuz 1894’te İkdam Gazetesi’ni yayınlamaya başlamış, “Osmanlı” adını eksik bulduğundan çıkardığı gazeteyi “Siyasi Türk Gazetesi” olarak nitelemiştir. Gazetesi yoluyla dilde sadeleşme akımını ve Türkçülük akımını savunmuş, İkdam Kütüphanesi adıyla birçok kitap basmıştır. 1908 yılında, İkinci Meşrutiyet'in ilânından sonra gazetesinin yazar kadrosunu genişletmiş, teknik imkânlarını geliştirmiş, İttihat ve Terakki yönetimine karşı bir tutum alan gazetenin tirajını 40 bine kadar yükseltmişti. Ahmet Cevdet, 31 Mart Olayı’ndan sonra ülkeyi terk etmek zorunda kalmış, 1923’e kadar Fransa ve İsviçre’de yaşamıştır. İkdam Gazetesi mütarake yıllarında Yakup Kadri Bey (Karaosmanoğlu) yönetiminde yayımlanmıştı. Ahmet Cevdet, 1923’te Cumhuriyet’in ilanından sonra Türkiye’ye dönmüş, sağlık sorunları yüzünden gazetenin yönetimini Mecdi Sadrettin’e bırakmış, 1935 yılında Ankara’da toplanan Matbuat kongresinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiş ve İstanbul’da, Eyüpsultan Mezarlığı’na defnedilmişti.

(4) Ali Kemal (1867 - 1922), II. Meşrutiyet ve Mütareke dönemlerinde İttihat ve terakki karşıtı görüşleriyle tanınmış yazar, gazeteci ve siyaset adamıdır. Damat Ferit Hükümeti’nde kısa bir süre Maarif ve Dahiliye nazırlığı yapmış, bu sırada Milli Mücadele aleyhine sert tutumlar göstermiştir. Yazılarında acımasız eleştirilerini İttihat ve Terakki’nin devamı olarak gördüğü Anadolu hareketine yöneltmiş, ancak Büyük Taarruz’un başarılı olup, İzmir'’in kurtulmasından sonra 10 Eylül 1922’de “Gayelerimiz Bir İdi ve Birdir” başlıklı bir yazı yazarak yanıldığını söylemişse de, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından Ankara hükümeti, İstanbul polisinden Ali Kemal'in tutuklanıp yargılanmak üzere Ankara'ya gönderilmesini istemiştir. 4 Kasım 1922 günü, Teşkilat-ı Mahsusa mensubu birkaç kişi Ali Kemal'i Tokatlıyan Oteli’nde gittiği berber dükkânından kaçırarak İstiklal Mahkemesi’ne çıkarılmak üzere Ankara’ya götüreceklerini birdirmişler ve İzmit Bölge komutanı Sakallı Nurettin Paşa’ya teslim etmişlerdi. Nurettin Paşa ile görüştükten sonra dışarı çıkarken 6 Kasım 1922’de kumandanlık karargahı önünde bekleyen “genç subaylar” tarafından linç edilmiş, kafası çekiçlerle ve taşlarla kırılarak öldürülmüş, çıplak vücudu ayaklarına ip bağlanarak sokaklarda dolaştırılmıştı. Cesedi, Lozan Kongeransı’na gitmek üzere trenle İzmit’ten geçecek olan İsmet İnönü tarafından görülsün diye İstasyonda kurulan bir sehpaya asılmış, ancak bunu görüp çok sinirlenen İsmet İnönü’nün emriyle apar topar kaldırılarak İzmit’te belirsiz bir yere defnedilmişti. Herhangi bir işaret olmadığı için zamanla ortadan kaybolan mezarının yeri 1950’lerde tesbit edilmişti.

Ali Kemal’in ikinci eşinden olan oğlu Zeki Kuneralp (1914-1998), aile sınır dışı edilince İsviçre’de Hukuk eğitimi almış, İsmet İnönü’nün özel gayretleriyle ve izni ile Türkiye’ye dönebilmiş ve Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya başlamıştı. Bükreş, Prag ve Nato Türkiye Daimi Temsilciliklerinde çeşitli görevlerde bulunduktan sonra 1956-57 yıllarında Paris, 1960-64 yılları arasında Bern, 1964-1966 ve 1969-72 yılları arasında Londra, 1972-79 yılları arasında Madrid Büyükelçiliklerinde bulunmuş, 1978 yılında eşi Necla Kuneralp, bacanağı diplomat Beşir Balcıoğlu ve onun eşi ile şöförleri Antonio Torres Madrid’de ASALA’nın 3 üyesinin açtığı yaylım ateşi sonucu hayatlarını kaybetmişti. Zeki Kuneralp 1979 yılında yaş haddinden emekli olmuş, 1998 yılında da vefat etmişti.

Ayrıca, Ali Kemal’in ilk eşi olan İngiliz hanımından olan öz torununun oğlu Boris Johnson İngiliz Muhafazakar Parti Parlementeri olmuş, 1 Mayıs 2008 tarihinde Muhafazakar Parti adayı olarak Londra Belediye Başkanlığı seçimini kazanmış ve Belediye Başkanı olmuştu.


Kaynaklar:

(5)Hoşgörü Toplumunda Ermeniler” ERCİYES ÜNİVERSİTESİ YAYINI-153,
Cilt III, Ocak 2007, Sayfa 300

“Kapalı Hayat Kutusu-KADIKÖY KONAKLARI”, Dr. Müfid Ekdal, YKY, 2004, İstanbul


8 Aralık 2013 Pazar

90 YIL ÖNCE BUGÜN, III. AĞA HAN’IN BAŞBAKAN İSMET İNÖNÜ’YE GÖNDERDİĞİ MEKTUBU YAYINLAYAN GAZETECİLER TUTUKLANMIŞTI.

TARİHTEN BUGÜNE DÜŞEN NOTLAR:
9 ARALIK 1923;

90 YIL ÖNCE BUGÜN,


III. AĞA HAN*IN BAŞBAKAN İSMET İNÖNÜ’YE GÖNDERDİĞİ MEKTUBU YAYINLAYAN GAZETECİLER TUTUKLANMIŞTI.
Son Osmanlı Padişahı VI. Mehmet Vahdettin 
VI. Mehmet Vahdettin Sarayı terkederken.


Türkiye Büyük Millet Meclisi 1 Kasım 1922’de kabul ettiği “Osmanlı İmparatorluğu’nun münkariz (batmış, çökmüş, tükenmiş) olduğuna dair” 308 numaralı kararname ile Saltanat’ı kaldırmıştı. Son Padişah VI.Mehmet Vahdettin Osmanlı’nın sonu olduğunu anlamış, tahttan çekilmiş, Osmanlı Devleti’ni feshetmiş, aynı gün Boğaziçi’nde demirli bulunan İngiliz zırhlısı Malaya’ya sığınmış ve İstanbul’dan ayrılarak Malta’ya gitmişti.

Vahdettin Malta Adası’na çıkarken.


Ertesi gün, 18 Kasım 1922’de TBMM’nin çoğunluk oyları ile Şehzade Abdülmecid Efendi Halife seçilmiş, eski rejim yanlılarının tek umudu haline gelmişti. Bundan güç alan halife imzasını “Halife-i Müslimin” ve “Hadim-ül Haremeyn** olarak atması kararlaştırılmışken, “Halife Abdülmecid bin Abdülaziz Han” olarak atarak ileride hanlık iddiasında bulunabileceğinin işaretlerini vermişti.

**Hadim-ül Haremeyn: Mekke ve Medine’nin hizmetçisi anlamına gelir. Yavuz Sultan Selim’in, Mısır’ı fethetmesiyle hilâfet 1516 yılında Abbasilerden Osmanlılara geçmişti. Yavuz Sultan Selim, Şam’daki Ümeyye Camii’nde (Emevi Camisi) cuma namazına geldiğinde, Şam valisinin onun namaz kılacağı yere yeşil atlastan bir seccade sererek cemaattan ayrı olarak ona özel bir yer ayırdığını görünce hiddetlenmiş: “Burası ibadet yeridir, padişah sarayı değildir”, demiş ve atlas seccadelerin kaldırılmasını emrederek cemaatle birlikte namaz kılmaya başlamıştı.



Sıra Cuma hutbesine geldiğinde imam hutbeyi okumaya başlamış, hutbenin mukaddimesinde halifelerin isimlerini zikrederken Yavuz Sultan Selim’i kastederek: “Hakim-ül harameynişşeri feyn” (Mekke ve Medine’nin hükümdarı) demişti. Bu sözleri duyan Yavuz Sultan Selim oturduğu yerden ayağa fırlayarak: “İmam efendi!.. Okuduğunuz hutbedeki ‘Hakimülharameyn’ lâfzını, ‘Hadim-ül harameyn’ olarak değiştirin, zira ben, ‘Hakim-ül Harameyn’ değil; olsa olsa, o mübarek beldelerin hizmetçisi olabilirim” demişti.

Halife Abdülmecid Efendi (1 Haziran 1868 - 23 Ağustos 1944)

Ayrıca, İslam alemi için hazırladığı beyannamenin altına da İstanbul yerine “Dar-ül Hilafe” (Halifeliğin Kapısı) yazarak ve Cuma selamlığına Fatih Sultan Mehmet’in kıyafetiyle ve başında sarığıyla katılmak istemiş ve İslam Dünyasının siyasi önderi gibi davranmaya başlamıştı.


Abdülmecid Efendi’nin hayatı ile ilgili olarak,

“Yıllar sonra, ‘çalınca açılan O kapı’nın ardı...(I)”

başlıklı yazımı okumak için;  

linkine,

Abdülmecid Efendi’nin Bağlarbaşı’ndaki Köşkü ile ilgili,

“Yıllar sonra, ‘çalınca açılan O kapı’nın ardı...(II)”

başlıklı yazımı  okumak için;  

https://lcivelekoglu.blogspot.com/2019/03/yllar-sonra-calnca-aclan-o-kapnn-ardii.html
linkine tıklayabilirsiniz.
Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurucusu, başkanı ve hamisi olan
Ressam Şehzade Abdülmecid Efendi







Mısır Hıdivi İsmail Paşa tarafından 1870 tarihlerinde oğlu Tevfik Paşa için Fransız asıllı Levanten mimar Alexandre Vallaury’ye yaptırılmış olan Büyük Çamlıca’daki bu Köşk, 1885’te Sultan Abdülhamit tarafından Veliaht Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi için 80.000 altın liraya satın alınmış, Veliaht Şehzade Yusuf İzzettin Efendi’nin genç yaşta vefatı üzerine de 1895 tarihinde Sultan Abdülaziz’in oğlu Şehzade Abdülmecit Efendi’ye ihsan olunmuştu.


Şehzade Abdülmecit Efendi Köşkün Kütüphanesinde,
arka planda görülen Fatih Sultan Mehmet Portresi Fausto Zonaro’ya ait.
(Bu tablo’nun günümüzde nerede olduğuna dair bir kaynağa bugüne kadar rastlayamadım)
Bu durumun yeni kurulan Cumhuriyet için tehlike doğurabileceğini farkeden Mustafa Kemal , İzmir’deki Ordu tatbikatları sırasında Ordu komutanlarına hilafetin kaldırılması konusunda düşüncelerini açıklayıp, yasanın bir an önce meclis gündemine getirilmesini kararlaştırmıştı.

III. Ağa Han, Karaçi’de, 1930 
Elbette bu konu yurt içinde tartışmaları da beraberinde getirmiş, bazı muhalif gazeteler ve yazarları hilafetin kaldırılması üzerine muhalefet eden yazılar yazmaya başlamışlardı. Yurtta bu tür muhalefetler sürerken, Hindistan Halifelik Komitesi adına Hindistan Müslümanlarının önderi haline gelmiş olan Şiiliğin İsmaili tarikatının imamı III.Ağa Han ile Londra İslam Cemiyeti Başkanı Emir Ali, Halifelik Mevkiinin manevi kuvvetini arttırmak ve hilafetin kaldırılmasını engellemek adına Başvekil İsmet İnönü’ye 24 Kasım 1923’de bir mektup göndermişler ve aynı mektup İsmet İnönü’nün eline geçmeden Tanin, Tevhid-i Efkar ve İkdam gazetelerine de yollanmış, onlar aracılığıyla bu mektubun yayınlanması sayesinde Mustafa Kemal ile İsmet İnönü’ye yapılan muhalefet için dışardan da destek sağlanmaya çalışılmıştı.

III. Ağa Han, Londra’da



------------------------------------------------------



“TBMM Başvekilliğine...

ANKARA


Cihanın hür milletleri, cemiyetin müstakil bir azası olan Türkiye’nin daimi dostları ve emellerinin hakiki taraftarları sıfatı ile biz, Halife İmam Hazretlerinin şimdiki müphem vaziyetlerinin, ehli sünnetten olan halk üzerinde icra ettiği pek endişe veren tesirlere Büyük Millet Meclisinin, müsaadei mahsusanızla, dikkat nazarını çekmek istiyoruz.

Halifenin şeref ve kudretine, nüfuz ve tesiratına tân olan zaaftan dolayı içtimai ve manevi büyük bir kuvvet sayılan İslamiyetin, ehli sünnet olan halkın, geniş tabakaları arasında gevşemekte olduğunu kemali teessüfle müşahede eyledik.

Hilafet dıştan hücumlara maruz bulunduğu zaman, bütün yeryüzünde bulunan müslümanların, duyguları galeyana gelmiş ve Türklerin istiklali için çalışmak, uğraşmak, aynı zamanda, müslüman tesanüdünü temsil eden müesseseleri tam ve kâmil olarak muhafaza etmek demek olduğu kanaati ile Hint müslümanları da, bu meyanda Türk Milletine muhabbet ve muavenet göstermişti. Bu tehlikeli zamanlarda, biz ‘Türkiye Davası’ için çok çalıştık.

Trablus ve Bingazi’de olan Türk-İtalyan harbinden beri, biz, İngiliz müslüman müessesesi olarak, Türkler arasındaki yeis ve ıstırabı tahfif ve tadile bütün kuvvetlerini hasrettik. Bu itibarla bütün müslümanlarla beraber, derinden ilgili olduğumuz bir mesele hakkındaki bütün düşünce ve tekliflerimizin, zat-ı devletlerinin hükümeti tarafından gayet iyi kabul göreceğine itimadımız vardır. Mülahazalarımızdan dolayı millet mümessilleri nüfuzunu zerre kadar azaltmak istediğimiz bir an bile hatıra gelmemelidir. Hür milletten talep etmek istediğimiz şey, İslam aleminin dini riyasetinin şer’i şerife göre tam ve kâmil olarak muhafazasıdır.

Halifenin nüfuzunun azaltılması veya dini amil gibi, Türkiye Teşkilatı Esasiyesi’nden onun uzaklaştırılması, bizim fikrimizce, İslam aleminin dağılması ve manevi cihan kuvvetinin ameli surette ziyanı demek olacaktır.

Bu öyle bir haldir ki, ne Büyük Millet Meclisi’nin, ne de Cumhur Reisi Mustafa Kemal Paşa haz-retlerinin dikkat gözünden, mümkün değil, kaçamaz.

Bizim fikrimize göre, Halife-İmam ehli sünnetin birliğini temsil eder. Halifenin Türk Milletinin bir ferdi olması Türk devletinin kurucularının torunlarından bulunması, İslam milletleri arasında, Türklüğe mübeccel bir mevki bahşeder.

Bu, ondört asırdan beri, ehli sünnet arasında bir esas olarak telakki edilmiştir. Halifenin İslam cemaatinin imamı olduğunda icmai ümmet vardır. Onunla müminler arasında bir nifak hasıl etmeksizin bu dini unsur, İslam fikrinden çıkarılıp atılamaz.

Eğer İslamiyet dünyada büyük kuvvet olarak muhafaza edilmek isteniyorsa, Halifenin nüfuz ve şerefi, hiç bir zaman Papa’nın nüfuz ve şerefinden az olmamalıdır.

İşte bu ve bunlara benzeyen diğer sebeplerden dolayı, Türkiye’nin hakiki dostları sıfatı ile biz, hilafet ve imamlığın müslüman milletin itimat ve hürmetine layık olan bir mevkie konulmasını ve öylece Türkiye’ye de kuvvet ve şeref bahşedilmesini kemali hürmetle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden ve onun büyük basiretli reislerinden istirham eyleriz.”

------------------------------------------------------


III. Ağa Han, 1923 yılında Hindistan’da “Hilâfet Hareketi” adı verilen bir teşkilât oluşturmuş, tüm dünyadaki Alevi-Batinilerinin mukaddes Da’i-i Azamlığı Makamı sahibi olması nedeniyle, kaldırılmış olan Siyasi Hilafet makamının geleceği ile de ilgilenmeye başlamıştı. Amacı, Hilafeti savunmak olan bu teşkilat Londra’da pekçok girişimde bulunmuş, hilafetin devamını savunmuştu. O zamana kadar hep “Batı” taraftarı olarak tanınan III. Ağa Han, bu tavrıyla bir “İslam-Batı” çekişmesi/sürtüşmesi sürecinde ilk kez batılıları şaşırtan ve memnun etmeyen bir tavır içerisine girmişti.




5 Aralık 1923 sabahında Tanin ve İkdam gazetelerinde yayımlanan bu mektup gündeme bomba gibi düşmüş, aynı mektup ertesi gün Tevhid-i Efkâr gazetesinde de yayımlanmıştı. Cumhuriyet’in ilanından kısa bir süre sonra kaleme alınmış, Londra İslam Cemiyeti Başkanı Emir Ali ile Pakistan, Hindistan, Afganistan ve Keşmir’de etkin İsmailiye mezhebinin lideri III.Ağa Han’ın imzasını taşıyan mektupta hilafetin muhafaza edilmesi ve yasal durumunun netleşmesi talep ediliyordu.

TBMM, 8 Aralık 1923 tarihinde, Gizli Celse yaparak bu konuyu müzakere etmiş, konuyla ilgili ilk konuşmayı Başvekil İsmet İnönü yapmıştı. Sözkonusu mektubun basın tarafından yayınlanmasıyla,
“Alemşumul İslam ve halifelik propagandasının yapıldığını, halifeye, vazife-i siyasiye ve vazife-i dünyaviye vermek esasını güdüldüğünü” belirterek, mektubun “propaganda için yazılmış ve yayınlanmış” olduğunu söylemişti.
İnönü “Bunun mevcut kanunlara göre hıyaneti vataniyye ceraimin- den olduğunu” tesbitle “yapılanın TBMM’nin meşruiyetine isyanı mutazammın neşriyat cürmünden olduğunu ve derhal duruma vaziyet edilmesi ve bunun için derakap (hemencecik) İstanbul’a bir istiklal Mahkemesi gönderilmesi”ni teklif etmişti.


İnönü konuşmasının devamında da, “Yok eğer bunu böyle yapmaz ve gazetecileri cezalandırmazsak, içerde ve dışarda TBMM’nin zayıf olduğu imajı verilecek ve artık her önüne gelen kavli, fiili ve neşri hilafet taraflısı yayın yaparak yeni kurduğumuz Cumhuriyeti zayıflatmaya girişeceklerdir.” diyerek tecziye için zaman geçirilmemesi gerektiğini belirtmişti.



Meclis 63’e karşı 89 oy ile Tanin, İkdam ve Tevhid-i Efkâr gazetelerinin “muhalif neşriyatta bulunmak cürmü”nü işlediğine karar vermiş, Tanin Gazetesi Sahibi ve Müdürü Hüseyin Cahid (Yalçın), İkdam Gazetesi Sahibi Ahmet Cevdet (Oran), Tevhid-i Efkar Gazetesi Sahibi Velid (Ebüzziya) ve Mesul Müdürü Hayri Muhittin Bey 9 Aralık’ta tutuklanmışlar, 15 Aralık 1923 günü de İstanbul’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nde hâkim İhsan Bey’in (Eryavuz) karşısına çıkmışlardı.



Reis İhsan Bey: “Bu mektup matbaanıza ne suretle geldi.”


Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey: “Efendim! Bir akşam evdeydim.Telefon çaldı. Kalktım. Matbaadan Baha Bey’di. ‘Ağa Han’ın bir mektubu geldi. Tercüme edelim mi’ dedi. ‘Ne mektubu’ dedim. ‘Ağa Han’ın İsmet Paşa’ya gönderdiği mektup’ cevabını verdi.‘Neye dairdir?’ dedim. ‘Hilafete dairdir’ dedi.‘Tercüme edin’ dedim. Ertesi sabah matbaaya geldim. Gazeteleri okudum. Baktım yalnız bizde değil, İkdam’da da var. Çok memnun oldum.‘Öteki arkadaşları atlattık’ dedim. Halbuki biz atlamışız. Keşke atlatmasaydık. Mektup özel zarfla gelmişti.”


Mahkeme heyetinden Refik Bey: “Adı geçen mektupta (Ağa Hanın ) herhalde bir amaca yönelik olduğunu siz de söylüyorsunuz. Bu halde bunu yine gazetenizde bastınız?”


Hüseyin Cahit (Yalçın) Bey: “Evvelce de arz ettim ya efendim. Bu alelade bir makale değildir. Ağa Han tarafından herhangi bir gazeteye yazılmış, rastgele bir yazı değildir. Bu, İsmet Paşa Hazretleri’ne yazılmış bir vesikadır, diye telakki ediyorum. Hatta birinde böyle bir mektup var deseydiler gazetecilik ilkeleriyle para verir, basmak için alırdım. Bu gazetecilik açısından borcumdur.” 


Mahkemeye mektubu yayımlayan, yayımlamayan tüm gazeteciler çağrılıp, ifadeleri alınmış, İkdam, Tanin, Tevhid-i Efkâr’ın sahipleri ve sorumlu yazı işleri müdürleri beraat etmiş, ceza alan tek isim “Meşrutiyet yanlısı” yazılarıyla halkı kışkırttığı iddia edilen eski Dersim Milletvekili ve İstanbul Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey olmuş, 6 ay hapis cezası almıştı.
1 Mart 1924’teki Bütçe Görüşmelerinde halifeye ve Osmanlı Hanedanına verilecek ödenek konusunun gündeme getirilmesinden sonra,
3 Mart 1924’te kabul edilen yasayla, Halifelik kaldırılmış, ileride saltanat ve halifelik iddiasında bulunmamaları için de hanedan mensuplarının yurt dışına çıkarılmaları kabul edilmişti.
Halife Abdülmecid Efendinin bir tablosu, “Haremde Beethoven”


Aynı zamanda profesyonel bir ressam ve Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin kurucusu, başkanı ve hamisi olan halife Abdülmecid Efendi hemen o gece, İstanbul Polis Müdürü tarafından acele ile Dolmabahçe Sarayı’ndan alınarak otomobil ile Çatalca’ya götürülmüş, İsviçre’ye hareket eden ilk trene bindirilmişti. Abdülmecid Efendi İsviçre’ye vardığında, O ülkenin kanunlarına göre birden fazla eşi olanların ülkeye girmesine izin verilmediği gerekçesi ile, sınırda bir süre alıkonulmuş ancak sonra ülkeye kabul edilmişti. Daha sonra Fransa’ya geçen Abdülmecid Efendi, 23 Ağustos 1944’de Paris’te geçirdiği kalp krizi sonucu 76 yaşında vefat etmiş, cenazesi kızının tüm gayretlerine rağmen Türkiye’ye kabul edilmeyince on yıl Paris Camii’inde bekletilmiş, ancak sonunda Medine’ye nakledilerek Bâki Mezarlığı’na defnedilmişti.

Şehzade Abdülmecid Efendi’nin yaptığı, oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi ve
VI. Vahdettin’in kızı Sabiha Sultan’dan olan torunu Hanzade Sultan Tablosu.
Hanzade Sultan
Hanzade Sultan, ablası Neslişah ve küçük kızkardeşi Necla Sultan ile birlikte,
hem anne hem de baba tarafından Osmanlı hanedanına mensup üç kişiden biriydi.

Henüz 6 aylıkken ailesi ile birlikte Türkiye’yi terkeden Hanzade Sultan, ancak 1952 yılında Osmanlı hanedan mensuplarının Türkiye’ye dönüşüne izin verildiğinde Türk Vatandaşlığına geçmiş ve Osmanoğlu soyadını almıştı. 19 Mart 1998’de Paris’te 75 yaşında vefat etmiş, Cenazesi Türkiye’ye getirilerek Aşiyan Mezarlığına defnedilmişti.
Abdülmecit Efendi’nin tabloları ilk kez 1986 yılında İstanbul’da özel bir galeride sergilenmişti.

Şehzade Abdülmecid Efendi’nin Cami Kapısı Tablosu

* III. Ağa Han: 2 Kasım 1877’de Birleşik Krallığın eğemenliğindeki Hindistan’da Karaçi’de dünyaya gelen Sultan Muhammed Şah, 1885 yılında henüz sekiz yaşındayken Şiîliğin İsmâilî tarikatının İmam'ı ilan edilmişti. Müslümanları, özellikle de dini lideri olduğu İsmâilîleri daha iyi hayat şartlarına kavuşturma konusunda azimli, kararlı, hırslı bir genç, Orta Doğu ve Avrupa'da pek çok siyasetçi ile yakın ilişkiler kurmuş, barış yanlısı bir siyasetçiydi.

III. Ağa Han’ın İmamet’inin 50. münasebetiyle yapılan
Altın Jübilesi’nin Posteri
19 Ocak 1936’da Bombay’da 50. Altın Jübile’de Ağa Han’ın 100 kilodan fazla olan ağırlığına karşılık terazinin kefesine 335.000 Rupi’lik Altın (128.800 dolar) doldurulmuştu.
III. Ağa Han’ın İmamet’inin 60. münasebetiyle yapılan
Elmas Jübilesi’nin Posteri
15 Ağustos 1946, Tanzanya Darüsselam’da 60. Elmas Jübile’de Tartı.

III. Ağa Han Sultan Muhammed Şah, milyonlarca mensubu tarafından saygı duyulan,
İmamet'inin yıl dönümlerinde ağırlığınca
Elmas, Altın ve Platin karşılığında tartılan bir Dini Liderdi!..




11 Temmuz 1957’de 79 yaşında vefat etmiş ve Assuan ’da Elephantine (Fil) adasında yapılan özel bir mozeleye defnedilmişti.