26 Mart 2017 Pazar

62 yıl sonra belleğimde kalanlarla Konya...

Konya Atatürk Anıtı
ve belleğimdeki
Konya kırıntıları...


“Konya, bozkırın tam çocuğudur.
Onun kendini gizleyen esrarlı bir güzelliği vardır. Bozkır, kendine bir serap çeşnisi vermekten hoşlanır. Konya’ya hangi yoldan girerseniz girin, sizi bu serap vehmi karşılar. Çok arızalı bir arazinin arasında ufka daimi bir ışık oyunu, bir
rüya gibi takılır. Serin gölgeleri ve çeşmeleri susuzluğumuza uzaktan gülen bir rüya,
yolun her dirseğinde siline, kaybola büyür, genişler ve sonunda kendinizi Selçuk
Sultanlarının şehrinde bulursunuz.”

“... sonra şehir yavaş yavaş size, tıpkı bugün için verebileceği her şeyi verdikten sonra, sizden uzakta geçmiş çocukluğunu ve gençliğini de hediye etmek isteyen, kesik, başı boş hatırlamalarla onları anlatan, güzel ve sevmesini bilen bir kadın gibi mazisini açar. Ve siz dinlediğiniz bu hikâyelerin arasından sevdiğiniz, güzelliğine ve olgunluğuna hayran olduğunuz kadını nasıl şimdi küçük ve nazlı bir çocuk, biraz sonra ürkek bir genç kız veya ilk aşkların, heyecanların içinde henüz çok tecrübesiz bir kadın olarak görür ve hiç tanımadığınız o günlere ait bin türlü sevimliliğin, cazibenin, tuhaflığın, korku ve telâşın, azabın arasından onu başka bir mahlûk gibi sevmeye başlarsanız, Konya’yı da bu yeni tanıdığınız hüviyetiyle öyle yeni baştan, onunla beraber bu geçmiş zamanına eğilerek ve âdeta ona hasret çekerek ve artık bu maziyi ve onun kudretini iyice tanıdığınız için onun arasından bütün bütün sizin olacağına bir türlü inanmayarak sever ve tanırsınız.”

Ahmet Hamdi Tanpınar / Beş Şehir, 1946
Yıl 1955, Ağabeyim Bülent ve 2-2,5 yaşında Ben
havuzu aşıp anıtın kaidesine nasıl çıkmışsak artık...

Konya Atatürk Anıtı’nın açılış töreni.1950-55 yılları arasında ailem Konya’da yaşarken, arka planda görünen büyük bahçeli evde, büyük teyzem Hayriye Hanım’ın eşi Şükrü Gülse eniştemin evlenerek Konya’ya gelip yerleşmiş olan kızkardeşi Seniha hanım kiracı olarak otururlarmış. Ablam o yıllarda sıkça bu eve gittiklerini bahçede evin kızları ile oynadıklarını anlatır. Hayriye teyzemin görümcesinin üç kızı, Seniha (öğretmen), Gönül, Melek ve subay olan bir oğulları varmış.
Nisan 2013
Konya Atatürk Anıtı’ndan İstasyona doğru - Ferit Paşa Caddesi
Atatürk Anıtının hemen sağında görülen iki eski Konya evinden anıta uzak olan ikincisi Konya’nın ilk manifaturacılarından ve hacı olan, hayırsever ve zengin bir iş adamına, hiç okuma yazması olmamasına rağmen “ibadet evde yapılabilir ama eğitim evde yapılamaz” diyen, bir Eğitim Vakfı kurarak Konya kent merkezinde 19 okul yaptıran ve bu yüzden “Okul Fabrikatörü” adıyla anılan Halep doğumlu Ahmet Haşhaş’a aitti. Ne yazık ki adı 1983 yılında Semiha Yankı ile bir evlilik yapmış ve bir kız çocuğu sahibi olan oğlu Ömer Haşhaş’ın bulaştığı yasadışı işler nedeniyle kirletilmiş, basına malzeme olmuş, yaptığı hayırlardan çok bu konu konuşulmuştu. Ayrıca İstanbul’da sahibi olduğu Herko ve Maltepe İplik Fabrikaları oğlunun aldığı borçları alacaklılarına ödeyememesi sonucu iflasa gitmişti. İstanbul’da yaşadığı yıllarda, ilkbaharda yağmur sonrası hemen suyunu çeken kumlu topraklarda toprağın altında yetişen ve toprağın yüzeyinde oluşan çatlaklar sayesinde bulunabilen, o çok sevdiği ve Konya’da “Domalan” diye tabir edilen, patatese benzer Keme ya da geme mantarını mevsimi geldiğinde nakliyecilik ile uğraşan eniştem bulup buluşturur, kasa kasa kendisine gönderirmiş. Artık Konya’ya olan özlemini gidersin diye mi, yoksa o mantarın güçlü afrodizyak etkisi nedeniyle mi bilinmez. Ahmet Haşhaş, 29 Eylül 1990’da hayatını kaybetmiş, sahibi olduğu anıtın yanındaki eski Konya evi de sanıyorum o tarihlerden sonra yıkılıp yerine büyük bir apartman dikilmişti.
Anıta yakın olan diğer ev ise, yine Konya’nın hayırsever zengin iş adamlarından diğer birine, Konya Topraklık semti doğumlu, Larende Caddesinde kereste ticareti yapan 1878 doğumlu Tüccar Şükrü Doruk’a aitti; Konyalı’ların “Doruğun Şükrü” diye çağırdıkları. 40’lı yıllarda Konya’da körüklü arabası olan birkaç zengin işadamından birisiydi. Şükrü Doruk’un adı da halen Konya’da yapmış olduğu hayırlarla anılır, adı okullarda, sağlık ocaklarında, revirlerde geçer. Numune Hastanesi’nin masraflarını ve sokak çeşmelerinin sularının akması için birçok dükkanını bağışlamış, Konya Lisesi’nin bahçesine hastalanan öğrenciler için bir revir inşaa ettirmiş, Meram’da Şükrü Doruk İlkokulu yaptırmıştı. Ancak, onun daha ilginç bir hayır öyküsü vardır ki, pek bilinmez.

1930’ların başı, Birinci Dünya Savaşı sonrası bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük buhran zamanlarıydı, o sırada Konya Belediyesi de zora düşmüş, memur maaşlarını ödeyemez, yatırım yapamaz bir durumda kalmış ve nakite dönüştürülebilecek emlaklarını da satıp tüketmişti. Yöneticiler son çare olarak, Üçler Kabristanı’nı parselleyip satmayı akletmiş, düşüncelerinin doğruluğunu tartışmak ve danışmak için de aklına ve sözüne güvendikleri işadamı Şükrü Doruk’a başvurmuşlardı.
Üçler Kabristanı, arkada Selimiye Camii ve Mevlana Türbesi
Konya’nın en büyük eski mezarlıklarından birisidir. Aziziye Mahallesinde Mevlana Türbes’inin hemen karşısında, Güneyinde yer alır. İsmini Mevlana Müzesi tarafından girişinde solda bulunan Gök mermerden, Selçuki Taşlı, 
Anadolu’ya müslümanlığı yaymak için Malazgirt Savaşı’ndan önce gelen Horasan’lı erenlere ait olduğu sanılan üç mezardan alır. Ne zaman açıldığı bilinmemekle birlikte içerisinde çokca Selçuklu Mezarının varlığı nedeniyle Selçuklu döneminden beri kullanıldığı düşünülmektedir.

Bu harika (!) fikri duyan Şükrü Doruk ayağa fırlamış ve;
“Yahu bin senelik Müslüman kabristanını nasıl satıp yok ederseniz? Siz Allahtan korkmaz mısınız? Milletin yüzüne nasıl bakacaksınız?”
diyerek infialini dile getirmişti.
Şaşıran ve çaresizlik içerisinde kalan Belediye yöneticileri biz işin içinden çıkamadık, o yüzden sana geldik, sen akıllı adamsın, bize bir yol göster gibi birşeyler söylemişler. Şükrü Doruk da gümüş tütün tabakasından bir sigara sarıp derin bir nefes çektikten sonra;
“Pekala... bu satıştan ne kadar bir gelir elde edeceğimizi hesapladınız mı?”
diye sormuş. Belediye yöneticileri, hiç de küçümsenmeyecek bir rakam telaffuz etmişler. Şükrü Doruk kısa bir müddet düşünmüş, ardından sessizliğini bozmuş ve;
“Tapu devir işleriyle, tekrar kabristan olarak kullanma vakfiyeleri muamelatını hemen hazırlatınız, istediğiniz parayı ödeyeceğim”
diyerek, Belediyenin sorununu çözmüştü.
Üçler Kabristanı, arkada Mevlana Türbesi ve Selimiye Camii

Evet, Üçler Kabristanı, kabristan olarak kullanılmak şartıyla Şükrü Doruk tarafından parası ödenerek satın alınmış, tapusu Şükrü Doruk üzerinde kalmak üzere bir vakıf kurularak 
ona devredilmişti. 1949 yılında 71 yaşında vefat eden Şükrü Doruk da Üçler Kabristanı’nda mutevazı bir mezara defnedilmişti. Bugün hala Üçler Kabristanı yokedilmemişse ve yaşıyorsa onun sayesindedir.
Fotoğraf, © Ahmet Soyak
Fotoğraf, © Ahmet Soyak
Fotoğraf, © Ahmet Soyak
Konya Doğumevi, merdivenin hemen sağındaki oda;
Doğduğum oda.
12 Nisan 1953 tarihli Yeni Konya Gazetesinde “Mesut bir doğum” başlığıyla doğum haberim.

11 Nisan 1953 tarihli Yeni Meram Gazetesinde “Mes’ud bir doğum” başlığıyla doğum haberim.
Babam ve Ben, Nisan 1953
1953 Konya doğumluyum ben, Karatay Mahallesinde Ariftopçuoğlu sokakta o yıllarda benzin istasyonu sahibi olan Salih Loras’ın iki kızından (Semiha ve Mediha) Semiha Hanımın evinde dünyaya gelmişim bir Nisan gecesi.
7 yi 8’e bağlayan gece.
Arkadaki üç katlı güzel evin yanındaki sokak, doğduğum evin sokağı

O güzel ev korunuyor hala
Ablam Birand ve Ben, 1953
Aynı gün bu kez ağabeyim Bülent’in kucağında, 1953
Babamın Konya Veteriner Müdürlüğü vazifesi gereği sıkça gittiğimiz Konya Harası’nda kurulan dostluklar, hala aynı sıcaklıkta devam etmekte. 1914 yılında Konya Valisi Haydar Bey tarafından o zamana kadar otlak olarak kullanılan geniş bir arazi üzerinde Numune Çi​ftlik adında bir çiftlik kurulmuş, 1916 yılına kadar ihtiyaçlar doğrultusunda genişletilmiş, 1921 yılında içerisinde bir Ziraat Okulu açılmış ve son olarak 23 Haziran 1934 tarihinde de Tarım Bakanlığı tarafından Konya Özel İdaresi’nden satın alınarak, hara statüsüne kazandırılması amacıyla gerekli düzenlemeler başlatılmış, böylelikle Konya Harası kurulmuştu.
Yine çok yakın bir aile dostumuz, Ankara Veteriner Fakültesi 1941 yılı mezunu Veteriner Ahmet Atlı ve eşi Nermin Atlı’nın büyük kızları Hatice Nesrin (Çokcan) ablamın kucağında,
Konya Harasında, 1953
 “Hatice nerede dendiğinde”, gözümü kocaman açarak “gözümün içinde” dediğimi anlattıkları,
ilk aşkım, ilk nişanlım...
Ahmet ve Nermin Atlı ailesi ile ailemin dostlukları daha sonra Ankara yıllarında da devam etmişti.
İlk aşkım karşılıksız değilmiş; Hatice Nesrin (Çokcan) ablam, İstanbul Çamlıca Kız Lisesi’nde okurken, okuldaki sırasının kapağına bu resimlerimden birini yapıştırmış, açıp açıp bakar severmiş beni.
Yine Konya Harası’nda, yine Ankara Veteriner Fakültesi 1941 yılı mezunu Veteriner Namık Buharalılar amca ve öğretmen olan eşi Sabahat hanım’ın ikizleri Rasih ve Nihal ile birlikte, 1954
Onlarla da ilişkilerimiz yıllarca sürdü, en azından yazları Erdeğe kampa gittiğimizde birarada olurduk, Nihal Hukuk okuyordu o sıralar, Avukat oldu diye duydum, Rasih’i hatırlamıyorum.
Sonra koptuk, uzun zamandır görüşemiyoruz.


Sonraki yıl Atatürk Caddesine, Gazi Lisesi’ne çok yakın olan Konya’nın tanınmış ailelerinden iş adamı Ahmet Yapıcı’ya ait apartmanın caddeye bakan en üst katına taşınmıştık. 1955 yılında anıttaki fotoğraflar çekildiğinde o Yapıcı apartmanındaydık.


Dede Bahçesi, 1955 baharı
Halam Gülten, Annem ve Ablam Birand’la


Bugün Kültür Park alanı içerisinde kaybolup giden Dede Bahçesi ve Köşk.
Köşkün önünde, havuzun kenarında volkanik kayalardan yapılmış suni bir çavlan vardı. Havuzun içerisinde de bir kayık ile saati 25 kuruştan gezilebiliyordu. Konya’nın en güzel bahçelerinden birisi olan Dede Bahçesi’ne Halkevi tarafından ailelere mahsus olarak güzel bir büfe de yapılmıştı. Özellikle yaz günlerinde çay kahve içilebilen, akşamları Konya’lıların bazı günlerde canlı müzik eşliğinde dans bile edebildikleri bir mekandı. Akordiyonuyla tangolar çalan Yaşar’ı, Kör Ahmet lakaplı Konyalı yerel sanatçı Ahmet Özdemir’den bağlama ve saz eşliğinde Türk müziği dinlediğimi hatırlarım Dede Bahçesinde.

Dede Bahçesi, 1650 yılında o zamanının zenginlerinden ve Mevlevi tarikatına mensup olan Şeyh Hasan Efendi Alaaddin Tepesi'nin kuzey-batı yönünde tahminen bir kilometre uzağında kale surları dışındaki Tac-ül vezir külliyesinin güney yönündeki tarlayı satın alarak etrafını duvarla çevirttirmiş, pelit ve çınar ağaçları ektirerek bahçe haline getirtmiş ve ahbablıkları ileri seviyede olan o dönemin Mevlevi tekkesinin şeyhi (postnişin) İkinci Bostan Çelebi’ye (1644-1700) hediye etmişti.


Bostan Çelebi bahçeyi dergaha bağlamış, dergah mensuplarının istifadesine açmış, her yıl bakılıp, ekilmiş, yetişen meyve ve sebze de dergaha mal edilmişti. Bu tarihten itibaren Dede Bahçesi olarak anılan bahçe, üç buçuk asır yaşamıştı. 1900 yılında keyfine düşkün bir zat olan postnişin Abdülvahit Çelebi (1858-1907) bahçeye ken taşı ve horasan harcıyla o dönemin en büyük havuzunu yaptırtmıştı. Havuzun güney tarafına da altta 2 üst katta etrafı dört taraflı balkon olan bir odadan müteşekkil 2 katlı ahşap bir köşk yaptırtmıştı.
Abdülvahit Çelebi yaz günleri bu köşkte kurdurduğu sofrasında yer, içer, bazı akşamlar da pelit ağaçlarının altındaki çayırlıkta semah ayinleri tertiplermiş. Bu nedenledir ki Konyalılar “Çelebilik Abdülvahit Çelebi ile, valilik Ferit Paşa ile Konya’da öldü.” derler. Birinci Dünya Savaşı’nın ertesinde halkn savaşın açtığı maddi ve manevi yaralarına bir nebze derman olmak isteyen postnişin Abdülhalim Çelebi Efendi, Dede Bahçesi’nin sadece dergah mensupları tarafından kullanılması geleneğini değiştirmiş, Dede Bahçesi’ni halkın da kullanımına açmıştı.


Havuzun güneybatı ve güney doğusuna üzeri kiremit çatı ile örtülü kafesli kameriyeler yaptırmıştı. 1927 yılı baharında köşkün önüne volkanik kayalar ile yapılmış altında bir geçit olan, tepesindeki fıskiyeden çıkan suların havuza döküldüğü bir çavlan yaptırmış, ayrıca pelitlerin gölgesine de bir dans pisti inşaa ettirmişti. O dönemden sonra bahçede piyasanın tanınmış saz heyetleri her gün ikindiden sonra geç vakitlere kadar meşk etmeye başlamış, Dede Bahçesi’nde İstanbul piyasalarının en son şarkı ve türküleri söylenir olmuştu.
Bahçenin güneydoğu kapısının girişinden sonrasına küçük çaplı bir hayvanat bahçesi yaptırmış, Tavus kuşları, ceylanlar, kurt ve güvercinler getirtmişti. Köşkün arka tarafındaki boş alana da o dönemin en modern tenis kortlarını yaptırmıştı.




Konya’lılar saati 50 kuruşa tenis kortlarını kiralayıp tenis oynayabiliyorlardı. Bahçede yetiştirilen meyve ve sebzeler ufak bir bedel karşılığında ziyaretçilere satılmaya başlanmış ancak kati surette alkollü içkiye izin verilmemişti. Akşam ezanı ertesinde bahçede aydınlatma olmadığı için kapatılırdı. ışıklandırma olmadığı için bahçe kapanırdı. Tekke, türbe ve zaviyelerin Mart 1926’da kapatılmasından sonra Belediye Dede Bahçesi’ni satın almıştı. Köşk, 1959 yılında yıktırılmış, 
volkanik kayadan yapılma suni fıskiyeli çavlan ve havuz daha sonraki yıllarda da kullanılmış ancak 1968 yılında Belediye Başkanı Ahmet Hilmi Nalçacı zamanında Kültür Parkı inşaa edilirken onlar da kaybolmuştu.

Aynı gün Dede Bahçesi’nde aile dostları ile, 1955 baharı
Karaman Dinek’li, Konya Sulh Hakimi Mustafa Dinekli’nin ailesi
arkada solda Sevim Dinekli abla, soldan üçüncü Latife Dinekli abla, yanında eşi, sağ başta ablam Birand ve Nazlı Dinekli abla, ortada Fatma Dinekli teyze, Annem ve ben, önde solda Yaşar Dinekli ağabey, ortada Halam Gülten ve sağda ağabeyim Bülent.
Mustafa Dinekli amca 1960 ihtilali sonrası Kurucu Meclis Konya İli Temsilciliği ve hemen ardından da 1961-1968 yılları arasında Cumhuriyet Senatosu Konya Üyesi olmuştu.
Aile ile dostlukları Ankara yıllarında da sürmüştü.


Ben ve Annem, henüz saçlarım kesilmemiş... 

Kısa bir süre sonra da babamın tayini vesilesiyle Ankara’ya taşındık, uzun yıllar Ankara’da yaşadım ve eğitim hayatımı orada tamamladım.
Babamın Amerika seyahati dönüşü ağabeyim Bülent’e getirdiği
yakası kürklü mont ve şapka ile ben. 

Doğduğum şehir olmasının yanısıra, ailecek Ankara’ya göçmeden, ablam Birand’ı Konya’da evlendirip genç yaşta, gelin ettiğimiz için Konya ile bağlarım hiç kesilmedi, hala da sürüyor.
Çok değil, kısa bir süre sonra babam el koymuş, annemin direnmesine rağmen kesilmiş saçlarım, Annem uzun süre yüzüme bakıp bakıp ağlamış. Yapıcı Apartmanının önü,
1955 sonbaharı.

Çocukluk yıllarımda özellikle Kurban ya da Şeker Bayramlarını çokça Konya’da geçirirdik.
O bayram ziyaretlerinin en güzel tarafı, Şehirlerarası otobüsten indikten sonra, ki o zaman şirketin yazıhanesi Alaattin’deydi, oradan Kazımkarabekir Caddesi’ndeki Doğumevinin biraz ilerisindeki ablamların evlerine Fayton ile gitmekti. Elbette benim için en keyifli olansa Faytoncunun yanında oturarak yolculuk etmekti.

İşte o bayramlarda çok kez ziyaretine gittiğimiz eniştem Mukadder Tonguç’un halası Fahriye Hanım otururdu o anıtın yanındaki birinci evde, Şükrü Doruk’un evinde, zira Fahriye Hala, Şükrü Doruk’un 1949’da dul kalan eşiydi. İlk evliliğini genç yaşta Afyon’da bir Dişçi ile yapmıştı. Dişçi kocasını muayenehanede ziyarete gittiği bir gün, dişçi tarafından önceden ayarlanmış olan yabancı birinin bir basamağa basması halinde içerde ışık yanmasını sağlayan uyarıcının tesadüfen çalışmaması sayesinde, başka bir kadınla uygunsuz bir durumda yakalayınca boşanmış, babası Veteriner Halil İbrahim (Tonguç) bey ve annesi Hüsniye hanımın yanına Konya’ya dönmüştü. Halil İbrahim Tonguç, 1891 yılında açılan “Halkalı Ziraat ve Baytar Mekteb-i Âlisi”nden 1899 yılında Baytar olarak mezun olmuştu. Çok uzun sürmemişti Fahriye hanımın bekarlığı, kendisinden yaşça büyük olan Şükrü Doruk Bey ile evlendirilmişti.
Konya İstasyonu, 1904


Konya İstasyonu, 1896 yılında inşaa edilmiş.



Şükrü Doruk, 1903 yılında inşaatına başlanılan Konya’dan başlayıp Bağdat’a varacak olan 1600 km’lik Bağdat Demiryolları’nın Konya ayağında ve İstasyon’un ve yanında yapılan on adet bugün Alman evleri olarak anılan lojmanların inşaası sırasında Almanlarla çalışmış, mal varlığının büyük bir kısmını da gerek inşaatlara verdiği keresteler, gerekse demiryollarına verdiği traversler ile yaptığı kazanç ile sağlamıştı.
Fotoğraf, © Ahmet Soyak

Fotoğraf, © Ahmet Soyak


Alman Evleri


Alman evleri diye anılan lojmanlar, Almanlar tarafından neo-klasik ve Alman yerel tarzı ‘heimatstil’ karışımı bir mimari anlayışla inşa edilmiş 10 adet lojmandır.

İstasyon alanının kuzeydoğu köşesinde, üç farklı plan tipinde ve üçerli gruplar halinde birbirlerine yakın olarak üç katlı ilk altı lojman inşaa edilmişti.

Yüksek eğimli ve çıkıntılı saçakları ve alın süslemeleri ile dikkat çekiyorlardı. 43 numaralı lojman gerek planı gerekse cephe karakteri ile diğerlerinden farklıdır.
Saçakları fazla abartılmamış, cepheleri gayet sade bırakılmıştır. 69 numaralı lojman ise diğerlerinden farklı olarak sırt sırta yerleştirilen ve iki ayrı girişi olan iki ayrı ev olarak üç katlı olarak inşaa edilmiştir. 44 numaralı lojman ise hepsinden büyüktür, üç katlı ve iki girişlidir. 45 numaralı lojmanda ise hepsinden farklı olarak bir teras ve girişin üstünde balkon yer alır. 

Kentte birçok evi, hanı vardı Şükrü Doruk’un. Vefatından sonra bağışladıklarının dışında kalan variyeti mirasçılarına ve vakıflara kalmıştı. Yapıcı apartmanının bir arka sokağında, Atatürk Evi’nin (Vali Evi) yan sokağında, iki yanyana taş ev vardı, Şükrü Doruk o taş evleri kızkardeşleri Asuman ve Vesile hanımlara, ayrıca yeğenlerine de birşeyler bırakmıştı.

Atatürk Evi, Kazım Karabekir Caddesi Cephesi.
1912 yılında yapılmış olan köşkte Mustafa Kemal Atatürk, 20 Mart 1923 günü eşi Latife Hanımla birlikte geldiği zaman 4 gün, 3 Ocak 1925’te de 11 gün konuk olmuştu.
Atatürk Evi, Kazım Karabekir Caddesi Cephesi.
1927 yılında Konya Belediyesi, aldığı bir kararla Köşkü Atatürk’e armağan etmiş,
Atatürk bundan sonra Konya’ya her gelişinde bu köşkte kalmıştı.

1916 yılından sonra Vali Konağı olarak kullanılmaya başlanan Köşk,
Atatürk’ün vefatından sonra tekrar vali konağı olarak kullanılanmaya devam etmişti.

1963 yılında Konya Valiliğinden Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğüne devredilmiş,
bir yıl sonra da (Atatürk Evi ve Müzesi) adıyla ziyarete açılmıştı.
Fotoğraf, © Ahmet Soyak
Atatürk Evi, Atatürk Caddesi Cephesi





3 Ocak 1925, Mustafa Kemal Atatürk, Atatürk Evi’nde 

Atatürk Caddesinden Atatürk Evi ve biraz ilerisinde iki soğan kubbesiyle Olgunlaşma Enstitüsü

1912 yılında inşa edilen iki katlı tarihi bina
19 Temmuz 1928 günü Konyalıların Atatürk’e şükranlarının bir ifadesi olarak, “Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya Konyalıların hediyesidir” kaydı ile Atatürk adına tescil ettirilmiş ve tapusuna da konulmuştu.
Fotoğraf, © Ahmet Soyak 
Fotoğraf, © Ahmet Soyak 
Atatürk evi, benim çocukluk yıllarımda Vali Konağı olarak kullanılırdı ve o dönem Konya Valisi olan Cemal Göktan Bey ve eşi Bedia hanım ile annem ve babam sık görüşürlerdi, çok küçük olduğum için o evin içerisini, girmişsem de hatırlayamıyorum. Ablamın nikah şahitliğini de yapmış olan Cemal Göktan, Ankara Emniyet Müdürü (1957-1960) olduğu dönemde ve 1962’de emekli olduktan sonraki yıllarda da ailemle dostluk ilişkileri devam etmişti.
Ablamın nişanı 15 Nisan 1955; Arka sıra soldan sağa; teyze kızım Yurdanur ablam ve nişanlısı Aytekin Ülgen, eniştemin ablası Muazzez, eniştem Mukadder, ablam Birand, teyzem Nuriye Barlas; orta sıra soldan sağa; babam Abdurrahim, annem Bedriye ve kucağında ben, eniştemin annesi Rukiye hanım ve babası İhsan Tonguç Bey; ön sıra soldan sağa; halam Gülten, eniştemin küçük kız kardeşi Mübeccel ve ağabeyim Bülent.
Ablamın nikahı 20 Mayıs 1955; Arka sıra soldan sağa; eniştemin babası İhsan Tonguç Bey, eniştemin küçük kız kardeşi Mübeccel, halam Gülten, eniştemin ablası Muazzez, babam Abdurrahim Civelekoğlu; orta sıra soldan sağa; ağabeyim Bülent, eniştemin annesi Rukiye Tonguç hanım, ablam Birand, eniştem Mukadder ve ortalarında Ben, annem Bedriye Civelekoğlu.
Ablamın Düğünü 15 Ekim 1955, annemin önünde ben solumda teyzemin oğlu Yıldırım Barlas.

Yeşilyurt sokakta oturduğumuz yıllarda bir sokak üstümüzdeki Farabi sokak ile Kıbrıs Caddesi’nin köşesindeki GülNurPınar Apartmanına çok ziyaretlerine giderdik Göktan’lara, onlar da bize. Apartmanın adı üç kızlarının, Gülden, Nurdan ve Pınar ablaların adlarının bileşkesinden oluşturulmuştu. Benim Üniversite yıllarımda o apartman topluca Hindistan Elçiliğine kiraya verilmişti.
Yapıcı Apartmanında oturduğumuz çocukluk yıllarımda annemin Şükrü Doruk’un küçük kızkardeşi Asuman hanım ile tanıştığını ve görüştüğünü ablamdan duymuştum. Şükrü Doruk, kızkardeşlerinin taş evlerinden sonra gelen ve bayramlarda altındaki ekmek fırınına evde hazırlanan malzeme ile Konya etli ekmeği yaptırmaya gittiğimiz evi de evlat edindiği kızı Mukadder ile eşi Fahriye halaya bırakmıştı. Ablam, Mukadder’in açıkgöz biri olduğunu, Şükrü Doruk’un vefatından sonra neredeyse her şeyin yarısına sahip çıktığını, evde altı tabak varsa takımı bozup üçünü, 12 çatal, kaşık, bıçak varsa, altışarını alıp gittiğini anlatır. Fahriye Halayı bazen anıtın ordaki evde bazen de Meram’daki eski bağ evinde ziyaret ederdik. O bağ evinin bahçesinde, evdeki ablaların silkelediği, bizim de afiyetle yediğimiz neredeyse baş parmak büyüklüğünde beyaz ve kara dutlar, armutlar, elmalar, envayi çeşit meyveleri unutmam mümkün mü... Tavusbaba’ya gidilen yol, Meram çayı üzerindeki bir köprüyü geçip sola devam ederken, köprünün tam karşısına düşen bağın iki kanatlı büyük bahçe kapısının önünde küçük bir boşluk oluştururdu, bir de biraz daha ilerisinde yolun, müştemilata yakın bağın içinden açılan küçük bir kapı daha vardı ancak, biz eve büyük cümle kapısından girerdik. Fahriye hala vefatından önce yok paraya çok sevdiği bir mimara satmıştı o bağı eviyle birlikte, içimiz gitmişti, çok şaşırmıştık ama o mimar da iyi bakmıştı eve, hala ayaktadır.


Güngörmüş bir kadındı Fahriye Hala, hacıydı ancak mutahassıp, kaç-göç bir kadın değildi asla. O da eşi Şükrü Doruk gibi hayırsever bir insandı, kocasıyla yaşadığı yılların geleneğini o da sürdürmüştü. Şükrü Doruk’un sağlığında çocukları olmadığı için 10 kimsesiz kız çocuğunu evlat edinmiş, büyütmüş, yetiştirmiş, zamanı geldiğinde de başgöz etmişlerdi. Onlardan birisi de Mukadder’di, vefatında mirasından pay vermişti. Ben Fahriye halayı tanıdığım zamanlarda evde üç abla daha vardı, Ayşe, Hacer ve Aysel, onları da geleneği devam ettirip, Fahriye hala küçükken alıp yetiştirmiş, daha sonra da evlendirmişti. O ev çocukluk yıllarımda içerisine girip de hayran kaldığım, ağzı açık gezdiğim evlerden ikincisidir. Fahriye Hala, Anıttaki bu güzel evi de vefatından önce Konyalı Osman Paşalak’a satmıştı, ondan sonrasında el değiştirdi mi bilmem, ancak bir süre sonra yıkılıp yerine büyük bir apartman yapılmıştı.
Konya’dan Bursa’ya taşınan yılların dostluğu.
Babamın arkadaşı Galip Aktaş ve büyük kızı Gülderen ablam, Fahrettin Paşa Parkı civarında.
Galip amcanın çok erken yaşta kaybı sonrasında eşi Lütfiye teyzem ve 3 kızı, Gülderen, Gülseren ve Gülsevim, Lütfiye teyzemin erkek kardeşinin yanına Bursa’ya taşınmış Setbaşı’nda İpekçiler Caddesi üzerinde aldıkları üç katlı Ermenilerden kalma çok güzel bir evde yaşamışlardı.
Çocukluk hayallerimi süsler o ev, onu andıkça onun o çok özel kendine has kokusunu duyarım.
Ne yazık ki 70’lerin ortalarında o da o caddedeki diğerleri gibi yıkıldı yerine betonarme bir apartman dikildi. Gidip gördüğümde ağlamamak için kendimi zor tutmuştum.
Diğeri de Bursa’da yine kökleri Konya yıllarına dayanan bir aile dostumuzun, Aktaş’ların Setbaşı İpekçiler Caddesi’ndeki üç katlı, yan sokak içinde tek katlı bir mutfakla bitişik Ermeni ya da Rumlardan kalma giriş kapısının üzerinde renkli camları olan cumbalı, girişi yüksek tavanlı büyük taşlıklı, giriş kapısının karşısında yine büyük camlı bir kapıyla çıkılan padima kaplı ve tam karşı duvarında mermer aynalı bir çeşmesi olan iç avlulu bir evdir. Orta katta merdivenin yanındaki camdan mutfağın çinko kaplı çatısına çıktığımı ve Bursa’nın o meşhur sıcaklarının kavurduğu çinkonun ayaklarımı coss diye yaktığını, bana oyalanayım diye oyuncak bulmak için açılan en üst kata çıkan merdivenin altındaki yüklüğün o tanımlanamaz kokusunu, nasıl unuturum, belki de sandal ağacı dedikleri oydu, bilemedim ki hiç, ama hatırladıkça bile burnumda tüter o koku...  
Bursa Setbaşı, İpekçiler Caddesi.
Sağda görülen Ermeni Kilisesinin yerinde benim çocukluğumda Okul vardı.
Çocukluğumun hatırladığım o güzel evi, sağ koldaki evlerin en sonundaki olmalı. İpekçiler Caddesi ile Eşrefiler sokağı köşesindeki evdi, sonrası yüksek duvarlarıyla okul bahçesi idi.
Setbaşı İpekçiler Caddesi 1894, caddenin daha aşağıları, sağda ağaçların arasında kilisenin kapısının üzerindeki haç görülebiliyor.


Fahriye halanın anıttaki evinin girişinde yüksek tavanlı büyük bir taşlık vardı sağ ve solda kalan büyük duvarlarda tavana yakın bir şekilde yatay iki adet duvar resmi vardı, fresk demek daha doğru olur, doğrudan ıslak sıva üzerine yapılmışlardı, eve aitti, ikisinde de primitif boğaz manzaraları vardı, bordosunda türk bayrağı dalgalanan büyük direkli, yelkenli gemiler ve ardında İstanbul yalıları.
İstasyon istikametinden istasyona yaklaşım,
Ferit Paşa Caddesi, solda Anıttan önce Ahmet Haşhaş ve Şükrü Doruk evleri.

Hep merak etmişimdir, o evi yıkarlarken o duvarlara, o resimlere nasıl kıyabildiler, nasıl kazma vurabildiler diye. Bir de çini sobalar hatırlarım, özellikle de çividi mavi rengiyle dikkatimi çeken birini, çiniden bir küçük soba. Fahriye Hala bizi üst kattaki anıta bakan odada misafir ederdi bayramlarda, önceden özenle kolalanıp, ütülenmiş içine de bir katına lokum bir katına bayram harçlığı koyulup hazır edilmiş, bembeyaz mendiller sıkıştırırdı elimize, elini öpüp başımıza koyduğumuzda. En bonkör bayram harçlıklarımdır onlar, lokum da cabası...
Kahveyi kızlara güvenmez, kendi eliyle pişirirdi mangalda da, doldurup içmez, ikramı kızlara bırakır, geçer köşesine oturur, meydana ya da anıta bakarak keyifle içerdi az şekerli kahvesini.
Yıllar geçti, artık ne Fahriye halalar var, ne kolalı mendiller, ne de ağzımızı tatlandıracak Hacıbekirin lokumları.

Eski Atatürk Stadyumundan Anıt istikametine bakış,
Anıt DSİ’nin arkasında kalıyor ama, Ahmet Haşhaş ve Şükrü Doruk evleri yine görülüyor.

O evde yok artık, yerinde Atatürk Anıtını da gölgeleyecek kadar büyük, koskoca bir beton blok var.


Ne tadı kaldı zamanın, ne de tuzu...

Atatürk Anıtı’nın hikayesini ve mimarı Muzaffer Bey’i de yazdım;
http://lcivelekoglu.blogspot.com.tr/2017/03/26-mart-96-yil-once-bugun-mimar.html











Kaynaklar:



1- Muzaffer Bekman (Ziraat Vekaleti Veteriner Mütehassıs Müşaviri), Veteriner Tarihi


Ankara Basım ve Ciltevi,1940



2- Sefa Odabaşı, “Dedebahçesi’nden Konya Fuarına”

Konya, Yıl: 1, sayı: 2 (Temmuz-Ağustos 1995), Sf: 18-19



3- M. Sabri Doğan, Dede Bahçesi Tarihçesi

Koyunoğlu Müzesi, Müze Araştırmacısı, Konya, 2005

Hiç yorum yok: