“Bir varmış, bir yokmuş” diye başlar ya genellikle bütün eski hikayeler, masallar. Bu tekerleme hayatın ve var olan her şeyin gelip geçici olduğunu vurgular, artık gerçekliğini yitirmiş, sadece anılarda kalan durumları ifade eder.
Anlatmaya çalışacağım gerçek hikaye tam da bu taddadır, yerine varıp da bugünden geçmişe dönüp yâd ettiğinizde, tam da “buralar eskiden dutluktu” diyeceğiniz bir noktadadır; neredeyse geçmişini hatırlatacak ve tek kalan, altı sütunun taşıdığı o kubbeli yapı da olmasa, kimseyi inandıramazsınız varlığına ve hikayesine…
Şimdilerde artık hemen herkes, ucundan, kıyısından da olsa bir şeyler biliyor, yalan yanlış, kulaktan dolma bilgilerle aktarılıp gidiyor hikayesi biteviye. Ancak o aktarmalar sırasında ne yazık ki bazı gerçekler, gerçeklikten, doğrudan, realiteden kopuyor, aradaki bazı eksiklikler ve bir de rivayetlerle konu alıp başını çocukça bir deyişle “attâya” gidiyor.
Bu nedenle bunu bulgularımın yeterliği, ulaşabildiğim kaynakların netliği ve dilimin döndüğünce baştan anlatmaya, yanlış bilinenleri düzeltmeye ve doğrusunu aktarmaya çalışmak isterim bu yazımda…
Başta bu hikayenin baş kahramanını, mimarını tanımak gerekir. “Süreyya plajı” deniyor da kimdir, nedir, necidir bu Süreyya?
Bu Süreyyâ, Arapça kökenli olup, Boğa burcunda yer alan, Yunan mitolojisinde, gökkubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılan güçlü Titan tanrısı Atlas ve deniz perisi Pleione’un gökyüzünde birer yıldıza dönüşen yedi kızını, “Pleiades” (Maia, Elektra, Taygete, Alcyone, Celaeno, Sterope, Merope) temsil ettiği inanılan, çıplak gözle dahi görülebilen, iki sıra halinde dizilmiş altı veya yedi yıldızdan meydana gelen, gökyüzündeki parlak bir yıldız öbeği, Türkçe’de Ülker Farsça’da Pervin de denilen yıldız kümesi midir?
Yoksa eski İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin ikinci eşi, İranlı diplomat olan Halil İsfendiyari ile Alman Eva Karl’ın kızı olarak 22 Haziran 1932’de İsfahan’da doğan, 2001’de vefat eden güzeller güzeli “hüzünlü prenses” Süreyya (Soraya Esfandiary-Bakhtiari) midir?
Ya da yoksa yazar ve siyasetçi Ahmet Ağaoğlu ve Sitare hanımın kızı olarak Azerbaycan’ın Şuşa kentinde dünyaya gelmiş, 1989’da vefat etmiş, DP iktidarında Sanayi Bakanlığı, Çalışma Bakanlığı ve Başbakan yardımcılığı yapmış olan hukukçu, siyasetçi ve yazar Samet Ağaoğlu’nun ablası olan, Türkiye’nin ilk kadın avukatı, yazar ve kadın hakları savunucusu, Mustafa Kemal Atatürk’ü ikna ederek, onun döneminde kadınların da erkekler gibi yalnız başına bir restoranda dışlanmadan ve meraklı ve ihtihza (ince gizli alay ve eğlenme) dolu bakışlarından rahatsız olmadan kendisi gibi avukat olan yakın arkadaşı Melahat Tüzel (Ruacan) ile birlikte ve dolayısıyla o günden sonra tüm kadınların kendi başlarına yanlarında bir erkek olmadan yemek yiyebilmelerine olanak sağlayan kararı aldırtmasına yol açan Süreyya Ağaoğlu mudur?
Elbette hiç biri değil. Popüler kültürde çok da fazla rastlanmaz Süreyya adına, belki bu saydıklarıma eklenecek bir iki isim daha çıkabilir. Ancak konumuzun kahramanı, günümüzde var olmayan o ünlü plajın mimarı bir Paşa’dır; Süreyya (İlmen) Paşa. O nedenle bu hikayeye konu olan plaja, hatta günümüzde hala o isimle anılan bölgeye ve tren istasyonuna Süreyya plajı denmesi kanımca yanlıştır, “Süreyya Paşa Plajı” denmesi daha doğru olacaktır. O nedenle ben öyle kullanacağım bu yazı boyunca.
Süreyya İlmen (1874-1955), Osmanlı’nın son Seraskeri de denilen, soyu Bilecik’in (Belo Kome) Osmaneli (Lefke) ilçesine dayanan, Sultan II. Abdülhamid’in Seraskeri Mehmed Rızâ Paşa’nın (1844-1920) ilk çocuğu olarak, babasının görevi nedeniyle bulunduğu günümüz Karadağ’ın Başkenti olan ve “küçük tepenin dibindeki alan” anlamına gelen Podgorica’da Çerkes asıllı Adviye Hanım’dan dünyaya gelmişti.
Süreyya İlmen Paşa'yı anlatmak için bu satırlar yetmeyebilir, ayrı bir yazı kaleme almak gerekir. Onu kısaca anlatmak gerekirse; Serasker bir babanın çocuğu olarak, elbette o da askeri bir eğitim almış, Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni (Kurmay Subay Okulu ya da günümüz adıyla Harp Akademisi) bitirdikten sonra Kurmay Subay olarak uzun süre Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti'nde (Genel Kurmay) çalışmıştı. Çalışkanlığı ve bilgisiyle Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın dikkatini çeken Kurmay Yarbay Süreyya Bey, 1911 yılında kurulan Genelkurmay Hava Teşkilatı’nın başına getirilmiş ve Havacılık Teşkilatı’nın kurulmasında büyük emeği geçmişti. Mahmut Şevket Paşa, siyasi durumun giderek kötüleşmesi üzerine, Havacılık Teşkilatının bir an önce kurulmasını ve yurt dışından uçak temin edilmesi çalışmalarını yapmasını bizzat kendisinden istemiş ve onu uçak sanayisini, incelemesi ve uçak seçimleri yapması için Almanya'ya göndermişti. O inceleme gezisi için Almanya’da bulunduğu sırada İtalyanların 28 Nisan 1912'de Ege’deki 12 adaları işgal etmeye başlaması üzerine, Kurmay Yarbay Süreyya Bey'e bir mektup yazmıştı;
"Muhterem Oğlum. Sizin İstanbul’dan hareketinizden sonra İtalyanlar Rodos Adası’nı işgal ettiler. Diğer adaları da işgal etmeleri muhtemeldir. Rodos Adası’yla irtibatımızı ancak uçak ile sağlayabiliriz. Eğer uçak ile bu teması sağlayabilirsek, hem askerlerimizin moralini yükseltmiş, hem de Avrupa’ya karşı ordumuzun şan ve şerefle yüzünü ak çıkarmış oluruz. Bu nedenle Rodos Adası karşısındaki topraklarımızda, seyyar hangarlar tesisi ile orada birkaç uçak bulundurulmasını arzu ediyorum. Eğer uçaklar bomba taşıyan tipte olursa, İtalyan gemileri ve ordugâhı üzerine bomba da atabiliriz. Bu işi yapmak için pilotlara ihtiyacımız olacaktır. Bu konuda teşebbüste bulunmanızı ve sonucu en kısa zamanda bildirmenizi bekliyorum."
Ve iki gün sonra Mahmut Şevket Paşa bir mektup daha göndermişti;
"Bir an önce uçuş okulunu inşa ederek pilot yetiştirmeye ihtiyacımız vardır. Uçaklarımızı bir an önce uçurarak hiç olmazsa, sahillerimizin yakınında keşif faaliyetlerinde bulunmamızı sağlayacak imkânları temin ediniz. Sanıyorum ki maksadımı anlatabildim. İzmir ve Çanakkale’de acilen uçak uçurabilmemiz için seyyar hangar da satın alınız."
Kurmay Yarbay Süreyya Bey de 21 Mayıs 1912'de cevaben uzunca bir mektup yazmıştı; kısaca o mektupta şunları belirtmişti:
"Berlinde iken emirlerinizi aldım. İki gün sonra da Viyana’ya geldiğimizde ikinci emriniz elime ulaştı. Emirleriniz doğrultusunda derhal teşebbüse geçtik. Harlan fabrikasında yeni imal edilen uçağı gidip gördük. Harlan uçaklarında pilot mahallinin alt hizasının gövde altında üçer adet 20’şer kiloluk bombayı taşıyacak özel kızaklar mevcuttur. Ayrıca fazla miktarda el bombasını taşıma kabiliyeti olduğundan bu tip uçak tercih edilmiştir. Bu 20’şer kiloluk büyük bombalardan 50-100 kadar satın alınacaktır. Uçaklar bu bombaları atamasalar bile (ki atacaklarına kuvvetle inanıyorum) hava silahları olarak bize büyük bir güç katacaktır. Özellikle henüz hiçbir Hava Kuvveti’nde mevcut olmayan 20 kiloluk bombaları taşıyan uçaklarımızın Adalar civarında uçurulması, sizin de emir buyurduğunuz gibi, bizim birliklerimizin moralini artırırken, düşmanı da düşündürecektir."
1912 yılında Fransa’dan satın alınan 1 ve 2 kişilik birer Deperdussin tayyaresi ilk Türk tayyaresi olmuş ve İstanbul Yeşilköy’de tayyare hangarları ve uçuş alanları yapılarak Türk havacılığının ilk adımları atılmıştı.
Süreyya Paşa'nın gerek asker olarak, gerekse bir sivil olarak Türkiye'ye, özellikle de nedendir bilinmez İstanbul'un Anadolu yakasına ve bilhassa Kadıköyü'ne bir çok hizmeti olmuş, bir çoğu hala ayakta olan eserler bırakmıştı. Burada belki de onların pek azını anabileceğim;
Kurmay Yarbay Süreyya Bey, Birinci Dünya Savaşı'nda değişik cephelerde görev yapmış ve kısa süre içinde ve genç yaşta Generallik rütbesine yükselmişti, ancak Tümen Komutanlığı yaptığı sırada ordudaki görevinden istifa ederek ticaret hayatına atılmıştı. Askerlikten ayrılsa bile artık o Süreyya Paşa olarak anılır olmuştu. Süreyya Paşa, 14 Şubat 1914'te Balat'ta devlet yardımı almadan kurulan Türkiye'nin ilk özel dokuma fabrikası olan Süreyya Paşa Mensucat Fabrikası'nı kurmuştu. Kuruluşta sekiz tezgâh ile imalâta başlıyan fabrika 1925 yılına gelindiğinde en son sistem ve elektrik ile çalışan 40 tezgâha sahip olmuştu. Süreyya Paşa Mensucat Fabrikası kapitone, kaşmir, doğrudan dokuma tekniği ve iplik hareketleriyle kumaşın kendi dokusunda desen oluşan fasone, ve benzeri fantezi kumaşlardan battaniyeler üretiyordu. Böylelikle yerli malı kumaşlarla Avrupa'dan ithal edilen en mükemmel kumaşlar arasındaki fark tamamile ortadan kaldırılmıştı.
Süreyya Paşa, ticaretin yanısıra ticaretten kazandıklarını hayır işlerine harcamaktan çekinmeyen bir insandı. Süreyya Paşa, savaş ve işgal İstanbul’unda gayrimüslim vatandaşların kendi aralarında dayanışma göstererek devlet yardımı almadan çocuklarına okullar inşa ettiklerini görmüş ve bu amaçla Kadıköy Tesisi Mekatip Cemiyeti’ni kurarak birçok okulun açılmasını sağlamıştı. Kızılay Derneği Kadıköy Şubesi’nin kuruluşu gibi bir çok hayır kuruluşunun çalışmalarına da iştirak eden Süreyya Paşa, üyesi olduğu bir hayır derneğinin toplantısı için Apollon Tiyatrosunu (1930'lu yıllarda adı Hale Sineması olarak değiştirilmişti) kiralamak istemiş, ancak tiyatronun gayrimüslim sahiplerinin salonu kendilerine kiralamamaları üzerine kızmış, kendi salonumuz olması gerekir diyerek, 1908 yılında satışa çıktığında satın aldığı, Kadıköy Bahariye Caddesi üzerindeki Banker Agop Köçeoğlu'nun ikiz kâgir konaklarının selamlık bölümünü yıktırarak 3.000m2’lik arsasına 1923-27 yılları arasında Süreyya Operası'nı inşa ettirir. Opera salonu olarak açılmasına rağmen, kulis ölçüsü yetersiz olan salon kısa süre sonra sinema olarak kullanılmaya başlanmıştı.
Süreyya İlmen Paşa, en büyük eserlerinden biri olan ve 6 Mart 1927’de açılan Kadıköy Bahariye Caddesi'ndeki Süreyya Operası 7 Mart 1947’de 20 yılı geride bırakıp 21. yaşını kutladığında, “Kadıköylülerimize Bir Şükran Hatırası: 1947 SÜREYYA TAKVİMİ” adlı kitapçık bastırmış ve o kitapçıkta Süreyya Operası'nı nasıl açtığını anlatmıştı:
"1923 senesinde ben ne yapıp yapıp derin bir hamiyet hissiyle memleketimizde eşi olmayan Süreyya Sineması’nı inşaya başladım. Maksadım para kazanmak olsaydı hiç şüphesiz ki aynı masrafla (yalnız arsa fiyatı farkı hariç olmak üzere) bu abideyi Beyoğlu’nda pek güzel inşa edebilirdim. Ben aynı zamanda Kadıköylülerimizin sinema ve tiyatro ihtiyaçlarını temin etmekle beraber Kadıköy’ümüze bir şeref vermeyi de düşünmüş, konser, konferans, dans, balo, çay, nişan, düğün merasimi gibi içtimai ve medeni birçok ihtiyacımızı da nazarı itibare alarak büyük bir salonun da sinemamıza ilavesine karar vermiş ve olveçhile planlarını hazırlamıştım. İnşaat üç sene sürdü. Cephesi ve içerisi heykellerle süslendi, parter tavanın ortasına bir daire içinde 'Tiyatro mektebi edebdir. Musiki ruhun gıdasıdır.' Ve dört köşesine de 'geliniz, görünüz, anlayınız, ibret alınız' yazdırttım. Nihayet 1927 senesi Mart’ının altıncı günü Şehremini Sayın Muhiddin (Üstündağ) beyefendinin nutuklarıyla resmi küşadı icra edildi. Sahnesi 1933 senesinde yapıldı. Türkiye’nin en büyük sahnesidir.”
1924 yılında, İstanbul Belediyesine danışmanlık yapan Süreyya Paşa, Kadıköy planlarına müdahil olmuş; bir takım düzenlemelerde ve katkılarda bulunmuştu. Süreyya Operası’nı yapan mimar Keğam Kavafyan’dan Süreyya Operası'nın inşaatından artan demir ve çimentoyu kullanarak Moda Burnu'nda Ferit Tek sokak ile (eskiden Devriye sokaktı) Moda İskelesini kısa yoldan birbirine bağlayacak ünlü Moda Merdivenlerini inşa ettirmişti. Kendisi Moda merdivenlerinin yapılışını şöyle anlatmıştı:
“Kadıköy iskelesinden Mühürdar Gazinosu’na kadar mevcut olan ve İstanbul’umuza bakan güzel manzaralı Mühürdar Caddesi’ni de uzatarak Nemlizade Cemal Beyefendi ile Mahmut Muhtar Paşa’ların, Moralıların ve Vitollerin köşkleri önündeki setlerden yararlanıp, bu setlerin üzerinden sahile paralel olarak 200 metrelik kestirme bir yolla Moda Çocuk Bahçesi’ne geçmeyi, bu suretle Moda Burnu’nda mevcut caddeyle birleştirmeyi, ondan sonra Moda Burnu’nu Devriye Sokağıyla dolaşarak Moda İskelesi’ne bir merdivenle indikten sonra karşı tarafa, o zamanlar mevcut olmayan Koço’nun Gazinosu’ndan bir yolla Bomonti ve Küçük Moda Gazino’larının ve Frer okulunun bahçesinden yine sahile paralel olarak geçtikten sonra Şifa’ya ve sonuçta bu sırtın üzerinden Kurbağalıdere ağzına ve rıhtım üzerine inmeyi düşünüyordum... Bunun için önce Moda İskele merdiveninin inşa edilmesine başlamak istedim.”
Bu Merdivenlerin yapım işi yaklaşık bir rakam veren Süreyya İlmen Paşa'ya ihale edilmiş, ancak teklif ettiği rakamın 2 katına malolmasına rağmen işi tamamlamış, ayrıca da iskeleden yukarıya doğru çıkarken merdivenlerin solunda kalan üçgen arsayı da arsa sahiplerinin dükkan yapacağını öğrenenince belediyeye önerge vererek arsanın istimlak edilmesini sağlamıştı. Sonra yaptıklarını da şöyle anlatmıştı:
“Arsanın sivri olan baş taraf köşesini kestirerek bir alan oluşturttum ve bizzat masraf ederek çevresini bir beton duvarla üzerine hafif bir demir parmaklık yaptırttım; içerisine çimenler diktirttim, mozayikli bir pano üzerine 'Moda' diye bir yazı yazdırdım. Bu bahçe de bana bin liraya malolmuştur. Bu yazı birkaç yıl durdu. Sonra bir gün bu yazı ile kirlandın söküldüğünü gördüm; yüreğim sızladı.”
Yine 1924 yılında, Kadıköy Kurbağalıdere kenarındaki Yoğurtçu Parkı'nın düzenlenmesini sağlamıştı.
1901-2 yılı Şubat ayında satın aldığı Maltepe Başıbüyük'teki 'deki çiftliğini 1951 yılında İşçi Sigortalarına bir Sanatoryum yapılması için bağışlamıştı.
Ve elbette Süreyya Paşa Plajı'nı İstanbul halkının hizmetine sunmuştu...
SÜREYYA PAŞA SAHİLHANESİ VE
PLAJIN TESİS VUKUATI:
Süreyya İlmen, kendi adına ayrı bir konut ve arazi arayışındayken babası Serasker Mehmed Rızâ Paşa’nın baş yaveri Miralay Hafız İbrahim Bey’den aldığı bir duyum ile, Sultan II. Abdülhamid döneminde Maârif-i Umûmiye Nazırlığı ve Maliye Nazırlığı yapan, 1901 yılında Maliye’den ayrılıp sadece asaleten Maarif Nazırlığı (Milli Eğitim Bakanı) yapan Ahmed Zühdü Paşa’ya (1834-1902) ait Maltepe ile Başıbüyük arasındaki yaklaşık 7-8 bin dönümlük (7-8 kilometrekare) satılık araziyi incelemiş ve 1901 yılında da satın alarak, Narlı adında bir çiftlik kurmuştu. Bölgede tarımsal verim arayan Süreyya Paşa, sulama için bentler ve havuzlar yaptırmış; ancak beklediği tarımsal verimi alamayınca araziye çam ve zeytin ağaçları ekip zenginleştirerek bir ormana dönüştürmüştü. Başıbüyük’teki Narlı çiftliği hakkında bu yazının çerçevesi içerisinde çok daha fazla bir şey yazmak istemiyorum, konuyu dağıtmamak adına; belki onu başka bir başlık altında ilerde ele alabilirim.
Aynı sıralarda, yine 1901 yılında Süreyya İlmen, Maltepe’de deniz kıyısında yer alan bir araziyi de şahsi mal varlıklarıyla satın almış, arazi, satın alındıktan sonra yaklaşık 40 yıl boyunca patlıcan, salatalık, kabak gibi sebzelerin yetiştirildiği büyük bir bostan ve sebze bahçesi olarak kullanılmıştı. Bu vaziyette söz konusu plajın yer aldığı ve bugün tanınamayacak kadar değişmiş olan bölgeye “buralar bir zamanlar patlıcan, kabak bostanıydı” demek abartı olmayacaktır…
Maltepe, Osmanlı döneminde çoğunlukla rumların yerleştiği bir balıkçı köyüyken 1800’lerde Erzincan Kemah’tan gelen bir göç ile, günümüzde üstü kapatılmış olan eski derelerinin etrafıyla, tarım için oldukça verimli topraklara sahip olan Maltepe, bu dönemde balıkçı köyünden öte, sahilindeki ve çevresindeki bostanlarında 1950'li ve 1980'li yıllara kadar İstanbul'un sebze ve meyve ihtiyacını karşılayan ve en önemli tarım ürünlerinin üretildiği, tarım ağırlıklı bir yerleşim haline gelmişti.
Tarım alanlarını besleyen derelerden Bülbül deresi, Maltepe'nin kuzeyindeki sırtlardan inerek Tugay Yolu'ndan geçerek Dragos Tepesi yanından denize kavuşurken, Küçükyalı deresi Süreyya Paşa Plajı'nın güneydoğusundan denize karışır, (ki bu dere deniz kenarına kadar olan bölümü menfeze alınıp üzeri kapatılmış olsa da plajın önündeki sonradan doldurulan alanda bir kanal içerisinde üzeri açık olarak akmakta ve aynı hizada denize dökülmektedir) Maltepe'nin kuzeyindeki suların toplanması ile oluşan Narlı Dere ile Çobanlar Deresi'nin birleşiminden meydana gelen Büyükyalı Deresi ise Süreyya Paşa Plajı’nın kuzeybatısında İdealtepe yakınlarında eski Damla Plajı'nın bulunduğu yerden denize dökülürmüş. Ayrıca bu ana derelere kollar halinde karışan Kördere 2 Deresi, Karadut Deresi gibi dereler de varmış.
![]() |
| Maltepe sahili, sahil hattının değişimi ve derelerin 2009 (üstte) ve 2026'daki (altta) güzergahları 1- Süreyya Paşa Plajı Anıt, 2- Küçükyalı Deresi, 3- Büyükyalı Deresi |
Maltepe ile Küçükyalı arasındaki bu bölge, İstanbul’un merkezinden uzakta bir yer olmasına rağmen çok güzel bir yermiş ve güzel de bir denizi varmış üstelik. Böyle olunca geçen kırk yıl içerisinde bir sayfiye yeri olarak ilgi görmüş, Süreyya Paşa’nın almış olduğu arazi haricindeki bostanlar giderek yerlerini sayfiye evlerine, köşklere, yazlıklara bırakmıştı.
Araştırmacı yazar Erkan Demirel, Ocak 2016’da kaleme aldığı, kendi aile tarihinin yanısıra, Süreyya İlmen Paşa ile komşuluk ilişkileri ve İlmen ailesinin hayatı, kurdukları çiftliği ve bölgenin tarihini anlatan belgesel/tarih çalışması “Çinkolu Ev”de (kitap olarak basılmamış olabilir, sadece pdf formatını buldum) Süreyya Paşa Plajı yapılmadan önce bostanın ve çevresinin durumu şöyle tasvir etmişti:
“Yukarıdaki resim Babamın sınıf arkadaşı Subay Ressamlardan Enver Bey tarafından, 1940 senesinde yapılmış bir karakalem çalışmadır. Sandalla açılarak denizden sahilin görünüşü resmedilmiştir. Soldan itibaren 1.ev ‘küçük ev’, 2.ev 'Çinkolu ev’, 3.büyük bina ‘Memduh Bey köşkü’, 4.büyük bina ‘Aziz Bey köşkü’ tren yolunun arkasında kalan 2 katlı bina ‘hububat ve saman deposu’ ve öndeki 5.ev (en sağdaki beyaz) Dişçi Tosun Bey'in oturduğu ev. Görüntü tamamen orijinaldir.”
Bahse
konu olan “Çinkolu Ev”, deniz tuzuna karşı dayanıklı olması
için dış cephesinin tamamen gri renkli çinko levhalarla kaplı
olması nedeniyle bu adı almıştı.
Yazar, 1937 yılında ailenin Sirkeci’de trenden inip deniz yoluyla geldikleri Maltepe’nin sahilindeki yeni aldıkları “Çinkolu Ev”e yaptıkları yolculuğun, Maltepe iskelesinde tekneden indikten sonrasını şöyle anlatmıştı:
“…Ağır ağır yola koyuldular. İstanbul istikametine döndüler. Biraz ilerden sağa saparak hafif bir yokuş tırmandılar. İlk sapaktan sola dönerken ileride Maltepe'nin ufak çarşı meydanını gördüler. İleride sağdaki büyük bina, okuldu. Maltepe Köyünün yerleşim alanı bu noktada bitmiş gibiydi.
Okul duvarının bitiminde, sağda, tren yolu başladı. Sonu yokmuş gibi uzayıp gidiyordu İstanbul'a doğru. Gittikleri yolla, tren yolu ise, birbirine bitişik, birbirine destek, birbirine kardeş. İşte bu noktadan, aşağıdaki dere yatağına kadar olan bölge, ‘Yalı Mahallesi’ idi.”
“…Araba ritmini bozmadan devam ediyordu. Solda deniz kenarında küçücük bir ahşap ev vardı. Sonradan öğrendiler ki Kavala'dan muhacir olarak gelen Fatma Hanım ve çocukları bu eve yerleşmişlerdi. Köy ekmeyi yapıp satarak geçinmeye çalışıyorlardı. Bu evin yanında da Diş doktoru Tosun Bey'in oturduğu ev, sanki diğerlerinden çekinir gibiydi.”
“…Harun Tuna* Bey, bu iki evi de satın alarak, bu sahildeki ilk betonarme bina olan ‘Villa Tuna'yı yapacaktı. Buraya bitişik olan köşk ise, değişik bir yapıydı. Üç katlı, çok değişik bir mimari yapısı olan, ön ve arkasında büyük balkonlu, vitray camlı. İtalyan tarzı ‘acayip’ bir köşk. Bu köşk (Avukat Aziz bey**in köşkü) Bostancı Kartal sahil şeridinin en yüksek ve en görkemli binası idi. Yola yakın, onun da bir müştemilatı vardı.”
*Harun Tuna, Maltepe’nin henüz Kartal kazasına bağlı bir nahiye olduğu dönemde belediye reisliği (başkanlığı) yapmıştı. 1932 ile 1951 yılları arasında Maltepe'de sırasıyla görev alan belediye başkanları; Faik Bey, Kahraman Yiğit, Kemal Dumlupınar, İsmet Onan,Harun Tuna, Necip Ayla, Mahir Dökmecibaşı idi. Ayrıca Maltepe'nin tarihindeki ilk resmi imar planı 1945 yılında Harun Tuna'nın da yönetimde olduğu dönemde yapılmış ve bu plana göre yerleşim alanı olarak tren istasyonu ve demiryolu hattının çevresi belirlenmişti.
Yeni Sabah Gazetesi’nin 15 İkincikânun (Ocak) 1942 tarihli nüshasının 4. sayfasında yer alan bir Teşekkür ilanı da Harun Tuna’nın o tarihte Kartal Kazası Maltepe nahiyesi Belediye Reisi olduğunu teyit etmektedir.
** Avukat Aziz Bey, araştırmacı yazar Erkan Demirel’in büyük dedesidir; kısacası yazar Aziz Bey’in kızı Vedia hanım ile malul binbaşı Tevfik Demirel’in oğlu olan ve 30 Ağustos 1963’te Jandarma Genel Komutanlığı mutemetliğinden emekli olmuş Levazım Yarbay Vefik Demirel ile “Çinkolu Ev”in sakinlerinden, ev sahibi “Kemal enişte”nin baldızı, İsmet hanımın oğludur.
Avukat Aziz Bey, Süreyya Plajı'nın yapılmasıyla bölgede oluşan hareketlilikten, kalabalıktan ve sahilin hızlı yapılaşmasından pek memnun olmayan, kıyıların ve doğanın korunmasını savunan muhalif bir kişilik olarak tanınırmış, hatta sahildeki binaların kontrolsüz büyümesini engellemek ve bazı yapıları kaldırtmak için hukuki idari girişimlerde bulunmuştu.
Erkan Demirel de kitabında; “Avukat Aziz Bey ise, bu hareketlilikten pek memnun değildi. Zaten biraz da aksi ve nalet bir tipti. Belki de gelecekte oluşacak bazı gelişmeleri öngördü. Nedense bu düşünceler onu hep rahatsız etti. Ölene kadar da hep muhalif kaldı.” diyerek Avukat Aziz Bey’in aksi, tavizsiz, titiz, muhalif ve huysuz kişiliğinin altını çizmiş.
Akşam Gazetesi’nin 20 Teşrinievvel (Ekim) 1934 tarihli nüshasının 4. sayfasında da Avukat Aziz Bey’in bu muhalif düşünceleri ve söylemlerinden bir örnek yer almaktadır;
“Yeni aza neler düşünüyor? Avukat Aziz B. ‘Evvelâ yolları yaptırmalı’ diyor.
Bundan sonra iyi su, ucuz elektrik temini, eğlence meselesinin tetkiki.
İntihap sandıklarına atılan reyler tasnif edildi. Netice anlaşıldı. Sevinenler sevindi, seçilemiyenler ‘inşallah gelecek sefere artık’ diye kendi kendilerini teselliye başladılar.
Bu sırada aklımıza bir fikir geldi. Acaba şehir meclisinin yeni âzaları İstanbul için ne düşünüyorlar? Şehrin imarı hakkında ne gibi fikirler besliyorlar? Belediye işleri, şehrin imarına dair meseleler mevzuu bahsolurken öne sürülen ilk şey paradır.
- Falan yolu yapacağız amma malûm ya bütçe.. Filan suyu şehire getireceğiz amma parasızlık... denilir ve geçilir. Acaba, para olsa, bol da salahiyet. Yeni şehir meclisi âzaları İstanbulu nasıl imar ederler?
Bunu merak ettik. Şehir meclisinin yeni azalarile görüşmeğe başladık. İlk olarak Sarıyerin müntehibi (iki aşamalı seçim sisteminde halkın ilk aşamada seçtiği üye-ikinci seçmen/delege) avukat Aziz beye gittik. Aziz bey yazıhanesinde büyük bir meşguliyet içinde olmasına rağmen bizi memnuniyetle karşıladı.
Bol param mı olsa beyefendi... Belediyenin meclisi umumî için âza çıkardığı mıntakalara kadar Kilyos, Çatalca, Silivriye kadar bütün yolları paket taşı yapardım. Birader, benim derdim, imanım da işte bu yollar.. Kemerburgaz yolu.. Şimdiki halde kış çamurdan geçilmiyor. Niçin bu 15 kilometrelik yolu paket taşı yapmıyayım. Silivri yolunun hali nedir?
Bütün bunları azami dört metre genişlikte paket taşı yapardım. Yanlarına da kaldırım. Yolun kenarına fasılalarla meyva ağacı diktirtirdim. Her sene bu ağaçların meyvalarını toplar, satar ve bu parayı yolun tamiratına hasrederdim
Belediye hududu dahilindeki bu yolların yapılması hakkında biraz da evvelce uğraştım. Hatta bir de hesap yaptık. Bütün bu yolları 10 milyon lira ile yapmak kabildir. İlk iş bu yollar..
Gelelim ikinci meseleye.. Halka parasız iyi su temin etmek isterim. Memba suları şehirden nihayet 1-2 kilometre uzaktadır. Bunları pekâlâ şehir dahiline getirmek ve halka parasız içirmek kabildir. Bu sular şehre getirilir, büyük depolar yapılırsa halk bedava iyi suya kavuşmuş demektir.
Meselâ biz bunu Sarıyerde yaptık Büyükderenin kaybolmak üzere bulunan meşhur bir suyu vardı. Bu suyu aşağıya kadar indirdik. Şimdi büyük bir depo yapıyoruz. Bu depo ihtiyaca kâfi su alacak. Halka parasız iyi su vereceğiz. Depo yakında bitecektir.
Üçüncü mesele halkın aydınlık ihtiyacını temin ederdim. Ucuz ve bol elektrik ziyası verirdim.
- Şehir için ne düşünüyorsunuz. Meselâ Beyoğlu, İstanbul tarafını, Boğaziçini nasıl görmek isterdiniz?
Ben Boğazlıyım. Boğaz benim bam telimdir. Bunun için evvelâ Boğazı söyliyeyim. Galatadan itibaren Kavaklara kadar sahilde hiç bina görmek istemezdim. Geniş bir rıhtım. Bunun arkasında anfiteatr şeklinde evler. Esasen binaların sahile kadar dayanmaması için bazı teşebbüslerde de bulunmuştuk. Sahildeki bazı binaları kaldırtmak için uğraştık. Boğazda geniş ve bol arsalı yerlerde evlerin oldukça büyük bahçeler içinde yapılmasını temin...
Hiç olmazsa tramvayın Balta limanına kadar uzatılması.. Hattâ bu hususta evvelce bir de karar aldık. Bundan bir müddet evvel. Katî neticenin alınması için bu sefer pek ziyade uğraşacağım. Esasen tramvayın Balta limanına kadar uzanması için teşebbüs te başlamıştır. Meselâ tramvay yolunun yapılması için Hisar mezarlığı kesilmiştir. Hatta belediye tramvayı Sarıyere kadar bile uzatmak fikrinde idi.
- Boğazın güzelliği için ne düşünüyorsunuz?
- Şirketihayriyenin mutlak surette tarifesinde tenzilât yapması elzemdir. Tenzilât yaparsa hem kendi kâr eder, hem de Boğazın terakkisine sebep olur. Bugünkü fiatler çok yüksektir. Hiç değilse Kavaklara kadar birinci mevki gidip gelme 25 kuruş, ikinci 20 kuruş olmalıdır. Bu fiatlerle de șirket pekâlâ kâr eder. Boğazın güzelleşmesi için evvelâ kalabalıklaşması lazımdır. Malûm ya mekin olmayınca mekân şereflenmez.
Biz şimdi bir de ‘Sarıyerin güzelliğini koruma’ cemiyeti yapmak üzereyiz. Cemiyetin gayesi Sarıyeri ucuz kalabalık, eğlence ve ayni zamanda sükûneti bol bir sayfiye haline koymaktır. Buraya gelenler güzel su bulsunlar. Hava mükemmel. Sonra eskiden Sarıyer üstündeki Hünkâr, Fıstık, Cırcır vesaire gibi sular meşhur birer eğlence yerleri idi. Buraların tarihî şöhreti vardır. Eski su başı âlemlerini canlandırmak için tabiî propaganda da yapacağız.
Sonra Boğazın nihayetine kadar elektrik ve sahilde güzel ağaçlar ister. İşte Boğaz için bunları düşünüyorum.
- Beyoğlu?
- Hayret ettiğim nokta şu, Bu Beyoğlu caddelerini açanlar kendilerinden 50-60 sene sonra burada oturacak vatandaşların bu dar caddelere sığamıyacağını düşünmemişler mi?. Beyoğlunda yollar son derece dardır. Tabiî ne kadar para olsa Beyoğlunun büyük ana cadesini genişletmek, oradaki binaları yıkmak imkânsız. Bunun için şöyle hareket ederdim. Büyük caddeye müvazi olan Tarlabaşı caddesinin arkasında ve yahut Caddeikebirin diğer tarafında üçüncü bir müvazi cadde daha açardım. Otomobillerin yalnız bu caddeden geçmelerini temin ederdim. Bu suretle halkın da kazadan korkmadan Beyoğlunda dolaşması kabil olurdu.
Sonra Beyoğlunun arka sokaklarında ben epey tetkikat yaptım. Bunların içinde mecrasız yollar pek ziyade fazladır. Bunlara mecra yaptırmak lazımdır.
-İstanbulun bu eğlencesiz haline ne dersiniz?.
Hakikaten çok doğru. İstanbul son derece eğlencesiz bir şehir halinde. Bu düşünülecek ve tetkik edilecek bir meseledir. Meselâ İstanbula benziyen Bükreş, Varna ve Yunanistan şehirlerinde eğlence için belediye ne yapıyor? Bunları tetkik etmeli. İşimize gelenleri burada yapmalıyız.
H.F. (ünlü gazeteci ve yazar Hikmet Feridun Es’in imzası)”
***
Avukat Aziz Bey’in muhalifliğini, 5 Mayıs 1931 Salı tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin sayfalarındaki “Şehir bütçesi 11,5 milyon lira olarak kabul edildi” başlıklı haberin satırlarında da görebilmekteyiz;
Muhalefete devam...
"…Şirketi Hayriyeden şikâyet.
Üsküdar ile köprünün mesafesi Haydarpaşa ile köprünün nisfı derecesinde olduğu halde Şirketihayriyenin daha fazla ücret aldığı ve Hayriye ismini füzuli olarak kul landığı hakkında bir kaç imzalı takrir okunmuştur. Azadan Aziz Bey demiştir ki:
‘Üsküdar'ı ayırmağa lüzum yoktur. Bütün Boğaziçi pahalıdır. Boğaz'a gitmek için 45 kuruş veriliyor. Bu gidişle Boğaziçi'nde kimse kalmıyacaktır.
Belediye reisi Muhittin Beyin teklifi üzerine takrir tetkik edilmek üzere, makama havale edilmiştir.”
70 yaşlarındaki Avukat Aziz Bey, 11 Kasım 1942 tarihli ve 4305 sayılı kanunla yürürlüğe konulan “Varlık Vergisi” kapsamında, kendisine tahakkuk ettirilen 60.000 lirayı (o sırada 1 metre Sümerbank elbiselik kumaş 3 lira, tam tramvay bileti yüz para yani 2,5 kuruşmuş) birikimleri ile karşılayamayacağı için o gün 100.000 liranın üzerinde değeri olan köşkünü 50.000 liraya satmak zorunda kalmıştı. Ancak köşk, onu satın alan aileye de yâr olmamış, 1947 yılının Ağustos ayında bir geceyarısı Doğu Ekspresi marşandizinin sıçrattığı bir kıvılcım nedeniyle yanıp kül olmuş, arsası 17 yıl boş kalmıştı.
Erkan Demirel’in anlatımlarına “Çinkolu Ev”i tasvir ettiği satırlarla devam edersek;
“…Yol bahçe girişinde bitiyor ve bahçe de, tren yolunun tretuarının hemen dibinden başlayarak, denize kadar uzanıyordu. Bir nevi çıkmaz sokaktı burası. Bahçeye girince, solda denize doğru, 10-12 metre içerde, iki katlı çinkolu bir ev vardı. İşte bu ev, bu ailenin ilk yazlık eviydi. Deniz kıyısına daha yakın tek katlı küçük bir ev ise, müştemilat ihtiyacının şirin bir örneği. Altında küçük de bir kayıkhanesi vardı. Yaklaşık 15 metre sonrada, 4-5 metre genişliğinde irili ufaklı kayalıklar, ve deniz.”
“…Bahçenin İstanbul tarafındaki sınırı ise, güldür güldür akan bir derenin (Küçükyalı deresi) denize ulaştığı noktaydı. Dere, Kayış Dağı'ndan kopup, Başıbüyük'ten gelerek rayların altına inşa edilen yaklaşık 4 metre genişliğinde bir köprünün altından geçiyor ve hemen sonra denize dökülüyordu.”
“…Dereden sonraki batıya doğru olan alan, etrafı çitle çevrili Karatepe'ye kadar uzanan devasa bir bostandı. Ancak, bostanla deniz arasında, 20 30 metre genişliğinde muhteşem bir oluşum vardı. Harika bir kumsal.”
İşte bu harika kumsal tam da geleceğin Süreyya Paşa Plajının yapılacağı yerdi…
Erkan Demirel kitabında yaptığı tasvirlerle yetinmemiş, bir de çizdiği krokiler ile bahsi geçen bölgeyi (Yalı Mahallesi) ve “Çinkolu Ev”e karayolu ile ulaşmak için kullandıkları yolu tarif etmeye çalışmıştı:
“…Maltepe çarşısı çok ufaktı. Okulun solundan giden dar yol çarşı meydanına çıkıyordu. Tam bu birleşim noktasında solda ‘Beş Çeşmeler’ vardı. Çeşmelerin yanında berber ve onun yanında da tren yolu sınırına kadar, büyükçe bir kahve. Kahvenin tam karşısında Maltepe istasyonuna devam eden tren yoluna paralel bir yol. Kahve ile bu yol girişi arasındaki boşlukta ise, makaslı bir tren yolu geçidi vardı. Bu geçitten karşıya geçildiğinde geniş bir tarımsal alan, Bağdat Caddesi olarak bilinen Kadıköy Kartal yoluna kadar devam ediyordu.
İstasyon yolundan deniz tarafına doğru, sırasıyla, manavlık da yapan Balıkçı Recep, Sürek kasabı ve de bir bakkal dükkanı yan yana sıralanmışlardı. Bu bakkaldan sonra meydan bitiyor ve aşağıya denize doğru ama Dragos tarafına dönen bir yol başlıyordu. Bu yolun hemen girişinde sağda ekmek fırını ve Rasim'in bakkal dükkanı vardı. İşte bütün Maltepe çarşısı ve de esnafı 1937 yazında bu kadardı. 2 bakkal, 1 kasap, 1 balıkçı manav, 1 berber ve 1 kahvehane…”
1939 yılında Kartal Kaymakamlığı görevini yürüten, o günlerde (25 Ocak 1939-6 Mayıs 1942 tarihleri arasında) İçişleri Bakanlığı yapan Mustafa Faik Öztrak’ın (1882-1951) kardeşi olan Bahir Öztrak (1882-1951) [ayrıca, TRT'nin ilk genel müdürlüğünü yapmış olan Adnan Öztrak’ın ve Devlet Bakanlığı, Fahri Korutürk’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yapmış olan İlhan Öztrak’ın ve de bir dönem İç İşleri Bakanlığı, Gümrük ve Tekel Bakanlığı yapmış olan ve günümüz siyasetçilerinden CHP’li Faik Öztrak’ın babası olan Orhan Öztrak’ın amcasıdır] 1932-1951 yılları arasında Maltepe Belediye Başkanlığı yapan Kahraman Yiğit ile birlikte Süreyya Paşa'ya sahilde bulunan bu büyük sebze ve meyve bostanını halka açık modern bir plaj haline getirmesi fikrini vermişlerdi. Süreyya Paşa da birtakım zorluklara rağmen bu fikre sıcak bakmış konu üzerinde düşünmeye başlamıştı.
Süreyya İlmen Paşa'nı hemen karar vermeyip düşünme nedeni, Süreyya Paşa Mensucat Fabrikası ve Süreyya Opera'sından dolayı maliye ile yaşadığı sıkıntılardan dolayı idi.
Süreyya İlmen Paşa, 1949 yılında kaleme aldığı "Teşebbüslerim ve Reisliklerim" ile 1951'de kaleme aldığı "Dört Ay Yaşamış Olan Zavallı Serbest Fırka" kitaplarındaki anılarında Süreyya Paşa Plajı, kâr amacı güdülmeden, halka batılı ve modern bir yaşam tarzı aşılamak amacıyla hayata geçirilmiş öncü bir sosyal proje olarak aktarılmış ve Süreyya İlmen Paşa, bu süreci ticari bir yatırım değil, ülkenin gelişimine bir katkı ve adeta bir kamu hizmeti olarak nitelendirmişti.
Kadıköy’deki Süreyya Operası (Sineması) ile ilgili olarak maliye memurlarıyla eğlence vergisi (bilet vergisi) ve halkı adabımuaşerete alıştırma amacıyla yapmak istediği ücretsiz gösterimler konusunda ciddi bir bürokratik sorun yaşamıştı. Süreyya Paşa, halkın ve askerlerin kültürel gelişimine, adabımuaşeret öğrenmesine katkı sağlamak amacıyla Selimiye Kışlası Kumandanlığına başvurmuş, her hafta pazartesi akşamları yüz neferi sinemaya ücretsiz/biletsiz kabul edeceğini bildirmişti. Ancak Süreyya İlmen Paşa bu sosyal projeyi hayata geçirip uygulamaya başladığında, maliye memurları vergi mevzuatını gerekçe göstererek ücretsiz gösterimlere ve biletsiz seyirci girişine karşı çıkmış, süreci engellemişti. Bu bürokratik ve mali engel yüzünden Süreyya İlmen Paşa arzu ettiği bu sosyal yeniliği sürdürememişti. Bunu anılarında, "Maksadımız maarifin bir şubesi olan tiyatro ve sinemamız delaletiyle asker, esnaf ve halkımızı adabımuaşerete alıştırmak idi, velhasıl arzu ettiğimiz bu yeniliği yapamadık" diyerek sitemle anlatmıştı.
| Süreyya Operası (Sineması) |
Süreyya İlmen Paşa yine anılarında Süreyya Paşa Plajı projesinden sonra devletin vergi algısındaki değişime mizahi ve sitemkar bir şekilde değinmişti. Eskiden tarla/bostan statüsünde olduğundan aynı yer için devlete 5-10 lira gibi çok düşük bir vergi öderken, plaj tesislerinin kurulmasıyla birlikte kendisinden istenen verginin bir anda 10.000 liraya yükseltildiğini aktarmış ve bu durumu, bir kamu hizmeti yaparken karşılaştığı bürokratik bir sürpriz olarak anılarına not etmişti.
İşte daha önce yaşanan bu nedenlerle Süreyya İlmen Paşa, "sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer" misali temkinli davranıyor böyle bir teşebbüste bulunmaktan çekiniyordu. Ancak bütün bunlara rağmen ısrarlara dayanamayan Süreyya İlmen Paşa bu teklifi kabul ederek, 20 Haziran 1939'da plaj inşaatını başlatacaktı.
Süreyya İlmen Paşa bu sıralarda eşi Adalet hanım ile birlikte özel şoförlü arabalarıyla incelemek için bostana gelmişler, bu vesile ile “Çinkolu Ev’in sahibi Kemal bey ve ailesiyle de tanışmışlardı.
“…Yaşlı bir beyle bir hanım indiler, bostana geçtiler, deniz kenarından Karatepe'ye doğru yürüyorlar. Bak oradalar. Kemal arkasına döndü, uzakta kayalıklara yakın adamla kadını gördü.
‘Paşa mı acaba?’dedi.
Süreyya Paşa adını duymuş, o arazinin Paşa'ya ait olduğunu çok önceleri öğrenmişti. Ama O'nu hiç görmemişti. Kapıya doğru yürüdü. Arabanın yanında bekleyen kırk yaşlarındaki, tahmini doğruysa şoföre -‘Merhaba hoş geldiniz’ dedi.”
“…-’Hoş bulduk Beyim’ diye cevap verdi adam. Bu cevap tarzına göre tahmini doğruydu. Yanılmamıştı. -‘Gel buyur.’ -‘Sağol Beyim, ben burada beklerim, arabadan ayrılırsak bakarsın Paşam kızar.’ Kemal gelenin kim olduğunu anladı. -‘Süreyya Paşa'ydı, Süreyya İlmen Paşa.’ -‘Yanındaki hanımı mı?’ -‘Evet’…”
“…Paşayla Hanımının dönüşünü takip ettiler. Kemal Beyle Fikriye kapı girişinde onları karşıladı. Paşa ilk gördüğü bu gençlerin (ki O'na göre çok gençtiler) davranışından etkilendi. Eşi Adalet Hanımın da kanı ısınmıştı. Davetlerini kabul ederek, dutun altındaki rahat şezlonglara oturdular. Kemal; gümrük komisyonculuğu yaptığını, çinkolu evi geçen sene aldıklarını, burayı ve denizi çok sevdiklerini bir çırpıda anlattı…”
“…Paşa da, buraya büyük bir plaj yapma düşüncesini Kemal Bey'e detaylarıyla anlatmaya başladı. Kemal çok şaşırmış ve etkilenmişti. Hayfa'da gördüğü bir plajın aynısını yapmak istiyordu. En arkada tren yolunun hemen altında, dereden Karatepe'ye kadar geliş yolu yapılacaktı. Tesislere giriş tam orta noktadaydı. Girişin sağında bir otopark, solunda ise, idari bina bulunacak, İnsanlar biletlerini alarak plaja girebileceklerdi. Tam karşıdaki gazino ve restoran ise denizin üstünde gibi konumlanacaktı. O nokta, kumsalın en dar olduğu yerdi. Günlük odalar, soyunma kabinleri, duş ve tuvaletler Maltepe tarafında, Motel bölümü ise, Küçükyalı istikametinde olacaktı. Oda ve kabinlerin ön kısmına içinde boydan boya kum havuzları olan beton bir platform inşa edilecekti.
Buraya dikeceği, soğuğa daha dayanıklı palmiyelerin siparişini dahi vermişti.”
“…Bu platformun kenarlarına da, kalıplarını hazırlattığı özel yapım korkulukları yerleştirecekti. Denemesini önce, Başıbüyük'teki çiftliğinde yapmış, bayağı da güzel olmuştu. Üç dört basamak ve geniş merdivenlerle, bu sun’i kumsal setten, doğal kumsala inilerek denize girilebilecekti. Kemal dayanamadı -‘Paşam rüya gibi bir proje’ dedi. Paşa gülümsedi -‘Haklısın Kemal Bey haklısın, ancak bu işi başarmak için seninde desteğin gerek.’ Kemal şaşırmıştı…-’Emrin olur Paşam, ne istersen söyle hemen yapalım.’ Paşa şezlongdan kalktı.-’Gel bak bir şey göstereceğim’…”
“…-’Bak Kemal Bey, ileride bu köprünün altından otomobiller gelecek, plaj yolundan da. İkisi de birbirlerini görmeyecek. Bu noktada karşılaşacaklar. Senin bahçe, Maltepe yolunu da plaja kapatıyor. Burada trafik hem sıkışacak hem karışacak. Bir çözüm bulmamız lazım. Kemal olayı hemen kavradı. Tam yanında durdukları ayva ağacından uzunca bir dal kırdı. Paşa'ya uzattı. -‘Buyur Paşam, bahçeden ne kadar yer istiyorsan yere çiz. Yarın duvarı yıktırıp, sınırı istediğin yerden geçireceğim. Maltepe'yi plaja bağlayacağız merak etme.’ Şaşırma sırası Paşa'daydı. Hiç böyle net ve olumlu bir cevap beklemiyordu. Hatta bu konuda oldukça endişeliydi. Nutku tutulmuştu.” Onları ilgiyle dinleyen eşine dönüp;
“…-’Adalet gözün aydın, Kemal Bey düşündüğümüzden çok daha fazlasını verdi. Maltepe yolunu tamamen açtı.’ Adalet Hanım kulaklarına inanamadı. Gözlerini hafif açarak, -‘Sahi mi?’ derken, ne kadar şaşırdığını, konuyu tam bilmemesine rağmen Fikriye de fark etti.
Paşa en büyük sorununu çözmüş, Kemal de bir sene önce aldığı bu yerin, plaj bitince yalı mahallesinin en değerli arazisi olacağını şimdiden hissetmişti.”
“…-'Paşam tamam, Maltepe yolunu açtıkta, istasyon uzak sayılır. Herkesin otomobili de yok. İnsanlar buraya gelirken zorlanmayacaklar mı?’
-‘Kemal Bey çok haklısın, ama söylemeyi unuttum. Derenin kenarına boydan boya uzun bir iskele yaptıracağım. İnsanlar Bostancı, Kadıköy ve hatta Karaköy den vapurla gelecek vapurla dönecekler.’ Ayrıca bakarsın bir tren istasyonu da koydururum buraya, belli olmaz.”
Tren istasyonunu koyduruvermek öyle pek de kolay olmayacaktı aslında; o iş Süreyya Paşa’yı biraz uğraştıracak, ama sonunda olacaktı; Kemal beyin düşündüğü gibi…
“…Kemal Bey Paşaya verdiği sözü tuttu. Gelen ekip bir günde duvarı yıktı, Paşanın çizdiği sınıra kadar toprağı oydu. Çıkan fazla toprak el arabalarıyla sahile taşınarak, gerekli yerlere döküldü. Maltepe yolu böylece açıldı. Yeni duvarı örmekse 10 gün sürdü. Artık Maltepe'den gelip, köprünün altından geçerek, tren yolunun karşı tarafına geçmek mümkündü. Buradan araçlar Bağdat caddesine çok rahat çıkabileceklerdi. Keza oradan gelenlerde, Yalı caddesine ve Plaja.”
Paşa bu kez düzeltilen köşedeki ayva ağacının altına oturdu. Plaj inşaatı ilerleyip Palmiyeler dikilene kadar, her geldiğinde bu ayva ağacının altını tercih edecekti. O köşe, plaj inşaatının yönetim noktası olacak, birçok karar, o ağacın altında alınacaktı. Çardağın altında oturup, ev halkını huzursuz etmek istememişti aslında.”
Zaman içerisinde Süreyya İlmen Paşa’nın ailesi ile “Çinkolu Ev”in fertleri arasında sıcak ilişkiler gelişmiş, hatta Paşa Kemal bey ve aile efradını bir kaç kez Başıbüyük’teki Narlı Çiftlği’nde misafir etmişti.
![]() |
| Çinkolu Ev'in efradı Narlı Çiftliği'ndeki havuz başında |
“…Süreyya Paşa son derece kararlıydı. Ve 1939 yılının bir mayıs sabahı, bütün Maltepelilerin gönlüne su serpen adımı attı. Yaklaşık 20 kişilik bir ekip çitlerle çevrili bostana girerek, çitleri sökmeye araziyi temizleyip düzeltme işlemine başladılar. O gün Paşa akşama kadar ekibin başından ayrılmadı. Ama bir ara kaçamak yaparak Kemal Beyin bahçesine gelip, Plaja bakan köşedeki ayva ağacının altına oturdu ve Viyanuşun kahvesini büyük bir huzur içinde yudumladı. O günden itibaren, plaj inşaatı bitene kadar bu nokta, Onun, yönetim ve dinlenme merkezi olacaktı.”
Uzun yıllardır oğlu Vahan ile beraber aileyle birlikte yaşayan, aileye hizmet eden ve neredeyse evin bir parçası gibi hürmet gören ailenin sadık emektarı Ermeni asıllı Viyanuş, Süreyya Paşa geldiğinde hemen yorgunluk kahvesini yapar evin kızı Beyhan’la ayva ağacını altında oturan Paşa’ya gönderirdi. Süreyya Paşa bu yorgunluk kahvesini inşaatın başladığı 1939 Haziran’ından itibaren plajın açıldığı 1946 yılının yazına kadar 7 yıl boyunca her geldiğinde, Viyanuş'un cezvesinden, Beyhan'ın elinden içmişti…
“…Bu kadar büyük bir alanın harfiyat ve düzeltme işlemi 20 gün kadar sürdü. Bu dönem içinde inşaatın teknik sorumluluğunu yüklenen mimar, mühendis, usta kim varsa her türlü kontrol ve uygulamayı, çok sıkı bir şekilde denetlediler ve gerçekleştirdiler. Belli ki bu kadro, Paşadan hem çok çekiniyor, hem de ona karşı büyük bir saygı ve sevgi besliyordu.”
“…Haziran ortasında arazi, inşaat için uygun duruma getirilmişti. 20 Haziran 1939'da mütevazı bir temel atma töreni ile plaj inşaatı, resmen ve fiilen başladı.”
1 Eylül 1939’da Almanya Polonya’yı işgal etmiş, Hitler’in Nazi birlikleri Polonya sınırlarını geçerek savaşı fiilen başlatmıştı. Bunun üzerine Polonya'nın garantörü olan İngiltere ve Fransa, 3 Eylül 1939'da Almanya'ya resmi olarak savaş ilan etmiş, böylelikle İkinci Dünya Savaşı patlak vermişti. Türkiye, aktif tarafsızlık ve dengeli dış politika izleyerek savaşın dışında kalmayı temel amaç edinmiş, savaşın başlamasından önce İngiltere ve Fransa ile 1939’da Karşılıklı Yardım Antlaşması imzalanmış olmasına rağmen İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı’nda Türkiye antlaşmadaki yükümlülüklerini erteleme maddelerini kullanarak tarafsızlığını ilan etmiş, olası bir Alman saldırısını önlemek amacıyla da 18 Haziran 1941’de Türk-Alman Dostluk ve Saldırmazlık Antlaşması imzalanmıştı. Sınırlarda seferberlik adına büyük bir ordu istihdam edilmesi, ekonomik sıkıntılara yol açmış, 1940 yılında çıkarılan Milli Korunma Kanunu ile ekonomi üzerinde devlet kontrolü artırılmış, ekmek karneye bağlanmış, savaş dönemi karaborsacılığını önlemek, piyasadaki aşırı para arzını dengelemek ve devlet bütçesine gelir sağlamak amacıyla, 11 Kasım 1942 tarihli ve 4305 sayılı kanunla yürürlüğe konulan Varlık Vergisi ile ağır mali tedbirler ve vergiler uygulanmıştı.
“…Plaj inşaatı, savaşın etkisini 1940 yazına kadar pek hissetmedi. Arazi 2 kademeye bölünmüştü. Yol tren köprüsünün altından geçerek, Maltepe istikametinden gelen Yalı caddesi ile birleştirilmiş ve plajın ana giriş kapısına kadar gelmişti. Bu ana giriş, doğu batı istikametinde geniş bir platforma açılıyordu. Burada ortada Kapalı Gazino, restoran ve mutfak üniteleri yer alacaktı. Doğuda Çinkolu eve doğru günlük müşteriler için soyunma kabinleri, duş tuvaletler, soyunma ve dinlenme odaları 2 kat olarak inşa edilmeye başlandı.
Batıda Küçükyalı istikametinde ise yatılı müşteriler için devamlı kalınabilecek motel tarzında bir tesis inşa edilecekti. Bu ilk kademe deniz seviyesinden yaklaşık 1-1.5m yüksekte olacak genişliği 25m, uzunluğu ise yaklaşık 300m'yi bulacaktı. Bu geniş ve uzun platform birinci güneşlenme alanı olarak kumsallaştırıldı, hatta ağaçlandırması dahi yapıldı.”
“…Bu ilk kademeden 4-5 basamaklı iniş merdivenleri ile doğal sahil kumsalına inilecek şekilde planlamalar yavaş yavaş gerçekleştirildi. Bir yandan da plajın doğu sınırında uzun bir iskele planlanmıştı. Bu iskelenin amacı her gün Karaköy, Beşiktaş, Üsküdar ve Kadıköy'den kalkacak tarifeli vapur veya motorların, Moda ve Bostancı'ya da uğrayarak plaja müşteri getirip götürmesini sağlamaktı. Bu amaçla önce alt yapı çalışmaları başladı. İri kayaların getirilip denize doğru dökümü 1942 sonlarına kadar sürdü. Plajla beraber iskelede açıldı. Ama açılış gününün en büyük sürprizi, bu iskelede gerçekleşecekti.”
1942 yılında plajdaki inşaat faaliyetleri savaşın da yarattığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle neredeyse tamamen durmuştu.
1944 yılına gelindiğinde; “…Plaj inşaatında ise, önce iki yıllık durgunluğun yarattığı doğal tahribatın temizliğine başlandı. Yapılanlar elden geçirilmeye ve inşaatın devamına uygun hale getirilmeye çalışıldı. Amaç 1944 yılından itibaren yoğun bir çalışma ile tesislerin tamamının bitirilerek 1946 yazında açılışı yapabilmekti. Tabii ki savaş bir oyunbozanlık yapmazsa.”
Avrupa’daki savaş Almanya'nın müttefik kuvvetlere teslim olmasıyla 8 Mayıs 1945'te, Pasifik'te ise Japonya'nın ateşkesi kabul edip USS Missouri gemisinde imza atmasıyla 2 Eylül 1945'te tamamiyle bitmişti.
“…4-5 senelik bir gecikme vardı. Yoğun bir ekip çalışması başlatıldı. Kompleks bir proje söz konusuydu. Her ekip kendi inşaatından sorumluydu. Bir yanda Doğu bölümündeki hizmet binaları, farklı kabin tipleri, müştemilatlar ve altyapıları yapılırken Batı bölümündeki Motel ve Paşanın özel evinin inşaatı da start aldı.
İnşaatın ilk yılında iri iri kayalar yerleştirilerek alt yapısı hazırlanan plajın doğu sınırındaki vapur iskelesi çalışmaları da hızlandırıldı. Bu iskele alt yapısı, boş geçen 5 senede jeolojik bir değişim yaratmıştı. Kıyıdan denize uzayan ve deniz dibine yerleştirilen bu kayalar, doğal bir bariyer görevi görerek su sirkülasyonunu önlemekteydi. Bu da, kıyı boyunca eski halinin genişlik olarak iki katı, ince ve sapsarı harika bir kumsalın oluşmasına neden olmuştu. Seneler sonra sahil yolu çalışmaları başlayana kadar da bu iskele kum tutma işlevini yerine getirecekti.”
Süreyya Paşa, plajı inşa ettikten sonra karşılaştığı en büyük problem ulaşım olmuştu. Bu bölgede gerek plaja gelenlerin ve gerekse Maltepe halkının banliyölü trenle ulaşımı sağladıkları için buraya bir tren istasyonu inşaatına karar verilmişti. Bunun üzerine Süreyya Paşa buraya bir istasyon yapılması şartıyla kendisine ait yaklaşık 450 metre karelik bir arsayı da bağışlamıştı. Aradan geçen 3-4 seneye rağmen bir sonuç alınamaması üzerine 1951 senesinde çiftliğini ve plajını ziyaret eden Celal Bayar’a durumu anlatmış, Celal Bayar’da Ulaştırma Bakanına iletmiş olmasına rağmen aradan geçen iki seneye rağmen istasyonun inşa edilmemesi üzerine bu seferde Süreyya İlmen Paşa, 1953 senesinde Celal Bayar’a ve Ulaştırma Bakanlığı'na bir dilekçeyle durumu tekrar izah etmiş, Ulaştırma Bakanı'na yolladığı dilekçede eğer istasyon inşa edilmeyecekse bu arazinin bedelinin verilmesini istemişti. Süreyya İlmen Paşa bu dilekçelerine yaklaşık bir sene sonra cevap alabilmişti. bu verilen cevapta; Sirkeci hattından başlamak üzere Haydarpaşa-Gebze hattı da dahil olmak üzere yeni düzenlemelere gidildiği ve bunun da ayrıca masraf açtığından bu istasyonun geciktiği belirtilmişti.
Ancak sonunda Süreyya İlmen Paşa'nın isteği gerçekleşebilmişti.
![]() |
| Cumhuriyet 6 Haziran 1946 |
![]() |
| Vakit Gazetesi 8 Haziran 1946 |
| Hemen o günlerde olmasa da sonraları artık Süreyya Paşa Plajı'nın bir İstasyonu da olacaktı sonunda... |
“…Plajın 09 Haziran 1946 Pazar günü açılması planlandı. Bütün hazırlıklar bitmişti. Özellikle Anadolu yakasının yoğun yerleşim bölgeleri Üsküdar ve Kadıköy'den Plaja gelişi kolaylaştırmak için T.C.D.D. Küçükyalı ile Maltepe istasyonları arasında Süreyya Paşa İstasyonunu hizmete açtı. 06.06.1946 Perşembe gününden itibaren günün ilk üç ve son seferi hariç, bütün banliyö trenleri Süreyya Paşa istasyonunda (yolcuların inip binmesi için kısa bir müddet) durmaya başlamıştı. 07.06.1946 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde Plajın tanıtım ilanı yayınlandı.”
![]() |
| Cumhuriyet Gazetesi'nde 7 Haziran 1946 günü yayınlanan ilanda açılışın 9 Haziran Pazar günü olduğu belirtiliyor. |
“…Ayrıca Pazar günü Saat 10.00 da Karaköy'den kalkıp Kadıköy, Moda ve Bostancı iskelelerine uğrayacak özel vapur ile Rumeli yakasındaki müşteri ve davetliler Plajın Özel İskelesine getirilecekti.
Plajın tanıtım ilanında da vurgulandığı gibi nefis yemeklerden Özel Caz Orkestrasına, büyük dans pistinden pırıl pırıl bir denize kadar her şey vardı. Hele denizin ortasındaki kayalık bölgeye oturtulan 6 direk üzerine kubbeli ve merkezindeki kaide üzerine yerleştirilmiş mayolu kadın heykelinden oluşan kule görünümlü yapıt, herkesin ilgi odağı olacaktı.”
Ancak o tarihte yayınlanan ilanların görselinde henüz heykel yer almıyor, sadece altı sütunlu ve kubbeli olan anıt görseli var.
“…Açılış günü geldi. Tren İstasyonun açılış haberini okuyanlar trenlerle, arabası olanlar -ki çok azdı- arabaları ile gelmeye başladılar. Ancak asıl beklenen davetliler Karaköy'den kalkan vapur ile gelecek olanlardı. Vapur saat 11.30 gibi kulenin açığından dönerek plajın iskelesine yanaştı. Ve günün sürpriz'i gerçekleşti. Şehir hatları vapuru iskeleye yanaşamadan karaya oturdu. Daha önce anlattığım kum tutma ve deniz tabanının jeolojik değişikliği nedeniyle İskelenin ucu, derinlik olarak artık yetersizdi. Kaptan birkaç manevra yaparak vapuru kurtardı. Hemen Maltepe sakinlerinin sandalları yardıma koştular. 8-10 sandal iki yandan vapura yanaşarak zorda olsa yolcuları kıyıya taşıdılar. Özellikle Ayhan, Kamil, Şefik, Hamdi, Erol ve sandalı olan diğer gençler bu hizmeti zevkle verdiler. Gerek davetliler, gerek Yalı Caddesinin sakinleri ve gerekse Paşa ve ailesi için bu olay, yıllarca unutulmayacak bir anı olarak kaldı.”
Süreyya Plajı’nın 8 Haziran 1946 ( oysa ilanda 9 Haziran olarak belirtiliyor) tarihindeki resmi açılışı ve takip eden 1947 sezonu, dönemin ulusal ve yerel gazetelerinde "Avrupai ve modern bir eğlence-dinlenme kompleksinin doğuşu" olarak çok geniş bir yankı bulmuştu. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı malzeme yokluğu sebebiyle tam 7 yıl süren inşaatın bitmesi, basın tarafından büyük bir şehir hizmeti ve "lüksün halka açılması" olarak verilmişti.
| Açılış gününden bir fotograf |
Dönemin İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Lütfü Kırdar’ın, açılışın hemen ardından habersiz bir şekilde plajı ziyaret etmesi gazetelerde geniş yer bulmuş, Valinin tesisleri çok beğenmesi ve plajın araba/yaya trafiğini rahatlatmak için Bağdat Caddesi'nden plaja kadar özel bir asfalt yol yaptırma kararı alması da dönemin basını tarafından büyük bir belediyecilik müjdesi olarak aktarılmıştı. Çok geçmeden Vali Kırdar, sözünde durmuş, Süreyya Plajı’ndan Bağdat Caddesi’nin Kadıköy yönünde asfalt bir yol yaptırtmış, plajın Kadıköy yönünde otobüs, araba ve yaya ulaşımını da böylelikle kolaylaştırmıştı.
“…Özel davetlileri Karaköy, Kadıköy, Moda ve Bostancı iskelelerinden alıp plaja getiren vapurun iskeleye yanaşamaması nedeniyle acil bir tedbir almak gerekmişti. 3 gün süren yoğun bir çalışma ile beton iskeleye ahşap bir ilave yapıldı. Vapurlar yanaşamasa da müşteri taşıyan motorlar yanaşabileceklerdi. 15-20 gün kadar çalıştılar. Ancak Temmuz ortalarında çıkan kuvvetli bir lodos sonucu iskele, yazı bitiremeden parçalandı darmadağın oldu.”
“…Böylece vapurla, motorla plaja müşteri getirme fikri de gündemden kalktı.”
“…İkinci dikkati çeken çalışma, Plajın girişindeki Müdüriyet ve bilet gişesinin sağındaki otoparkın iki başında yer alan, normal insan büyüklüğündeki kadın ve erkek heykelleriydi. Muhtemelen bronz döküm olan bu çalışmalar, gelen misafirlere sanki ‘hoş geldiniz’ demekteydiler.”
“…Son ve asıl büyük sürpriz ise, denizin ortasında yer alan ve kısa zamanda plajın sembolü haline gelen kuleydi. Büyük sırlar saklayan!..”
“…1945 yazında plaj inşaatına hız verilmiş, geniş bir ekip ve işçi kadrosu ile yoğun bir çalışma başlatılmıştı. Kumsaldan 50 metre kadar ilerde ve 300 metrelik sahil bandının tam ortasında yaklaşık 7-8 metre çapında ve deniz seviyesinin 50 santim üzerine kadar çıkan, doğal bir kayalık platform vardı.”
“…Maltepeli gençler (…) balığa çıkarken midye deposu olan bu kayalıklardan, yem yapmak için midye toplarlardı. Bu doğal yapı aynı zamanda denize balıklama atlama için de iyi bir platform özelliği taşıyordu. Ancak zaman zaman yosunlu yapısı nedeniyle kaymalar oluyor ve midye kesiklerinden oluşan yaralanmalar problem yaratıyordu. İnşaatda çalışan işçilerden bazıları dinlenme zamanlarında denize girerken Maltepeli gençleri taklit etme hevesine kapılınca birkaç büyük yaralanma olayı oldu.”
“… Bu durumun plajın açılmasından sonra müşteriler açısından da sorun yaratabileceğini öngören Paşa, bir çözüm üretmesi gerektiğine inandı. Tesadüfen o günlerde Süreyya Sinemasında gösterilen ve Elizabeth Taylor*un oynadığı bir filmde Paşa benzer ve uygun bir yapı gördü. Film bittikten sonra özel olarak makiniste bu sahneyi perdeye getirmesini istedi.
Böylece kayalıkların üzerine yapılacak yapıya karar vermişti. Önce tabana yaklaşık 8 metre çapında 50 santim yüksekliğinde beton bir platform yapılacaktı. Bu zeminin üstüne ve tam ortasına 3 metre çapında ikinci bir platform oturtulacaktı. Etrafına 25 santim çapında 2.5 metre yüksekliğinde 6 beton direk dikilecek ve üstü de gene beton bir kubbe ile kapatılacaktı.”
* Elizabeth Taylor (1932-2011), kariyerine 1940'ların başında çocuk oyuncu olarak başlamıştı. İlk oyunculuk deneyimini 1942 yılında 10 yaşındayken Universal Pictures’ın çektiği “There's One Born Every Minute” filminde küçük bir rol alarak yaşamış, ancak stüdyo sonra sözleşmesini feshetmişti.
1943’te Metro-Goldwyn-Mayer ile anlaşmış ve “Lassie come home”, 1944’te 20th Century Fox ile “Jane Eyre” ve Metro-Goldwyn-Mayer ile “The white cliffs of Dover”, daha sonra yine aynı yıl Metro-Goldwyn-Mayer ile “Natinal Velvet” filminde oynadıktan sonra ilk kez adını filmin afişlerine yazdırmış ve popüler bir genç yıldız haline gelmişti.
1945 yılında vizyona giren hiçbir filmde rol almamış, 1946 yılında MGM ile Amerika'nın kırsal doğasında, ormanlarda ve çiftliklerde geçen bir köpek hikayesi, “Courage of Lassie” ve 1947’de yine MGM ile Amerika'nın küçük bir kasabasında geçen “Cyntia” ve Warner Bross Pictures ile New York’ta çoğunlukla bir aile evinde ve iç mekanlarda geçen “Life with father” filmlerini çekmişti.
Bunlardan da açıkça anlaşılacağı gibi söz konusu tarihlerde sinemalarda gösterilen Elizabeth Taylor filmlerinin hiçbir sahnesinde böyle bir Monópteros görüntüsü yer almamıştı. Bu durumda bu hikaye ya bir şehir efsanesiydi, ya da Süreyya Paşa o tarihte sinemalarda gösterimde olan, ancak Elizabeth Taylor’un rol almadığı başka bir filmin bir sahnesinde gördüğü yapıdan etkilenmiş ve bu kararı almıştı.
![]() |
| Klasik bir Monópteros çizimi |
Süreyya İlmen Paşa’nın örneğini bir filmde (!) gördüğü söylenen ve etkilenip, yaptırmaya karar verdiği o altı sütunlu ve kubbeli yapı aslında bir Monópteros’tu. Monópteros’lar Greko-Romen kültüründen doğan ve antik mimaride, dairesel bir hat üzerine dizilmiş tek bir sütun dizisi ve bu sütunların taşıdığı bir çatıdan (genellikle kubbe) oluşan, hiçbir duvarı veya kapalı iç odası (cella) olmayan anıtsal yapılardır. Bazı kaynaklarda yuvarlak planı nedeniyle Thólos ailesinin üyesi sayılır, ancak onlarda duvarlarla çevrili bir iç yapı yani cella mevcut olduğu için standart bir Thólos tanımından ayrılır.
Süreyya Paşa Plajı’nın alameti farikası olacak bu modern Monópteros’un klasik anlamda bir benzeri ve yurdumuzdaki en iyi örneği Burdur Gölhisar ilçesinin batısındaki Akdağ’ın eteklerinde, ovaya hakim tepeler üzerinde kurulmuş olan Likya antik kenti Kibyra’da keşfedilerek yakın zamanda ayağa kaldırılan ve suları akar hale getirilen Nymphaeum’dur.
| Kibyra’daki Nymphaeum'da altı sütunlu ve kubbeli bir Monópteros’tur. |
Aslında işin doğrusu Süreyya İlmen Paşa, Avrupa seyahatleri sırasında su kenarlarında ve parklarda gördüğü ki İngiltere ve Fransa'da örneklerini görmek mümkündür, klasik yapılardan etkilenmişti. Plajın bir simgesi olması adına, o Monópteros’u yaptırmıştı.
Oysa, ne Fransızca'da "Temple des Vierges" diye bir tabir ne de Yunan Mitolojisi'nde Bakireler Mabedi diye bir mythos vardır. Bana sorarsanız Süreyya İlmen Paşa plajın inşaası ve açılışında yaklaşık üç sene sonra 1949'da kaleme aldığı "Teşebbüslerim ve Reisliklerim" anı kitabında "Venüs" heykeli diye bir şeyden bahsetmemişken, nedense o geçen üç sene içerisinde üretilmiş olan "Temple des Vierges" ve "Bakireler Mabedi" şehir efsanesinden etkilenmiş ve anılarında da o şekilde yer vermiştir. Zira Süreyya İlmen Paşa 1948 Eylül'ünde yapılan bir etkinlikte tanıtım ilanlarına “Bakireler Mabedi” ibaresinin konmasını istememiş ve keskin bir şekilde de karşı çıkmıştı...
Öte yandan bazı kaynaklar, bu Monópteros’un ve içerisindeki nü kadın heykelinin 1953 yılında tamamlandığı bilgisini vermektedir ki bu yanlış bir bilgidir. Heykelin açılış sırasında mevcut olmadığı kesindir, çünkü 7 Haziran 1946 günkü Cumhuriyet Gazetesindeki ilanda ve aynı günlerde İstanbul'a dağıtılan tanıtım afişlerin tamamında Monópteros'un boş ve heykelsiz olduğu görülmektedir. Şu ana kadar paylaşmış olduğum açılış ve sonrası yakın dönem fotograflarında da heykel görülmemektedir. Heykelin tam olarak ne zaman yapıldığı ve yerleştirildiğine dair bir kaynak bulamadımsa da, 1951 tarihli bir fotografta heykelin de görülüyor olması, en azından 1951'den önce yapıldığını göstermektedir. Bu da 1953 tarihinin doğru olmadığının kanıtıdır.
| Teşekkürler Melih:) |
Süreyya Paşa Plajı’ndan bugüne yadigâr kalan ve onu hatırlatan bu altı sütunlu ve kubbeli modern Monópteros’unun projesini, mimar Münci Tangör çizmişti.
Yaptırılıp tam kubbenin altına yerleştirilen ve yıllar sonra sahil yolu için dolgu çalışmaları yapılırken sırra kadem basan, büyük ihtimalle çalınan ya da kırılıp molozların altına atılan o kadın heykelinin de bir hikayesi vardı…
“…8-10 sene önceye gitmek gerekiyor. Paşanın çiftliğinde çalışan kadınlardan birinin 25 yaşlarına gelen Kızı Seher ile Paşa arasında bir gönül ilişkisi başlar. Zamanla Paşanın, Eşi Adalet Hanım ve çocukları ile de arasının açılmasına neden olacak bu durum, Plajın açılması ile aleniyet kazanır. Seher Hanım, plajın doğu kenarına Çinkolu Evin tam karşısına yapılan ve müştemilat bölümü olarak adlandırılan tek katlı eve taşınır.
Çinkolu Evin sakinleri 35 yaşlarında oldukça güzel bir kadın olan Seher Hanımla tanışır ama onu hiçbir zaman kabullenemez. Çinkolu Ev, çok sevdikleri saydıkları ve yakın arkadaş olarak benimsedikleri Adalet Hanımdan yanadır. Öyle ki Çinkolu Evin Kadınları, bir sene sonra kanserden ölecek bu kadın yüzünden Paşaya karşı net bir tavır koyacaklardır.”
| Süreyya İlmen Paşa'nın eşi Adalet Hanım tek katlı evin balkonunda |
Viyanuş bile bu yüzden Paşa’ya tavır alır ve artık ona kahve yapmak istemez, “Beyhan yapsın” der…
“…Süreyya Paşa, Seher Hanımın mayolu heykelini de yaptırır ve bu kubbeli kuleye koydurur.”
“…Seher Hanım 1946 sonbaharında birden bire hastalanır. Konulan teşhis kanserdir. Numune Hastanesi’nde tedavi altına alınır. 1947’de vefat eder. Paşa'ya son bir vasiyeti vardır. ‘Paşam mezarım plajdaki kulenin aynısı olsun, heykelimin yerinde kabrim bulunsun’ der. Paşa bu vasiyeti eksiksiz yerine getirir. Bu mezar halen Karaca Ahmet Mezarlığında bulunmaktadır.”
| Seher Hanım'ın Karaca Ahmet Mezarlığında bulunan ve tıpkı Süreyya Paşa Plajı'ndaki Monópteros’a benzer şekilde yapılmış kabri. |
![]() |
| Örneğin sanki yeni bir açılış ilanı gibi Vatan Gazetesi'nin 5 Haziran 1948 tarihli nüshasındaki Açılış duyurusu |
| Anadolu Gazetesi, 20 Eylül 1950 |
| Demokrat İzmir Gazetesi, 5 Ekim 1950 |
| İkdam Gazetesi, 3 Temmuz 1952 |
![]() |
| Akşam Gazetesi, 24 Eylül 1952 |
Süreyya İlmen Paşa, Seher hanımın ölümünden sonra hayata küsmüş, bazı aile içi sorunlar nedeniyle de 1950'de Süreyya Operası'nı Darüşşafaka'ya, 1951'de Başıbüyük'teki çiftliğini, İşçi Sigortaları Kurumuna ve son olarak da 1952'de Süreyya Paşa Plajı'nı, Kartal Belediyesi'ne bağışlamıştı. Zaten çok geçmeden, 6 Şubat 1955'te Moda Şair Nefi sokaktaki evinde vefat etmiş, 8 Şubat sabahı evinden alınan naaşı, büyük bir kalabalığın katıldığı merasimle Süreyya Sineması önüne getirilmiş, daha sonra Kızıltoprak Zühtüpaşa Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Maltepe Başıbüyük'te Çiftliği'nin arazisi içerisinde sağlığında yaptırdığı kabrine defnedilmişti.
| Akşam Gazetesi, 7 Şubat 1955 |
| Akşam Gazetesi, 7 Şubat 1955 |
“…Artık her yaz plajda eğlenceler, festivaller, yarışmalar düzenlenmeye başlanır. 1948 Eylül'ünde yapılan bir etkinliklerle ilgili tanıyım broşürleri ve davetiyelerde artık anıtlaşan bu yapıdan, biraz da Avrupa özentisiyle "Bakireler Mabedi" diye bahsedilir. Paşa bu tanıma müthiş bir reaksiyon gösterir. Hatta özellikle ‘Maltepe'yi Güzelleştirme Cemiyeti’ yararına yapılan bu festivali iptal edeceğini bildirir. Ancak Paşa zor bela ikna edilirse de bir daha bu yakıştırmayı hiçbir etkinlik kullanamaz.”
“…1946'dan itibaren Süreyya Plajına trenle gelen herkesin ilk önce dikkatini çeken şey; Plajın duvarlarını süsleyen yaklaşık 200 x 600 cm ölçülerindeki 3 adet devasa panoydu. Plajın baş orta ve son kısmındaki 2.kat binalarının tren istasyonuna bakan duvarlarına işlenen bu kabartma çalışılmış uygulamalar tamamen deniz konuluydu. Tren yolcuları da geçerken bu panoları senelerce hayranlık ve biraz da özlemle seyrettiler.”
Plajın Tren İstasyonuna bakan duvarına yapılmış ve sonradan renklendirilmiş bu 3 adet rölyefin kim tarafından yapılmış olduğuna dair kaynaklarda herhangi bir bilgi yoktur. Ancak benim kafama takılan bir soru var bu konuda; Süreyya İlmen Paşa, denizin ortasına yaptırdığı Monópteros'un içine Türkân Tangör'den bir kadın heykelini yapmasını istemişken, neden bu rölyefler için bir başkasını arasın ki? Bu rölyefleri de pekala Türkân Tangör yapmış olabilir, sonuçta bir heykeltraş, heykel de yapar rölyef de...
"...- Niye daldın, ne düşünüyorsun?
- Hiiç... Hiçbir şey düşünmüyorum...
- Deminden beri başın eğik, öyle kıpırdamadan duruyorsun, neyin var, bir şeye mi üzülüyorsun?
- Hiçbir şeye üzülmüyorum... Bak talaşları bir yana yığdım... Bir şey de düşünmüyorum...
- Sevindim üzülmemene...
- Niye sevindin, amma da tuhafsın. Düşünmüyorum sahiden...
Bir plaj odasının kapanan kapısı önünde duran kol altları gevşemiş bir adam. Giyimin toparlayıp çizdiği gövdesi, soyundukça boşta, açıkta kalıp çözülüyor. Gittikçe artan bir utançsızlık. Belki de yaşlılığının iyice yardımsız kalışından doğan saldırı, aşağılama isteğinin getirdiği duygusuzluk. Bir tepe camından görülen renksiz yaz göğü. Denizden gelen bağırışlar. Hiç susmamacasına günü dolduran insan sesleri. Odanın kapısını, dıştan takılıp çıkarılan kolla açan plaj görevlisinin bahşişi aldıktan sonra Nesibe’ye bakışı. Kiralanmış yün mayonun saramadığı, katlanarak biriktiği silik çocuk karnı. Belkemiğinin sırttaki belirgin, ince dizisi. Mayonun kalça bitiminde tiftiklenmiş bir martı resmi. Göğüslerini dalayan yünün tedirgin edici bolluğu. Başlarda denize girer gibi yapmanın gerekliliği yüzünden hiçbir yana bakmadan ta ufuk çizgisine doğru çevirdiği bakışlarının içine giren saydamlaşmış yelkenli.
Güneş ışıklarıyla eriyen denizdeki yansımaların verdiği boşunalık duygusu. Uzakta, havada öbeklenen martıların dağınık bağrışmaları, yeniden bir araya gelişlerinde saldırırca iç içe geçişleri. Adamın ayaklarının bir vurulma sonucu körelmiş tırnaklarındaki inanılmaz kalınlık. İnsan gövdesinin böylesine bir sertliği nasıl geliştirebildiğine şaşılacak denli kaskatı bir görünüm.
- Denize gir hadi. Yüz, bak. Çok sıcak. Hem iştahın açılır. Sonra da sana iyi bir yemek yediririm.
- Yok, ben yüzmem.
- Eh, iyi, peki. Dondurma ye öyleyse. Ben bir dalayım, gelirim.
Dizlerinin üstüne dayadığı başını örten çözük saçlarına abanan sıcak. Sarı tüylerinin en küçüğe varıncaya, aydınlıkta belirişini izlemek. Kumların ipince ışıltıları. İnanılmaz ufaklıkta, içi boşalmış şeytanminarelerinden oluşan birikintiyi toplamak, avuçlamak isteği. Eve giderse onları nerede saklar. Soruverirse annesi, çabucak bir vazgeçiş....”
“...Her şey bittikten sonra giyinmek. Örtünen adama bakmanın gittikçe kolaylaşması. Kiralık mayonun çıkarıldığında elde daha eski ve pörsümüş görünüşü. Paraları çantasına koyar koymaz adamın yeniden onu ağzından öpmek isteyişi. En zor ânı günün. Birden ergenleşen Nesibe zedelenen içini belli etmeden, ağzına değen, bastıran yapışkan yığının çekilmesini utançla bekler. Kapıyı açtıklarında her şey durağandır. Plajın kumlarında güneşin dalgalanmasıyla camlaşarak örttüğü kalabalık sessiz devinir. Hiç duymaz sesleri Nesibe. Bir esinti uydurur kendi kendine. Gövdesinden geçirir onu. Yılların geliştirdiği aşırı duyarlığı, kulaklarına içini acıyla dolduran bir şarkı getirir. Uzakları anlatan şarkılardır bunlar. Nerede bulunmuşsa oranın kurtuluşu sayılacak sözlerle örülmüş gelirler. Küçüklüğünün sinemalarından seçtikleridir, hep parazitli, ama dokunaklı. Elindeki kiralık mayonun götürüleceği yere çabucak varır, adamla birlikte. Biraz önce onunla kapandığı odanın boğuk gerçekliği günışığında yitip gitmiştir çoktan. Çocuklara özgü, ayrıntılara dalma yetisini hemen elde ediverir. Yanından şişman, yorgun, Nesibe’nin yeni başladığı bu işiyıllardır sürdüren çipil gözlü kadınlar geçer. Çünkü bu plaj, kimileri için bilinen işlerin plajıdır. Oysa asıl kalabalık semtin ailelerinden oluşur...”
“...Plajın çıkışındaki yolda genç bir adam, bir aynanın önünde kamburlaşıp yüzünü görmek için ayarlar kendini. İlgiyle izler görüntüsünü. Saçını kabartarak tarar ve tarağını mayosunun art cebine yerleştirir. Bir sağdan, bir soldan bakar kendisine. Nesibe’yi görmez bile...”
“...Gelen trenin kurum kokusu çarpar burnuna. Cam kenarında yer bulmak için en öne geçer. Tam her şey silinmişken plaj odasındaki bastırmaya çalıştığı solumaları duyar. Çevresine bakınır....”
Ve...Süreyya Paşa Plajı'nın sonu:| 1988 |
Kadıköy ile Tuzla arasındaki Anadolu yakası sahil dolgu ve sahil yolu çalışmaları öncelikle Caddebostan-Bostancı arasında denizin doldurulması ve otoyol/bulvar (Turgut Özal Bulvarı) inşa edilmesiyle başlatılmış, zamanla Maltepe, Kartal ve Pendik sahillerini kapsayacak şekilde 1990'lı yıllarda yoğunlaşmış, son aşamada Tuzla kıyılarına kadar uzanmış, Anadolu yakasının denizle bağını koparılmıştı. Bunun sonucu olarak, bu dolgu çalışmalarından Süreyya Paşa Plajı da nasibini almış ve bir daha geri dönmeyecek şekilde böylelikle tarihe gömülmüştü.

![]() |
| Bu üç fotograf, Doç. Dr. Seza Sinanlar Uslu'nun restorasyon çalışmalarını izlemeye gittiği sırada çektiği fotograflardır. |
Böylece bulunan bu kırmızı taş ve üzerindeki yazı, o kayıp heykelin Türkân Tangör'e ait olduğunu kesin bir şekilde kanıtlamış olmuştu.
![]() |
| 24 Kasım 2023 © Levent Civelekoğlu |
![]() |
| 24 Kasım 2023 © Levent Civelekoğlu |
![]() |
| 24 Kasım 2023 © Levent Civelekoğlu |
![]() |
| 24 Kasım 2023 © Levent Civelekoğlu |
SÜREYYA PAŞA PLAJI'NIN O KAYIP HEYKELİ VE TANINMAYAN HEYKELTRAŞININ BİLİNMEZLİĞİ...
Onu çoğumuz Süreyya Plajı’ndaki kayıp olan belki de son eseriyle ve daha Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki öğrenciliği sırasında yaptığı ve bir sergiye katılan ilk “Çocuk başı” büstü ile tanıyoruz sadece, ya da pek tanımıyoruz, fazla da önemsenmeyerek söylenmiş, "hakkında çok fazla bilgi yok" gerekçelerinin ardına sığınarak...
Amacım, o bilinmezliği ya da az bilinirliği biraz aralayıp, sisleri dağıtarak ve çeri çöpü ayıklayarak onun hakkında daha fazlasını ve doğrusunu ortaya çıkarabilmek.
Saide Türkân Tangör, oldukça eğitimli ve aydın görüşlü bir aile olan Asım ve Fehmiye Tangör çiftinin üç çocuğundan en küçüğü olarak babasının görev yeri olan Gaziantep'in Yavuzeli ilçesine 25 km uzaklıktaki Fırat Nehri ile Merzimen Çayı’nın birleştiği noktada sarp kayalıklar üzerine kurulmuş, Şitamrat, Hromklay ve Kal-at el Rum gibi isimlerle anılmış ve Asur, Roma, Bizans, Memlük ve Osmanlı gibi çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış tarihi Rumkale yakınlarındaki muhtemelen Kasaba köyünde dünyaya gelmiş. Kesin olarak herhangi bir kaynakta doğum tarihi belirtilmemiş olmakla birlikte, yaşadığı olayların akışına bakarak onun 1913 ya da 1914’de doğmuş olabileceği söylenebilir.
Baba Asım Tangör’ün, Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ise ilk dönemlerinde Maliye Tahsil Müfettişi olarak görevi nedeniyle aile, sabit bir şehirde kalmamış; görevi gereği Anadolu'nun farklı bölgelerini gezmişti. Ailenin Saide Türkân’dan büyük Suphi Asım ve Münci adlarında iki de oğulları vardı.
Ailenin en büyük çocuğu, 1904 yılında Sivas’ta doğan Suphi Asım Tangör, Halep'te Ermeni Katolik Mektebi’nde ve İstanbul Sultânîsi’nde (İstanbul Erkek Lisesi) okumuştu. Evli ve bir çocuk babası olan Suphi Asım Tangör, meslek hayatının ilk yıllarında, Temmuz 1939'da yayımlanan kararnameyle Sofya Konsolosluğu Kançılarlığı görevine atanmış, ilerleyen dönemlerde de Bulgaristan ve Balkanlar coğrafyasındaki Türk misyonlarında aktif roller oynamaya devam etmişti.
Suphi Asım Tangör, 17 Şubat 1925-16 Temmuz 1957 tarihleri arasında Yugoslavya Üsküp Başkonsolosluğu, 31 Mayıs 1957 ile 3 Nisan 1960 tarihleri arasında Bulgaristan Filibe (Plovdiv) Başkonsolosluğu, ayrıca da Rodos Konsolosluğu’nda Muavin Konsolos, Şifre Dairesinde Müdür, Moskova Büyükelçiliği’nde İkinci Kâtip, Selânik ve Burgaz'da Konsolos, Konsolosluk ve Muhtelit (Türk-yabancı veya devletlerarası karma hukuki konuları yürüten) Hukuk Dairesinde Şube Müdürlüğü görevlerinde bulunmuş bir devlet adamıydı.
Güzel Sanatlar Akademisi’nden 1934’te mezun olan ve Süreyya Paşa Plajı’ndaki Monópteros sunağın da tasarımcısı Y. Mimar Münci Tangör ise, Türkiye'nin modern mimarlık tarihine katkıda bulunmuş, dönemin önemli mimari projelerinde adı geçen, estetik ve teknik birikimiyle tanınan başarılı bir mimardı.
Münci Tangör’ün 1939 yılında İstanbul Üsküdar/Altunizade'de (Bağlarbaşı-Kısıklı tramvay caddesi üzerinde) inşa edilen Bay Mecit Evi projesi, erken Cumhuriyet döneminin Türkiye'deki ilk modernist sivil mimari örneklerinden biri kabul edilir. Halen ayakta olan ancak uzun, oval bir giriş saçağına ve estetik bir antreye sahip olan konutun yol genişletme çalışmaları yüzünden dikkat çekici özgün saçağı yıkılmıştı.
Arkitekt Dergisi’nin 1939-03-04 tarihli 99-100 sayılı nüdhasında “Bay Mecit Evi” projesini mimar kendisi şöyle anlatmıştı:
“Bay Mecit evi;
Bu ev Bağlarbaşında Kısıklı tramvay caddesi üzerinde inşa edilmiştir. Bina bir buçuk katlıdır. Bir ailenin ikametine mahsustur. Sol tarafında, oturma, yemek ve kabul odaları vardır. Ortada küçük bir kış bahçesi bir akvaryomu olan hol vardır. Yatak odaları arka cephe üzerinde olup holden bir koridor vasıtasile ayrılmıştır. Yatak odaları arasında bir banyo ve koridor üzerinde bir merdivenle çatı arası odalarına çıkılmaktadır.
Evin ön cephesinde, oturma ve misafir odaları önüne gelmek üzere üzeri kapalı bir terası vardır. Bina haricî mimarî ve plân tertibi itibarile güzel bir tesir yapmaktadır.”
15-16-17 Ekim 2021 Tarihlerinde yapılan XI. ULUSLARARASI ÜSKÜDAR SEMPOZYUMU’nda İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nden Araştırma Görevlisi Ömer Faruk Tekin’in “Altunizade Semti'nin Mimarlık Hafızası” adlı bildirisinde, Bay Mecit Evi, şöyle anlatılmaktadır:
“Bay Mecit Evi
1920'li yıllar, Türkiye'de, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri mimarlığına referans veren Birinci Ulusal Mimarlık Akımı olarak adlandırılan üslubun yerini modernizmin aldığı yıllardır. 1920'lerin sonuna kadar giderek azalan bir biçimde kullanılan birinci ulusal mimarlık üslubu, 1930'lu yılların başından itibaren hızlı bir biçimde terk edilecek; eğitim, dil gibi alanlarda uygulanan reformlar, mimarlığı da etkileyecektir. Bu yıllardan itibaren Almanya, Avusturya, Fransa gibi ülkelerden gelen yabancı mimarların da etkisiyle modern mimarlık devletin resmi üslubu olacak, birçok kamu yapısı yarışmayla ya da doğrudan seçilerek modern üslupta yapılar özellikle başkent Ankara'da inşa edilecektir. Yine bu dönemde kamusal yapıların yanında sivil yapılar da birçok şehirde bu üslupla tasarlanacak ve inşa edilecektir. Bu modern mimarlığın konut ölçeğinde nitelikli bir örneği olan ve döneminin önemli mimarlarından Münci Tangör tarafından tasarlanan Bay Mecit Evi de 1939 yılında Altunizade'de inşa edilecektir.”
“…bir kısmı iki katlı bu yapı (…) doluluk-boşluk oranları, zımbalama etkisini hafifletmek için düşünülmüş mantar başlıklı kolon taşıyıcılı yuvarlak saçağı, kütle hareketleri ve yalınlığıyla dönemin modern anlayışıyla uyumlu kararların alınmış olduğu bir projedir.
Yapının en tanımlayıcı unsuru olan saçak, Kısıklı Caddesi'nin genişletilme çalışmaları sırasında yıkılmış ve bahçenin sınırı kuzey cephesindeki duvara kadar geri çekilmiştir. Böylece özgün konumunda kuzeydeki bu caddeyle arasında bir bahçesi ve bahçeden birkaç basamakla çıkılan bir terası olan yapı, bu unsurları kaybederek, caddeye yüz vermiştir. Kaybedilen bu saçak ve terası dışında biçimsel olarak özgünlüğünü büyük oranda muhafaza eden yapının pencere korkulukları ve mozaik sıvaları da özgün durumdadır.”
“Bay Mecit Evi, (…) cadde üzerinde varlığını sürdüren en eski yapılardan biridir. Saçağını ve ön bahçesini kaybetmiş olsa bile, yetişmiş ağaçlarıyla oldukça geniş bir arka bahçeye sahiptir. Modern bir üslupla tasarlanmış bu yapı, döneminin bölgesindeki tek örneği olarak dönüşümden etkilenmeden yaşamını sürdürmektedir.”
| 1968 |
| 1986 |
Münci Tangör’ün aynı dönemde tasarlanmış ve inşaa edilmiş Kadıköy’de Haydarpaşa rıhtımına bakan bir konut projesi daha vardı, ancak bu ev günümüze ulaşamamıştı.
Arkitekt Dergisi’nin 1939-05-06 tarihli 101-102 sayılı nüshasında bu projesini mimar kendisi şöyle anlatmıştı:
“Kadıköyünde bir ev;
Kadıköyünde, Haydarpaşa rıhtımına nazır bir arsa üzerine inşa edilen bu ev, iki buçuk katlı ve iki ailenin oturmasına müsait bir şekilde inşa edilmiştir.
Her dairede dört oda, bir mutfak, banyo ve helâ vardır. Oturma ve misafir odaları, cadde üzerinde ve geniş bir deniz manzarasına hakimdir. Diğer odaların manzaradan istifadelerini temin için yanlardan çıkıntılar yapılmıştır. Bina, duvarlar tuğla döşemeler betonarme olarak yapılmıştır. Haricî sıvası (edel*) sistemidir. Bina arsaya muvaffakiyetle tatbik edilmiştir.”
Y. Mimar Münci Tangör'ün Kadıköy’de yaptığı bu isimsiz evin yeri tam da bahsettiği gibi Haydarpaşa rıhtımına nazır bir vaziyette Kadıköy Rıhtım Caddesi ile Nemlizade sokağın köşesinde yer alıyormuş. Tesadüfen bulduğum 70'li yıllara ait bir fotografta evin bir tadilat geçirdiği, üzerindeki terasın sütunlu bir çekme kata dönüştürülerek üzerinin konik bir çatı ile örtülmüş olduğu görülmekte. Sonraki yıllarda ne yazık ki o ikonik ev yıkılmış ve yerine sıradan bir apartman inşaa edilmiş.
*edel: Almanca kökenli “Edelputz” (asil/nitelikli sıva) kavramının kısaltması veya cephe kaplamalarında kullanılan özel bir sıva türünün tanımı olarak geçer. Erken Cumhuriyet dönemi ve 1930'lar mimarisinde yüksek nitelikli dış cephe sıvalarını ifade etmekte kullanılır.
![]() |
| Yıkılan Kadıköy'deki evin yerine yapılan Apartman |
Y. Mimar Münci Tangör, 1953-1963 yılları arasında, Yenişehir Sineması projesi için davet edildiği Karabük’e daha sonra yerleşmiş, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatı ile dönemin Başbakanı İsmet İnönü tarafından 3 Nisan 1937'de temeli atılan, Türkiye'nin ilk entegre ağır sanayi tesisi ve ilk demir-çelik fabrikası olan Karabük Demir-Çelik Fabrikaları (Kardemir) bünyesinde İnşaat Müdürü olarak da görev yaparak şehrin modern mimari çehresinin oluşmasında büyük rol oynamıştı.
Bu dönemde Karabük Demir-Çelik yapıları dışında, Karabük'te çalışan işçiler ve idari personel için modern şehircilik ilkelerine uygun işçi konutları ve yapımı 1954–1958 yılları arasında gerçekleşen ve Karabük'ün en önemli modern kültürel miras yapılarından biri olan, kusursuz bir ses akustiği yakalayabilmek için aylarca çalıştığı, hem mimarlığını hem de müteahhitliğini üstlendiği Yenişehir Sineması’nı tasarlamıştı. 750 kişilik kapasitesiyle tiyatro ve opera için de uygun olarak yapılan Yenişehir Sineması, dış yapısı itibarıyla uluslararası çizgileri koruyan, ancak iç mekan mimarisinde geleneksel tasarım benimsendiği bir mimari projeydi. 1958’in Nisan ayında Yenişehir Sinema’sının açılışının Giuseppe Verdi’nin La Traviata operası ile yapılması planlanmış ancak bu gerçekleştirilememiş, King Vidor’un Lev Tolstoy’un eserinden uyarladığı 1956 yapımı Savaş ve Barış filminin gösterimi ile açılış yapılmıştı.
Münci Tangör’ün kızı Deniz Tangör Kayalı yıllar sonra bir sohbette babası ve Yenişehir Sineması ile ilgili olarak şunları anlatmıştı:
“…Sabahleyin biz kalktığımızda onu masada çalışırken bulurduk. O zaman Demir Çelik’te çalışmıyordu. İstanbul’dan gelen müdür Ali Çimen’in daveti üzerine gelmiştik. Babam sinemanın hem mimarı hem de müteahhiti idi. (…) Çamlıca Kız Lisesi’nden Demir Çelik Ortaokulu’na geldim. Ailece her gün babamın yanında, inşaatta otururduk. Sinema inşaatında kalasın üzerindeki çok büyük bir çivi ayağıma battı. Günlerce hastanede yattım. Sinema inşaatı 1958’de bittiğinde başta babam olmak üzere hepimiz çok mutlu olmuştuk. (…) Rahmetli Muhsin Ertuğrul Türkiye’de bu kadar güzel akustiği olan hiçbir tiyatro ve sinema olmadığını belirtip babama çok iltifat etmişti.” (…)
Rahmetli Cumhurbaşkanı Celal Bayar da babamı tebrik etmişti. Lale Oraloğlu Tiyatrosu, Genco Erkal, Muammer Karaca Tiyatrosu, Kenterler Tiyatrosu geldi. Gişede biletleri Müşfik Kenter verirdi. (…) Daha sonra İstanbul’a dönmek istedik. Fakat kalmamız için çok manevi baskı yapıldı. Babam Genel Müdürü ve arkadaşlarını kıramadı ve Demir Çelik’te inşaat müdürü olarak göreve başladı.”
2013 yılından itibaren bakımsızlık nedeniyle kapalı kalan tarihi Yenişehir Sineması, Karabük Belediyesi ve KARDEMİR iş birliğiyle yürütülen kapsamlı restorasyon projeleriyle yeniden şehre kazandırılmıştır. 1.912 m²'lik açık hava sinema alanı, modern büfesi ve çevre düzenlemesiyle Yenişehir Yazlık Sineması görkemli bir törenle kapılarını yeniden açmıştır. Yaz boyunca her çarşamba "Yıldızların Altında Masal Akşamı" gibi çocuk etkinlikleri ve haftanın belirli günleri dev ekranda film gösterimleri ile maç yayınları yapılmaktadır. Tarihi kapalı sinema salonunun da aslına uygun şekilde tamamen restore edilip, vizyondaki güncel filmlerin ailece izlenebileceği modern bir Yenişehir Kapalı Sineması ve Kültür Merkezi haline getirilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir.
Münci Tangör’ün Karabük'ün mimari hafızasında yer etmiş, tescillenerek yaşatılması gereken meşhur binalarından biri de; 19 Temmuz 1922 Safranbolu doğumlu, babası eczacı Mehmet Hidayet Derman'ın mesleğini sürdürerek, 1945 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesinden Türkiye’nin ilk kadın eczacılarından biri olarak mezun olan Ecz. Hikmet Derman Şeyhoğlu tarafından 3 Nisan 1952’de açılan Karabük Eczanesi’ydi. 35 yılı aşkın süre boyunca ilaç üretimi yaparak bölge halkına sağlık hizmeti veren ve Karabük'te kadın personel çalıştıran ilk iş yeri olma özelliğini taşıyan Karabük Eczanesi, Hikmet Derman Şeyhoğlu’nun 14 Ocak 2018'de vefatının ardından ailesi tarafından 2006 yılında Yeditepe Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ne bağışlanmış, orijinal eşyaları ve tarihi reçeteleriyle birlikte İstanbul'a taşınarak müze eczane haline getirilmişti. Ne yazıktır ki Y. Mimar Münci Tangör’ün bu önemli sivil mimarlık eseri yıkılmıştı.
Ve, en küçük kız kardeş Saide Türkân Tangör, eğitimine ilk olarak Ankara Gazi Mektebi'nde başlamış, [Kaynakta böyle dense de Ankara Gazi Mektebi, 1 Mart 1927'de Konya'dan Ankara'ya taşınarak Orta Muallim Mektebi adıyla eğitime başlayan Ankara Gazi Muallim Mektebidir ve erkek öğrenci yetiştirir, büyük bir ihtimalle Saide Türkân’ın devam ettiği okul Ulus Anafartalar Caddesi’nde halk arasında Gazi ve Latife Hanım İlkokulları olarak bilinen halen ayakta olan Gazi Mustafa Kemal Mektebi (erkek) ve Latife Hanım Mektebi (kız) ikiz ilkokulları olmalıdır] başlamış, ilkokulu bitirdikten sonra ortaokul için İstanbul'da Erenköy Lisesi'ne devam etmişti. Kaynakta geçen bu bilgi de malesef doğru değil, zaten Erenköy Lisesi diye bir okul yok, Erenköy Kız Lisesi var ki, o konuyu da Erenköy Kız Lisesi Mezunlar Derneği kayıtlarında bir dostumun yardımıyla araştırdığımda, kayıtlarda ne Türkân Tangör ne de Saide Türkân Asım adıyla bir öğrenci görülmüyor… Kaynağa ne kadar güvenilebilirse artık, hangi lisede okuduysa o “eğitimi sırasında en sevdiği ders edebiyat ve felsefe olan Saide Türkân Asım, daha sonra tiyatroya ilgi duymuş ve bu alanda kendisini geliştirmişti” deniyor.
Saide Türkân Asım ve Amatör Tiyatro aşkı:
Genç bir kız olarak başlarda ne istediğini çok bilememiş, içindeki sanat aşkını tam çözememişti, Türkân. Liseden mezun olduktan sonra, tiyatroya ilgi duymuş, bu tutkusu onu 19 yaşındayken Ankara Türk Ocağı'na ve Ankara Halkevleri'ne yöneltmiş, Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'na kaydolmuş, böylelikle kendisini tiyatro oyunculuğu konusunda yetiştirme fırsatı yakalamış, “Mavi Yıldırım”, “Kahraman” ve “Çoban” gibi oyunlarda rol almıştı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine Faruk Nafiz Çamlıbel tarafından yazılan, milli tarih ve kahramanlık temalarını işleyen “Akın”, “Özyurt” ve “Kahraman” manzum destan trilojisinin son halkası olan "Kahraman" piyesi, özetle Vatan ve Atatürk sevgisinin tüm aşkların üstünde olduğunu işliyordu. Öyküde, 1920'lerde bir Anadolu köyünde asker kaçağı aşık Hüseyin, hancının kızını seviyor, hancı da asker kaçağına kızını vermek istemiyordu. Aşık Hüseyin'in kardeşi Hasan düşmanla işbirliği halindeydi ve.hana gelen Binbaşının evraklarını çalıyordu. O sırada hanın önünden geçen kahramana (Atatürk) aşık Hüseyin su veriyor ve tümüyle ona bağlanıyordu. Hüseyin kardeşi Hasan ile çatışıyor ve aşık Hüseyin kardeşi Hasan'ı öldürmek zorunda kalıyordu. Binbaşı durumu öğrenince aşık Hüseyin'i gönüllülerin başına geçiriyor ve aşık Hüseyin, sevgilisi Emine ile artık savaşa gidiyordu.
Muhsin Ertuğrul ve arkadaşları tarafından Ankara’da sahnelenmek üzere hazırlıklarına başlanmıştı. “Kahraman”, 1932 yılının Ocak ayında Muhsin Ertuğrul öncülüğünde dekorları, kostümleri ve provaları yapılarak Ankara Türk Ocağı binasında sahneye konulmuştu.
![]() |
| 1920-30 yılları arasında Mimar Necati Bey'in çektiği fotograflardan |
Muhsin Ertuğrul oyunda Türk Hakanı İstemi Han rolünü üstlenmiş, Türkân Asım oyunun kadın başrollerinden Ay Hanım rolünü üstlenmişti. Oyunun kadrosunda, İ.Galip Arcan, Neyyire Neyir, sahneye çıkan ilk kadın oyunculardan Şaziye Moral, Talat Artemel, Hüseyin Kemal Gürmen, Emin Beliğ gibi dönemin önde gelen tiyatrocuları yer almıştı.
Bu oyun öncesinde Mustafa Kemal Atatürk ile Muhsin Ertuğrul arasında ilginç bir iddialaşma yaşanmıştı. Atatürk'ün hizmetkârı Cemal Granda’nın anılarında aktardığına göre olay şu şekilde gelişmişti: Darülbedayi (İstanbul Şehir Tiyatroları) ekibi Ankara turnesindeyken Muhsin Ertuğrul Çankaya Köşkü'ne davet edilmiş, Atatürk, Muhsin Ertuğrul’dan çok beğendiği Faruk Nafiz Çamlıbel'in yazdığı Akın piyesinin metninden ezbere zor bir mısra okumasını istemişti. Muhsin Ertuğrul, mesleki disiplini gereği bu ricayı geri çevirmiş ve Atatürk'e, "Paşam, nasıl balıklar sudan çıkınca yaşayamazsa, biz de sahneden başka yerde ne konuşabilir ne de yaşayabiliriz" diyerek dekor, kostüm ve sahne ışığı olmadan rol yapamayacağını söylemişti.
Bu profesyonel duruş karşısında Atatürk hafifçe gücenmiş, yemek bitip dağılırken Muhsin Ertuğrul'a, bu eseri (ve devamındaki üçlemeyi) sahnede de layığıyla iyi bir şekilde sahneye koyamayacağını söyleyerek onunla bir iddiaya girmişti. Atatürk aslında Muhsin Ertuğrul gibi bir tiyatro dehasını kamçılamak ve Türk tarihi tezini işleyen bu oyunların (Akın, Özyurt, Kahraman) en mükemmel şekilde Ankara'da sahneye taşınmasını sağlamak istemişti. Muhsin Ertuğrul bu iddiayı çok ciddiye almış; ekibiyle birlikte gece gündüz çalışarak Ankara Türk Ocağı binasında muhteşem bir sahneleme hazırlamıştı. Oyunu özel locasından izleyen ve çok duygulanan Atatürk, Muhsin Ertuğrul'un disiplinine, oyunun dekor ve oyunculuk kalitesine hayran kalmış, temsil sonunda usta tiyatrocuyu ayakta karşılayarak iddiayı kaybettiğini açıkça kabul etmiş ve tüm ekibi gözyaşlarıyla tebrik etmişti.
Yeri gelmişken Muhsin Ertuğrul’un Mustafa Kemal Atatürk’le yaşanmış ve tiyatro tarihine geçen, meşhur olmuş "Zamanında Açılan Perde" anısısını da aktarmak isterim.
Bu anı Muhsin Ertuğrul’un meslek ahlakını ve Mustafa Kemal Atatürk’ün sanata ve kurallara olan derin saygısını gösteren en büyük tarihî kırılmalardan birisidir. Olay, Darülbedayi'nin Ankara turnesi sırasında; 29 Aralık 1922'de kurulan Türk Ocağı Derneği'nin açılan bir mimari yarışma sonucunda birinci seçilen mimar Arif Hikmet Koyunoğlu'nun projesiyle inşa edilen Ulus'taki Merkez Binası'nın (günümüz Ankara Resim ve Heykel Müzesi salonu) resmi açılışında, 23 Nisan 1930'da (aslında bina henüz tam bitmemişti, tam olarak bir ay sonra 23 Mayıs 1930’da bitirilmişti) yaşanmıştı.
Kaynaklar ve dönemin tanıklıklarının büyük bölümü, tiyatro dünyasındaki bu sarsıcı disiplin olayının, Muhsin Ertuğrul'un başrolde oynadığı William Shakespeare'in dünyaca ünlü klasiği "Hamlet" oyunu sırasında yaşandığını aktarır. Muhsin Ertuğrul için tiyatroda saat her şeydir. Oyun ilan edilen saatte başlar; salonda kim olursa olsun ya da kim eksik olursa olsun perde asla geciktirilmez. Ankara'daki o özel gecede, temsil saatine dakikalar kala Mustafa Kemal Atatürk’ün oyunu izlemeye geleceği haberi tiyatro yönetimine ulaştırılır. Oyunun başlama saati gelir, ancak Atatürk henüz salona giriş yapmamıştır. Tiyatro idarecileri ve bürokratlar büyük bir panik içinde Muhsin Ertuğrul’a koşarak "Paşa henüz gelmedi, perdeyi biraz geciktirelim" derler. Muhsin Ertuğrul bu talebi kesin bir dille reddeder. Saat tam sekizi gösterdiğinde zili çaldırır ve "Cumhurbaşkanı da olsa, tiyatro seyircisine saygısızlık yapılamaz. Perdeyi açın!" talimatını verir ve oyun Atatürk gelmeden başlar. Atatürk, devlet işlerinin yoğunluğu nedeniyle oyuna yaklaşık 10-15 dakika geç kalır, içeri girdiğinde oyunun çoktan başladığını görür ve locasına sessizce geçerek yayını bölmeden izler. Çevredeki bazı bürokratlar, koskoca Cumhurbaşkanı beklenmediği için Muhsin Ertuğrul’un görevden alınacağını veya büyük bir fırça yiyeceğini düşünerek korku içinde beklemeye başlarlar. Ancak, ilk perdenin bitiminde Atatürk, Muhsin Ertuğrul’u locasına çağırır. Herkes gergin bir fırça beklerken, Atatürk ayağa kalkar ve usta tiyatrocunun elini sıkarak şu tarihî sözleri söyler: "Sizi tebrik ederim. Eğer ben gelmedim diye perdeyi açmasaydınız, bu tiyatroyu ve Cumhuriyeti kurduğuma pişman olurdum. Benim sizden beklediğim tam olarak bu disiplindir. Devlet başkanı dahi olsa sanatın ve kuralların önünde eğilmelidir." demişti...
Ancak, Muhsin Ertuğrul'un eşi Neyyire Neyir Hanım, olayın İstanbul'da Şehir Tiyatroları'nda ve biraz farklı bir şekilde yaşandığını aktarır;
Ankara Halkevi de, ilk açılan diğer 13 halkevi ile birlikte 19 Şubat 1932 günü yapılan büyük bir törenle çalışmalarına başlamıştı. Ankara Halkevi'nin görkemli açılış törenine, o yıllarda Başkent'te yaşayan siyasetçiler, aydınlar ve tüm halk davetliydi ancak tören için kimseye davetiye gönderilmemiş, kimse için yer ayrılmamıştı. Dönemin büyük gazetesi Hakimiyeti Milliye açılış programını yayımlamıştı.
Ankara Halkevi'nin açıldığı akşam, erken dönem Türk Tarih Tezi'ni ve özgüveni halka aktarmayı, Türk tarih bilincini ve milli kimliği aşılamayı amaçlayan Behçet Kemal Bey'in yazdığı ve Münir Hayri Bey'in sahneye koyduğu 2 perdelik Çoban manzum piyesi sahnelenmişti. Piyese ilişkin bilgileri dönemin gazetesi Hakimiyeti Milliye şöyle vermişti:
"Çoban kısa bir zamanda hazırlandı. Bir ay eseri hazırlamak ve sahneye koymak için kafi geldi. Sahne işlerini bilen bilhassa halk terbiyesi için hazırlanan eserlerin güç teknik zaruretlerini taktir eden karilerimiz bu kısa cümle ile ifade etmek istediğimiz muvakkafiyetlerinin ne olduğunu daha iyi anlarlar.
Evvela, Çoban mevzuunu Türk tarihinden almıştır. Bu tarih, eser şairinin hayalinde kıymetlendirilen ve sadece öyle olması icap ettiği için öyle tertip edilen bir eser değildir. Bu tarih en eski Türk tarihinden başlar ve pek yakın zamanlara muhtelif kıtalar üzerinde yaşayan Türklerin hayatına karışarak devam eder. Piyesteki "Çoban" hatta zamanımızda yaşayan sayısı çok kahramanlardan birinin ismi de olabilir. Çoban'daki başbaşa dövüş bir çoklarının zannettikleri gibi bir Roma ananesi değildir. O hatta Etriskler vasıtasıyla Roma tarihine intikal etmiş eski bir Türk ananesidir.
Çoban, milli tarihi bugünkü inkılap idealine göre izah eder. Eşhas fert değil, karakterdir. Piyese konan kadın hayatta olan kadındır. Ne zafınde, ne kudretinde o kadın sahnenin klasik kadını değildir. Piyeste kahramanlar kendi kendilerini methetmezler, şunu yaptım yahut şunu yapacağım demezler, onların hepsi içlerinde yaşadıkları cemiyeti temsil ederler. Çoban, yaşlısı, beyi, genç kızı hep milletin büyük kudretine inanırlar. Onu konuşurlar, onu anlarlar.
Tarihten bahseden eser moderndir. Ve onun bu vasfı piyesi muvaffak bir tarih terbiyesi olmak vasfından ayırmamıştır. Piyes fikirle başlar ve hayalde olmayan bir his kanalından hakiki bir hayata geçer. Burada ümit, ızdırap, keder, yeis, zafer herşey vardır. Sonra tekrar fikre döner. Ve orada tarih hükmünü verir.
Piyesin dekorları için Alişar, Boğazköy hafriyatlarından, Troya'dan istifade edilmiş, motifler oralardan seçilmiş, şehir tekniği oradan alınmış, renkler Luvr müzesindeki heykellerden intihap edilmiştir. Sahne tabloları, merasim, silahlar için Ankara Müzesi'ndeki Eti kabartmalarından istifade edilmiştir. Piyesin lisanı monoton değildir. Tiratlar serbest vezin, lirikler 11, fikir 14, fısıltılar da 7 hece ile yazılmıştır."
İlk kez Ankara Halkevi Sahnesinde seyirci karşısına çıkan “Çoban” oyunu ulusal bilinci, ulusun kendine güvenini arttırmak amacı ile yazılmıştı. Olaylar o dönemden çok önce geçtiği halde, oyun Atatürk'ün Türk Gençliğe hitabesi ile bitiyordu. Zaman ve yer soyutlanıyordu. Öyküde düşman ülkeyi sarmış, uzun süre savaşılmış iki yan da çok kayıp vermişti. Sonunda birer yiğidin dövüşmesine karar verilmiş, kim yenilirse onun yanı yenilmiş sayılacaktı. Türk yanından hançerli bir Çoban, zırhlı bir düşman savaşçısına karşı savaşıyor ve kazanıyordu.
Oyun, Tarih Dede ile ders çalışan bir Türk çocuğunun diyalogları ve bir çobanın yurdu kurtarma mücadelesini anlatıyordu. Çoban piyesinde Türkân Asım, başkahraman Çoban’ın (Oğuz) sevdiği ve birlikte yurt için mücadele ettiği Çoban Kızı (metindeki adıyla Türkan Aka) rolünü üstlenmişti.
![]() |
| Mustafa Kemal Atatürk "Çoban" piyesini izledikten sonra oyuncularla birlikte, Belki Türkan Asım da aralarında. |
Çoban piyesini yazan Behçet Kemal Çağlar, bu piyeste çoban rolünü kendisi oynamıştı ve piyes şu sözlerle bitiyordu:
Çoban piyesinin hemen ardından, Aka Gündüz'ün yazmış olduğu “Mavi Yıldırım” piyesi Halkevi Temsil Şubesi tarafından hızlı bir biçimde hazırlanmış ve 6 Haziran 1932 Cuma akşamı gösterime sunulmuştu. Aka'nın eserinde, Millî Mücadele günlerini yaşatan sahneler, büyük mücadelenin ruhu ve heyecanıyla yoğrularak ortaya konmuştu.
Halkevinin açılışının ardından sahnelenen tiyatro eserleri, "Türk Tarih Tezi" doğrultusundaki ideolojiyi öne çıkarıyordu. 19 Şubat 1932 tarihinde Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Mustafa Reşit Galip Bey (1893-1934), Ankara Halkevi'nde yaptığı konuşmada temsillere yüklenen ideolojik görevi;
"Halkevleri temsil şubelerini bu teşkilatın en mühim vazife cihazlarından biri sayıyoruz. Halkevi sahnesi, bir milli kültür mektebi olacaktır. Orada çalışan, milli müdafaa için emek veren mücahitler sayılacaklardır... Halkevi sahnelerinde yalnız milli tezleri müdafaa eden piyesler temsil edilir... Bizim mevzularımız umumi Türk Tarihi ile milli mücadelenin her biri bir millete ebediyen şeref ve iftihar sermayesi olabilecek sayısız safhaları, Türk'ün güzel ahlakı, yüksek faziletleri, Türk ruhundaki maddi, manevi sonsuz kudretler gibi membalardan alınacaktır." sözleriyle ifade etmişti.
Ankara Halkevi salonunda 6 Haziran 1932 gecesi sahnelenen 4 perdelik “Mavi Yıldırım”ı yaşadığı devrin sevilen ve çok okunan yazarlarından, IV., V. ve VI. dönemlerde TBMM'de Ankara milletvekili olarak görev yapmış olan Aka Gündüz (1883-1953) yazmıştı. Yeni rejimin ve inkılapların halka benimsetilmesini hedefleyen, millî mücadele ruhunu ve Cumhuriyet inkılaplarını savunan, Kurtuluş Savaşı yıllarında vatansever gençlerden oluşan "Mavi Yıldırım" teşkilatının mücadelesini anlatan bu temsili, Hâkimiyet-i Milliye gazetesi "Mavi Yıldırım Bu Akşam Halkevinde Temsil Edilecek" başlığıyla bir duyurmuş ve ilk temsili 6 Haziran 1932 gecesi yapılan “Mavi Yıldırım”ı Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ilerleyen günlerde, 11 Haziran 1932 gecesi Ankara Halkevi'ne giderek bizzat izlediğini aktarmıştı.
Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 27 Haziran 1932 tarihli nüshasında da oyunla ilgili şu yorum yapılmıştı:
“Halkevin'de Milli Terbiye Örnekleri.
Mavi Yıldırım'ın Gençliğin Kalbinde Tutuşturduğu Hisler Çok Yüksek ve Manalıdır.
Yeniden yirmi Halkevinin açılması münasebetiyle cuma günü Ankara Halkevinde ‘Mavi Yıldırım’ piyesi temsil edilmiştir.
‘Mavi Yıldırım’, hakiykaten bu büyük açılış gününe en eyi uyan ve bugün teneffüs ettiğimiz istiklal ve milli mazhariyet havasının yüksek kıymetini tebarüz ettirmiye muvaffak olan bir eserdir.
Her Türk çocuğunun ve gencinin; bu büyük inkılap ve kurtuluş hamlesinin nasıl doğduğunu, iç ve dış hiyanetlere rağmen, bir vatanım Büyük Mustafa Kemal’in arkasından nasıl gittiğini eyice bilmesi, öğrenmesi ve kurtuluşun maddi ve manevî unsurlarını tanıması lazımdır. Aka’nın bu eserinde milli mücadele günlerini yaşatan sahneler, bu büyük mücadelenin ruh ve manasiyle ve heyecaniyle yoğrularak ortaya konmuştur.
Halkevini dolduran gençlik yalnız edebî bir kıymet olan eseri değil, aynı zamanda bu mevzuu intihabı da çok candan, çok heyecanla alkışlamıştır.
‘Dikmen Yıldızı’, ve ona benzer birçok eserleriyle Ankara’yı ve inkılabı halk dilinden gelecek nesillere anlatan Aka Gündüz’ün ‘Mavi Yıldırım’ı, her temsil edilişinde kuvvetli bir ışık gibi ruhları aydınlatacak ve âtiye kalacak bir eserdir.
Biz, halk hislerini ve milli ruhu canlandıran eserlerle temavüz eden arkadaşımız Aka Gündüz’ü ve onun etrafında bu eseri temsil için alınteri döken Halkevinin sanatkâr evlatlarını candan tebrik ve takdir ederken, bu yolda gerek Aka Gündüz'den ve gerekse arkadaşlarından her safhası bin bir mefahirle dolu olan büyük istiklal davamızı canlandıran, canlı, heyecanlı ve tam manalı eserler beklediğimizi söylemek isteriz.”
Oyunun ilk sergilendiği dönemde oyuncu kadrosu ağırlıklı olarak profesyonel aktrislerden ziyade Halkevi bünyesindeki idealist gençlerden ve öğretmenlerden oluşmaktaydı.
Saide Türkân Tangör, oyunda işgal altındaki İstanbul'da Millî Mücadele'ye ve gizli direniş örgütü "Mavi Yıldırım"a canı pahasına destek veren vatansever bir Türk kadınını, Ayşe’yi canlandırmıştı. Oyunda Ayşe ağabeyi Firuz kişisel çıkarları için işgal güçleriyle iş birliği yaparken, onun bu ihanet faaliyetlerini öğrenip Mavi Yıldırım mensuplarına haber vererek örgütün deşifre olmasını engellemeye çalışıyordu.
Dönemin kayıtlarına göre Türkân Asım (o dönem soyadı kanunu henüz çıkmadığı için bu adı kullanıyordu) oyundaki Ayşe karakterini canlandırırken rolüne son derece hâkim, doğal, heyecanlı hareketleri ve sahne duruşuyla izleyicilerden ve eleştirmenlerden tam not almıştı.
"O ve Biz", 1932-1934 yılları arasındaki erken Cumhuriyet döneminde, Münir Hayri Egeli tarafından yazılmış ve Ankara Halkevi'nde sahnelenmiş ve bir "operet" (müzikli tiyatro oyunu) olarak tasarlanmıştı. Muhsin Ertuğrul, o dönemde hem İstanbul Şehir Tiyatroları (Darülbedayi) turneleriyle Ankara’ya oyunlar getirmiş hem de Ankara'daki erken dönem tiyatro ve konservatuvar yapılanmalarında aktif roller üstlenmişti. Münir Hayri Egeli'nin aktardığına göre, bu oyun kitlelerin ön planda olduğu kalabalık kadrolu bir yapıya sahipti. Oyundaki kadın karakter ise toplumu ve insan dehasını sembolize ediyordu. Dönemin Ankara'sında sahnelenen bu tarz milli piyesler ve operetler, doğrudan Mustafa Kemal Atatürk’ün sanat politikaları ve yönlendirmeleriyle hayat buluyordu. Türkân Asım gibi dönemin aydın isimleri de bu oyunda sahne almıştı.
Cumhuriyet Gazetesi’nin 24 Şubat 1934 Cumartesi günü yayımlanan nüshasının birinci sayfasında 3 sütuna manşetten verilen haber;
“Memleketin 80 yerinde Halk evlerinin kurtuluşu (kuruluşu olmalı, bir dizgi hatası olmuş, Cumhuriyet’in huyudur iyi bilirim) tesit edildi.” başlığı ile başlıyor ve devamında;
“İsmet Paşanın heyecanlı bir nutku:
Başvekil Paşa diyor ki: Bir memleketin emniyeti için başlıca vasıta, esaslı vasıta, tek vasıta evlatlarının vatanperverliği ve fedakârlığıdır.” diye 3 sütun devam ediyor ve uzun olan nutuk ve haber metni 5. sayfada yine üç sütun olarak sürüp;
“…Bütün Halkevlerine geniş feyizler dilerim. (Sürekli alkışlar). Âli İsmet Paşayı müteakip Necip Bey de uzun bir nutuk irat etmiştir.”
diye sanki bitirildikten sonra, alta son dakikada iliştirilen küçük bir paragrafta;
“Nutuklardan sonra Münir Hayri Beyin bugün için hazırladığı rövü temsil olunmuş ve merasime saat yedide nihayet verilmiştir.” denilerek;
“O ve Biz” Operetinin (gazete rövü olarak nitelemiş) Münir Hayri Egeli tarafından o gün için hazırlandığının ve temsil olunduğunun söylenmesi, operetin ilk kez haberin bir önceki gün, yani 23 Şubat 1934’te sahnelendiğine işarettir. Belki de daha doğrusu merasim, nutuk ve operet 23 Şubat’ta değil de Halkevleri’nin gerçek kuruluş günü olan 19 Şubat 1934 Pazartesi günü gerçekleşmiştir de Cumhuriyet Gazetesi haberleştirmekte gecikmiştir. Bu tarih daha makuldür.
Saide Türkân Asım, Ankara Millî Musiki ve Temsil Akademisi öğrencisi;
Daha sonra Türkân, 1936'da Ankara Millî Musiki ve Temsil Akademisi’ne kaydolmuş, ilk yıl sahne ve oyunculuğa ilişkin esas derslerin yanında; edebiyat, sanat, tiyatro tarihi ve yabancı dil eğitimi almıştı.
Mustafa Kemal Atatürk 1 Kasım 1934’de TBMM yaptığı konuşmada özellikle güzel sanatlar alanında yapılması gerekenlere dikkat çekmişti. Bu konuşmasında o günün şartlarında icra edilen müziğin yüz ağartacak değerde olmadığına işaret ederek müzik reformunun temel hedeflerini belirleyen şu tespitte bulunmuştu: “Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları, bir gün önce, genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu güzeyde (sayede), Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir.” Atatürk’ün bu konuşmasının sonucu 1934 yılının başında Maarif Vekili Hikmet Bayur, Musiki Muallim Mektebi, Riyaseticumhur Flarmoni Orkestrası ve Temsil Şubesi’nden oluşacak bir akademi kurulması için yasa tasarısı hazırlamıştı. Millî Musiki ve Temsil Akademisi’nin üç temel hedefi arasında “memlekette ilmi esaslar dahilinde millî musikiyi işlemek, yükseltmek ve yaymak, sahne temsilinin her şubesinde ehliyetli unsurlar yetiştirmek ve musiki muallimi yetiştirmek” yer alıyordu.
![]() |
| Akşam Gazetesi'nin 30 Ağustos 1929 tarihli nüshasından |
Maarif Vekilliği Millî Musiki ve Temsil Akademisi kanun tasarısı TBMM'de 25 Haziran 1934 günü 2541 sayı ile kabul edilmiş, 1935'te Devlet Konservatuvarı'nın kurulması için Paul Hindemith görevlendirilmiş, Ankara'ya gelen Hindemith rapor hazırlayarak Devlet Konservatuvarı'nın kuruluş sürecini yönetmişti. Tiyatro ve opera bölümünün başına ise ünlü Alman müzik insanı Carl Ebert getirilmişti. Böylelikle 1924 yılında kurulan Musiki Muallim Mektebi, 1936'da Ankara Devlet Konservatuarı'na dönüştürülmüş, Konservatuarda dersler 1 Kasım 1936'da Mimar Ernest Arnold Egli tarafından projelendirilen Cebeci Dörtyol’daki yeni Devlet Konservatuvarı binasında başlamıştı. Günümüzde bina Mamak Belediyesi tarafından restore edilerek aslına uygun bir kültür merkezine dönüştürülmüştü.
Okulda Zeki Üngör, Veli Kanık, Nimet Vahit, Nurullah Şevket Taşkıran, Necil Kazım Akses, Adnan Saygun, Ferhunde Erkin, Ulvi Cemal Erkin, Remzi Atak, İhsan Servet Künçer ve Muhsin Ertuğrul gibi isimler ders veriyordu.
Başlangıçta tiyatro öğrencilerinin öğrenim süresi liseden sonra üç yıl, opera öğrencilerinin öğrenim süresi ise yine liseden sonra beş yıl olarak planlanmıştı.
1 Kasım 1936'da öğretime başlayan Ankara Devlet Konservatuarı'na, Müzik Bölümü'nün yanı sıra Tiyatro Bölümü için 3 kız, 8 erkek öğrenci olmak üzere 11 öğrenci; Opera Bölümü için ise 5 kız, 7 erkek öğrenci olmak üzere 12 öğrenci alınmıştı. Okula öğrenci alımı için açılan giriş sınavlarına katılabilmek için Türkiye’nin dört bir yanından yoğun başvurular yapılmıştı.
![]() |
| "Cüneyt Gökçer'in titatroya adadığı ömrünün ilk belgesi." Kaynak: Ankara Araştırmaları Dergisi 2013, 1(2), 56-78 |
Daha öncesinde ailesinin muhalefetine rağmen Ankara Halkevi Temsil Koluna üye olan Cüneyt, düzgün fiziği ve ses tonuyla Temsil kolu başkanı Ercüment Behzat Lav’ın ilgisini çekmiş ve 1936 yılında bir Türk yazarının piyesinde ilk başrolünü oynamıştı. Konservatuvara yaptığı başvurusu kabul edilen Cüneyt, Konservatuvar sınavına rahatsızlığı nedeniyle girememiş, ancak bir hafta sonra hazırladığı iki parça ile sınava tekrar katılarak kazanmıştı. Cüneyt Gökçer ilerleyen yıllarda, 1941’deki mezuniyetinden sonra Carl Ebert'in yardımcılığı ile mimik ve sahne öğretmenliği görevlerini yürüten dönem arkadaşı Mahir Canova (1914-1993) gibi Konsevatuvar’ın eğitim kadrosu içerisinde de yer almıştı.
Prof. Dr. Melahat Özgü* “Küçük bir anı’nın büyük izi; Devlet Konservatuvarı’nın ‘Kamp Ateşi’…” adıyla kaleme aldığı anılarında Türkân Tangör'ün Millî Musiki ve Temsil Akademisi günlerinden de bahsetmişti;
“…Cumhuriyet yıllarında, Türk tiyatrosunun kökten bir gelişmeğe doğru güçlü adımlar attığı bir gerçektir. İstanbul ‘Şehir Tiyatrosu’nun kuruluş ve çalışmalarından sonra Ankara ‘Devlet Konservatuvarı’ Tiyatro ve Opera Bölümleri'nin kuruluş ve çalışmaları Cumhuriyet devrinin eseridir (1936).”
İkinci sınıfta, Kızlar: Muazzez Yücesoy (İlgin / Kurtoğlu), Melek Saltıkalp (Gün), Nermin Elgül (Akagündüz), Saime
Erkekler: Salih Kanar, Mahir Canova, Ertuğrul İlgin, Nüzhet Şenbay, Esat Tolga
Birinci sınıfta, Kızlar: Meliha Yetilmedikler, TÜRKÂN TANGÖR
Erkekler: Saim Istıraçoğlu (Alpago), Cüneyt Gökçer, Ahmet Evintan, Agâh Hün, Cahit Saffet Argıt, Talat Gözbak, Nur Bartu, Osman Nuri, Baha
Kızlar: Mesude Çağlayan, Necdet Demir, Rabia Erler (Özler), Neriman San
Erkekler: Nuri Altınok, Hüsnü Gencer, Süleyman Güler, Aydın Gün, Ruhi Su”
Burada bir saplama yapmalıyım, Cüneyt Gökçer 24 Eylül 1937 tarihli bir dilekçe ile Millî Musiki ve Temsil Akademisi'ne başvurup, kabul edildiğine göre, Prof. Dr. Melahat Özgü'nün anıları 1936 yılına değil 1937 yılına ait olmalıdır. Zira Cüneyt Gökçer'i ve Türkân Tangör'ü birinci sınıfta saymaktadır.
Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'ne giren ilk öğrencilerden biri olan Türkân Tangör, ne yazık ki Konservatuvar'dan son sınıf öğrencisiyken ayrılmıştı. Konservatuarda tiyatro öğrencilerinin öğrenim süresi liseden sonra üç yıl olarak belirlenmişti. Bu bilgiden yola çıkarak 1937-38 öğretim yılında eğitime başlayan Türkân Tangör'ün 1940-41 yılında mezun olacakken, 1939-40 öğretim yılında Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nden ayrılmış olmalıdır.
Türkân Asım, artık Servetifunun (Uyanış) Gazetesi'nde
bir Muharrir;
Türkân, Konservatuvar'da aradığını bulamamış olacak ki, son sınıfta Tiyatro eğitimine son vermişti. Türkân'a bu kez 1939 yılının Mayıs ayında Servetifunun (Uyanış) Dergisi'nin sayfaları arasında rastlıyoruz. Bu kez Türkân, muharrir olmak hevesiyle İstanbul’a Servetifunun (Uyanış) Dergisine savrulmuş, başarılı olmuş, övgüler de almış bir yazar olarak karşımıza çıkmıştı.
Türkân Tangör heykeltraş olmadan çok önce kalemine güvenip, öyküler, şiirler kaleme almıştı. Ancak bu amatörce bir heves değildi; onun bu yeteneğini farkedense, babası hecenin beş şairinden Halid Fahri Ozansoy'un çıkardığı Servet-i Fünûn dergisinde yetişmiş, Son Posta ve Tan gibi gazetelerde köşe yazarlığı ve muhabirlik yapmış ve Servet-i Fünûncular'dan Faik Ali Ozansoy'un da torunu olan, Türk şair, gazeteci ve yazar Gavsi Halid Ozansoy (25 Mayıs 1917 - 10 Nisan 1970) olmuştu. Gavsi Halid Ozansoy, Servetifunun (Uyanış) Gazetesi*nin 25 Mayıs 1939 tarihli sayısının 7. sayfasında, kaleme aldığı "Yeni bir imza!" başlıklı bir yazı ile bir anlamda Türkân Tangör'ün aralarına katılışını müjdelemiş, onu alkışlamıştı:
“Yeni bir imza!
Servetifünun okuyucuları, bu hafta yeni bir isimle tanışacaklar: Türkan Tangör. Arkadaşımızın birkaç sayı sürecek hikayesini, iç sayıfalarımızda, bulacaksınız.
Türkan Tangör, mademki yeni bir isimdir; tecessüs ve alâka toplıyacağı tabil. Bir kadın yazıcı oluşu da, bu alakayı arttıracak güzel bir sebeb.
Evet, bir kadın yazıcıyı okumak ve sevmek için, bukadarı kafi. Fakat, biz Türkan Tangör’de, bütün bunlardan evvel henüz doğan bir sanatkârı selamlıyoruz. Onda aradığınız biraz üslüb, biraz fikir ve daha çok hassasiyetse; aldanırsınız. Genç yazıcıda genç kızların lüzumsuz santimalizmine hemen hemen rastlamak çok güç. Yazılarında, kadınca bir harcanış, tabir caizse, bir üslûb seksapeli de yok.
Bu bakımdan Türkan Tangör, belki, bizim anladığımız, daha doğrusu alıştığımız manâda bir kadın muharrir değil, fakat "muharrir" dir. Kültürlü, malzemeli ve programlı.
Bütün gayreti ise, neşeleri ve ızdırablarile, bize hayatı anlatabilmek. Fakat, öğrenilen, yaşanan ve tüketilen hayatı. Yoksa, bir genç kızın muhayyitesindeki güzel, fakat uydurmasyon dekoru değil.
‘Arka Sokak’ genç muharririn Servetifinunda neşredilen, ilk hikâyesidir. Bu küçük eserde, karanlığı, çamuru, ve tehlikesiyle; mel'aneti ve masûmiyeti, ne diyeyim, işte bütün vuzuhiyle ‘Arka Sokağı’ buluyoruz.
İtiraf edeyim: eseri, dizilmeden önce tedkik için okurken, güzel bir yazının verdiği hazza, biraz da hayret karıştı.
Bazı tabirler o derece mahalli, konuşmalar okadar hakikat ve çehreler o derece ‘sahi’ydi ki; adeta ürktüm.
Sevmediğim, görmemiye çalıştığım, benden, bizden birçok şeyleri alıp götüren realite ile karşı karşıyaydım. Bir kadın hikâyecinin, hayatın en içini bu derece tesrih edebilişi, hayran kalmam için kafi sebebdi.
Bütün bu anlattıklarım, uzun süren bir takdim merasiminden ibaret değil. Belki, biraz sevinç ve ümidin verdiği gevezelik.
Ben son birkaç yıl içerisinde doğan yapmacıkla ka-** edebiyatının an'aneleşmesinden korkuyordum.
Şimdi ise, bu edebiyata ilk darbeyi vuranın bir kadın imza olduğunu düşünerek, seviniyorum. Ne diyeyim? Kadın meslekdaşlara, benden bir geçmiş olsun!..”
Gavsi Halid Ozansoy
* Servet-i Fünûn (Uyanış) Gazetesi: 19. yüzyılda İstanbul'da yaşamış tanınmış bir Osmanlı Rum gazetecisi Nikolaidis Efendi (Dimitrios Nikolaidis, 1843-1915), 1860'lı yıllardan itibaren basında yer almış, Konstantinoupolis (Konstantinopolis), Thraki(Trakya) ve Avgi (Şafak) gibi dönemin önemli gazete ve dergilerinde editörlük ve sahiplik yapmıştı. “Servet” adıyla yeni bir gazete çıkartmak istemiş, Dahiliye Nazırlığı, Nicolaidis'in yayınlanma talebini Ocak 1888'de almış ve o yılın Şubat ayında gazete “Servet” adıyla dağıtıma başlamıştı. Gazetede çevirmen olarak çalışan Ahmet İhsan'ın (Tokgöz) her hafta Fenlerin Zenginliği anlamına gelen Servet-i Fünûn adıyla bir ek başlatmayı önermesi üzerine Servet-i Fünûn derginin bilim ve teknoloji eki olarak 27 Mart 1891'de yayımlanmaya başlamıştı. Servet Gazetesi, Abdülhamid'in onayı ile 1891'dan 1892'ye kadar yayın hayatını sürdürmüş, ancak Nicolaides, yeterli sayıda kopya satın alınmadığını düşündüğü için eki Ahmet İhsan'a (Tokgöz) satmaya karar vermiş ve ek, Servet-i Fünûn adıyla 25 Mayıs 1944'e kadar yayınlanan bağımsız bir gazete olmuştu. Servet-i Fünûn, 1896'da Recaizade Mahmut Ekrem'in öncülüğünde Edebiyat-ı Cedide topluluğunun yayın organı haline gelerek Türk edebiyatının en önemli akımlarından birine ev sahipliği yapmıştır. Tevfik Fikret (1867-1915) şiir, Halit Ziya Uşaklıgil (1869-1945) roman, Cenap Şahabettin (1870-1934) şiir, Mehmet Rauf (1875-1931) roman, Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1957) öykü ve roman, Süleyman Nazif (1870-1927) şiir, Hüseyin Suat Yalçın (1867-1942) şiir, Hüseyin Siret Özsever (1872-1959) şiir, Celal Sahir Erozan (1883-1935) şiir, Safveti Ziya (1875-1929) roman, Faik Ali Ozansoy (1876-1950) şiir ve Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bolayır (1867-1937) gibi dönemin önde gelen aydınları dergide eserler vermiştir. Servet-i Fünun yazarları, devrin şartlarından dolayı yapıtlarında toplumsal konulara değil, bireysel konulara (aşk, üzüntü, tabiat güzellikleri, karamsarlık, şahsi hayaller ve melankoli) yönelmiş, Fransız Edebiyatı örnek alınmış ve “Sanat sanat içindir.” ilkesi benimsenmiştir. Romanda realizm, şiirde parnasizm [Parnasizm, 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa'da romantizme tepki olarak doğan, "şiirde realizm" olarak da bilinen bir edebiyat akımıdır. Biçimsel mükemmelliği ve nesnelliği ön planda tutan, "sanat için sanat" ilkesini savunan bu akım; şairin duygularını gizleyerek, dış dünyayı adeta bir kuyumcu titizliğiyle mısralara dökmesini amaçlar] ve sembolizmin etkisinde kalınmıştır. Dil oldukça ağır ve süslüdür. Servet-i Fünun şairleri, kimsenin kullanmadığı Arapça ve Farsça sözcükleri, sözlüklerden bularak kullanmış, bunun yanında Fransızcadan da birçok sözcük almışlardır. Şiirde aruz ölçüsü kullanılmış; şiir, düzyazıya yaklaştırılmış ve şiirin konusu genişletilmiştir.. Beyit bütünlüğünün yerini konu bütünlüğü almış, uyağın kulak için olduğu görüşü savunulmuş, cümlenin dize sonunda tamamlanma şartı kaldırılmış, cümleler sondaki dizelere taşınmıştır. Fransız şiirinden alına sone, terza rima gibi nazım biçimleriyle serbest müstezat (Divan edebiyatında bir uzun ve bir kısa dizeden oluşan nazım biçimi müstezattır, ancak Divan şiirindeki bu kalıpların kısıtlamalarından kurtularak, uzun ve kısa dizelerin düzensiz bir şekilde kullanıldığı ve Batı edebiyatı etkisinde gelişen türüne ise serbest müstezat denir) çok kullanılmıştır.
Gazete, 553. sayısında Hüseyin Cahit Yalçın'ın 16 Ekim 1901'de Fransızcadan çevirerek yayımladığı "Edebiyat ve Hukuk" adlı makalesi, edebi içeriğinden ziyade siyasi algısı ve doğurduğu tarihi sonuçlar nedeniyle Türk basın tarihine geçmiş ancak gazete bir süre kapatılmış, daha sonra tekrar faaliyete geçip 1944 yılına kadar yayın hayatına devam etmiştir.
["Edebiyat ve Hukuk" makalesi, edebiyat ile hukuk arasındaki disiplinlerarası ilişkiyi, edebiyatın toplumsal düşünceyi ve hukuk düzenini nasıl etkileyip dönüştürdüğünü teorik düzeyde ele alan bir metindir. Makalenin temel içeriği ve yarattığı kriz şu şekildedir: Metin, edebiyatçıların eserleriyle toplumsal sorunları ve adaletsizlikleri halkın bilincine sunduğunu savunur. Edebiyatın toplumda yeni fikirler doğurduğunu, bu fikirlerin zamanla meclislere/parlamentolara taşınarak mevcut hukuk düzenini geliştirdiğini ve reformlara kapı araladığını açıklar. Her kültürün kendi hukuk ve edebiyatını yarattığı teorik bir dille anlatılır. Makalede doğrudan Osmanlı Devleti'ni hedef alan bir ifade olmamasına rağmen, II. Abdülhamid dönemi sansür yönetimine farklı bir şekilde ihbar (jurnal) edilmiştir: Metinde geçen "reforma öncülük eden edebi eserler" ve "parlamento" gibi kavramlar, Saray yönetimi tarafından Fransız İhtilali fikirlerini yayma ve Osmanlı mutlakiyetine karşı gizli bir eleştiri yapma çabası olarak yorumlanmıştır. Hukuk düzeninin değişebileceğine dair teorik anlatım, mevcut rejimi yıkmaya yönelik bir kışkırtma olarak nitelendirilmiştir. Bu yayının ardından padişah II. Abdülhamid'in emriyle Servet-i Fünun dergisi altı hafta süreyle kapatılmış, Hüseyin Cahit ve dergi sorumluları sorgulanmıştır. İncelemeler neticesinde ihbarın asılsız olduğu anlaşılıp derginin yeniden açılmasına izin verilse de yazar kadrosu üzerindeki baskı artmıştır. Bu olay, Edebiyat-ı Cedide topluluğunun tamamen dağılmasına ve Servet-i Fünun'un edebi misyonunun sona ererek tamamen bilimsel/magazinel bir yayına dönüşmesine neden olmuştur.]
**ka-: Bu paragrafta belli ki satır sonunda (ka-) yarım kalmış, bir alt satırda gerisi gelmemiş; bu eksik kelime muhtemelen bir mürettip hatası. Devamı unutulmuş olan bu ‘ka-‘ bir sonraki paragrafta ‘bu edebiyatı’ diye başlayan kadınlar ile ilgili içerik düşünüldüğünde büyük bir ihtimalle ‘kadın edebiyatının’ ‘ka’sı olabilir. Çünkü; bir sonraki paragraftaki "bir kadın imza", "kadın meslekdaşlar" ve "benden bir geçmiş olsun" ifadeleri, ilk paragraftaki "ka-" ekinin mürettiphanede düşmüş olan "kadın" kelimesine ait olduğunu kesinleştiriyor. Cümlenin orijinal hali şu olmalıdır: "Ben son birkaç yıl içerisinde doğan yapmacıkla ka(dın) edebiyatının an'aneleşmesinden (gelenekselleşmesinden) korkuyordum."
Yazarın Küçümseyici Tavrı ve İroni (Geçmiş Olsun!): Yazarın üslubuna baktığımızda, dönemin tipik erkek merkezli ve elitist edebiyat eleştirilerinden birini görüyoruz:"Yapmacık" Eleştirisi: Yazar, o yıllarda kadın yazarların popülerleşen, muhtemelen aşk, duygu ve evlilik temalı eserlerini "yapmacık bir akım" olarak görüyor ve bunun yerleşik bir gelenek haline gelmesinden endişeleniyormuş. "İlk Darbeyi Vuran Bir Kadın İmza": Yazar, kadınların kurduğu veya içinde yer aldığı bu edebi dalgayı yine başka bir kadın yazarın kaleme aldığı güçlü bir eserle/eleştiriyle yıktığını düşünüyor. "Kendi silahlarıyla vuruldular" mantığıyla buna çok seviniyor. "Kadın Meslekdaşlara Geçmiş Olsun": Bu cümle tam bir ironi ve alay içeriyor. Yazar, kadın meslektaşlarına hitaben "Bu uydurma edebi modanız artık bitti, geçmiş olsun" diyerek bir nevi zafer ilan ediyor.
Bu kadar bahsettikten sonra bu kadar övgü almış bir öyküyü de buraya almam gerekirdi, ancak asıl hikayenin akışını aksatacağını düşünerek “Arka Sokak” öyküsünü ki bir hayli uzun (üç hafta tefrika edilmiş), bu yazının sonuna ekleyeceğim; merak edenler okuyabilir.
Ancak onun yazarlık, hatta şairlik yönünü bir nebze olsun hissettirebilecek olan bir şiirini, burada tadımlık olarak paylaşıp devam edebilirim...
ZAMAN...
Saçları boynundan uzun,
Önünde bir havuzun
Sırtı dönük bir adam;
Yüzü görünmüyor arkadan..
Işığına bir fanusun
Sarıyor mesafeleri..
Zaman denen bu seri
Koparmakta dünleri
İplik iplik, bir yumakdan.
Ve içimde duman duman
Piposunun ucundan
Günleri,
Dünleri..
Bugünleri...
-Türkân Tangör-
Servetifunun (Uyanış) Dergisi, 15 Haziran 1939, Sf.8
Türkân Asım, Güzel Sanatlar Akademisi'nde;
Ama yazarlık da ona yetmemiş olacak ki, içindeki o çözemediği ateş ve sanat aşkı bu kez onu Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'nde, II. Dünya Savaşı sırasında Türk Hükümetinin davetiyle 1937'de İstanbul'a gelerek İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Heykel Bölümünün başına geçmiş ve 40 yıl boyunca Türkiye'de yaşayarak Türk heykeltıraşlarının yetişmesinde emek vermiş ve ancak 1966'da 80 yaşındayken ülkesine geri dönmüş olan dünyaca ünlü Alman heykeltraş Rudolf Belling'in (1886-1972) atölyesine kadar getirmişti…
Böylece “hercai Türkân” Türkiye’nin ilk kadın heykeltraşlarından biri olacak; Süreyya Paşa Plajı'nın o son kalan parçasının İBB tarafından ele alınıp gömüldüğü yerden kurtarılarak, restore etmeye çalışılırken, kazı alanında bulunan o kırmızı boyalı taşın üzerinde yazdığı gibi, “Heykeltraş Türkân” olarak ölümsüzleşecekti…
- Modelaj ve Kil Etütleri: Haftanın büyük bölümünü kapsayan bu en temel derste canlı modelden büst, torso ve figür çalışmaları yapılırdı.
- Malzeme Bilgisi ve Teknik Atölyeler: Alçı kalıp alma, döküm teknikleri, taş yontma, çamur ve ahşap işleme eğitimi verilirdi.
- Desen (Çizim): Heykel öğrencileri için form, hacim ve oran-orantı algısını geliştirmek adına her gün yoğun karakalem canlı model etütleri yapılırdı.
- Abide ve Anıt Projeleri: Rudolf Belling’in en çok önem verdiği, kamusal alan için büyük ölçekli anıt tasarlama ve maket hazırlama dersleriydi.
- Artistik Anatomi: İnsan vücudunun kas ve kemik yapısını eksiksiz öğrenmek amacıyla tıp fakültesi düzeyine yakın, zorunlu bir anatomi eğitimi uygulanırdı.
- Mimari ve Mekân Bilgisi: Heykelin çevreyle ilişkisini kurmak adına mimarlık bölümü hocalarından temel yapı ve perspektif dersleri alınırdı.
- Sanat Tarihi ve Mitoloji: Batı sanatı tarihi, antik dönem heykeltıraşlığı ve klasik mitolojik öyküler teorik olarak okutulurdu.
| Türkân Tangör'ün henüz daha birinci sınıf öğrencisiyken yaptığı ve 1940'da Akademi Heykel Şubesi Öğrencil Sergisi'nde görücüye çıkan "Çocuk Başı" |
![]() |
Rudolf Belling'in İstanbul Üniversitesi Fen Bilimleri Fakültesi Konferans Salonu girişi için hazırladığı rölyef, 1946 |
1936’da Fransız mimar Henri Prost’un hazırladığı “İstanbul Nâzım Planı” çerçevesinde, uzun süredir kullanılmayan, avlusu futbol sahası olarak kullanılan ve yer yer de yıkılan Taksim (Topçu) Kışlası 1937 yılında tamamen yıkılmış, yerine araç trafiğinin kesmediği bir park dizisi (Taksim-Elmadağ-Harbiye-Maçka) inşa edilmiş ve bu park dizisine de “İnönü Gezisi” adı verilmişti.
Henri Prost “İnönü Gezisi”nde parkın girişinden merdivenler ile ulaşılan büyük düzlüğe bir anıt yerleştirilmesini de düşünmüş ve bunu da planına dahil etmişti. Bu anıt, CHP I. Olağanüstü Kurultayı’nda “Millî Şef” ünvanı verilen Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün anıtı olacaktı. İşte o anıtın heykellerinin yapım işi 1940 yılında İstanbul Valisi ve Belediye Reisi Dr. Lütfi Kırdar tarafından Prof. Rudolf Belling’e sipariş edilmiş, hoca kendi atölyesinde derslerden fırsat buldukça işte bu proje ile meşgul olmuştu. 1940 yılında yapımına başladığında heykel atölyesinin tavan yüksekliği (beş metre) bu büyüklükte bir heykelin yapımına izin vermediği için atölyenin çatısı sökülerek yükseltilmişti.
![]() |
| İsmet İnönü eşi Mevhibe Hanım'la birlikte, Rudolf Belling'in atölyesinde heykeltraşın yaptığı Atlı heykelinin 1/3 oranındaki model çalışmalarını izlemeye geldiğinde. |
Rudolf Belling, heykel üzerinde 3 yılı bulan çalışmasını tamamlanmış, 1943 yılının son aylarında tamamlanan heykelin bronz dökümü Macar döküm ustası Fiçek Karoly*nin Beyoğlu İstiklal Caddesi, Narmanlı Yurdu’ndaki atölyesinde 1944 yılının son aylarında gerçekleştirilmişti.
![]() |
| Rudolf Belling Atlı İnönü Heykeli üzerindeki son çalışmalarını yaparken. |
Platform üzerinde heykelin üzerine yerleştirileceği 7,5 metre yüksekliğindeki kaide de 1944’te “İnönü Gezisi”nin Taksim Meydanı’na bakan giriş merdivenlerinin üzerinde inşaa edilmişti. Ancak, Savaş koşulları ve Millî Türk Talebe Birliği üyesi gençlerin tepkileri nedeniyle anıt yerine konamamış, kaide boş kalmıştı. DP iktidarı boyunca yıllarca depolarda bekletilen heykelin varlığı unutulmuş, İsmet İnönü’nün 25 Aralık 1973’teki vefatının ertesinde Hürriyet Gazetesi anıtın izini sürmüş ve onu bularak, bunu 30 Aralık 1973 tarihli nüshasının, geniş yer ayırdığı birinci sayfasında;
“İnönü’nün heykelini parçalanmış ve başsız olarak bulduk.” başlığı ile duyurmuştu.Yıllar boyu depodan depoya yer değiştiren heykel Bakırköy Osmaniye’de, Fen İşleri’ne ait derme çatma bir barakada parçalara ayrılmış bir halde bulunmuş, 40’larda 700-800 bin lira harcanan, ancak çürümeye terkedilen heykelin dikilmesi için ancak dokuz yıl sonra, 1982’de girişimler başlayabilmişti. “İnönü Gezisi”ndeki anıt için hazırlanmış kaide sökülüp, İsmet İnönü'nün Maçka'daki evinin önündeki parka yeniden inşa edilerek üzerine yerleştirilen İnönü’nün atlı heykeli, Lozan Antlaşması’nın 59. yıl dönümü olan 24 Temmuz 1982’de Danışma Meclisi Başkanı Sadi Irmak’ın başkanlık ettiği bir törenle açılmıştı. Bu hikayenin detayları için, Haziran 2016’da yazmış olduğum blog sayfamı ziyaret edebilirsiniz.
https://lcivelekoglu.blogspot.
* Fiçek Karoly (Ficzek Károly 1890-?): Heykeltıraşların çamur veya alçıdan hazırladığı modelleri kalıcı hale getiren bir bronz döküm uzmanıdır. Macaristan tarihi ve kültüründe öncelikle ünlü bir bronz döküm ustası ve sanatçı işbirlikçisi olarak bilinir. Bronz döküm zanaatını Budapeşte'de öğrenmiş ve 1907 yılında çıraklıktan ustalığa geçmişti. Dönemin seçkin ustalarının yanında eğitimini sürdürmüş, kendi bronz döküm işletmesini 1920 yılında kurmuş ve zamanla yanında 15 kadar personel çalıştırdığı büyük bir üretim merkezine dönüştürmüştü. İstanbul'da gelişmekte olan heykel sanatı ve anıt yapımı süreçlerinde nitelikli bir bronz döküm ustası ve zanaatkâr olarak çalışmak için gelmişti. Geliş tarihi kesin olarak belgelenmese de, Narmanlı Han'ın bir sanat yuvasına dönüştüğü 1930'lu yılların ortalarından itibaren Narmanlı Han’da faal bir atölyesi olduğu bilinmektedir. O dönem Türkiye'de modern heykel sanatı yeni kuruluyordu ve anıt heykellerin dökümü için teknik donanıma sahip ustalara büyük ihtiyaç vardı.
Bazı kaynaklar onu 1937 yılında Macaristan'dan Türkiye’ye bizzat getiren kişinin dönemin en üretken anıt heykeltıraşlarından ve Mustafa Kemal Atatürk’ün canlı model olarak poz verdiği ilk Türk heykeltıraş olan Kenan Yontunç** olduğunu belirtir. Zaten Narmanlı Han'daki dökümhanesinde Kenan Yontunç’un modellediği çok sayıda Atatürk büstü ve taşra şehirleri için hazırlanan Atatürk anıtlarının bronz dökümlerini gerçekleştirmişti. Ficzek, Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü şefi Rudolf Belling ile de çok yakın çalışmıştı. ”Atlı İnönü Heykeli”nin devasa parçalarını 1944 yılında asistanı Orhan Yurdagül ile birlikte başarıyla dökmüş, Belling'in Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi için hazırladığı diğer İnönü Anıtının da döküm işlerini üstlenmişti. Heykel dışında Ficzek Károly İstanbul'daki kiliseler için hassas ses akortlarına sahip bronz çan dökümleri de yapmıştı. Ficzek’in Türk heykel sanatına en büyük katkılarından biri de bizzat döktüğü heykellerin yanı sıra "kayıp mum" (cire-perdue) ve kum döküm tekniğini Türkiye'ye tanıtmış olmasıdır. Zira ondan önceki dönemlerde Türkiye'deki Taksim Cumhuriyet Anıtı, Sarayburnu Atatürk Anıtı gibi büyük boyutlu heykeller İtalya veya Avusturya'da döktürülüp gemilerle getiriliyordu. Bu nedenle Ficzek'in Narmanlı Han'daki varlığı, Türk heykeltıraşların eserlerini ilk kez tamamen yerli imkanlarla ve İstanbul'da bronza dönüştürebilmesini sağlamıştı. Narmanlı Han'daki atölyesinde yetiştirdiği Orhan Yurdagül, Hayrettin Kocaer, İzak Amon gibi çıraklar, sonraki yıllarda Türkiye’nin en önemli anıt dökümcüleri olmuşlardı.
** Kenan Yontunç, (1904-1995): Sanayi-i Nefise Mektebi’ndeki hocası İhsan Özsoydur. Ancak 1923’te eğitimini yarıda bırakarak birinci yılın sonunda kendi imkanlarıyla Almanya’ya gitmiş ve üç yıl boyunca eğitimine Münih'teki çeşitli özel heykel atölyelerinde devam etmişti. 1943 yılında Türkiye’ye dönen Kenan Yontunç 1947’de Güzel Sanatlar Akademisi’nde Rudolf Belling’in asistanlığına başlamış, 1955’te de modlaj öğremenliğine yükselmişti.
Türkân Tangör, mezun olduktan sonra bir dönem Ortaokul resim öğretmenliği yapmıştı. Sanatçı aynı zamanda 1944'te Türk Ressamlar ve Heykeltıraşlar Cemiyeti'ne üye olmuş, ayrıca cemiyetin üyeleri arasında yer alan Mari Gerekmezyan ve Zerrin Bölükbaşı ile birçok sanat organizasyonunda da faaliyet göstermişti.
"31 Ekim 1945 Çarşamba günü, VII. Devlet Resim ve Heykel Sergisi, Millî Eğitim Bakanı Vekili, İçişleri Bakanı Hilmi Uran’ın aynı gün saat 15.30’da verdiği kısa fakat mânâlı bir söylevinden sonra umuma açılmış bulunuyor.
Henüz yedi yıllık bir geleneği olan bu sergide, çeşitli sanat temayüllerine mensup resim birliklerinden ve hiçbir teşekküle mensup olmayan sanatçılar tarafından gönderilen 562 parça eser teşhir edilmektedir. Sergi, bir ay devam edecektir.
Teşekkül eden mütehassıs jüri, resimler arasında birinci mükâfatı Şeref Akdik’in 'Küçük binici', ikinciliği Eşref Üren’in 'Aile sofrası', üçüncülüğü de Ziya Keseroğlu’nun 'Manzara' adlı eserlerine vermiştir. Ayrıca heykeller arasında birincilik Mari Gerekmezyan’ın 'Yahya Kemal Beyatlı’nın büstü'ne, ikincilik Türkân Tangör’ün 'Çocuk başı'na verilmiştir.
Dikkate değer bir diğer nokta da, bundan böyle 'Amaç' dergisinin resim sanatkârlarına hasrettiği 1.500 liralık mükâfatın ilk olarak VII. Devlet Resim ve Heykel Sergisi’nde eser teşhir eden sanatkârlardan layık görülenlere verilmesi ve böylelikle sanatçıyı teşvike yarayacak olan 'özel mükâfat' sistemine doğru ilk adımın memleketimizde de atılmış olmasıdır.
Nitekim 'Amaç' mükâfatını dağıtmak üzere toplanan diğer bir mütehassıs jüri, birinciliği Atıf Kaptan’ın 'Bulvardaki kuş', ikinciliği Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun 'Karabaş' ve üçüncülüğü Refik Epikman’ın 'İzmir Karşıyaka’da açık hava gazinosu' adlı eserlerine vermiştir."
| Bir ara yine müstehcenlik tartışmaları alevlenmiş ve heykeli maskelemek için etrafına sarmaşıklar dikilmişti. :) |
***
Ve... Muharrir Türkân Tangör’ün Öykü ve Şiirlerinden örnekler:
Servetifunun (Uyanış) Gazetesi, 25 Mayıs 1939, Sf.13-15
Yazan Türkân Tangör
“Okuyucu, bu hikâyede, yeni bir üslûb, yeni bir görüş, yeni bir sanatla, beraber; köklü bir ıztırabı tanıyacak, acı ve keskin realiteyi bulacaksın!..”
I
Kilise ağdalı günlük kokularile dolmuş, ispermeçetlerile buğulu ışığı mermer duvarlarda fantastik şekillerle titriyor, Meryemin ince ve, soluk yüzünü gölgeliyordu. Org sesleri sarsan bir zelzele ihtiramile binayı titretmekte idi. Parlak mermer zeminin üzerine sıralanan banklarda oturan iki adam Meryemin portresi önünde Pazar Ayinlerini yapan protestanları süzüyor…
Bir kara sinek havayı tırmalamakta idi. Büyük kapıyı örten kalın örtü aralandı; tozla karışık keskin bir aydınık kilisenin esrarlı sükûnuna bir bıçak gibi saplandı. İçeri bir kadın girdi. İhtiyar papazın beş kuruş mukabilinde nurlandırdığı bir mumla portre önünde diz çökenler arasına katıldı. Geniş mabedin köşe boşluklarında, pilpayelerin diplerinde iç ağrılarını huzura çevireceğini sananlar, gözlerini Meryemden bu kadına çevirdiler. Daha sonra umumi bir homurtuya çevrilen bu mırıldanma orgun sesile genişledi ve Beyoğlu caddesinin uğultulu gürültüsüne karıştı...
O, istihfaf ve nefret bulunan bu bakışlara sadece yaralı bir karaca masûmiyetile baktı ve ürpererek iki adamın yakınında karşılıklı yanan mumların arasına diz çöktü.
İkisinden genç olanı arkadaşının kulağına iğildi:
- Bu kadını tanıyor musun?
Daha yaşlı görüneni, kendi kendine hâlâ söylenen kalabalığı göstererek:
- Herkes kadar.
Kadın ince yüzünü tavana kaldırdı ve sanki yalnız Meryeme duyurmak istediği mahrem bir fısıltile:
- Ey aziz kadın! Sen de babasını görmediğin aziz evladını gene mukaddes bir maksat uğrunda kaybettin. Aramızda bir benzerlik var. Fakat seninki göğe bağlı, benimki yere…
Genç Adam:
- İşittin mi söylediğini?.. Sustu ve sonra :
- Bu kadının taşıdığı ruha din hangi tesellisini verebiliyor?
- Kadınlar ahlaksızlığı para ile değişecek kadar severler.
- Sus… dinliyelim, dua ediyor.
- Sevmek, yalnız semek nasıl bir çıkmaz? Sevmek ve sevdiğini kaybetmek!.. Aziz kadın! Çocuğum her halde yaşamıyordur artık! Senelerdenberi sokaktan dönünce bulduğum ışık, o hazırlanmış yemek, o çiçekler neye yarar? Ve gece uyanınca, sütüm gibi artık faydasız olmakla kalbime çıkan şefkat beni öldürecek… bir cesedi bulmak için denizleri boşaltabilirler. Fakat ben çocuğumu bulamıyorum. Iztırabımı anlamıyor musun? Ben kalbimden evvel vücudümü sattım… Fakat sen beni işitmiyorsun bile.. Bir liranın hakkını nasıl ödediğimi gözlerinle görmen ve bana acıman için seni odama kaçıracağım. Belki o zaman çocuğumu ve tesellimi bulabilirim.
Âyinlerine dönen kalabalık seyrekleşmiş, ikinci sükûnuna kapanmıştı...Kadın, kendisini bakışlarının merkezine alan iki adamı görmüyordu.Siyah uzun pelerinini taşlarda sürüyerek ihtiyar papazı selamladı; ve gözden kaybolduğu zaman iki adamın yakınındaki duvar soyulmuştu. İri bir örümcek, boşalan müstatil parçada ağını örmeğe uğraşıyordu. Kadının; ufak fakat kilise ananesine göre değeri mühim olan tabloyu pelerininin altına soktuğunu yalnız bu iki adam gördüler. Caddenin mübhem akışına karıştılar. Her ikisinin de seslerinde kat'i manâlar vardı. Yaşlı devam ediyordu :
- Bu kadını ele vereceğim azizim.
- Bu hareketinle ne kazanacaksın?
- Para.. Bu tablonun kıymeti epi bir yekûn tutar. Hele Sent Antuan da bulunması, hakiki kıymetine bir misli ilave eder.
- Benim fikrim bu değil; bu nevi düşmüş kadınların hemen hemen hepsi manevi huzura muhtaçtırlar... “Kadınlar, ahlaksızlığı para ile değişecek kadar severler” demiştik. Keyifleri için değil, herhalde. Onlar bu işde masumdurlar ve bu işi de yapmağa mecburdurlar.
Mademki mecburdurlar, cebren tutulan yol onlara tahsis edilenidir. Bu genç ve güzel kadının sözlerinden de anlaşılıyor ki, bu ahlaksızlık onlara güç geliyor. Fakat ne yapalım ki, kader onları bu yola sürüklemiş. Kader yerine cemiyet kelimesini kullan. Cemiyet onları bu yola yalnız kendi zevkleri için attı! Onlar, bunların şereflerini ellerinden aldıktan sonra sefaletin, kederin musibet manâlarını gene kendi üzerlerine çektiler.
- Şübhesiz.. lakin kendi iç dünyaları ve dış dünyanın hali onları daima silahlı bulunmağa mecbur ederdi. Bu malum bir kanun değil midir? “Kuvvetli, zayıfı daima yener...”
- Hayır! bir kelimenin önünde bin satır nasıl secde ederse, bir saniye kâinatı devirmeğe nasıl muktedirse, bir böcek devleri yemeğe nasıl kadirse, zayıf da kuvvetliyi mahvedebilir.. Yanılıyorsun azizim Memduh.. yanılıyorsun...
Yürüyorlardı. Memduh, dudaklarında sönerek izmaritleşen sigarasını yaktı. Genç dostu kaldırımdan geçen kadınları göstererek devam ediyordu: -Şu mahlûklarla onun arasında ne fark vari Resmi çalınan o kadın bunları halk ederken aynı hakları hepsine ver miş midir? Evet. O halde, o hak bu günkü mağlûbun elinden alınıyor…
- Fakat umumi menfaat hususi menfaatleri düşünmez, Suad.
- Lâkin umumi menfaat hususî menfaatlerden teşekkül etmiştir.
- Söylediğin düsturu bozan bir eseri, biraz evvel gördün. Hem niçin canım bu müdafaat. Sokağa düşmüş bir kadın parçası bize epi para kazanmamız için fırsat hazırlıyor. Biz ise bu fırsatı kaçırmak için cemiyet nazariyelerine dalıyoruz.
Sokak başında durdular. Suadın yüzünü, tarlaları basan seller gibi ter kaplamıştı. Memduh bunu görmüştü; günün eritici sıcaklığına verdi. Ayrılacaklardı. Ellerini sıktılar. Memduh sordu:
- Ne zaman?
- Kat'lyyen!. Dostluğumuz burada biter!..
Memduh dişlerini göstererek güldü:
- Anlıyorum, fakat aldanıyorsun çocuğum.. Çünkü bu kadın hiç te sana benzemiyor...
Suadın avurtları titredi. Kafasını istifhamlar sarmakta idi. Sokağa saptı, birdenbire kayboldu...
II
Evine döndüğü zaman kendini bir koltuğa atarak düşünmeğe başladı. Memduhun, ayrılacakları vakit sokak başında söylediği son cümle beynini kırbaçlıyordu. Kendisinin bu kadına benzemediğini söylemekle hayatının sırrını suratına bir balgam gibi fırlatmıştı. Fakat imkânsızdı: bunu düşünmek bile müdhiştir.
Onu bir dost zanederek kabul etmiş, bütün mazisini vermişti. Kaşını ellerinin arasına aldı, yüzü sapsarı idi. Ayağa kalkarken saat onu vurdu. Kapıya gitti, sonra geri döndü. Gözleri odada maksatsız dolaşırken bir fotoğrafla karşılaştılar. Bu, annesinin on beş yaşı idi. Derin bir iç geçirdi, ona doğru gitti, iğildi ve öptü. Mihanik bir mırıltile: Sana bir şey soracağım. Annesi cevab vermedi.
- Ben kimin oğluyum?.. Senin, o halde sen, o kadın değilsin… Eğer öyle olsaydı gözlerini kırpmadan bana böyle bakmazdın...
Saat on buçuğa vuruyordu. Açık pencereden akan rüzgâr fotoğrafı yüzü koyun kapaklandırdı. Suad bir an dehşetle boğuştu, ne yapacağını bilmiyordu. Kafasında ansızın bu muammadan kurtulma ışığı çaktı “Kendisi bir Türktü, annesinin de bir Türk olması lâzımdı, Protestan kilisesinde işi ne idi? O halde o kadın annesi değildi. Fakat bir piç olmak endişesile vahşi vahşi söylendi, sokağa fırladı. Ilık bir yağmur serpiştirmekte idi. Beyoğlunun yarı aydınlık yarı karanlık keyfine, umumi mahallerin serhoşluğuna bakmadan yürüyordu. Bekar sokağını geçti. Bayram sokağı titrek ışıklar altında, şehrin bağrına saplanan paslı bir mızrak gibi idi. Duvarlara çarpan gölgeler kaldırımda yuvarlanıyor, uzanıyor, kısalıp küçülüyordu. Kapılarda teşrifatçı çaçalar beklemekteydi. Sokağın loşlaşan ortalarında ihtiyar bir destancı, kumral saçları alnına düşen genç adama yüksek anlatıyor:
- Promete onları vücude getirmek için çömlekçiler gibi balçık yuğurdu. Bu balçıktan yalnız bir çifti yaratmakla da kalmadı. Birçok kadınlar ve birçok erkekler halketmeğe kalkıştı. Beyinlerini, tenasüllerini ve bütün uzuvlarını hassas bir sanatkâr elile işledi. Yalnız, ruh veremedi. Ruhsuz analar, ruhsuz babalar zevklerine göre çiftleştiler. Bu birleşmelerle kendileri gibi ruhsuz doğurdular. Bundandır ki, bugünkü ruh ve kafada ogünkü ruh ve kafa gibi iztirabla dolu. Lâkin bugün, kâinatı adalet ve akıl idare ediyor. Kumral genç, ayağının tabanile kaldırımı okşıyarak söylendi:
- Öyle ise her devrin insanları ıztırabı yaşamak boyunca sürüyecekler.
- Daima! Dünyada her şey yarımdır evlåd. Ağaçlar daima dik mi durur ? Onlar da kısa bir rüzgârla iğilebilir; hele biraz gevrek, rüzgâr da sert olursa benim gibi devrilir.
- Ne zamandanberi buradasın?
- Otuz seneden beri.
- Destan satarak mı geçinirsin?
- Başka işler de yaparım.
- Alıştım.. Alıştım..
Uzun uzun nefes aldı, dudaklarını büzerek düşündü :
- Ben bu sokaklarda büyüdüm. Yani bir fahişe çocuğuyum. Ama ben de diğer insanlar gibi cisimleşmiş değil miyim? Okudum, koltuk sahibi oldum.
- Söyletme beni evlad; düşürdüler işte, düşürdüler. Başka niçin düşürürler? Bu sokakların attırığı olduğum için değil mi? Başka sokaklarda ne var?. Yalnız burada, bu şehirde değil, bütün büyük şehirlerde ayni ıztırab, ayni işkence.. Haydi oğul, yeter artık; şu destanları satalım.
- Evde bekliyen bir kız var...
Yorgun sesile bir uşkur şarkısını söylemeğe başlamıştı ki, karanlık pencerelerden bir baş uzandı; kısık kısık bağırdı:
- Yeter be mendabur herif! Gırtlağının pürüzü sokakları birbirine karıştırıyor.
- Fena mı işte.. Bu karışma, diğer sokağın zamparalarını bu sokağa boşaltmış olur.
Penceredeki baş cevab verecekti. Fakat, kapının kenarında kendi sermayesinden olmayan bir kadının toy bir oğlanla acele acele konuştuğunu görünce, boğazını ısıran bir sesle bağırdı:
- Kız! Benim kapımın önüne gelip de adam mı kandıracaksın ?
Suad bütün kapıları sırayla çalmış, vakit gece yarısına varmak üzereydi. İhtiyara, kulağına fısıldıyacak kadar sokuldu :
- Söyliyebilir misin bana, bu yol günahkarların son sokağı mıdır?
- Sizlerin sokağınız. Bu sokağın sonu sizi gene kendi yolunuza çıkarır.
- Çalgını ve felsefeni bırak, soracaklarıma cevab ver.
- Iztırabı çok olan bu adama bir şey sormayınız dostum. Sizce alçaklığın çok, rezaletin bol, cinayetin tükenmez olduğu bu yere sığınan, bu sokaklarda karnı doyan dertli adam söz dinlemez, söz söyler.
Cebinden bir lira çıkardı, ihtiyara, uzattı:
- Ben bir kadın arıyorum.
- Umarım ki aradığın kadını bulamamak işkencesi seni buralara kadar sürükledi. Sanırım ki acı ümidlerin son sokakta yuvarlanıyor. Aradığın kadını bulamıyacağından korkuyorum cömert dostum. Aldırma… Bir kadının çizdiği ıztırab dairesini diğer bir kadın neşe ile yok edebilir. Başka bir kadın. Evet evet… Aradığın bulunmazsa diğer bir kadın... Kadın vücudu erkek vücudundan daha mükemmel olmadığı gibi; erkek ruhu kadın ruhundan, erkek kafası kadın kafasından daha mükemmel işlenmiştir. Kadınlar manasız ve kavgacıdırlar. Saçma şeylerle uğraşırlar, hastalık ve şa'şaa onların zekâlarını ekseriya dağıtır ve karıştırır. Kadın değil mi, hepsi müsavi…
- Aradığım kadın bir annedir, ihtiyar..
- Ya!.. Demek bir çocuk! O kadından bir çocuk!.
Kahkahalarla gülüyordu.
- Evet bir anne. Evladını bir yaşında kaybeden bir kadın. Şimdi anlıyabiliyor musun ihtiyar?
- Dinliyorum..
- Söyleyiniz bana, alçaklığın çok, rezaletin bol, cinayetin tükenmez olduğunu söylediğiniz bu çatı altlarında yaşıyan bir anneyi bulabilecek miyim?
- Nasıl bir kadın bu!. Güzel mi? Pahalı mı, yoksa ucuz mu?
- Her halde temiz bir kadın.
- Rezaletin kaynağı diyebileceğimiz bu sokaklarda iyi olan birçok kadınlar tanıyorum. Fakat temizine hiç rastlamadım.
Kumral genc söze karıştı:
- Sen Groveyi arıyorsun. Şu Fransız karısını canım? İşte şu evde, dört numarada çalışır.
Pencereden uzanan bir sermaye bu muhavereyi duymuştu. Sesi, kaldırımlarda sızan permanganat birikintilerine doğru aktı:
- Grovel. Grove!.. Güzel konuşan bir delikanlı seni arıyor. Anasından yeni ayrılan bir kuzu kadar sâf bir delikanlı!. Dua uykusuna mı daldın gene?.. Kıyak bir tav bu! Çabuk in kapıya!..
İhtiyar bu geçenlere, sırtını bir paravana gibi çevirdi. Ve bu sokağın bütün ayak esnaflarına has bir nara ile satışına koyuldu. Dört numaralı hanenin kapısı açıldı, kadın iki genc erkekle karşılaştı. Daha güzel olanını, kumral genci tercih etti:
- Beni mi arıyordun güzel çocuk? Çok mu beklettim seni? Gel haydi!. Neye öyle duruyorsun?.. Bak sana neler, neler yapacağım.. Çıksana haydi!..
Adam, pervaz gibi hareketsiz duran Suadı alayla selamlıyarak sanki bir zafer kahkahası attı. Dört numara kapandı, ikisi içeride Suad dışarıda kaldı.
Bu sırada uzaktan gelen düdük seslerine ihtiyar destancının sözleri karışıyordu:
- Gene bir sirkat ve cürüm yapılmış olacak… Benim betbaht dostum. Görüyorum ki seni de hiç bir varlık teselliye gelmiyor. Haydi bu cinayet kokan sokaklardan uzaklaşalım. Sevgiyi başka yerlerde arıyalım.
Suad: - Git sen. Beni, ahlaksızlık tüten bu çamurda bırak.
- Kaybolan arzunun tekrar sana döneceğini umma evladım, umma.. Hâlâ ne bekliyorsun bu sokaktan? Ne bekliyebilirsin evlâdım? Senin bulanan kafanı hangi saadet bir saniyede durultabilir?..
Haydi yürü artık.
- Beşer için saadet var mı ki baba?
- Yok. Fakat bir anlık saadette mi? Görüyorsun ki o da mevcut değil. İnsan, yaşadığı müddetçe ifritlerinin benzeridir. Polis düdükleri çok yakından geliyordu. Sokakta ikinci bir kargaşalık oldu. Destancı ortalıktan kayboluverdi. İhtiyarın sözleri, Suadin düşüncelerinde daireler çiziyordu:
- “İnsan, yaşadığı müddetçe ifritlerin benzeridir…”
Köşede beliren birkaç kişi aralarında konuşmakta idiler:
- Dört numarada değil mi?
Resmi kılıklı bir polis cevab verdi: - Evet.
İlk suali soran sivil zat yanındakine iğildi:
- Siz, sirkati yapan kadını tanır mısınız?
- Derhal.. Kendine benzer bin ahlaksız içinde onu bir bakışta seçebilirim.
Bu konuşma, Suadı hoyrat düşüncelerinden sıyırdı; üç zabıta memuru arasında dostu Memduhu tanımıştı. Gözlerini, dişi bir kurt vahşîyetile Memduhun gözlerine perçinledi; kin ve dehşetle homurdandı insan, yaşadığı müddetçe ifritlerin benzeridir! Polis Memduha iğildi:-Deli midir bu adam?
- Bazı insanlar öyle görünürler.
Polis Suade döndü, yüksek sesle bağırdı
- Doğru! Gecenin sağırlığını kazanarak buralarda dolaşman, senin kendi ifritliğini gösterir. Defol gece yarısından sonra buradan!...
Suadin gözlerinin akında ıslak bir parıltı vardı. Dudaklarını sinirle gerdi
- Cürüm, cezasız kalmaz…
Memduh, dişlerini göstererek güldü:
- Evet, cürüm cezasız kalmaz dostum...
III
Büyük asma saatinin rakkası; zamanı, ölçülü vuruşlarla tokatlıyordu. Komiser, yarı aydınlık karakol odasında sıkıntılı ve sinirli bir iki dolaştıktan sonra bir sigara yaktı; sonra seyrek dişleri arasından bir tükürük sıçratarak ayağile yaladı. Önündeki siyah pelerinli kadını görmüyor gibi idi. Kadın, tamamen güzelliğini kaybetmiyen ellerile pelerininin uçlarını tutmuş sessizce duruyordu.
Komiser, kadının yanaklarından iki damlanın sızdığını görünce birdenbire patladı: Yeter! Ağlamak kafi.. Her türlü ayıblara tenezzül eden size ağlamak da yakışmıyor. Meslekleri çirkin, ömürleri adi olan cinsiyetinizin yer yüzünde nefes almaları bile çoktur. Doğruyu söyle bana, bu ağır cürmü niçin yaptın; açlık değildi, susuzluk değildi. Sen bu hırsızlığı bir ihtiyaç için yapmadın. Öyleyse, mabetten aşırdığın Meryemin resmini açığa vurarak satamazdın. Satın alacak herkesin bu tabloyu tanıyacağına da eminsin... Kadın, yavaşça gözlerini sildi:
- Masûm olarak işlenen günahların ıştırabını biliyor musunuz? Kimsesizliğin toprak üzerinde çekilen dehşetini tanıyor musunuz? Siz, şefkate olan açlığın ne olduğunu duyuyor musunuz? Ben kalbi merhametle dolu bir anneyim. Beni, benim gibi çalışan kadınlarla bir tutmayınız. Yalvarırım size, onlardan beni mânen ayırın..
- Biz kendisini mücrim olarak, tanıtmayanları severiz. Zira böylece onları tanımayız. Bana bu işi niçin ve hangi maksatile yaptığımı söyle.
- Meryem sirkatini yaparken aç değildim, parasız değildim. Yalnızlık azabından kurtulmak için! Yalnız bu arzu ile onu mabedin duvarlarından odama kaçırdım.
- Bu sebeble işlediğin cürmün makul olduğunu mu gösteriyorsun? Ve seni bu ifade ile serbest bırakacağımız kanaatinde misin?
- Fakat beyefendi.. Kaybolan bir çocuğun annesi, bu işi on dokuz senedir çekilen bir ıstarab için yaptı. Yalnız evlat için çekilen acı. Ve bu acı ile yapılan hırsızlık. Vallahi böyle... Biliyor musunuz? Ben evli bir kadındım. Kocam bir Türktü. Fakat günün binrinde başka bir kadınla kaçtı. Kucağımda bir çocukla kalmıştım. Geçinecek hiç bir şeyim yoktu. İstanbulda kimsesizdim. Akrabam, yok, tanıdığım yok. Siz benim yaşımda bir kadın olarak aynı halde kalsaydınız ne yapardınız? Tabii tuttuğum yolu... Fakat ah ben, ben kendimden evvel evladı (...)
(Devamı var)
*Gurove: Yazar Türkan Tangör öykünün bir yerinde Lev Tolstoy'dan (muhtemelen Fransızca telaffuzundan hareketle Tolestoi yazmış) bir alıntı yapar: “kadınlara parlementonun, üniversitenin kapılarını açmak birşey ifade etmez. Kadını esir olduğu yataktan kurtarmalı...” diye...Gurov, Anton Çehov’un 1899 yılında yayımlanan Köpekli Kadın (The Lady with the Dog) öyküsünün evli ve çapkın baş karakteridir. Lev Tolstoy, Çehov’un bu öyküsünü ahlaki bir yargı içermediği ve doğru ile yanlışı net bir şekilde ayırmadığı için eleştirmiş; hatta olayları "neredeyse hayvani" bulmuştur. Çehov’un öyküsündeki Dimitri Gurov ve Anna, Lev Tolstoy'un Anna Karenina romanındaki soylu ve trajik âşıklardan farklı olarak, sıradan orta sınıf insanlardır. Tolstoy büyük trajediler ve ahlaki yargılar sunarken, Çehov Gurov karakteri üzerinden yasak aşkı ve sıradan hayatın boğuculuğunu daha sade bir durum öyküsüyle ele alır.
O nedenle Türkan Tangör'ün öyküdeki (üstelik kadın) karaktere Gurove adını vermesini tesadüfi bulmadım, Çehov'un Gurov'unu hatırlatacak şekilde bu adı özellikle seçmiş olduğunu düşündüm. Bu da onun oldukça derin bir entellektüel birikime sahip olduğunun göstergesidir diyebilirim.
Servetifunun (Uyanış) Gazetesi, 1 Haziran 1939, Sf.13-15
Tefrika No.2
(...) Suadı mı sattım. Niçin?. Açtık... Onu evlatlık olarak bir aileye birkaç lira mukabilinde verdim. Bilir miydim, ki...
Komiser, yalnız ahlaksız olarak gördüğü kadının hikâyesini garib bir gülüşle kesti: Mazi için söylenen sözlerin hepsi masal ve yalanla karışmıştır. ragmatar. Manası olmıyan bu yalanlara kendin de inanmıyorsun. Sizin soyunuzdan birçok kadınlar sanırım ki bir sürü asılsız sözlerle kanunları aldatacaklarını sanırlar. Bunların bazısı kocasından, bazısı da bahtsızlıktan şikâyet eder. Biz netice itibarile yapılan suça bakarız. Suçun derecesi ne olursa olsun, muhakkak ceza ile neticelenir. Komiser bu son sözleri söylerken kapı açıldı. Bir polis başını uzattı:
- Biri gelmiş..
Komiser: Ne!.
-Birisi gelmiş diyorum efendim, sizi görmek istiyormuş..
- Nasıl birisi?
- Bilmem, bir adam işte...
- Kim olduğunu öğren de gel!
- Kartını verdi, buyurunuz beyim.
Komiser kartın üzerinde, polis kapı eşiğinde uzunca bir müddet durdular. Sonra, gözlerini karttan kaldırdı.
- Çocuğunun adı Suad mi idi? Diye kadına sordu.
- Evet.
- O halde şu dipteki kanapeye git otur. Sakın sesini çıkarayım deme..
Polise döndü:
- Gelsin! Emrini verdi.
Rakkas dakikaları saymaktaydı. Aralanan kapıda Suad göründü... Komiser:
- Emriniz?
Kadını göstererek:
- Şu mesele hakkında görüşmeğe geldim. Çünkü hakikati aydınlatmak mecburiyetindeyim. Cavabını verdi.
- Hakikat mı dediniz?
- Evet. Bu mecburiyeti buluyorum ben kendimde. Bu kadın suçsuzdur.
- Fakat nasıl olurki.. Biz...
- Suçsuzdur. Bu cürmü o değil, ben yaptım?
- Lakin çalınan mal bu kadının odasında bulundu. Bu böyle olunca cürmü üzerinize çekmeniz keyfiyeti suya düşer.
- Filiyat onun, fikir benimdir. Kendisi her hangi bir korku tesirinde hakikati aydınlatmamış ve bütün cürmü üzerine almış olabillir. Ve yahud da alacaktır. Fakat suçsuz olduğunu bildiği halde suçlu olduğunu kabul ettirmek istiyen bu kadının bir yalan söylediğini isbat edeceğim size.
- Söylediklerinize inanmadığımı kabul ettiniz... Peki, bu cürme niçin vasıta oldunuz? Kartınızdan anladığıma göre bir hukukçusunuz. Çünkü bu isme, yani isminize bir çok defa gazete stütunlarında tesadüf etmiştim. Bir avukatın böyle bir yola saptığını söylemesi bilmem ne dereceye kadar doğrudur? Ve buna nasıl inanılır..
- Doğrudur, çünkü seviyorum.
- Böyle bir kadını! Siz! Olamaz bu!..
- Cürmün hakikati bu hakikatle müsavidir.
Arkada oturan kadının ayağa kalktığı görüldü; bu hareketi kısık ve boğuk bir ses takib etti:
-Yalan söylüyor komiser!..Aldatıyor sizi. Bu erkeği tanımıyorum ben!..
Komiser kadının sözlerini hiç duymamış gibi idi. Suad aynı ısrarla devam ediyordu: Beni Bayram sokağında dört numaralı evin kapısında görmüşlerdi. İşte bu kadını arıyordum!.. Adamlarınıza sorunuz, tasdik ederler. Şimdi kızile beraber evimde oturan ihtiyar bir destancı da söyliyebilir bunu. O ki, senelerdenberi bu sokakların emektar bir şahidi imiş. Bu tarz şahadetler için işime yarıyacağına emin olarak onu yanımda tutuyorum...
- Buna benzer bir cürümle ilk olarak karşılaşıyoruz. Bu hadise belki hafif bir ceza ile neticelenebilir. Fakat beni inandırın buna!..
- Sevgime mi?
- Bu cürmü, bu kadını çamurdan kurtarmak için işlememiş olduğunuza.
Suad, kat'i ve inandırıcı bir eda ile ısrar etti: Komiser, çalılar kayalıklar arasında nasıl çoğalırlarsa, bunlar da şehrin çamurlu sokaklarında toz gibi kaynaşıyorlar. Bunların arasından yalnız birini kurtarmak neyi ifade ediyor size?.
- Sevgiyi... Ama hangi sevgiyi?
Odada bir iki dolaştı. Parmakları arasında duran Suadın kartına baktı, baktı. Sonra yanına sokularak birkaç kelime fısıldadı. Cevaba göre aynı kartın arkasına birkaç kelime kaydetti. Bu adresti.. Kadının adresi malûm... Sigarasını yakarken:
-Buyurun... Adliyenin celbine kadar serbestsiniz. Dedi.
IV
Ocakta dilim dilim kızarmış alevler hafif hafif yükselmekte idi. Arkada, uzaklara bakan iki sıra pencereli koridorun camlarından kurumuş ağaçlar görünüyor. Zaman, son baharın sonlarına varmıştı. Hazırlanmış çay masasının yanındaki sedirde bir adam pipo içiyordu. Pencereli koridordan elinde bir çaydanlıkla ihtiyar girdi.
- Ne düşünüyorsunuz?
- Göğü.
- Anlamadım.
- Anlıyamazsın..
- Neler söylüyorsun Suad!
- Sus, yavaş söyle.. İki kere doğduğumu unutuyor musun?
- Unutmuştum.
- İki kere yaşamak!. Bunun ne demek oldugunu, niçin olduğunu anlatmıştım ben sana. Anam, evladının “Ben” olduğunu öğrenmemeli.
- Niçin evladı
- Söylemiştim ya sana ihtiyar.. Aşık bana anam...
- Sever ya.. Anan değil mi?
- Anam! Anam... Fakat, anam gibi sevmiyor beni.
İhtiyar kalbinden vurulmuşa dönerek, sözü değiştirmek istedi:
- İki kere yaşamak güzel şeymiş.
- Nereden biliyorsunt
- Kızım söyledi.
- Emine nereden bitecek bunu!
- ”Sar'alı zamanlarım kendimi bildiğim zamanlardan çok daha güzel” diyor. En mes'ud, en bahtiyar anlarını sar'a nöbetlerinde yaşarmış. O zaman, sevdiği şeyleri rüyasında görürmüş. O zaman ona toprak, deniz, gök çok güzel görünürmüş. Suad bakışlarını, piposundan ayrılan dumanlar boyunca uzattı. Sonra yırtılan bir kitab yaprağı hışırtısile acı acı mırıldandı:
- Beynimi kaybetmek üzereyim...
İhtiyar duymamıştı. Halini hiç beyenmediği efendisine sordu:
- Nereye bakıyorsunuz?
- Göremediğim yere...
Sonra hareketini bozmadan:
- Emine nasıl? Diye Sordu.
Doktor artık ilaçlara devam etmemesini söyledi. Zaten ilaçların da tesiri görülmüyor ki!. Ah çocuğum, bu hastalık kızımı toprağa gömecek. Birdenbire, -kızım da toprağı çok seviyor. Dedi.
- Toprağı mı?!. Ya göğü?
- Bilmiyorum. Onun için bir şey demedi.
- Eminenin gözleri mavi de ondan.
- Anlamadım.
- Anlaşılmıyacak ne varf? Göğün rengi mavi, Eminenin gözleri de mavi. İnsanlar malik oldukları şeyleri sevmezler. Halbuki ben göğü o kadar çok seviyorum ki...
Bütün bu konuşmalarında hadiselerin yıkıcı ve hasta tesirleri vardı. Gözlerinin siyahında afyon kullananlara mahsus bulanık bir donukluk bulunmakta idi.. Bu sıkıcı, ağır uyuşukłuğu ihtiyar kesti:
- Çayınız soğuyor..
- İçmek istemiyorum. Bu kan rengindeki mayii içmek tuhaf bir şey...
Odayı aynı sessiz baygınlık basmıştı. Bu defa sükutu yırtan Suad oldu.
- Grovee evde mi?
- Anneniz mi? Odasındadır.
- Annem olduğunu söyleme bu evde.
- Annem olduğunu bugün için bilmemeli. Düğüm kendiliğinden çözülecektir.
- Peki Suad bey, peki...
Sokağa çıkacağım. Söyle, çırak gelsin bir kaç dakika sonra Grove odaya girdi. Rengini bulmağa başlayan ağzının pembeliğini ılık bir tebessümle süsliyerek:
- Beni istemişsin “Adsız erkek” dedi.
O, Suadı böyle çağırırdı. Onca ismi meçhuldü, Bütün hakikat bu isimde değil mi?
- Çocuğunu artık aramıyor musun?
- Seni tanımadan önce bütün hayatımınn tek ümidi o olabilirdi.
- Ben evladından başka bir insan için yanmıyacağımı sanmıştım. Fakat bugün tek hakikatim sensin. Artık seni kaybetmemekten başka hiç bir şey düşünmek istemiyorum ve artık yalnız düşünmek istiyorum. Beni evine getirdin. Fakat bu bunak ihtiyarla salyalı kızını ne diye bu evde tutuyorsun!.. Kov ikisini gitsin seninle tamamen yalnız kalalım. Bir anne evlad gibi yaşadığımız gibi yaşıyalım. Suad onu işitmemiş gibi güldü, çok bakmadı. Kadın ona doğru ilerledi, ellerile yüzünü okşar gibi çöktü, yüzü erkeğin dizlerine kapandı. Erkeğin başı hareketsiz, bakışları manasızdı. Kadın dizleri üzerinden kalkıp yanına uzandı. Erkek aynı halde sakin ve sessizdi. Suad ayağa fırlayarak koridora doğru yürüdü. Buna aid hiç bir şey düşünmüyordu. Yalnız uzaklaşmak, buradan kaçmak istiyordu
- Gidiyorum, dedi.
- Nereye?
Ne cavab vereceğini bilmiyordu. Düşünemedi bile. Bilinmez hangi tesirle:
- Memduha! Diyiverdi.
- Memduha mı? Dargın değil misiniz?
- Dargınız. Ama barışmak lazım; muhakeme günü yaklaşıyor. Bu meseleyi bir neticeye bağlamak lazım. Sent-Antuan papazile aramızda bir anlaşma yapıp davadan vaz geçirebiliriz belki.. Bu vadide birçok cümleler sarf ettikten sonra evden çıkmıştı. Nereye gideceğini bilmiyordu. Siyah kalabalıkların arasından geçti. Manasını tahlil edemediği yarı çılgın bir neşe ile uzun zaman sokaklarda dolaştı. Saat dokuza doğru Taksim meydanının ortasından hızla yürüyen beyaz pardesülü bir adam gördü. Bunu Memduh zan etmişti. Arkasından koştu, yanına geldiği vakit o olmadığını tanıdı. Onun evine inen yokuşa doğru aynı süratli adımlarla yollandı. Kapı zilini çaldığı zaman; bu ziyaretin sebebini kendi de bilmiyordu.
V
Pencerelerden, yağmur yağdığı görülüyordu. Gecenin ilk sularında Suadin evinde, ihtiyarla kızı arasında şu konuşma geçmekte idi:
- Saat kaç baba?
- Dokuz kızım.
- Suad hala gelmedi... korkuyorum
- Suad felaketlere gülmesini bilir Emine. Fena şeyler düşünme öyle.
- Son günlerde Suadı iyi bulmuyorum..
- Tamamile mesud olan insan var mıdır ki dünyada kızım? Mesud zan olunan insanların da hakikaten bahtiyar olduklarını mı zan ediyorsan? Emine kendi kendine söylendi:
- Nöbet geliyor bana...
- Ne söylüyorsun kızım?
- Karanlık!. Işığı söndür baba...
İhtiyar elektriği kapadı. Pencereden akan bakır rengi ışık odanın tabanını yalıyordu.
- Oh.. Böylece kendimi daha iyi his ediyorum. Aydınlık ve senden başkaları beni sıkıyor baba.
- Velinimetimizi unutuyor musun Emine?
- Suad uzakta değil ki! Suad yanımda değilki baba!..
Susdu, sonra:
- Ben kederden korkmuyorum. Dedi.
- Aferin. Kederden korkulur mu, tabii korkulmaz. İç sıkıntısı zaman gibidir, geçer..
- Zaman gibi... Ölümden de korkmuyorum ben artık. Fakat ölüm zamana benzemiyor. İç sıkıntısı zaman gibi geçiyor, zaman bizi ölüme götürüyor..
- Ölüm, zaman kavisinin son noktasındadır kızım. Sen zamanın ilk durağındasın halbuki..
- Zaman kopmaz mı baba?
Duvardaki saate uzun uzun baktı; rakkas, bir derviş bedbinliği ile iki tarafa yalpa vuruyordu:
- Hayır kızım.
- Ama birçok makineler eskitir, makaralar bozulur, zenberekler kopar, çarklar dönmez.
Kızın son sözleri sıralarında saat durmuştu..
- Saat durdu, kurmak lazım kızım.
- Zaman yürüyor baba...
- Saat durdu kızım...
Emine mırıldanıyordu:
- Karanlık beni teselli ediyor.
- Karanlıkta dertler uyuşur da Emine.
- Dünyaya gözlerim kapalı olarak gelseydim hiç derdim olmaz mı idi baba?..
- Hayatta saadet yoktur, Emine.
- Ben saadeti karanlıkta buluyorum ama..
- Öyle zan edersin..
- Ben kör olmak istiyorum!
İhtiyar, boynuna bir balyozla vurulmuş gibi:
- Sus! böyle şeyler söyleme.. Öldürmek mi istiyorsun beni?! Diye bağırdı.
- İyiliğimi istemez misin baba?
- İstemez olur muyum çocuğum?
- Ben karanlığı istiyorum. Öyle ise niçin gözlerimin kör olmasını istemiyorsun benim?
Bir günün yarısı tamamile karanlık evladım.
- Yarasalar gibi yaşamak isyorum ben!.
- Güneşi özlersin bir gün Emine?
- Hayır.
- Ben ne olurum sonra! Denizler kadar güzel gözlerine bakmadan, hayalimi gözlerinin aynasında görmeden nasıl yaşarım Emine?
Hareketsiz konuştu:-Suad daha gelmedi!..
- Gelir.
- Ben saadete kavuştuktan sonra mi?
- Beni öldürmek mi istiyorsun? Bu acıya ben nasıl dayanırım? Sonra, Suad nasıl yaşar?
- Saniyelerle beraber her zamanki gibi.
- Seni seviyor.
- Ben daha çok karanlığı seviyorum baba..
Merdivenlerden ayak sesleri gelmekte idi.
- Emine! Suad geliyor.
Emineden cavab alamadı. Çünki sar'a nöbetine dalmıştı; dudaklarının kıvrımında beyaz bir köpük vardı. Suad ve Grove girdiler. Baba:
- Yavaşl. Dedi. Sar'a geldi gene.. Bu nöbetlerden korkmağa başladım. Bu yıpratıcı illet insanı deliliğe kadar sürüklermiş. Şimdi ölümden fazla bu ürkütüyor beni.. Delirmek! Ne feci şeydir, delirmek!.
Suad:
- İrsi olmayan bu hastalığın tedavisi kabildir baba. Diye teselli etti ihtiyarı,
İhtiyar:
- Nasıl? Nasıl? Diye sayıkladı ve sonra:
- Gidiniz, yemeğinizi ayırdım. Dedi.
-Yemiyeceğim... Ve bu geceyi burada geçireceğim.
Grove; kıskançlığının bütün ihtirasile:
- Hülyalarınıza pay bulmak için! Bir hizmetçinin sar'asından istifade etmek için değil mi?. Dedi ve asabi adımlarla uzaklaştı...
İhtiyar sordu:
- Bütün geceyi mi?
- Gök ağarıncıya kadar...
- Çanlar çalıyor. Gece, kilise katedrallerinde öldü. Bulutlar tersine dönmüş dağlar gibi ufukda...Gök ağarıyor. Gök, gök ağarıyor.
Bunlar, Suadın melankolik ve hasta sözleri idi.
- Derdin mi var Suad? Cevab vermiyor musun? Niçin cevab vermiyorsun?
- Ağlıyor musun Suad?
- Ağlamak mı? Niçin gülmek değil de ağlamak?
- Nen var?
- Hiç, Hiç bir şeyim yok.
- Söyliyecek hiç birşey yok mu? Benden birşey saklıyorsun
- Saklamak? olmıyan bir şeyi saklamak!
- Belki yanılıyorum, onu seviyor musun Suad?
- Kimi Emine? Sonu olmıyan bir şey. Bana öyle birşey göster ki sonu olmasın, bitmesin, varılmasın. Erişilmiyen şey ki sevilmeğe lâyıktır. Acıyınız ona, hiç uyumuyor.
- Sen de uyumuyorsun.
- Evet.. Ben de uyumuyorum.
- Ben de... Susdu, sonra
- İşidiyor musun, dışarda rüzgar esiyor.
- Evet. bugün, gün iyi olmıyyacak.
- Bütün geçen günler gibi.
- Ne dedin?
- Bu sır, bu sır beni yaşatmıyacak.
- Hangi sırdan bahsediyorsun Suad?
- Anlatamamak sırrından!
- Bu sırrı bana da mı söylemezsin?
- Hiç kimseye... Hiç kimseye...
- Hiç olmazsa dudakların kendine söylesin. Allah duyar ve sana acır.
- Allah mı Emine!.. Haydi artık sen de uyu. (...)
-Devamı var-
Servetifunun (Uyanış) Gazetesi, 8 Haziran 1939, Sf.14-16
(...) - Uyuyamam.. Başka kulakların duymıyacağı, höcresine kilidlenen bu kör sır beni uyutmaz.
- Kör mü dedin sen, körlük nedir bilir misin?
- Ucu beyninden başlıyan düz, bir renkte namütenahi yol.
- Bu yol nereye varır Suad?
- Ba'sübadelmevte.
- Ne güzel…
- Güzel mi inandıktan sonra herşey güzeldir. İnanabilsek… Çirkin olduğunu bilmeden inanabilsek… Ağaca, kuşa, ekmeğe, taşa; ölüme inanabilsek; neye olursa olsun; bir zerreye, gözyaşına inanabilsek!. İnanamıyoruz…Yüküyle bir hat boyunca giden bir karınca kadar inanamıyoruz. O bile bir gün iklim bitince nereye döneceğini bilmeden inanıyor da biz inanmıyoruz. Sustu, gözlerinin yaşını silerek:
- Rüzgâr dindi Emine, dedi.
- Gün, güzel olacak. Gözlerime bak Suad.
- Bakıyorum.
- Ne görüyorsun?
- Berrak göklerin aşkını.
- Ba'Basübadelmevti...(ölümden sonra dirilme ve yeniden canlanma)
IV
Odasına girdiği zaman her şeyi hazır buldu. Kütüphanenin yanındaki geniş ocakta portakal içi renginde ateşler vardı. Ocağın yan tarafında dağılmış kesik odun parçaları duruyordu. Meyvalar, tabaklar ve yuvarlak kadehlerle süslü, köşeli bir masa hazırlanmıştı. Perdeler arasından sokağa baktı. Saat onikiye yaklaştığı halde hala gelmemişti. Hasır bir koltuğa gömülür ken etajerden bir kitab çekti ve rastgele açtı: “kadınlara parlementonun, üniversitenin kapılarını açmak birşey ifade etmez. Kadını esir olduğu yataktan kurtarmalı...” -Tolestoi-
Devam etmedi. Bir sigara yakarken kapı zili çınladı. Koridoru geçti, merdivenleri indiği zaman Memduh, Emine, ile konuşuyordu.
- Seni aylardan beri görmedim sevgili Memduh, dedi ve elini sıktı; öpüştüler…
- Dün gece geç vakit eve döndüğümde beni çağıran iki satırlık kartını kütüphanede buldum ve işte geldim. Suad, yüzüne bakmadan güldü ve:
- Evet, dedi, memnun oldum.
Memduh, dostunun sözlerini yarım bıraktırdı:
- Yanılıyorsun. Seni benden uzaklaştıran sebeb, sadece bir kadın. Yani, senin düşüncenle annen. Fakat onu biraz tahlil edecek olsaydın görürdüp ki bu dişi mahlûk; şeytani ve tam ma’nasile bir ahlaksızdır.
Suadın elleri titriyordu. Şarap koymak üzere aldığı kadeh parmakları arasından düştü, yumuşak halılar üzerinde yuvarlandı..
- Fakat, bu kadında şeytani olan hiç bir düşünce ve hareket görmedim. Bu kadın benim kanımın mayasıdır; buna inanıyorum.
- Kati'yen!. Bunlar, üstünde durup işlemediğin düpedüz ve asılsız fikirlerindir. Böyle bir kadını daha fazla evinde tutman bütün istikbalin için bir suç, hatta bir letke olmağa başlamıştır.
- Benim için söylenen sözlerin hiç bir netice vermlyeceğine eminim. Bütün dedikodular ifade edildi.
Memduh, ardını ocak duvarina yaslamış, sigarasını içiyor, ağır ağır konuşuyordu:
- Çıldırdım mı sen Allah aşkına! Bu kadının hakikaten annen olduğuna inansak bile inkâr etmen lazım bu hakikatti; gayri meşru doğmuş aşağılık insanlar arasına girdin. Bunu kendin hazırladın, sen istedin...
Suad dostuna ininden fırlamak üzere olan bir pars vahşetile bakıyordu. Beyni kafatasının içinde bir kova su gibi çalkandı. Yerde bir odun parçası duruyordu; kavradı, ta uzaklara atar gibi fırlattı.
Memduh gülümsüyordu, alnında açılan yarıktan akan kan, tahtalar üzerine düşüyor, çinko borulardan sızan yağmur artıkları sedası çıkarıyordu. Ayakları üzerinde birkaç defa sendeledi. Dizleri büküldü, beli kıvrıldı, bütün vücud ocağa yuvarlandı. Bir alev saçlarını kavrayıverdi. Odayı yanık saç ve et kokuları sarmaktaydı. Kolonya ve amonyak şişelerini süratle ocağa boşalttı. Birbirine karışan yanık ve ecza kokuları evin içine dağılıyordu. Çıldırmış gibi idi. Alev saran cesedi yakaladı, odanın ortasına halıların üzerine fırlattı...
Kapının üzerindeki anahtarı sinirli avuçlarla sıktı ve iki defa çevirdi... Evin içini duman boğmak üzere iken öteki odada diğer bir vak'a geçiyordu : Gurove sinirli sinirli çıkışmakta idi:
- İşte bunun için gitmeniz lazım. Sar'alı!.. Sonra evimize uşak ve hizmetçi olarak geldiniz. Bu gün ben sizin hizmetçiniz oldum adeta!.. Daha ileriye giderek efendini ayarttın ve kızına aşık ettin !.
İhtiyar ağlıyor gibiydi:
- Yeter!, Bizi niçin kovduğunuzu anlıyorum. Siz de biliyorsunuz.
Suad, merdivenleri inerken kudurmuş bir köpek gibi boğuk boğuk haykırıyordu:
- Yangın var!.. Yangın !..
Gurove bu acı bağırışları sanki duymamış gibi idi. Kapının eşiğinde göğüs göğüse karşılaştıkları zaman, ılık döşekleri hatırlatan şehvetli bir sesle sordu:
- Suadım beni hiç mi sevmiyorsun?..
Adamın beyni tekrar bir kova su gibi çalkandı, ve:
- Sevmez olur mıyım anne!.. dedi.
-BİTTİ-
***
Bir başka öykü:
Servetifunun (Uyanış) 2 Kasım 1939, Sf. 12
BİR MUAMMA!
Kış geceleri Beyoğlu; suyu yavaş yavaş çekilen bir dere halini alır. Işıkları birbirine göz kırpan binaların birer kümes halinde sessizleşdiği hissedilir. Kapanan dükkân kepenklerinin hırıltılarına klâkson sesleri rekabet eder. Dıvar oyuklarına esrarlarını saklıyan köşe başlarında son müşterisini bekleyen gölgeler ve neşelerini gecelerin son saatlerine bile emanet edemiyen çiftler ana caddenin arta kalan son sakinlerindendir...
Beyoğlunda ay, Galatasarayda doğar..
- Benden temamile mi ayrılmak istiyorsuun
- Evet..
- Demek artık her şey bitti; herşey ümitsiz?. Her şey mahvoldu?..
- Sana bunları daha evvel söylemeliydim. Fakat, buna cesaret edemedim. Bundan başka; kadın gururu!. Ayrıldıktan sonra seni tekrar elde edebilmekten gelen tabii bir gurur!.
- Evet, anlıyorum...
- Artık eskisi gibi olmadığımı, bir şeyin bittiğini, koptuğunu anlıyorum.
- Peki...
- Bu kadar büyük sarsıntılardan sonra başka türlü olabilir miydi? Fakat bütün bunların o zavallı adam için olduğunu zannetme !.. Onun için, senin için herkes için kalbim ölmüştür.
- Peki...
- Yalnız kendisinden ayrılamadığım çocuk var. Beni babasına doğru, aşkım uğruna hapishanelere düşen, oradan bana karşı içinde ayni ateş ve sevgile dönen o zavallı adama doğru sürüklüyor. O biçare beni ilk gördüğü gece ta sabaha kadar dizlerimin üzerinde ağlamıştı.
- Peki..
- Sana söyledim yavrum; çok sevdim, harab oldum. Şimdi artık sevilmeğe, okşanmağa, şımartılmağa ihtiyacım var...
- Peki ..
- Bu adam her zaman için benim karşımda dizçökmüş duracak, yüzümdeki buruşuklukları, saçımdaki beyazları görmiyecek.
- Peki..
- Beni ararsan bulamazsın... Fakat sakın çılgınlıklar yapmağa kalkma. İçinde o kadar mes'ud, o kadar acı günler geçirdiğimiz evimizi ve eşyalarını sana bırakıyorum...
- Peki...
- Seni son bir defa öpmek isterdim; fakat sokak ortasındayız... Bana artık müsaade edeceksin değil mi ..
- Güle güle...
Taksim meydanında durmuşlardı. Ayak seslerim duvarlara çarpıyor ve bir fısıltı halinde beni kendine çağırıyordu. Artık ne konuşduklarını işitemiyordum. Meydanı kıvrılan bir otobüse el salladılar; biraz sonra erkeğin kaldırımda sendelediğini gördüm. Şapkasını çıkardı; kollariyle havada daireler çizdi, bir taksiye atlıyarak kelimesini anlayamadığım bir feryat fırlattı... Otomobil uçar gibi, otobüsün arkasına taktığı yolları katedmeğe başlamıştı...
***
Ve bir şiir
RÜYALARIM
Ne dünyadaki billûr serler,
Ne de hülyalı şarkıların
Hayalden kanatlarla
Uçup varamadığı
Rengine saramadığı Uzak..
Uzak bahçeler!..
Kim bilir hangi mimari tarzı yapıları,
Yeşil aynalardan kapıları
İçlerinde renkli güneş ışıkları Yanıp sönen,
Kıvrılarak dönen
Nar içi sofaları,
Odaları!..
Bahçesinde rengi başka çiçeklerin,
Tutulunca kanatları bozlumuyor kelebeklerin..
Her nağmeden, her telden
Kanat çırpa çırpa öten
Mevsimi yok kuşların,
Allı pullu böceklerin...
Uyanmak istemiyorum uyanmak..
Yalnız rüyalarımın olmak,
Yalnız rüyalarıma kapanmak,
Rüyalarımda kalmak...
Türkân Tangör
***
Bir başka şiir:
Buğulu
Serin,
İçi mavi suyla dolu
Bir sürahiydi; derin...
İçerde:
Kara boşlukta kımıldıyan,
Karanlıkta kaybolup,
Karanlıkta parlıyan
Beyaz bir leke:
Yatıyor yerde...
Bir cam sesi duyuldu geceden
Taş atıldı görünmiyen ellerden.
Kırıldı birdenbire sürahi:
Akdı mavi sular pencereden...
Türkân Tangör
***
Bir şiir daha:
YELKEN, BEN VE KİTAB...
Şişiyor yelken, akıyor gemi,
Hislerim rüzgar gibi
kanadlıyor içimi...
Tıbkı o rüzgar gibi
kesilince,
dinince...
Sönüyor yelkenimin kanadları,
Kopuyor gemimin halatları,
yeşil dalgaların
yeşil aynaların
namütenahiliğince...
Dizimde bırakılmış bir kitab,
Üstünde bir kab;
adı Sokrat!..
Gözlerim çevriliyor kitaba,
Dalıyorum Sokratı kilitleyen bu kaba...
Karardı hava,
Silindi dünya,
uyandı hülya...
Karardı sular,
Gözleri öptü uykular...
Karardı kab,
Karardı kitab,
Karardı Sokrat...
Türkan Tangör
***
Ve bir kısa öykü daha;
“Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer…”
Bu dizenin akademik taramalarda ve divan incelemelerinde, “Bekâr Memi” diye de anılan, asıl adı Mehmet olan ve “Hayâli Bey” (1494/95-1557) mahlasını kullanan Divan Edebiyatı şairine ait olduğu yazılsa da, şairin divanında böyle bir dize yer almamaktadır. Bu dize o kadar çok sevilmiştir ki, insanlar bu sözün şair Hayâlî Bey'e ait olduğunu varsaymış ve bu bilgi kulaktan kulağa bir şehir efsanesine dönüşmüştür. Ayrıca bu dize halk arasında kısaltılarak "Hayali cihan değer" şeklinde kullanılır olmuş ve başka ünlü şairlere de yakıştırılmıştır. Kemal Tahir de "Rahmet Yolları Kesti" romanında bu duruma değinerek, Anadolu'da halkın, halk şiiri dışındaki pek çok tanınmış şiir ve mısrayı yanlışlıkla Namık Kemal'e mal ettiğini belirten ironik bir not düşerek “İstidacı Bilâl Efendi” karakterine, "Şair Namık Kemal Bey ne buyurmuş: 'Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer' buyurmuş..." dedirtmiştir.
Ayrıca, bu dize Tanzimat döneminin hikmetli ve atasözü gibi dilden dile dolaşan beyitlerini yazmasıyla bilinen Ziya Paşa’ya da sıkça yakıştırılmıştır, ancak onun eserlerinde de böyle bir dize yoktur.
Gerçek durum aslında şudur: Bu dize yazarı/şairi/söyleyeni bilinmeyen, yani Lâedrî’dir ve halkın ortak hafızasından süzülmüş bir darb-ı mesel (atasözü/özdeyiş) olarak kabul edilir.
TEŞEKKÜR:
Her zaman olduğu gibi yardımlarını esirgemeyen değerli dostum Hayati İnaç'a katkılarından dolayı teşekkür ederim...
KAYNAKLAR:
- ŞİMŞEK, Derya Çini “Müzik İnkılâbında Bir Uygulama; Musiki Muallim Mektebi’nden, Ankara Devlet Konservatuarı’na”, Akademik Sosyal Bilimler Dergisi, Yıl:6, Sayı: 82, Kasım 2018, Sf. 241-251
- KAYNAR, Hakan, Yrd.Doç.Dr., Öğretim Üyesi, Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, “Artisliğe fazla hevesim vardır...”: Musikî Muallim Mektebi'nin Evrak-ı Metruke'sinde Saklı Kalanlar, Ankara Araştırmaları Dergisi, Aralık 2013, Sf.56-78
- “Cumhuriyet’in Tınısı: Musiki Muallim Mektebi”, Koç Üniversitesi Dijital Koleksiyonlar
- SALDIRAN, Burcu, Yüksek Lisans Tezi, CUMHURİYET DÖNEMİ KADIN HEYKELTIRAŞLARIN BİYOGRAFİ VE SANAT ÜSLUBU AÇISINDAN İNCELENMESİ (1923-1950), T.C. MARMARA ÜNİVERSİTESİ, TÜRKİYAT ARAŞTIRMALARI ENSTİTÜSÜ, TÜRK SANATI ANABİLİM DALI, İSTANBUL 2023
- BENLİ, Hasan Tahsin, “Ankara Halkevi Açılışı ve İlk Yılı”, Mülkiye Dergisi, Cilt: XXV, Sayı: 227, Sf. 225, Ankara, 2001
- KARADAĞ, Nurhan, Halkevleri Tiyatro Çalışmaları (1932 - 1951), “Halkevleri Oyun Dağarcığı 1932-1951”, Kültür Bakanlığı, 1988 Ankara, Sf. 81-122
- AYDIN ALTAY, Suna, “Modernite, Terbiye ve Bellek: Erken Cumhuriyet Dönemi Başkent Ankara'da Tiyatro Sahnesi”, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi (CTAD), Yıl 19, Sayı 38 (Özel Sayı 2023), Sf. 843-886.
- DEMİREL, Erhan, "Çinkolu Ev" (Üç Nesil, Bir Cennet), Neşredilmemiş Dijital Çalışma.
https://www.sureyyaplaji.org/Cinkolu_Ev.pdf
- ÇELEBİ, Rezan, "Maltepe'nin Tarihi Dokusu", Sanat Tarihi Yüksek Lisans Tezi, T.C. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1995.
- Belling, Rudolf, "Bir Heykel Sergisi", Maarif Vekaleti tarafından çıkarılır Sanat Dergisi "Güzel Sanatlar 4", Sf.24-28, İstanbul, Haziran 1942
- SOKUR, Büşra, "Türkiye'de Kadın Heykeltraşlar 1900-1950", Yüksek Lisans Tezi, T.C. İstanbul Kültür Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Ağustos 2020
- KOYUNOĞLU, Ömer Eren, Doktora Tezi, "Türkiye'de Heykel Sanatının Çağdaşlaşma Süreci 1950-1980", T.C. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Tarihi Anabilim Dalı, Batı ve Çağdaş Sanat Programı, Kasım 2018
- KARACAGİL, Ökkeş Kürşad, Doktora Tezi, "Süreyya İlmen'in Hayatı, Faaliyetleri ve Eserleri", T.C. Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, İstanbul 2011
- ALTINTAŞ, Onur, Yüksek Lisans Programı, "Mütareke'den 1938'e Maltepe", T.C. Yeditepe Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, İstanbul 2020
- TUNÇ, Ayfer, "Bir maniniz yoksa annemler size gelecek", Yapı Kredi Yayınları, 2001
- LEVİ, Mario, “İçimdeki İstanbul Fotoğrafları”, Doğan Kitap, Sf.126-131, Ekim 2010
- TANYELİ, Uğur, "Kentsel Değişimde Önderlik Sorunu ve Süreyya Paşa", İstanbul Dergisi, Sayı: 2, Temmuz 1992, Sf. 117-123




































































































Hiç yorum yok:
Yorum Gönder