Aslında bu yazıya başlarken,
19. Yüzyıl sonu Osmanlı Mimarlığının önemli bir figürü olan ve Osmanlı’da Mösyö Valori adıyla tanınan, Mimar Alexandre (Alessandro) Vallaury’nin (veya Vallauri), bugün bile halen görkemini koruyan ve belki de her gün önünden bilinçle ya da bilinçsiz geçtiğimiz eşsiz mimari eserlerini anlatabilmek, anlayabilmek ve tanıyabilip, tanıtabilmek için, yazmaya başlamıştım.
Çoğumuz onu, 2018’in Ekim-Kasım aylarında açılan “206 Odalı Sessizlik” Sergisi ile tekrar gündeme gelen, aslında yıllardır hep geleceği tartışılıp, bir türlü harekete geçilmediği için içten içe çürüyüp, yok olmaya yatan, Dünyanın en büyük ikinci ahşap yapısının, Büyükada Rum Yetimhanesi’nin mimarı olarak biliyoruz. Aslında onun bildiğimiz ama belki de farketmeden önünden defalarca geçip gittiğimiz, ve bir şans olarak çoğu halen ayakta olan o kadar çok eseri var ki İstanbul’a kazandırmış olduğu, Beyoğlu’ndaki Pera Palas Oteli, Voyvoda Caddesi’ndeki Osmanlı Bankası Genel Müdürlük Binası, Cağaloğlu’ndaki İstanbul Erkek Lisesi (eski Düyun-i Umumiye Binası), Yeniköy’deki Ahmet Afif Paşa Yalısı (ki onu Müjde Ar’lı eski Aşk-ı Memnu dizisinden hatırlarız), Rumelihisarı’ndaki Tophane Müşiri Zeki Paşa Yalısı ve daha niceleri, asıl yazıda yeri geldiğinde ve elimden geldiğince onları da ele alıp anlatmaya çalışacağım.
Bu arada, bu yazı için kolları sıvayıp Vallaury hakkında araştırmaya başladığımda gördüm ki, mimarın milliyetinden, köklerine ve aile bağlarına, vefatından, nerede vefat ettiğine ve nereye defnedildiğine kadar vb. ortalıkta birçok yanlış bilgi vardı, hala da var. Üzülerek söylemem gerekir ki, bunların birçoğu da bilimsel makaleler. Mimar hakkında en büyük şansım, Levantine Heritage - The story of a Community (Levanten Mirası - Bir topluluğun hikayesi) internet sitesinde keşfettiğim Marie Anne Marandet - Legoux tarafından hazırlanmış olan mimarın aile soyağacı bilgilerine ulaşmam oldu.
Çayımdan bir yudum alıp,
sadede gelirsem;
sadede gelirsem;
Alexandre Vallaury’nin kökleri, İtalya’nın 20 bölgesinden biri ve başkenti Turin (Torino) olan, ülkenin kuzeybatısında, Fransa ve İsviçre sınırlarına komşu ve eskiden Sardinya Krallığı’nın idaresi altındaki Piedmont (Piyemonte- dağın eteği) bölgesindeki Pinerolo komününe (kasabasına) dayanıyormuş.
Alexandre Vallaury’nin 1770’lerde doğduğu tahmin edilen ve aşçı olan büyükbabası Guiseppe veya Francesco (bazı kaynaklarda ise Eduardo olarak geçiyor) Vallauri, 1804 yılında Napolyon Bonaparte tarafından Fransa’nın Osmanlı nezdindeki 35. Büyükelçisi olarak Konstantinapolis’e atanan ve 1806’da göreve başlayan Horace François Bastien Sébastiani’nin mahiyetinde, elçilik mutfağında çalışmak üzere İstanbul’a gelmiş. Elçinin görevi sona erdikten sonra büyükbaba Vallauri’nin de onunla birlikte tekrar Fransa’ya ya da memleketi İtalya’ya dönüp dönmediğini bilmiyor olsak da;
Büyükbaba Guiseppe Vallauri’nin aile soyağacı kayıtlarına göre 1800 yılında Pinerolo’da doğan tek oğlu Francesco Vallauri,nin 1840 yılından sonra Türkiye’ye geldiğini soy ağacı kayıtlarından bilebiliyoruz.
Baba Francesco Vallauri’nin adı, önce 1842’de İzmir Sardinya Konsolosluğu kayıtlarına, daha sonra da 1860’da İstanbul İtalyan Konsolosluğu kayıtlarına geçmişti. Francesco Vallauri, Piedmont’da yine kendisi gibi Pinerolo’lu olan Anna Musante ile evlenmiş, ondan 1834 yılında Caroline Vallauri Musante isminde bir kızı, 1840 yılında da Francesco Vallauri isminde bir oğlu olmuştu. İtalya’da eşini ve çocuklarını bırakıp İzmir’e gelen Francesco Vallauri, İzmirli Rum bir ailenin kızı olan ve diğer altı çocuğunun annesi olacak İzmir doğumlu Hélène Moro-Papadopoulo’yla tanışmış, beraber yaşamaya başlamış, ancak İtalya’da evli olduğu için onunla hiçbir zaman resmen evlenememişti.
Francesco Vallauri ve Hélène Moro-Papadopoulo’nun dört oğlu ve iki kızları olmuştu. Çiftin ilk çocukları Pietro’nun 1842 yılında İzmir’de, ikinci çocukları Victoria’nın ise 1844 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiş olması, Francesco Vallauri ve Hélène Moro-Papadopoulo çiftinin, 1844 yılında İstanbul’da yaşamaya başladıklarını, ancak 1860 yılında İstanbul İtalyan Konsolosluğu kayıtlarına geçtiklerini göstermektedir. Vallauri çifti Francesco Vallauri’nin daha önce İtalya’da Anna Musante ile yaptığı evliliği nedeniyle katolik kilisesinde evlenememiş, dolayısıyla da tüm çocukları “gayrimeşru” (yasadışı) olarak kabul edilmişti. Alexandre Vallauri de bu çocuklardan birisiydi.
Baba Francesco Vallauri, şekerleme ve pasta işi ile uğraşıyordu.
1849 yılında Grand Rue de Pera’da, Galatasaray Mekteb-i Sultani’sinin karşısında, Naum Tiyatrosu’nun yan sokağında, eski Tiyatro sokağının köşe başında açtığı ve o yıllarda Beyoğlu’nda batılı emsalleri ile yarışan üç Şekerlemeci ve Patisseri’sinden biri olan Café Vallauri’nin sahibiydi.
Alexander Vallaury'nin babası Francesco Vallauri 2 Aralık 1867'de 67 yaşında vefat edince, Café Vallauri hayat arkadaşı ve Alexandre Vallaury’nin annesi Hélène Moro-Papadopoulo ve büyük oğlu Pietro tarafından işletilmeye devam ettirilmişti. Pietro Vallauri babasının işini başarıyla devam ettirmiş, Café Vallauri 1868’de yayınlanan, İstanbul’un ticaret hayatını ve iktisadî faaliyetlerini Avrupalı girişimcilere tanıtmak amacıyla hazırlanan rehber, “Annuaire Oriental”nin (Şark Yıllıkları) ilk sayısında, Sultan’ın tedarikçisi (S.I.M. le Sultan) olarak belirtilmişti.
Hélène Vallauri'nin oğlu Pietro ile işletmeye devam ettiği kafe-restoran, şekerleme ve pastanesinin adresi; 1882 tarihli (Hicri 1299) Raphael C. Cervati (Cervati Kardeşler ve D. Fatzea) tarafından hazırlanıp, İstanbul'da "La Turquie" Gazetesinin Merkezi Baskı ve Litografi Bölümünde basılan "Resimli Osmanlı Rehberi - TİCARET", Sanayi, İdare ve Yargı Yıllığı-Almanağı'nın 323. sayfasında Grande Rue, Cité de Péra olarak görülmektedir.
Bundan 9 yıl sonra, ilk olarak 1883 yılında D.A.Bellis adında bir İngiliz girişimci tarafından İngilizce ve Fransızca edisyonlarıyla İstanbul'da yayımlanan ve 1915 yılına kadar dağıtımı devam eden "Oriental Adviser-Le Moniteur Oriental" (Doğulu Reklamcı) gazetesinin 7 Ocak 1891 tarihli sayısında Hélène Vallauri'nin ölüm ilanı yayınlanmıştı. Böylece uzun yıllar Pera'nın ünlü şekercileri arasında sayılan Valauri'lerin dönemi kapanmıştı.
![]() |
| Oriental Adviser-Le Moniteur Oriental (Doğulu Reklamcı) Gazetesi |
![]() |
| Cité de Péra köşesi ve altında Café Vallauri’nin olduğu 192 numaralı dükkan (kırmızı ok ile işaretli), hemen Cité de Péra’nın yanıbaşında da ünlü kulesiyle Tokatlıyan Oteli. |
5 Haziran 1870’te Büyük Beyoğlu Yangını’nda ünlü Naum Tiyatrosu kül olurken, elbette Café Vallauri de zarar görmüştü. Ondan sonraki zaman içerisinde Café Vallauri hangi adreste faaliyetini sürdürmüştür bilinmez ancak, Rum Banker Christakis Zografos Efendi (1820-1898) yanan Naum Tiyatrosu’nun yerine Rum mimar Cleanthy Zanno’ya çizdirdiği bir proje ile, içinde bir çarşı ve apartman bulunan, yeni tipte bir bina yaptırmaya başlamış, inşaatı 1876 yılında biten binanın altında, o dönemde moda olan, Paris tarzında düzenlenmiş 24 dükkanın olduğu pasaja Hristaki Pasajı (günümüzde Çiçek Pasajı) adı, üzerindeki 18 lüks dairenin olduğu apartmana da Cité de Péra adı verilmişti.
1876’da Café Vallauri, Hristaki Pasajı’nın hem Rue de Pera’ya hem de Sahne Sokağına (eski adı Tiyatro Sokak) cephesi olan pasajın en güzel dükkanına, No: 192’ye taşınmış ve 1885 yılına dek aynı yerde hizmet vermeye devam etmişti.
![]() |
| 1885 tarihli Şark Yıllığında Hélène Vallauri adına kayıtlı Café Vallauri’nin adresi. Grand Rue de Pera, 192, Place Galata-Séraï. |
Francesco Vallauri açtığı Café Vallauri’de Avrupa’dan ithal ettiği likör ve şarapları, çikolata, şurup ve şekerleme çeşitlerini müşterilerine sunmakta, aynı zamanda nişan, nikah ve vaftiz törenleri, tiyatroların suareleri ve balolar için siparişler almakta, gerektiğinde ürünlerini Fransa’dan getirdiği zarif ve şık kutular içerisinde servis etmekteydi.
Café Vallauri, saraya da şekerleme hizmeti vermekte, yabancı hanedan üyeleri veya diğer üst düzey misafirlerin sarayda ağırlanması esnasında, şereflerine verilen resmi ziyafetlerde (ziyâfet-i seniyye) ve genellikle Mayıs, Haziran aylarında düzenlenen Osmanlı şehzadelerin sünnet düğünlerinde ya da padişah kızlarının evlendirildiği zamanlarda düzenlenen eğlenceler (sur-i hümâyûn) için muhtelif tatlılar ve şekerlemeler hazırlamakla da görevlendirilmekteydi.
. . . . .
Alexandre Vallauri,
ve
Café LEBON
. . . . . .
Francesco Vallauri’nin yanında Café Vallauri’de yetişen Louis adındaki genç Fransız çırak, ustasının İtalya’da evlendiği Anna Musante’den doğan ve daha sonra babasının yanına İstanbul’a gelen (mimar Alexandre Vallauri’nin baba bir, anne ayrı ablası) kızı Caroline’i dükkana gelip gidişlerinde görmüş, hoşlanmıştı. İlerleyen zaman içerisinde bu ilgisi karşılıksız kalmayan ve birbirlerine aşık olan iki genç 29 Kasım 1856’da Beyoğlu’ndaki eski Fransisken Aziz Antoine Kilisesi*nde evlenmişlerdi. Fransız çırak Louis ustasının 1834 doğumlu kızı Caroline Musante Vallauri ile evlenerek onun damadı olmuş ve aileye katılmıştı. Louis, Fransız bir kasap olan 1801 doğumlu Jean Jacques’un ve yine 1801 doğumlu Marie Anne Melanie Rétout’un Kuzey Fransa Normandiya Bölgesinde Athis-de-l’Orne kasabasında 7 Ağustos 1828’de dünyaya gelen oğullarıydı.
*1724 yılında Pera’da ahşap olarak inşaa edilen bu kilise 1907 yılı ve hemen sonrasında yeni açılacak Galatasaray-Tünel tramvay hattının üstünde kalacağı için istimlak edilmiş ve yıkılmış, yeni yapılacak kilise için de 1906 yılında yıkılan Fransız Concordia Tiyatrosu ve bahçesinin bulunduğu bugünkü alan seçilmişti
Francesco Vallauri’nin yanında çırak olarak işe girip, daha sonra kızıyla evlenen ve birlikte yeni lezzetlere yelken açan, geleceğin ünlü pasta ve şekerlemecisi bu Fransız gencin adı Louis Lebon’du ve geleceğin ünlü bir pastanesinin isim babası olmuştu.
Aile soy ağacı kayıtlarına göre, Louis ve Caroline Lebon çiftinin, dört erkek, dört de kız çocukları olmuş, bunlardan iki erkek, Charles “Ernest” Lebon (1859-1908), Edouard Lucien Charles Lebon (1867-1911) ve bir de kız, Marie “Josephine” Lebon (1862-1909) yaşamış, diğerlerini doğumda ya da çok kısa süre sonrasında kaybetmişlerdi.
*1724 yılında Pera’da ahşap olarak inşaa edilen bu kilise 1907 yılı ve hemen sonrasında yeni açılacak Galatasaray-Tünel tramvay hattının üstünde kalacağı için istimlak edilmiş ve yıkılmış, yeni yapılacak kilise için de 1906 yılında yıkılan Fransız Concordia Tiyatrosu ve bahçesinin bulunduğu bugünkü alan seçilmişti
Francesco Vallauri’nin yanında çırak olarak işe girip, daha sonra kızıyla evlenen ve birlikte yeni lezzetlere yelken açan, geleceğin ünlü pasta ve şekerlemecisi bu Fransız gencin adı Louis Lebon’du ve geleceğin ünlü bir pastanesinin isim babası olmuştu.
Aile soy ağacı kayıtlarına göre, Louis ve Caroline Lebon çiftinin, dört erkek, dört de kız çocukları olmuş, bunlardan iki erkek, Charles “Ernest” Lebon (1859-1908), Edouard Lucien Charles Lebon (1867-1911) ve bir de kız, Marie “Josephine” Lebon (1862-1909) yaşamış, diğerlerini doğumda ya da çok kısa süre sonrasında kaybetmişlerdi.
Louis ve Caroline evlendikten üç yıl sonra 1859’da Louis, Francesco Vallauri’nin yanından ayrılarak, yine kendisi gibi Fransız olan ve bir yıl önce, 1858’de İstanbul’a gelip yerleşen Charles Théophane Bourdon* ile birlikte Grand Rue de Pera ile Asmalı Mescid sokağını birbirine bağlayan ve 1840 yılında inşaa edilmiş Passage Oriental’in (Şark Pasajı) içerisinde, önceleri Tremas Bakkaliyesi’nin, daha öncesinde de Dimitrakapoulos’un olduğu mekanda “Confiserie et Patisserie de St. Petersbourg” adıyla akşam yemekleri verilen, evlere servis yapabilen, balo ve partilere uygun içkili bir restoran açmıştı.
*Konsolosluk Sicilinde “Bourdon” olarak geçen aile adı, cemaat sicilinde “Boudon” veya “Boudeaux” olarak geçmektedir.
Charles Théophane Bourdon (1836) ve Joséphine Désirée Barbe Dumont’un (1846) 15 Kasım 1863’de ilk oğlu Charles Louis Bourdon’un 24 Kasım 1863’te eski Fransisken Aziz Antoine kilisesinde yapılan vaftiz törenindeki tanıklardan biri ve aynı zamanda vaftiz annesi Caroline Vallauri Musante (Lebon) idi.
Charles Théophane Bourdon’un ikinci oğlu Jules Henri Bourdon (1868), 5 Eylül 1899’da Hippolyte François Decugis’in (1879) kızı Marguerite Henriette Decugis ile evlenmişti. Çiftin nikah şahitlerinden birisi de Edouard Lucien Charles Lebon’du (1867-1911). Edouard Lucien Charles Lebon, 1895’te Josephine Trophe ile evlendiğinde de bu kez şahitleri kardeşi Charles “Ernest” ve Jules Henri Bourdon olmuştu. Edouard Lucien Charles Lebon’un çocukları olmamış, Charles “Ernest” Lebon ise evlenmemişti.
Charles Théophane Bourdon, Alexandre Vallauri’nin 1842 İzmir doğumlu ağabeyi Pietro Vallauri 25 Haziran 1896’da İda Mallin ile evlendiğinde damadın şahidi olmuştu.
Bu bilgiler de göstermektedir ki, yazının ilerleyen bölümlerinde, ya da ana yazı kapsamında rastalayacağımız Levanten Lebon, Bourdon, Vallaury ve Decugis ailelerinin
oldukça yakın ilişkileri vardı.
O zamanlar Paris’te Ponton Lemeunier’e yaptırttıkları pasta fırınının eşi benzeri yoktu. 1888 yılında Alman İmparatoru II. Wilhelm’in Sultan II. Abdülhamid’i ziyareti öncesinde aynı ustaya bu fırının bir eşi sipariş edilmiş ve Dolmabahçe Sarayı’nın mutfağına yerleştirilmişti.
Kaliteli şarapların yanısıra likörleriyle de iddialı olan “Confiserie et Patisserie de St. Petersbourg” Restaurant, reklamlarında şarap ve likörlerinin yanısıra, çikolata ve şekerlemelerinin de kalitesini vurgulamayı ihmal etmemişlerdi.
Birçok kaynakta Louis ve Caroline Lebon çiftinin 1850’lerde Passage Oriental’in (Şark Pasajı) içerisindeki Charles Théophane Bourdon ile birlikte işlettikleri “Confiserie et Patisserie de St. Petersbourg” adlı kafeden ayrılarak, yeni bir mekan açmaya karar verdikleri ve 432 No’lu pasajın girişine bitişik, Cadde-i Kebir’e cepheli olan 434 No’lu dükkana taşındıkları yazılmış olsa da;
Daha 1859 yılında Café Vallauri’den ayrılan Louis ve Caroline Lebon, nasıl olur da daha Café Vallauri’den ayrılmadan 1850’lerde adres değiştirebilirler ki? Zaten Şark Yıllıklarındaki veriler, bu tarihin ve bilginin doğru olmadığını kanıtlar niteliktedir. 1889-1890 tarihli Şark Yıllığı’nda gördüğümüz “Confiserie et Patisserie de St. Petersbourg” reklamı Lebon ve Bourdon ortaklığının, ortaklık bozulmadan Rue de Pera 434’e birlikte taşındıklarını göstermektedir.
![]() |
| 1889-1890 tarihli Şark Yıllığı’nda Lebon (C.) ve Bourdon’un Grand Rue de Pera, 434 numarada oldukları görülmektedir. |
Tarayabildiğimiz Şark Yıllıklarında Lebon ve Bourdon ortaklığına en son 1894 yılında rastlanırken, 1896 kayıtlarında Charles Théophane Bourdon’un 434* No’lu dükkanda tek başına “Sultan’ın tedarikçisi” sıfatıyla yer aldığını görmekteyiz.
Aynı tarihteki kayıtlarda bulunan tek Lebon kaydı ise, Lebon (Ed.) adıyla, ki bu da Louis Lebon’un oğlu Edouard Lucien Charles Lebon olmalıdır, ve adına Rue de la Cancellerie’de (günümüzde Şehberder Sokak) 4 numarada bir pastane kayıtlı olduğu görülmektedir.
![]() |
| 1894 tarihli Şark Yıllığı’nda Lebon (C.) ve Bourdon’un hala bir arada ve Grand Rue de Pera, 434 numarada oldukları görülmektedir. |
* 1905 tarihli Charles Edward Goad haritalarında Şark Pasajı 434, 1932 Jacques Pervititch
ve 1950 Suat Nirven haritalarında ise hem dükkan hem de pasaj 362 kapı numarası ile
birlikte mütalaa edilmiştir.
birlikte mütalaa edilmiştir.
![]() |
| 1896 tarihli Şark Yıllığı’nın hem isim hem de meslekler listelerinde Charles Théophane Bourdon tek başına Grand Rue de Pera, 434 numarada görülmektedir. |
![]() |
| 1905 tarihli Charles Edward Goad haritalarında Sofyalı ve Minare sokağı bağlayan Asmalı Mescid Sokağına paralel Rue de la Chancellerie (günümüzde Şehbender Sokak) No:4 |
![]() 1896 tarihli Şark Yıllığı’nda hem isim hem de meslekler listelerinde Charles Théophane Bourdon tek başına Grand Rue de Pera, 434 numarada görülmektedir. |
![]() |
| 1896 tarihli Şark Yıllığında bu kez tek bir Lebon kaydı görülmekte, o da Lebon (Ed.) olarak (Louis Lebon’un oğlu Edouard Lucien Charles Lebon) Rue de la Chancellerie 4 numarada görülmektedir. |
Bundan da anlaşılacağı gibi, bu güne kadar yayınlanmış olan kaynaklardaki (1850’ler) tarih yanlış olduğu gibi, 432 numaralı Şark Pasajı içerisindeki dükkandaki ortaklıktan ayrılıp pasajın girişindeki 434 numaralı dükkana taşınan Lebon ailesi değildi, Charles Théophane Bourdon ve Lebon ailesi 434 numaralı dükkana 1889’da birlikte taşınmışlardı. 1896 yılına gelindiğinde de Lebon ailesi ortaklığı sonlandırmış, Charles Théophane Bourdon da sonraki yıllarda tekrar 432 numaralı pasaj içerisindeki 1.numaralı dükkana geri dönmüştü.


Tek başına kalan Bourdon’un pasaj içerisindeki 432 numaralı dükkanda işlettiği şekerlemeci de çok uzun sürmemişti. Yine Şark Yıllıkları’nda 1896’dan sonra bulabildiğimiz 13 yıl sonrasına ait 1909 tarihli Şark Yıllığı’nda Bourdon adına bu kez tekrar Şark Pasajı içerisindeki 432 numaralı dükkanda J. David ile ortak olarak işlettikleri şekerleme ve pastane dükkanında rastlıyoruz. Ancak artık Bourdon adı Bourdon (C.) olarak değil Bourdon (H.) olarak kayıt edilmiş. Burdan da 1896 yılından sonra Charles Théophane Bourdon’un vefat ettiğini Bourdon adını oğlu Jules Henri Bourdon’un (Decugis’in damadı) sürdürdüğünü çıkartabiliyoruz. Bu arada bu yıllıkta (1909) Lebon adı sadece, (voyez) bkz. Bourdon (Charles) olarak geçmekte. Bu Charles da tahminen baba Charles Bourdon değil onun diğer oğlu Charles Louis Bourdon olabilir ancak 1909 tarihli Şark Yıllığında onun adına da bir kayıt yok.
![]() |
| 1909 tarihli Şark Yıllığında bu kez tek bir Bourdon (H.) ile J.David’in ortak olduğu ve tekrar Şark Pasajı içerisindeki 432 numaralı dükkana geri döndükleri görülmektedir. |
Daha sonraki yıllarda, 1913 Şark Yıllığında Lebon adına bir kayıt görünmezken Bourdon adına iki kayıt görülmekte. Biri isim bazlı listede, Bourdon (Ch.) (Charles Louis Bourdon olmalı) ile J. David ortak olarak yine Şark Pasajı içindeki 432 numaralı dükkanda, diğeri ise meslek bazlı listedeki Şekerlemeciler bölümünde bu kez Bourdon (H.) (ki bu da Jules Henri Bourdon olmalı) ile yine J. David ortak olarak yine Şark Pasajı içindeki 432 numaralı dükkanda görülmektedir. Bu arada isim bazlı listede dikkat çeken bir durum da Bourdon (Henri) adıyla da bir kayıt vardır ve komisyoncu olarak görünmektedir. Buradan şu sonuç çıkartılabilir, demek ki Bourdon’un oğullarından Charles Louis, J.David ile ortaklık kurarak Şark Pasajı’ndaki 432 numaralı dükkanda Şekerleme ve Pasta işine devam etmiş, ancak meslekler listesinden anladığımıza göre, eğer yıllık kayıtlarında bir hata yoksa, komisyonculuk yapan Jules Henri Bourdon da bu ortaklığa bir yerde, bir şekilde katılmış.
1913’ten sonra elde edebildiğimiz Şark Yıllıkları’nda, Bourdon (Ch.) & J. Davis Şekerlemeci ve Pastanesinin en son kaydına 1921 ve 1922 yılında ve yine Şark Pasajı 432 numarada rastlıyoruz. Ondan sonra 1930 yılına kadar olan dönemin Şark Yıllığı kaydına ulaşamadığımız için Bourdon (Ch.) & J. Davis Şekerlemeci ve Pastanesinin ne zaman kapandığı hakkında birşey söylemek şu an için mümkün değil ancak kesin olan 1930 tarihinin Şark Yıllığında artık isimlerine rastlanmıyor. Kısacası 1922-1930 yılları arasında bir gün Bourdon’ların şekerlemecilik ve pastacılık faaliyetleri sona eriyor.
![]() |
| 1922 tarihli Şark Yıllığı’nda Bourdon (Ch.)& J. David ortaklığı yine Şark Pasajı içerisindeki 432 numaralı dükkanda devam etmekte. |
Bu arada ilginç olan, 1930 Şark Yıllığı’nda ilk kez Lebon, Beyoğlu, İstiklal Cad., 432 kaydına rastlıyoruz. Ve enteresandır ki adres yine Şark Pasajını işaret etmektedir.
![]() |
| 1929 tarihli Şark Yıllığı’nda Şekerlemeciler bölümünde Lebon, İstiklal Caddesi 362 numarada görülmekte. |
![]() |
| 1930 tarihli Şark Yıllığı’nda Lebon, İstiklal Caddesi 432 numarada görülmekte. (nedense 434 değil, Pasajın numarası olan 432, ayrıca bu tarihten önce kapı numaraları değişmiş, 362 olmuştu.) |
Elbette bu 1923-1929 (6yıl) yılları arasındaki, hatta 1914-1920 (6 yıl), 1910-1911 (1 yıl) ve 1897-1908 (11yıl) yılları arasındaki Şark Yıllıklarını ulaşamamış ve tarayamamış olduğumuz içindir ki Lebon’un kesin olarak ne zaman Lebon Pastanesi olarak ortaya çıktığını şu anda söyleyebilmek çok mümkün görünmüyor. Ancak, şu da bir gerçek ki kayıtlara bakıldığında, başta da söylediğim gibi, Lebon adının bu güne kadar kaynaklarda başlangıcının 1850’ler olarak belirtilmesi kesinlikle doğru bir tesbit değil.
Öte yandan, Louis Lebon’un 25 Ekim 1880’de, eşi Caroline Vallauri Musante Lebon’un 27 Kasım 1893’te, oğulları Charles “Ernest” Lebon’un 17 Mart 1908’de, diğer oğulları Edouard Lucien Charles Lebon’un ise 2 Mayıs 1911’de vefat ettiği ve ayrıca Charles “Ernest” Lebon’un hiç evlenmediği ve Edouard Lucien Charles Lebon’un ise evlendiği ama çocuğu olmadığı düşünülürse, Lebon ailesinin 2 Mayıs 1911’den sonra Lebon adıyla bir Pastane açmış ya da daha önce açtılarsa da aile olarak sürdürebilmelerinin pek mümkün olamayacağı da çok açıktır.
Tüm bu kaynaklara dayalı açıklamalardan sonra, benim kanaatim kaydını inceleme fırsatı bulamadığımız 1896-1909 yılları arasında (1896’da ortaklık bitmiş, 1909’da Bourdon tekrar Şark Pasajı No:432’de görülmüştü) bir tarihte Louis Lebon’un henüz yaşayan oğullarından Charles “Ernest” ya da Edouard Lucien Charles, Rue de Pera No:434’de Lebon adıyla bir Şekerlemeci ve Pastane açtıkları yönündedir.
1896-1909 yılları arasındaki en akla yakın tarih ise, 1905 yılında mimarımız Alexandre Vallaury tarafından, o ünlü “mevsimler” çini panolarının da yerleştirildiği ve tadilat ve dekorasyon yenilemesi yapıldığı bilgisi doğru kabul edilecek olursa, bu tarihin aslında yeni açılan Lebon Pastanesi’nin açılış tarihi olabileceğidir.
Bu tarihten sonra 1911 itibariyla Lebon aile fertlerinden hiç sağ kimse kalmadığına göre, Lebon adının aile dışından birilerine devredilmeden önce bir süre daha devam etmiş olması, dekorasyon işinin de başında olan (dayı) mimar Alexandre Vallaury’nin belki gizli bir ortak olduğunu ya da yine aile geleneği şekerlemecilik olan Vallauri ailesinden herhangi bir Vallauri’nin işi sürdürdüğünü akıla getirmektedir.
“Chez Lebon, tout et bon” Lebon’da her şey güzeldir, Louis Lebon’un şiarı olmuş, bu geleneği titizlikle sürdürmüş ve İstanbul’un elit tabakasına yıllarca hizmet vermeye devam etmişti.
Café Lebon o kadar ünlenmişti ki, Orient Express ile Avrupa’dan İstanbul’a gelen yabancı misafirler önce Café Lebon’a uğrar pasta yerlerdi.
| Solda Passage Oriental ve Lebon |
“Bugünkü Lebon yine o eski Lebon'dur. Vitrindeki tabaklar, yumurta şeklindeki atlas kutular bile ihtimal o zamandan kalma. Yerlerinden kımıldatılmamış.
Camekânın önündeki köşe, Anadolu Şimendiferleri Direktörü Hügnen'in taht-ı inhisarında idi. Yanında bir iki ahbabı, bilhassa Türkiye Millî Bankası meclis-i idare azasından Cemal Bey merhum, ağzında purosu, önünde şampanyası, her gün burada hazır ve nazırdı. Hatırlar mısınız bilmem, Hügnen, Fransız şairi Catulle Mendès'e benzemez miydi?” diye Lebon'un müdavimi İsviçreli Edouard Huguenin'i (1856–1926) tasvir ederken;
Benzer bir şekilde, yazar ve gazeteci Refik Halit Karay (1888-1965) da Yeni İstanbul Gazetesi'nin, 2 Mayıs 1958 tarihli sayısında yayımlanan, "Memleketin İmâr Tarihinde Yeri Olan Bir Ecnebi" başlıklı yazısında, Anadolu Osmanlı Şimendifer Kumpanyası'nda işe daire şefi olarak başlayıp, Almanlar sayesinde hızla yükselen, önce Genel Müdür Yardımcılığı'na, ardından da kumpanyanın Genel Müdürlüğü'ne atanan, her gün öğleden sonra, Pera'da, Alman Pazarı'nın bitişiğindeki Nikoli'nin Brasserie Suisse'inde Münih birası "Paulaner Salvator" ve Lebon'da ise şampanya içen İsviçreli Edouard Huguenin'den şöyle bahsetmişti:
"Mösyö Hügnen gözümün önüne geldi. Ortadan aşağı boylu, bodur ve tıknaz, kara sakallı ve melon şapkalı, daima siyah ceket ve koyu renk çizgili pantolon giyen bir adamdı. Padişaha ve ricale iyice nüfuz etmişti. Hatta o devrin önemli ve etkin bir paşasına akıl hocalığı ederek borsa oyunlarında pek büyük bir servet kazandırmıştı; kendisi de çok zengindi. Akşam üzeri eski Lebon Pastahanesi'ne gelir, başkasının o saatlerde oturtulmadığı yerine, camın arkasındaki köşeye kurulur, şampanya içer, gelip geçen kadınları seyrederdi. Bu işte, çapkınlığı azıttıkça azıtmış, Müslüman aile kadınlarına göz, bazısına el atmış, o yüzden Sultan Abdülhamid'i gücendirmiş, Alman hükümetinin şefaatini de hiçe sayan padişahın ısrarıyla kısa bir müddet sınır dışı edilmişti. Dönüşte süngüsünün düştüğünü hepimiz görmüştük..
Meşrutiyet'ten sonra da düdüğünün öttürmesini ve Almancı olan hükümeti avucunun içine almasını bilmişti. Bir akşam pastahanedeki yerine yakın bir masada oturuyordum; konuşmaya başladık; hiç de münasebeti yokken birdenbire dedi ki: -Ömrümün iki safhası vardır; âdi şarap bile içemediğim amelelik devrim, bir de gördüğünüz gibi ağzıma şampanyadan başka içki koymadığım şu devir !-"
Umur Ekrem Talû* da, “Edebi ve Edepsiz Beyoğlu / Bohem Bir Rehber” adlı kitabında Lebon ve Markiz pastanelerinden bahsederken değinir Mösyö Huguenin'e:
"İçeri girmişseniz, bir masa bulmuşsanız, Bağdat Demiryolu Kumpanyası’nın zengin müdürü, önce anlayışlı yaklaştığı demiryolu grevinde sonradan cayan, İttihat Terakki darbesinde ‘olay yeri’nde bulunan Mösyö Huguenin’in masasının nasıl donatıldığını da görürsünüz. Bir damadı Osmanlı ordusunda Alman subay, diğeri Tünel Tramvay müdürü olan Huguenin’in masasında, Fransızca çıkan Stambouli gazetesinin sahibi ve başyazarı Regis Delbeuf’ü de görmek mümkün, 1888 ise yıl, Beyoğlu Fransız Tiyatrosu’nda Kamelyalı Kadın olan Sarah Bernhardt’a rastlamak da. Yunan diplomatlarla kadeh mi kaldırmaktadır o sırada?"
* Umur Ekrem Talû: 1957 yılında doğan, ilk ve orta öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamlayan, 1980'de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden mezun olan gazeteci ve yazar Umur Ekrem Talu’nun büyük dedesi şair ve yazar Recaizade Mahmud Ekrem (1847 – 1914), dedesi yazar Ercüment Ekrem Talû (1886 – 1956), babası gazeteci Muvakkar Ekrem Talû (1909-1963), ablası şair, söz yazarı ve öğretmen Feriha Çiğdem Talû’dur (1939-1983).
![]() |
| 1929 tarihli Şark Yıllığı’nda Pastaneler bölümünde Maison Lebon, İstiklal Caddesi 362 numarada,N. Litopoulos adına kayıtlı. |
Birçok kaynak Lebon Pastanesi’nin 1938 yılında çalışanlarından Rum (Konstantin) Kosti Litopoulus’a devredilmiş olduğundan bahsederse de, 1929 Şark Yıllakları kayıtlarının pastaneler bölümünde “Maison Lebon” N. Litopoulos adıyla kayıtlı görülmektedir. Lebon’un devrinin 1938 yılında değil ondan çok daha önce 1929 veya daha da öncesinde yapıldığı bu kaynaktan da anlaşılmaktadır. Ancak Kayıtlarda N. Litopoulos görünmesi yine kaynaklarda geçen Kosti Litopoulos adının da doğruluğunu şüpheli hale getirmektedir. Ancak devrin “Litopoulos” ailesine yapıldığı kesindir. “Litopoulos” döneminde de Café Lebon hem pastane hem de az çeşitli de olsa seçkin bir lokanta olarak eski düzeni sürdürmeye devam etmişti.
1940 yılında Café Lebon yerini değiştirmiş, caddenin çapraz karşı köşesine, Kumbaracı (aslında Humbaracı) yokuşunun başına, bir zamanlar yerinde Kaisserlian Apartmanının olduğu ve 1926 ’da inşaa edilen Karagözoğlu Apartmanı’nın (No: 459) altındaki Litopoulus ailesine ait 461 numaralı köşe dükkana taşınmıştı. Karagözoğlu Apartmanı, İtalyan kökenli bir ailenin İstanbul’da doğan oğlu olan ve Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Ankara’nın Başkent olarak imarında önemli katkıları olmuş mimar Giulio Mongeri (1873-1951) ve Antoine N. Perpignani’nin ortak çalışması olarak inşaa edilmişti. Bu taşınmayla birlikte Pastane artık Kosti Litopoulos’un damadı (Nikoli) Niko Yannas tarafından işletilmeye başlanmıştı. Nikoli Yannas’ın Café Lebon’un yanısıra Beyoğlu’nda başka pastanelerde de ortaklığı vardı. Bunlardan birisi de İstiklal Caddesi’nde Fransız Konsolosluğu’nun karşı sırasında 19-21 numaralı mekanda 1930-68 yılları arasında faaliyet gösteren “Şehir Pastanesi” idi. Nikoli Yannas’nın ortakları ise Edip Bey ile Elpida ve Yanni Tsuli çifti idi. Eski canlılığını yitirmiş olsa da bu şekilde hayatını sürdüren Lebon Pastanesi, 6 Mart 1956’da damat Nikoli Yannas’in, çok geçmeden de, Temmuz 1956’da Konstantin Litopoulos’un vefatı ertesinde kapanmıştı.
| 1937 tarihli bu faturada Şekerci Lebon (Maison Lebon) olarak ve Beyoğlu, İstiklal Caddesi, 362 adresinde görülmekte. |
Şimdi Lebon’un tarihine bir ara verip, Lebon’un ve içinde yer aldığı Passage Oriental’in yakın çevresini, Tünel’den Galatasaray Meydanı’na kadar olan bu bölümünde Rue de Pera’yı ve onun bahsi geçen tarihler arasındaki gelişimini 1905 Charles Edward Goad, 1932 Jacques Pervititch ve 1950 Suat Nirven haritaları yardımıyla tanıyalım.
Lebon Pastanesi de, Charles Edward Goad’ın da 1905 tarihli haritasında bir yuvarlak nokta koyarak işaret ettiği bir bölgede, “Stravdromi”ye çok yakın bir konumdaki Passage Oriental’deydi.
STRAVDROMİ
Yunanca’da kavşak anlamına gelen bir deyimdir.
Aynı zamanda Stravdromi (Crossroads-Kavşak), Konstantinopolis’in Türkler tarafından fethinden sonraki ilk yüzyıllarda Beyoğlu’nda kalan, az sayıdaki Ortodoks Hristiyanların 19. yüzyılda kurduğu Rum Ortodoks cemaatinin de adıydı. Hatta Rum Ortodoks kadınların 1861 yılında kurdukları derneğin adı da, Stravdromi’nin Hayırsever Kadınları idi.
19. yüzyıldan önce Stavrodromi ve Beyoğlu iki ayrı mahalleydi. Galata Kulesi ile Rus elçiliğinin yanısıra diğer yabancı elçiliklerin de yer aldığı, bu yoğun nüfuslu bölgedeki kavşağı ve onun etrafındaki araziyi de içine alan bölgeleri kapsıyordu. 18. yüzyıla kadar Stavrodromi adı, Tophane ve Kasımpaşa ilçelerini birleştiren “dar ve uzun bir yol şeridi” denilen Humbaracı ve Asmalı Mescid hattı ile “düz ve uzun yol” diye adlandırılan Grand Rue de Pera’nın kesiştiği kavşağı kastetmekteydi. Bu kavşak daha sonraları kuzeye, Taksim yönüne kaymıştı.
Her nekadar tabelasında Kumbaracı Sokak yazsa da Stavrodromi’yi (Kavşak) Tophane Rıhtımına bağlayan bu sokağın asıl adı Humbaracı Yokuşudur ve adını Humbaracı Ahmet Paşa’dan (1675-1747) alır. Humbaracı Ahmet Paşa aslında bir Fransız askerdir. İspanya topraklarının İspanya Kralı II. Carlos’un veliaht bırakmadan vefatı üzerine Avrupa ülkeleri tarafından paylaşılması savaşı sırasında İspanya’nın yanında yer alan Fransa’nın subayı olarak ünlenmiş, ancak XIV. Louis ile arası bozulunca Avusturya’ya sığınıp Fransa’ya ve Osmanlı İmparatorluğu’na karşı Prens Eugen’in ordusunda yer almıştı. Daha sonra da Prens Eugen ile arası bozulunca, bu kez Osmanlı İmparatorluğu’na sığınmıştı. Sadrazam Topal Osman Paşa onu Humbaracı Ocağı’nı düzene sokmakla görevlendirmiş ve (Comte de Bonneval) Kont Bonneval Claude Alexandre olan adı Humbaracı Ahmet Paşa olarak değiştirilmişti. İkametgahı yokuş civarında olduğu için yokuşa Humbaracı Yokuşu adı verilmişti.
Humbara; Demirden ya da tunçtan, yuvarlak ve içi boş biçimde dökülüp içine patlayıcı maddeler doldurularak havan topuyla ya da el ile atılan bir tür bombaya verilen addır.
Stravdromi’den
Galatasaray Meydanı’na doğru...
![]() |
| Aşağıdaki fotoğrafın çekildiği açıyı ve Stravdromi’nin yakın çevresini gösteren 1905 tarihli Charles Edward Goad haritası |
Galatasaray Meydanı’ndan
Stravdromi’ye doğru...

Bu fotoğraf 1906 yılında yıkılan Fransız Tiyatrosu Concordia’nın yerine 23 Ağustos 1906’da temeli atılıp, ancak 15 Şubat 1912’de açılışı yapılan Fransisken St. Antoine Kilisesi’nin önünden çekilmiştir. Fotoğrafın ilerisinde yola çıkıntı yapmış olarak görünen yüksek duvarlı yapı daha önce yukarıda bahsedilen Karagueuzian (Karagözyan) Hanı’dır.
![]() |
| Yukarıdaki fotoğrafın ters yönüne, Fransisken St. Antoine Kilisesi’nden Galatasaray istikametine bir bakış, |
1905 tarihli Charles Edward Goad haritasında Concordia Theatre ve karşısında Theatre Cristal
Concordia Tiyatrosu önceleri Rum asıllı Andréa Xenatos’a aitti, daha sonra A. Livada ile ortak olmuştu. Daha da sonra sadece A. Livada işletmişti Concordia’yı. Yazlık ve kışlık olmak üzere iki ayrı yapıdan müteşekkildi. Kışlık Salon caddedeydi, arkasındaki Concordia bahçelerinde de yazlık tiyatrosu bulunuyordu. Başlarda bir eğlence mekanıyken (café chantant), 1872’de Tiyatroya dönüştürülmüştü. 1874’te yanmış ve tekrar yapılmıştı. 1886’da tiyatronun sahibi Andréa Xenatos tiyatroyu tekrar bir Kafe-Konser (café chantant) salonuna dönüştürmüştü. Concordia’nın hemen karşısında da Cristal Tiyatrosu bulunuyordu. Daha sonraları hem Concordia hem de Cristal yasadışı bir şekilde kumarhane işletmeye başlamışlardı. Bu durum polis tarafından biliniyor ve izleniyor olmasına rağmen, yabancı sahiplerinin kapütülasyonlar ile elde ettikleri avantajlar nedeniyle dokunulamıyor ve kapatılamıyordu.Eski Beyoğlu zamanının eğlence kültürü söz konusu olunca Concordia Türk Romanına’da malzeme olmuştu haliyle bolca. Mesela Ahmet Midhat “Felatun Bey’le Rakım Efendi” romanında şöyle aktarır Concordia’yı okuyucuya;
“Malum a tasmim eylediği haşarılığı tiyatroda edecek olanlar ya kulislere başvururlar ya fuayelere. Aradığım adamı orada bulmak için evvela fuayeye gidip zevat- ı mevcudeyi gözden geçirdim. Oyuncu kızlar büfeciyi memnun etmek için konyakların en pahalısından, şampanyaların en âlâsına kadar her türlü içkilerle kendilerine ikram ettirdikleri avanak müşterilerin kesesini boşalttırıyorlar. Hele bir tarafta da kumar oynanıyor ki mâzallah. Bereket versin ki Re’fet’i burada bulamadım. Zira burası sefahat âleminin en bataklık bir berzahıdır.”
Halit Ziya Uşaklıgil’in “Aşk-ı Memnu” romanının Beyoğlu alemlerinde boy gösteren hovarda Behlül’üne Nihal’in piyanoda çaldığı parçaları dinlerken özlem duyarak şunu andırır;
Bir de Concordia denince akla gelen “Margarethe Fehim Paşa” hikayesi vardır ki,
merak edenler onu da Reşad Ekrem Koçu’dan okusun...
![]() |
| Yukarıdaki fotoğrafın çekildiği açıyı ve Galatasaray Meydanı’ndan Stravdromi’ye doğru bakışta manzarayı ve yakın çevreyi gösteren 1905 tarihli Charles Edward Goad haritası |
1905 tarihli Charles Edward Goad haritasında, Hollanda Elçiliği’nin yanında,
eski Fransisken Aziz Antoine Kilisesi ve Karagueuzian (Karagözyan) Han.
1932 tarihli Pervitich haritasında Hollanda Elçiliği,
yanındaki eski Fransisken Aziz Antoine Kilisesi yıkılmış olarak işaretlenmiş.
1950 yılında Suat Nirven tarafından çizilmiş bu haritada daha önce de belirttiğim gibi yıkılan Karagueuzian Hanı’nın yerine Türhol Apartmanı’nın işlendiğini, 1932 tarihli bir önceki Jacques Pervititch haritasında boş olarak görülen yıkılan eski Fransisken Aziz Antoine Kilisesi’nin yerine de caddeye cepheli Mayer Mağazasının, bir aralık bırakılarak arkasına inşaa edilmiş olan yapıya da İstanbul Belediyesi Sular İdaresi ibarelerinin işlendiğini görebiliyoruz.
1905 tarihli Goad haritasında kilisenin tam karşısında yer alan Mayer’in (aslında A. Mayer Cie.) rakibi Carlmann’ın 1950 Suat Nirven haritasında olmadığını ve Sümer Han olarak, Carlmann’ın yanındaki Azarian Apartmanlarının da Selamet Han olarak işlendiğini de görebiliyoruz.
A. Mayer & Cie.’nin
1908-1917 yılları arasında çeşitli tarihlerde yayınlanan
“Osmanischen Lloyd” Osmanlı Lloyd’u gazetesinde çıkan reklamı
Paskalya 1917
Her gün savaşa rağmen
HABER
Erkek gardırop, bayan konfeksiyon
Giyim eşyası ve ayakkabı
Büyük Mağazası MAYER
“Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Avrupa kokusu büyük mağazalardan yükselir. Galata’dan Pera’ya uzanan bir hatta Orozdibak, Tiring, Luvr, Karlman, Stein, Brod, Mayer gibi mağazalar vitrinlerinde meraklılarına Avrupa başkentlerinin modellerini sunarlar. Şimdilerde Beyoğlu Kitabevi’nin bulunduğu binanın yerinde olan Mayer Mağazası’nın alt, giriş katı erkek giyim eşyalarına (iç çamaşırdan ayakabıya dek), üst katı ise kadın reyonlarına ayrılmıştı. Üst kattaki geniş, üç köşeli vitrininde sürekli olarak en son kreasyonlar sergilenirdi.”
diye anlatıyor “Pazar Yazıları” başlığıyla Gökhan Akçura blogunda.
1867 yılında İstanbul’da açılan ve 1960’lı yılların sonuna kadar faaliyetini sürdüren Mayer Mağazaları, bir dönemin özellikle ünlü erkek hazır giyim markası olarak İstanbul’luların hafızalarında yer etmiş bir büyük mağazadır. İlk olarak 18. yüzyılda Viyana’da Viyana’lı Mayer ailesi tarafından bu Büyük Mağazacılık olarak anılan çok katlı ve geniş alanlı, her tür giyim eşyasının satıldığı mağazalar zinciri 1867’de İstanbul’da da faaliyet göstermeye başlamıştı. Mağazanın son sahibi Viyana’da tahsil yapmış, birçok dil bilen bir Felsefe doktoru olan Georg Mayer, 20’li yıllarda İstanbul’a gelip yerleşerek, dedesinin kurduğu şirketi yaşatmaya çalışmıştı. 70’li yıllara kadar İstanbul’da yaşayan ve sonra Viyana’ya dönerek vefat eden Georg Mayer, Önsözünü, notlarını ve yayına hazırlanmasını Rıfat N. Bali’nin yaptığı, Yusuf Öztel’in Türkçeye çevirdiği “Türk Çarşısı: Şark’ta Ticaretin Püf Noktaları” (Kitabevi Yayınları, 2017) adlı kitapta bir yabancı olarak, gümrük memurları, müşterileri ve İstanbul’da tanıştığı diğer İstanbul’lular ile yaşadığı ve ona çok şaşırtıcı gelen insan ilişkilerini, tanıştığı renkli simaları ve yaşadığı tuhaf durumları anlatmıştı bu kitabında.
Selçuk Akşin Somel ise “Almanlar Dersaadet’te: 1870-1918 devresi İstanbul’unda Almanlarla Osmanlıların kültürel ve toplumsal buluşma deneyimi” kitabında şöyle anlatmıştı Mayer’i;
“... ‘Tiring’ mağazası Karaköy tarafında idi ve Nazır, Paşa, Damad, Bendegân gibi Abdülhamid rejiminde el üstünde tutulan kişilerin sıkça ziyaret edip gardroplarını yeniledikleri bir müesseseydi. Daha sonra Beyoğlu’nda bir şube açmıştı. Daha bir orta seviyeli alım gücüne sahip kesime hitap eden başlıca mağazalardan birisi Maier elbise mağazası idi. ‘Mayer’ mağazası Beyoğlu’nda Galata Mevlevihanesi sırasında bulunuyordu.”
Mağazanın İstiklal Caddesi üzerindeki eski Fransisken Aziz Antuan kilisesi’nin yerine yapılan binadan önceki mağazası Tünel Meydanı’nda Galip Dede Caddesi girişindeydi.
![]() |
| 1885 tarihli Şark Yıllığı’nda Mayer (A.) et Cie. Tünel Meydanı Sarafoglou Apartmanında. |
![]() |
| Bu fotoğraf az önceki fotoğraftan biraz daha ilerisinde çekilmiştir ve bu fotoğrafta, Karagueuzian (Karagözyan) Hanı ve hemen yanında eski Fransisken Aziz Antoine Kilisesi yıkılmadan öncesini daha yakından görmekteyiz. Fotoğrafta da görüldüğü gibi bir tramvay hattı sağda devam etmekte soldaki hat binanın önünde kalmaktadır. O hat üzerinde bir tramvay Galatasaray yönüne doğru harekete hazır haldedir ve üzerinde (CHICHLI) Şişli yazmaktadır. 1907 yılı sonrası olduğunu bildiğimiz bu fotoğraf Tünel-Galatasaray arasında bir hattın açılmış olduğunu, onun yanında Karagueuzian (Karagözyan) Hanın önünden başlayan ikinci bir hattın da buradan kalkış yapıp İstiklal Caddesi boyunca devam ederek Şişli’ye gittiği anlaşılmaktadır. |
Phebus* Fotoğraf Stüdyosunun kart arkası.
Pygmalion Alışveriş Merkezi’nin üzerinde olduğu sırada adresi, Grand rue de Pera 359,
*Phoebus: Yunan Mitolojisi’nde Zeus'un güzel saçlı Leto'dan olan oğlu ve Artemis'in ikiz kardeşi Apollon’dur. Yunan mitolojsindeki en önemli tanrılardan biridir. Kıta Yunanistan'a özgü bir tanrı olarak kabul edilirken, yapılan araştırmalar Apollon'un artık Anadolu kökenli bir tanrı olduğunu ortaya koymuştur. Apollon kelimesi de Yunanca değildir. Azra Erhat, Apollon'un asıl doğum yerinin Anadolu kıyıları yani Lykia ve özellikle doğduğu kentin Patara olduğunu belirtmektedir.
Ermeni asıllı Fotoğrafçı Phebus (Febüs) Efendi.
Bogos Tarkulyan (Paul Tarkoul)
Doğum tarihi bilinmemektedir, Kumkapı’lı Haçik adlı bir balıkçının oğludur. Çıraklığını Karakaşyan Biraderler’in stüdyolarında yapmış, kendisi 12 Eylül 1895 tarihli Malumat Gazetesinde fotoğrafçılığı Abdullah Biraderler’den öğrendiğini ifade etmişti. Kendi Stüdyosu Phebus’u 1890 yılında açmış ve adı Febüs Efendi olarak anılmaya başlanmıştır. Uzun yıllar resim dersleri de alan Bogos Tarkulyan şehrin tanınmış ressamları arasındaydı ve çektiği fotoğrafları pastel renklere boyama konusunda büyük ustalık kazanmıştı. Özellikle portre resimleri konusunda başarılı çalışmalar ortaya koymuştu. O yıllarda Fransa’dan getirdiği 70-80 cm. yüksekliğinde alçılı kartondan yapılmış bir oyuncak at oyuncak atı kullanarak çocukların fotoğraflarını çekmiş ve ün kazanmıştı. Sultan Abdülhamid’in “Saray Fotoğrafçısı” ünvanını almış, 23 yıl onun fotoğrafçılığını yapmıştı. Sultan Abdülhamid’in ABD Kongre Kütüphanesi’ne göndermiş olduğu 51 fotoğraf albümü içerisinde Bogos tarkulyan fotoğrafları da yer almıştı. Cumhuriyet döneminde de çalışmalarına devam eden Bogos Tarkulyan bir dönem Mustafa kemal Atatürk’ün de fotoğraflarını çekmiştir. 5 Aralık 1927 tarihinde basımı yapılan 50,100, 500 ve 1000 liralık banknotlarda kullanılan Atatürk portreleri onun fotoğrafları üzerinden çalışılmıştı. 1930’ların ortalarına kadar çalışmalarını sürdürmüş, 1940 yılında vefat etmişti.
Bogos Tarkulyan, 1936 yılında yaptığı bir röportajda, Sultan Abdülhamid’in ilk fotoğrafını nasıl çektiğini şöyle anlatmıştı;
“23 senede ancak bir defa onun fotoğrafını çekmek için davet edildim. O da bir mecburiyet tahtında oldu. Kendi resmiyle süslü bir nişan hediye etmesi lazım geliyordu. İşte bu nişana konmak üzere bir resim çektik. O gün Yıldız Sarayı’na gittim. Kütüphanesinin yanındaki büyük salonda makinemi kurdum. Biraz sonra hünkâr içeri girdi. Şöyle bir etrafına bakındı sonra bana hitap etti. ‘Febüs Efendi, nasıl münasip görüyorsanız öylece hazırlanın, ben şimdi geliyorum.’ Çıktı, beş dakika sonra tekrar geldi. Hazırladığım koltuğa oturdu ‘Çekerken haber veriniz’ dedi.”
5 Aralık 1927 tarihinde basımı yapılan 1. Emisyon 1000 TL.
Banknotun üzerindeki Atatürk Portresi gravürünün kalıbı,
Ermeni asıllı fotoğrafçı Bogos Tarkulyan tarafından çekilen bir Atatürk portresinden
faydalanılarak hazırlanmıştı.
Ermeni asıllı fotoğrafçı Bogos Tarkulyan tarafından çekilen bir Atatürk portresinden
faydalanılarak hazırlanmıştı.
Bu ve alttaki iki fotoğraf tramvay ve otomobillerin artık Grand Rue de Pera’da görülüyor olmasından anlaşılacağı gibi daha yakın tarihli olmalıdır. Ancak bu arada ikinci fotoğrafta Rus elçiliğinin bitişiğindeki 439 numaralı, Antoine O. Hadjibiar’a ait Hadjibiar Apartmanının (şu an yıkılmış ve yerinde süratle betonarme bir inşaat yükselmekte) yan duvarında daha önceki fotoğraflarda net bir şekilde görülebilen Sebah & Joaillier yazısı ya silik ya da tamamen kalkmış olarak ya da üzeri boyanmış görünmemektedir. Bu nedenle bu fotoğraflar Stüdyonun 1908’de Agop İskender ve Perpinyani’ye devredilmesinden sonrasına ait olabilir.
Sebah & Joaillier
1857’de Beyoğlu Postacılar Caddesi’nde “El Chark Societe Photograhic” adlı bir stüdyo açan levanten kökenli Pascal Sébah, 1860 yılında fotoğraf tekniğini iyi bilen ve bu alanda Paris’te çalışmalar yapmış Fransız fotoğrafçı Antoine Laroche ile birlikte çalışmalarını sürdürmek üzere Rus Elçiliği’nin bitişiğinde Grand Rue de Pera 439’da bir stüdyo açmıştı. Pascal Sébah, Antoine Laroche’la çalışmalarına 1873’e kadar devam edmişti. Kent manzaralarının yanı sıra portrelerdeki başarısıyla da dikkat çeken Pascal Sébah’ın 1869’da Osman Hamdi Bey’le tanışması ilginç bir işbirliğine zemin hazırlamış, ondan sonra Osman Hamdi Bey'in eserlerinde kullanması için pek çok fotoğraf çekmişti. Pascal Sébah, 1873 yılında Viyana’da açılan Osmanlı sergisine gönderilen giysilerin büyük boyutlu fotoğraflarından oluşan bir albüm hazırlamış, panoramalar, “stereoscope”lar, manzaralar, günlük yaşamdan kesitleri fotoğraflayarak çalışmalarına devam etmişti. Pascal Sébah’ın 1883’te geçirdiği beyin kanaması sonucu felç olması üzerine kardeşi stüdyonun yöntemini devralmış, 1885’te Polycarpe Joaillier ile kurulan ortaklık sonucunda, “Sébah & Joaillier” adıyla Ortadoğu’nun en tanınan fotoğraf stüdyolarından biri ortaya çıkmıştı. XX. yüzyıl başlarında Joaillier ortaklıktan ayrılmış, 1908’de stüdyo Agop İskender ve Perpinyani’ye devredilmiş, Cumhuriyet’le birlikte el değiştiren ve Foto Sabah adını alan stüdyo 1950’lere kadar yaşamaya devam etmişti.
![]() |
| 1896 tarihli Şark Yıllığı’nda Sébah & Joaillier ve Phebus reklamları yanyana |
![]() |
| 1885 tarihli Şark Yıllığı’nda Sébah (Pascal) Grand Rue de Pera, 439’da. |
Daha önce de yukarıda paylaştığım ancak daha açık renkli ve detayları daha belli olduğu için yinelediğim bu fotoğrafta bu kez başka detaylar dikkati çekmekte.
Solda yine Passage Oriental ve Lebon sağda bugün yerinde Richmond Oteli’nin [1932 Jacques Pervititch haritalarında Rus elçiliğinin hemen sağ yanındaki bina Ahmet Ali Bey Hanı (1905 Charles Edward Goad haritasında İbrahim Pasha Hanı), yanında Otto Keil tabelasının okunduğu bina bir Pasajın (1905 Charles Edward Goad haritasında Hotel de Resih) ve pasajın arkasındaki bahçede Brasserie olarak işaretlenmiş bir bira fabrikası gösterilmektedir. Richmond Oteli bu iki binanın birleştirilmesi ile Ahmet Ali Bey Hanı restore edilerek, yanındaki pasaj da betonarme olarak yeniden inşaa edilerek oluşturulmuştur.] yer aldığı, Deutsches Haus Hotel Paulick, altında Uluslararası Otto Keil kitapçısı, ilerde yine sağda Rus Elçiliği
ve yanındaki binanın duvarında Photographie Sébah & Joaillier.
OTTO KEIL Şirket tanıtım kartı
Uluslararası Kitapçı
OTTO KEIL
Grand Rue Pera No:457
Passage Oriental’in (Doğu Pasajı) karşısında
İSTANBUL
“Fournisseur du Sultan”, Sultan’ın tedarikçisi ünvanına sahip ( Saray kitapçısı) olarak tanınan Otto Keil “Kayl” Pera'nın önde gelen kitapçı ve yayıncılarından biriydi ve yüksek düzey Osmanlı bürokratlarının uğrağı niteliğindeydi. Aynı zamanda da kartpostal editörlüğü de yapıyor, albümler hazırlıyordu. Otto Keil, Sultan Abdülhamit zamanında Osmanlı Sarayı’na kitap satıyordu. Otto Keil ve Otto Keil Uluslararası kitapçısının kurucu ortaklarından biri olan Alman ya da Avusturya asıllı Adolph Plathner 1920'lerde Librairie de Péra’yı kurmuşlardı. Çeşitli Almanca kitapların ithalat ve satışı yanında bazı İstanbul rehberleri ve dil kitapları da yayınlamış olan Plathner, daha sonra dükkanını Yorgo Patriarkias'a devretmiş. 1940'a kadar Librairie de Péra'nın işletmesini sürdüren Patriarchias bu tarihte dükkanı Miltiadis Nomidis'e devretmiş. Eserlerinde Misn. kısaltma adını kullanan Nomidis, dünyaca ünlü bir Bizans tarihçisiydi. Nomidis ölünce dükkanı oğlu Constantin ve O'nun da ölümünden sonra kızı Talya idare etmeye başlamış daha sonra 1984 yılında dükkanının gedikli müşteri ve müdavimlerinden Uğur Güracar'a satılmıştı. Bugün marka hakları sahibi olan Gözlem Yayıncılık Ltd. şirketi tarafından işletilen Librairie de Péra, Tünel Galip Dede Caddesinde 8 kapı numarası taşıyan dükkanında nadir ve değerli kitapların perakende satışını yapmaktadır.

Daha önce de bahsettiğim gibi Café Lebon 1905’te veya az bir süre sonrasında bir onarım geçirmiş, yenilenmiş (ya da o dükkanda yeni açıldığı için ilk kez dekore edilmiş) ve günümüzde dahi mevcut olan L’Automne (Sonbahar) ve Le Printemps (İlkbahar) isimli büyük boyutlu iki Art Nouveau çini pano dükkanın sol duvarına monte edilmişlerdi. Café Lebon’da bu sırada yapılan bu dekorasyon değişikliği, mimar Alexandre Vallaury tarafından yapılmıştı.
Önceleri Lebon daha sonra da Markiz isimleriyle İstanbul’lulara yıllarca hizmet etmiş mekanın 1905’lerde yapılmış ünlü Art Nouveau çini panoları.
İstiklal Caddesi, Asmalı Mescit ve Humbaracı Yokuşu’nun (Kumbaracı) kesiştiği bu nokta Stravdromi (kavşak), Beyoğlu’nun Sefaretler Bölgesi denilen bu bölgeyi, limana, saraya, yazları boğaza, dolayısıyla denize bağlayan beş bağlantı yolundan (bunlardan Yüksek kaldırım yaya yoludur) en önemlisidir, zira 18-19 yüzyıl boyunca Galata rıhtımı öncesinde yolcu taşımacılığında önemli bir yeri olan Tophane rıhtımı Humbaracı yokuşunun alt ucundadır.
1932 tarihli Jacques Pervititch haritasında İsveç Elçiliği, Hidivyal Palas, Kumbaracı Yokuşu ve sokağın karşı köşesinde Karagözoğlu Apartmanı
1932 tarihli Jacques Pervititch haritasında Caddenin alt tarafında köşede Hidivyal Palas (1291 parsel), arada Kumbaracı Yokuşu, sokağın sağ köşesinde Karagözoğlu Apartmanı (No:459) ve alt köşe dükkanda No: 461’de yeni yerindeki Lebon, Caddenin karşı sırasında 1468 parselde ise Markiz açılacaktı.
Karaköy’de 1772’de inşaa edilen ve halen ayakta olan Sen Piyer Hanı 1890’da Osmanlı Bankası’nın taşınmasından sonraki yıllar boyunca İstanbul’da çalışan birçok mimara ev sahipliği yapmış 23 tane mimarlık ofisi açılmıştı. Burada 1894 yılında ilk büro açan mimar Antoine N. Perpignani’ydi. Handa 1905 yılında Marco G. Langas ile birlikte Giulio Mongeri, 1920’den 1921'e kadar da Alexandre Vallaury birer ofis açmıştı.
1920’de bir dönem ikisi de aynı zamanda eğitmen olan Mongeri ile Vallaury birlikte çalışmışlardı. 1904’te kurulan Giulio Mongeri ve Mühendis Edouard De Nari ortaklığına, 1909’a kadar da Marko G. Langas ve Antoine N. Perpignani’nin de katılımıyla geniş bir ortaklık kurulmuştu.
Soldaki Karagözoğlu Apartmanı altındaki kapalı dükkan eski Lebon,
Sağda Hidivyal Palas’ın altında yeni Burç Lebon.
Altta aynı köşenin günümüzdeki durumu.
İstanbul’daki köşe parsel çözümlerinin etkileyici bir mimari örneği olan
Karagözoğlu Apartmanı’nın köşesinde
G. Mongeri ve A. Perpignani imzaları.
Osmanlı İstanbul’unun ilk oteli olarak inşa edilmiş, ancak 1897’de
yıkılmış olan Hotel d’Angleterre’nin yerine, 1900’lerin başında
inşaa edilen Hidivyal Palas (No: 463-465-467) da
Humbaracı Yokuşu’nun diğer köşesindeydi.
yıkılmış olan Hotel d’Angleterre’nin yerine, 1900’lerin başında
inşaa edilen Hidivyal Palas (No: 463-465-467) da
Humbaracı Yokuşu’nun diğer köşesindeydi.
Khédivial Palace Hotel’in reklamı.
Grand Rue de Pera ile Humbaracı Yokuşu-Asmalı Mescid hattının kesiştiği kavşakta (Stavrodromi) solda Lebon’un köşesindeki dükkana taşındığı Karagözoğlu Apartmanı
ve sağda Hidivyal Palas.
ve sağda Hidivyal Palas.
Bir kitap illüstrasyonunda sokağın köşesinde Hotel d’Angleterre tabelası ve
Otelden çıkıp tahtırevan’a binen yabancı misafirler.
Otelden çıkıp tahtırevan’a binen yabancı misafirler.
Sokağın köşesindeki Hotel d’Angleterre tabelası ve Otelin antetli zarfı.
Gerçeğini çok yansıtmıyor olsa da, Khédivial Palace Hotel’in (Hidivyal Palas) reklam illüstrasyonu, Grand Rue de Pera No:463
Bir zamanlar Hidivyal Palas
Günümüzün Hidivyal Palas’ı
. . . . . .
L E B O N
Alexandre Vallauri,
ve
MARKİZ
![]() |
| Avedis Ohanyan Çakır |
Café Lebon’dan boşalan yeri 1942 yılında Çelik Gülersoy’un deyişiyle,“şöyle Pariz işi enfes bir maison” arzusuyla yanıp tutuşan,Merzifon’lu (Marzuvan) bir muhasebeci olan Avadis Ohanyan Çakır devralmış ve ünlü Markiz Pastanesini açmıştı. Avedis Efendi, pastanesine Lord anlamına gelen “Marquise” Markiz adını verirken, o sıralarda Paris’in ünlü bir çikolata markasından, "lüks çikolatanın efsanesi" Marquise de Sévigné*den esinlenmişti.
*Marquise de Sévigné çikolatalarına ismini veren 17. yüzyılda yaşamış, Paris'te köklü ve tanınmış bir ailesinin, Saint Jane Frances de Chantal'ın oğlu Celse Bénigne de Rabutin (Baron de Chantal) ve Marie de Coulanges kızı olarak, 5 Şubat 1626'da doğan Marie de Rabutin-Chantal'dır. Bir yaşındayken babasını, 7 yaşındayken de annesini kaybeden Marie'nin velayetini önce dedesi Philippe de Coulanges, 10 yaşındayken dedesi de ölünce dayısı Christophe de Coulanges almıştı. Dayısının evinde iyi bir eğitim alan Marie de Rabuin-Chantal, 4 Ağustos 1644'te aristokrat Henri, Marquis de Sévigné ile evlenerek Marquise de Sévigné ünvanını almıştı. Çiftin 1646'da Françoise ismini verdikleri bir kızları; 1648'de de Charles ismini verdikleri bir oğulları olmuştu.
| Marie de Rabuin-Chantal, Marquise de Sévigné |
Marie de Rabutin-Chantal (Marquise de Sévigné), eşi Henri de Sévigné 1651 yılında bir düello sonucunda ağır yaralanıp iki gün sonra ise ölünce yirmi altı yaşında dul kalmıştı. Dul kaldıktan sonra yaşantısının yarısını Paris'te yarısını ise Les Rochers'deki kır evinde sürdüren Marie de Rabutin-Chantal (Marquise de Sévigné), 1669'da aristokrat Adhémar de Monteil ile evlenen kızı Françoise ile sürekli mektuplaşmaktaydı. Kızına ilk mektubunu 6 Şubat 1671'de yazan Marquise de Sévigné'in kızıyla bu mektuplaşmaları 17 Nisan 1696'da vefatına kadar sürmüştü. 17. yüzyılın bu ünlü mektup yazarı Madame de Sévigné, kızına yazdığı o mektuplarında çikolatanın erdemlerini öven ilk kişi olmuştu. Böylece yaşam sanatının önemli bir sosyal kaygı olduğu bir dönemin güler yüzlü figürü olan Madame de Sévigné, incelik arayışını ve Fransız çikolata spesiyalitelerinin zarafetini somutlaştırarak, bu lezzetlerin dünya çapında mükemmel bir elçisi haline gelmişti.
Mme de Sévigné kızıyla yaklaşık otuz sene boyunca mektuplaştı. 1725 yılında el altından 28 mektubun yer aldığı bir kitap el yayımlanmıştı. 1726'da bunu iki kitap daha takip etmiş, torunu Pauline de Simiane büyükannesinin yazdıklarını kamuya açmaya karar vererek editör Denis-Marius Perrin ile çalışarak, 1734-1737 arasında 614 ve 1754 yılında 772 mektubun yayımlanmasını sağlamıştı.
Peki Marie de Rabutin-Chantal'ın Marquise de Sévigné ünvanı
nasıl olmuş da ünlü bir çikolata markasına dönüşmüştü?..
1892 yılında, Fransa'nın merkezinde Auvergne-Rhône-Alpes bölgesindeki termal kaynakları olan kaplıca kenti Royat'ta Auguste ve Clémentine Rouzad adlı genç bir çift enerji ve öngörüyle dolu bir şekilde, küçük bir yerel fabrika olan "Chocolaterie de Royat" fabrikasını satın almış ve yüksek kaliteli çikolata üretmeyi ve bölgelerinin olumlu bir imajını yansıtacak önde gelen bir Fransız çikolata endüstrisi yaratmayı hedeflemişlerdi.
Auguste kaliteli çikolata üretimiyle ilgilenirken eşi Clementine daha ziyade satış, pazarlama ve tanıtım işleriyle uğraşıyordu. 1898 yılında Clementine Rouzaud Vichy'de bir yazlık dükkan açmış ve kaplıcalarda vakit geçirirken tiyatro'da Cyrano de Bergerac oyununun gösterimini izlerken o sırada adını daha önceleri tedavi gördüğü sırada burada kalan Madame de Sévigné'den alan Pavillon Sévigné Otel'inde kalan oyunun yazarı Edmond Eugène Alexis Rostand'a (1868-1918) hediye olarak bazı çikolatalar gönderme fikri aklına gelmişti. Yazar Edmond Rostand da "İşte bu, çikolataların üzerinde harika duracak bir isim." diyerek, Marquise de Sévigné markasını önermiş, böylece 1898 yılında edebiyat ve şekerleme sanatının bu birleşiminden bir marka, bir tarz ve ardından büyük bir başarı doğmuştu.
1900'lerin başlarında, Marquise de Sévigné markası büyük şehir merkezlerinde hızla moda haline gelmişti. Bu kulaktan kulağa yayılmış, talep artmış ve şirket hızla büyümüştü. 1906 yılında, Auguste ve Clémentine Rouzad çifti kaygısız yaşam ve incelikli zarafetin hüküm sürdüğü Belle Époque döneminin tam kalbinde, Paris'te iki mağaza da dahil olmak üzere Fransa'nın çeşitli bölgelerinde on bir mağaza açmıştı. Tiyatroları, modacıları ve şık restoranlarının ardından Paris, artık büyük, kozmopolit ve seçkin bir müşteri kitlesini cezbeden görkemli vitrinleriyle "A la Marquise de Sévigné" çikolata butiklerine sahip olmuştu. Auguste Rouzaud tariflerini geliştirip enfes lezzetlere sahip çikolatalar üretirken, Clementine Rouzaud'un yetenekleri sunumlarının zarafetinde kendini göstermiş, ilk çikolata kutularını neredeyse mücevher kutuları olarak tasarlamıştı.
Başından beri küçük ayrıntılara hayran olan Clementine, modern bir hayal gücünü 17. yüzyıla duyduğu saygıyla harmanlamayı başarmış, egzotik ağaçlardan, ince porselenlerden, deriden, kalay veya altından, binlerce çikolata kutusu yaratmıştı.
*****
"Asil ve kibar ailelerin salonu
MARKİZ
PASTANE, ŞEKERLEME,
LOKANTA, ÇAY Salonu
Beyoğlu İstiklâl cad. No. 362
BUGÜN AÇILDI
Taze, imrendirici şekerleme, fondan, pastaları, yemeklerinin
nefaset ve servisinin mükemmeliyeti, kavının hususiyet ve zenginliği benzersizdir.
Bilhassa aile çaylarında, nişan, düğün törenlerinde siparişleri kabul,
temiz ve titiz bir özenle ihzar ve takdim eder."
*****
Avedis Ohanyan Çakır'ın 15 Mayıs 1942'de açılışını yaptığı
Markiz Pastanesi'nden önceki serüveni:
Avedis Ohanyan Çakır, 1893 yılında başlayan Ermeni ayaklanmalarının çalkantılı ortamında, 1895 yılında Merzifon'da dünyaya gelmişti. Osmanlı döneminde Sivas Vilayetine bağlı Amasya Sancağı'nın bir kazası olan Merzifon'un adının geçmişte Marzifūn, Mersivan, Marsovan, Marsiwān, Mersuvan, Merzpond ve Merzban olduğu, "sınır lordu" veya "bölge valisi" anlamına gelen Farsça bir unvan olan Marzbān'dan geldiği iddialar arasındadır. Diğer bir iddiaya göre de "sınır kasabası" anlamına gelen Marsıvan; Farsça "marz"- sınır ve + Ermenice "van"- kasaba kelimelerinin birleşiminden ortaya çıkmıştır.
1915 Ermeni tehciri döneminde Sivas vilayetine bağlı Amasya sancağının Merzifon kazasına ait Osmanlı arşiv belgelerinde “Merzifon kazasının sevkiyata başlamazdan evvelki nüfûs-ı umumiyyesi" başlığıyla verilen tabloda Merzifon'un tehcir öncesi genel nüfusu toplamı 36.453 kişi olarak belirtilmektedir. Bu tabloya göre müslümanların sayısı 24.379 kişi, tehcirden hemen önce Merzifon Ermenilerinin toplam nüfusu ise 9.461 kişidir. Bu arada Rumların nüfus toplamı 1.097 kişi, Protestanların sayısı 977 kişi, Katoliklerin sayısı 467 kişi iken, Osmanlı tebaasından olmayan yabancı nüfus ise 72 kişidir.
28 Haziran 1915'te başlayan tehcir sonrasında “Merzifon kazasının nüfus-ı hazırasını mübeyyin defterdir" başlıklı 30 Ağustos 1915 tarihli Osmanlı arşiv vesikasında ise Merzifon'un genel nüfusu toplamının 26.827 kişi olduğu, tehcir sonrası 9626 kişilik bir eksilme olduğu görülmektedir. Bu sayının içerisine o süreçte kaybolanlar, intihar edenler ve ölenler de dahildir.
O sırada bıyıkları yeni terlemiş 20 yaşlarındaki Avedis, o çalkantılı süreçte kaybolan annesi ve babasının yanısıra intihar eden kız kardeşinin acısı ile yapayalnız kalmış, onu kollayıp saklayan komşularının yardımıyla, beş parasız bir şekilde kapağı İstanbul'a atmıştı.
İstanbul'a gelir gelmez hemen iş aramaya başlayan ve kolejden mezun olduğu için iyi Fransızca bilen Avedis, o sırada katip arayan, Ermeni Katolik Cemaati’ne mensup bir ailenin ikinci çocuğu olarak İstanbul’da 1863 yılında dünyaya gelen Mığırdıç Tokatlıyan'ın Beyoğlu Tokatlıyan Oteli'nde işe başlamıştı. Avedis'in o yıllarda Merzifon'da faaliyet sürdüren iki kolejden birinden mezun olmuş olabileceği düşünülebilir. Bu kolejlerden ilki Boston menşeili Amerikan Board misyonerlerinin Merzifon'daki özellikle Ermeni cemaati içerisinden Protestanlaştırılmış din adamı yetiştirmek amacıyla 1864 yılında ilahiyat okulu olarak kurdukları daha sonrasında 1886'da dört yıllık laik kolej eğitimini kapsayacak şekilde genişletilen, ana dili İngilizce olmakla birlikte, Geometri, Trigonometri, Astronomi, Botanik, Muhasebe, Kimya, Fizik, Zooloji, Mantık, Ekonomi, Felsefe, Tarih, Ahlak Felsefesi, Devletler Hukuku yanısıra Rumca, Ermenice, Türkçe ve Fransızca eğitim veren Merzifon Amerikan Koleji'dir (The Anatolian College of Mersovan). Diğeri ise Board misyonerlerinden daha önce bölgeye gelmiş olan Fransız Cizvitlerin Saint Joseph de Lyon ve Oblates de l' Assomption rahibeleriyle birlikte açtıkları Fransız Kolejidir. Muhtemelen Avedis bu iki kolejden birinden mezun olmuştur.
Bir süre Tokatlıyan Oteli'nde katiplik görevini sürdüren Avedis'in gönlü katiplikten ziyade aşçılıktadır ve otelde çalıştığı süre boyunca fırsat buldukça mutfağa iner, yemeklerin pastaların yapılışını öğrenir, notlar alır ve şarapları tadımlar. Katipliğin kendisine uygun olmadığını anlaması uzun sürmez, işten ayrılarak kendisini İstanbul'un gece hayatına bırakır. Henüz adı sanı duyulmamış barların mutfaklarında çalışmaya başlar, böylelikle onun hünerleri artık Beyoğlu'nun arka sokaklarında anılmaya başlar.
İyi kazanmaya başlayan Avedis bu sırada Bursa-Orhangazili Anna-Mari ile tanışıp evlenir. O sıralarda bir süre çalıştığı Şişli Bomonti'de Abide-i Hürriyet Caddesi'nde, Bulgarların en üst dini liderinin yaşadığı ve yönetim organlarının bulunduğu rezidans olan Bulgar Eksarhanesi'nin karşı sırasında ve Bulgar Çarşısı denen mevkideki Fransız bir aile tarafından işletilen Camille veya Nice Restaurant'ın (Nis Bahçesi) devredileceğini öğrenir. Bunu öğrenen Avedis'in yüreğinde adeta bir fırtına kopar, içindeki umut tohumları yeşerir, eşi Anna Mari'nin birikimlerini de alarak Monsieur Camille'in karşısına çıkar, restorana talip olur. Avedisi seven Fransız aile Nis Bahçesi'ni ona kiralayarak ülkelerine döner.
Avedis Ohanyan Çakır Konağı'nın (Nis Bahçesi) Fransız tasarımıyla hazırlanmış cennet gibi muhteşem bahçesi gündüzleri pastane ve kafeterya olarak hizmet verir, akşamları ise lokanta devreye girermiş. Avedis Ohanyan Çakır, bütün bilgi ve birikimini, titizliğini, hünerli elleriyle sunumlarına yansıtır, işletmesinin bahçesinde Rum garsonların eşliğinde, misafirlerine bembeyaz masa örtüleri üzerine yerleştirdiği gümüş servis takımlarıyla çilekli milföyünü ve frambuzalı çikolatalı pastasını görsel bir şölen yaratarak sunar ve damaklarda unutulmayacak lezzetlere imza atarmış. Akşamları da lokanta kısmında kristal bardaklarda sunduğu şarap eşliğinde Ermeni mutfağının en güzel yemeklerini sunarak adeta damaklara bir bayram yaşatırmış. İstanbul'da kısa zamanda ismi ünlenen Nis Bahçesi'nin yemekleri ve pastaları dilden dile dolaşırmış. Rivayet edilir ki bu söylentiler Mustafa Kemal Atatürk'ün kulağına da ulaşmış, 1927 yılında İstanbul'a yaptığı bir ziyaret sırasında Avedis Ohanyan Çakır'ın Nis Bahçesi'ne İsmet İnönü ve eşi Mevhibe Hanım ile birlikte gelmiş, Avedis Ohanyan Çakır'ın titizlikle hazırlamış olduğu Ermeni yemeklerini, özellikle de Ermeni dolması ve Havitz tatlısını tatmış, o günden sonra da Ermeni dolması ve Havitz Çankaya Köşkü'nün vazgeçilmez yemekleri arasına girmişti. Yine rivayet edilir ki Mustafa Kemal Atatürk'ün canı ne zaman bu yemekleri çekse, Avedi Ohanyan Çakır onları hemen hazırlatıp Ankara'ya yollarmış.
![]() |
| Jirayr (Zhirayr) Ohanyan Çakır (1923-2003) |
Avedis ve Anna Mari çiftinin 5 Şubat 1923'de doğan oğulları Jirayr (Zhirayr) Ohanyan Çakır, Galatasaray Lisesi'nde okurken satrançta çok başarılı olmuş, çeşitli satranç turnuvalarında Türkiye şampiyonlukları kazanmıştı. Kendisi satranç macerasını şöyle anlatmıştı:
"1937-1943 yılları arasında pratik olarak oynadım. Nihayet merhum Turhan Başak beni İstanbul Türk Satranç Kulübüne üye kaydettirince satrancın teorik yönüyle meşgul olma fırsatını elde ettim. Üstat Selim Palavan'dan (1943, 1944, 1945, 1946 yılları İstanbul satranç şampiyonu) bir yıl özel ders aldım."
1 Nisan 1945'te İstanbul Türk Satranç Kulübü'ne üye olan Jirayr Ohanyan Çakır, aynı yıl Şişli Spor Kulübü'nde altı kişilik kadroyla ilk satranç takımını kurmuş, 1950'de Şişli Spor Kulübü'nün Umumi Kaptanı olmuştu. Jirayr Ohanyan Çakır 1963'te Dünya şampiyonu olan, büyük usta unvanına sahip Sovyet Ermeni satranç oyuncusu (1963-1969 Dünya Şampiyonu) Tigran Vartani Petrosyan ile tanışmıştı. 1964'te Şişli Spor Kulübü Başkanı seçilen Jirayr Ohanyan Çakır 1964 Tel Aviv Satranç Olimpiyatı'nda Türk Milli Takım Kafile Başkanlığı ve Takım Kaptanlığı yapmış, 1964-1977 yılları arasında, Türkiye Satranç Federasyonu İdare Heyeti üyeliğinde bulunmuş, 1966-77 yılları arasında iki dönem İstanbul Satranç Derneği Başkanlığını da yapmıştı.
1989 yılından itibaren çeşitli eğitim kurumlarında satranç hocalığını sürdüren iki kız, bir erkek çocuğu olan Jirayr Ohanyan Çakır'ın yetiştirdiği satranç oyuncuları arasında kızı Linda Ohanyan Çakır da vardır ve Linda babasından aldığı eğitim ile satrançta ilk milli bayan satrançcı olarak 4 sene Türkiye Şampiyonluğu kazanmıştı. Jirayr Ohanyan Çakır'ın diğer kızı, Jilda Muratoğlu ise Şişli Basketbol bayan takımında 1. Ligte senelerce oynamıştı. Jirayr Ohanyan Çakır'ın 1952 doğumlu oğlu, Majak Ohanyan,
9 yaşında spora başlamıştı. Fenerbahçe ve Galatasaray Kulüplerinde faaliyet gösteren Majak aldığı sayılarla takımının başarılarında pay sahibi olmuş kıvrak ve hızlı hareketlerinden dolayı çevresi tarafından "Atom Karınca" lakabıyla anılmıştı.
Jirayr Ohanyan Çakır 2003 yılında 80 yaşında vefat etmişti.
Bir söyleşide Avedis Ohanyan Çakır'ın torunu Majak Ohanyan Çakır, büyükbabasının bu pastaneciliğe başlama hikayesini; "Fransızların Bomonti'deki Bulgar Çarşısı'nda Nis Çay Bahçesi'nde çalışıyor bir süre. Epeyi emek veriyor oraya. Fransızlar gittikten sonra çay bahçesini olduğu gibi büyükbabama devrediyorlar." diyerek pekiştiriyor.
Torun Majak Ohanyan Nis Bahçesi'ne dair, aklında kalan ve yüzünde muzır bir gülümsemeyle dedesini kızdırdığı bir günü: “Çok büyük bir bahçesi vardı. Çeşit çeşit meyve ağaçları vardı içinde. Bir gün kız kardeşimle bahçede oynarken kiraz ağacına dalmışım. O gün dedemden azar işittim... Meğerse ertesi gün İsmet Paşa gelecekmiş." diyerek anlatıyordu söyleşisinde. Günümüzde hala ayakta olan bu konak ve ardındaki büyük bahçesi, Topograf ve haritacı Jacques Pervititch'in 1:1000 ölçekli Sigorta Haritalarının Mart 1925 tarihli 3. No'lu "Chichli" Şişli paftasında 51,53,55,57,59 ve 61 kapı numaralarıyla "ex-Restaurant Camille ou de Nice" (eski Camille Restoranı ya da Nice) notuyla görülebilmektedir.
Nis Bahçesini Fransızlardan devraldıktan sonra Avedis hemen kolları sıvamış binanın birinci katını lokanta olarak hizmete sokmuş, kendisi de eşiyle beraber üst kata yerleşmişti. Yazar Liji Pulcu Çizmeciyan (1924-2022), "İstanbul'da Kayıp Zamanlar" adlı iki ciltlik kitabında Nis Çay Bahçesi'ni ilk kez gittiği bir düğünde gördüğünü anlatır: "Markiz'in Şişli'de Bulgar Çarşı'nda Şişli Karakolu'nun yanında Nis Bahçesi diye bir yeri vardı. Cadde üstü iki katlı bir ev ve büyük bir bahçe içinde bir balo salonu. Çocukken ben oraya düğüne gitmiştim."
Şair ve yazar Hulki Aktunç (1949-2011), 1987 yılında yayımladığı "Son İki Eylül" romanında; "Camille'in halefi" olarak tanımladığı Avedis Ohanyan Çakır için;
"Aşk olsun Avedis'e ki, Monsieur Camille'den sonra bu işi hünerle idame ettirmektedir. Bu ne mümaresedir*!.."
*mümarese: (eskimiş) el alışkanlığı, alışma, yatkınlık.
"Avedis Bahçesinde yenen yemekler, içilen içkiler, yanan fenerler ve söndürülen fenerlerin, öbür sabah sevgiler ve günah kalıntılarının mıntıka temizliğine katılıyordu; olup biten her şeyin birikimi, o düğün gecesinde Andon Efendinin sırtına çöktü." diyerek onu ve işlettiği Nis Bahçesi'ni ya da onun deyimiyle Avedis Bahçesini anlatmıştı satırlarında.
1940 yılına gelindiğinde Beyoğlu'nda Lebon Pastanesi'nin mevcut yerinden taşınacağı haberleri üzerine Avedis Ohanyan Çakır, Bulgar Çarşısındaki Konağının altında işlettiği Lokanta ve Pastanesini kapatıp yine eşi Anna Mari'nin birikimleriyle Lebon'dan boşalan dükkanı kiralamış, özenerek hazırladığı dükkanının adını da Markiz koymuştu.
1915-20 yılları arasında Selanik’ten İstanbul’a göç ederek, Bakırköy’e yerleşip Eminönü Mısır Çarşısı No:4'de "İstanbul Tohumculuk" adıyla tohumculuk mesleğine başlıyan İstefan Kovaçi'nin kızı İstanbul Bulgar cemaatinin önde gelen isimlerinden Elena Kovaçi Uygan; “Babam Mısır Çarşısı ve civarı esnaflar içinde söz sahibi, çok sevilen bir insandı.”
“Beyoğlu Markiz Pastanesi’nin sahibi Avedis Ohanyan Çakır da babamın dükkanının müdavimlerindendi. Bay Avedis’in yazlık köşkünün bahçe işleri ile babam ilgilenirdi. Bir gün biz de ailece bu yazlık köşkte misafir olduk. O gün bize Markiz’in meşhur limonatasından ikram etmişlerdi. Annem ne yapıp edip aldı bu limonata tarifini. Bugün hala o tarife göre limonata yapıyoruz.”
“Markiz Pastanesi'nden Limonata tarifi: Olgun sarı limonları iyice yıkadıktan sonra kurulayın ve beyaz kısımları acılık vereceği için sadece kabuk kısımlarını bir kaba rendeleyin. Üzerlerine -örneğin 1 kg. limona- 2 su bardağı toz şeker ekleyerek tahta havanla eze eze dövün. Sonra limonların suyunu ekleyin. Bu karışımı bir gece buzdolabında bekletin. Elinizdeki konsantreyi iyice tülbentten süzün, gerekirse iki defa geçirin. Bulanık kalmasın. Sonra da ağız tadınıza göre, ekşi geliyorsa şeker ekleyin. Afiyet olsun.” diyerek Avedis Ohanyan Çakır ve Markiz ile ilgili anılarını paylaşmıştı.
Avedis Ohanyan Çakır, Fransızlardan öğrendiği, gördüğü ne varsa tüm hayatına nüfuz etmiş, bildiği tüm tatları Markiz’de İstanbullulara ikram etmiş, Markiz’i kısa zamanda İstanbul’da bir marka haline getirmişti. O dönemin tanıklarının anlatımlarına göre, Markiz Beyoğlu’nun en özenli pastanesiymiş.
Avedis Ohanyan Çakır'ın torunu Majak Ohanyan Çakır, ilk beş çayı da Markiz'de olduğunu dile getirir ve;
"Piyanoda halam, kemanda babam… Abi kardeş buraya beş çayına gelen misafirlere resital verirlermiş. Çok kaliteli müşteri kitlesi vardı. O zaman Beyoğlu'nda erkekler kravatlı, kadınlar daima çok şık gezelerdi. Aristokrat bir kesim gelirdi. Bakanlar, vekiller hep müşterisiydi Markiz'in..."
Avedis Ohanyan Çakır, Fransızlardan öğrendiklerini, gördüklerini uygulasa da Markiz'de akşam saat beş civarında çay eşliğinde küçük ve hafif atıştırmalıkların (sandviç, kek, kurabiye) tüketildiği bir İngiliz geleneği olan "5 o'clock tea", beş çayını başlatmıştı; ancak bunu yaparken yine de Fransız entellektüellerinin çaya karşı özel ilgisini göz ardı etmemiş, çayın uzunca bir şekilde demlenmesine, ince zarif bir fincanla ikram edilmesine ve hafif bir içime sahip olmasına özen gösterip, mutlaka fincanın yanında ikram olarak küçük bir çikolataya yer vermişti.
Liji Pulcu Çizmeciyan yine "İstanbul'da Kayıp Zamanlar" adlı iki ciltlik kitabında, ilk kez Markiz çıkardığı madlen çikolatalarını tarif ediyor; “İstiridye şeklinde, içinde birer bademle güzel çikolatalardı. Hatırladığıma göre de sırf bitterdi." diye anlatmıştı Markiz'in bu ikram çikolatalarını...
Melike Çapan, 18 Mart 2019'da yazdığı "Avedis Efendi'den Markiz'e; Pera'da iki mevsim" adlı makalesinde; "İstanbullu Saadet Hanım, henüz İstanbul Üniversitesi’nde edebiyat öğrencisiyken Markiz’e gittiği o günden bahsederken gençlik heyecanı yeniden yüzündeydi. Okuldan bir arkadaşıyla gittiği pastanede, aynı zamanda oranın müdavimlerinden olan yazar Haldun Taner ile beş çayı içme imkânı bulmuştu: “Markiz’e dair benim için en unutulmaz hatıradır. Çok sevdiğim bir pastane olmasına rağmen her zaman gidemezdim. Öğrenci bütçesi belli bir bütçe zaten ama her şeyden önemlisi özenli gitmek gerekirdi oraya. Çok özel bir yerdi.” diye yazmıştı.
Burç Lebon Pastanesi'nin ortaklarından Şakir Ekinci, bir zamanlar İnci Pastanesi'nde usta olarak çalışırken sürekli Markiz'e gittiklerinden ve Avedis Efendi'nin dükkânına gösterdiği o özenden bahsederek; “Dükkânın vitrinini o kadar süslerdi ki, gidip bakar aynısını İnci'de yapardık. O zaman böyle şeyler taklit edilirdi. Çok kaliteli malzeme kullanıyordu. Kaliteli malzemede kaliteli ürün çıkartıyor. Pahalı satarsın, az satarsın ama iyi ürün satarsın. Markiz öyleydi." diyecekti...
Markiz Pastanesi'nin karşısındaki Kayseriliyan Hanı'nda, daha çok yukarı tabakadan memurların ve politikacıların kapıştığı, yalnızca İstanbul'da on binin üzerinde satan ve yarısı Türkçe yarısı Fransızca olarak çıkarılan, karton kapak içinde haftada bir yayınlanan Cem Dergisi'nin bürosu yer almaktaydı. "Türk Karikatürünün Babası" ve “Üstad” olarak adlandırılan, diplomat, karikatürist ve editör Mehmet Cemil Cem (1882-1950), bir süre Kalem’de ve Refik Halit Karay'ın çıkardığı Kirpi adlı mizah dergisinde harika şeyler çizdikten sonra 1910'da artık kendi adını verdiği dergisinin başına geçmişti. Muhalefet ettiklerine uykusuz geceler yaşatan Cem Dergisi'nin kalemşorluğunu "Kirpi" takma adıyla hikayeci ve romancı Refik Halit Karay (1888-1965) yapıyordu. Yazarın yayınlanmış son romanı “Sonuncu Kadeh”te; Markiz Pastanesi, roman karakterlerinden Cemşit'in cemiyet hayatı yaşamaya karar verdikten sonra devam ettiği pastane olarak dikkat çeker. Yine romanın karakterlerinden Murad Naci, Cemşit'in Markiz'e devam etmesine şaşırır ve Cemşit'in bu pastaneye devam etmesini, "haylayf" (highlife) ve "hotsosiyete" (hot society) kelimeleri ile tanımlar. Buradan hareketle Markiz Pastanesi'nin entellektüellerin ve yüksek sınıf insanların tercih ettiği bir mekân olarak romana yansıdığını söylemek mümkündür.
Açılışından dokuz yıl sonra, Avedis Ohanyan Çakır Beyoğlu'ndaki Markiz Pastanesi'ni artık İstanbul'un en popüler pastanesi haline getirmiş ve haklı bir şöhret kazanmıştı. 1949 yılında Yıldız Sarayı'nın geniş bahçelerinde (Yıldız Parkı), Çırağan Sarayı'nın hemen arkasındaki sırtlarda boğaz manzarasına sahip olan Çadır Köşkü'nü kiralamış ve Markiz'in bir şubesini açmıştı.
Çadır Köşkü, basit bir onarım görmüş; denize bakan ön terası betonlanmış, ortasına zemini fayanstan bir dans pisti yapılmıştı. Avedis Ohanyan Çakır ayrıca Çadır Köşkü'nün içini de kendi mali imkanları doğrultusunda döşemişti.
27 Mayıs 1960 İhtilali'nden sonra yönetim, 1960 yılına kadar 11 yıl Markiz Pastanesi olarak işletilen Çadır Köşkü'nün bu şekilde kafe-restoran olarak kullanılmasını uygun bulmamış, köşkün tahliye edilmesini istemişti. Birkaç yıl sonra TBMM Başkanlığı, Tanzimat Müzesi olarak kullanılan Ihlamur Kasrı'nı tahliye edince, bu kez Çadır Köşkü Tanzimat Müzesine dönüştürülmüştü.
* Çadır Köşkü ya da ilk adıyla Sedir Köşkü, 1871 yılında Çırağan Sarayı'nın inşaası sırasında, sarayın korusuna Sarkis Balyan ve kardeşleri tarafından neo-klasik, neo-islam veya Osmanlı tarzı denilebilecek bir mimari tarzda tasarlanarak Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılmıştı. Boğaziçi'ni görebilen bir konuma sahip olan ve yapay bir göletin kenarında yer alan iki katlı ve kesme taştan yapılmış olan Çadır Köşkü'nün üst katına iki kollu döner bir merdiven ile çıkılmaktadır. Ana girişin merdiven sahanlığının altından alt kata da bir servis girişi mevcuttur. Giriş cephesi diğer cephelerin aksine sağırdır, kapı kanında yer alan pencereler dışında bir pencere açıklığı yoktur. Üst kat üç oda, bir salon, tuvalet ve küçük bir holden müteşekkildir. Salonun önünde boğaz manzarasına hakim ve ana giriş kapısının benzeri süslemeli ve kemerli bir kapı ile çıkılan, dört desteğe oturan bir balkon vardır. Köşkün yan cephesinde diğer cephelerdeki kapı açıklıklarına benzer süslemeli ve kemerli büyük pencerelerin sağ ve solunda yer alan uzun ince pencere açıklıkları sağırdır. Ayrıca yan cephelerde bunlara ek olarak, dar giriş holünün yanlara açıldığı noktalarda, ikişerli gruplar halinde uzun ince pencereler yer almaktadır. Köşk aslında yatak odası ve banyo tertibatı olmayan, günübirlik geziler için kullanılan bir "seyir köşkü" dür.
Sultan II.Abdülhamit Yıldız Sarayı'na yerleşince, büyük havuzun hemen üstünden geçen çevre duvarını onartmış, yer yer yükseltmiş ve hep kapalı olan birkaç büyük kapı ile iki tarafın bağlantısı kopartılmıştır. Sultan II.Abdülhamit amcası Abdülaziz'in cinayetinden (!) sorumlu tuttuğu kişileri bu köşke hapsettirmiş ve sorgulatmıştı. Mithat Paşa da onlardan birisiydi. Mithat Paşa altmış altı gün köşkte tutuklu kalmış, bu olaylardan sonra köşk kapatılmış, yalnızca harem gezilerinde birkaç saatliğine kullanılmıştı.
Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirildiği tarihten itibaren 1940 yılına kadar kapalı tutulan köşk, bakımsızlıktan harabeye dönmüş, 1940 yılında Maliye Bakanlığı tarafından İstanbul Belediyesi'ne devredilmiş ve Belediye Başkanı Lütfi Kırdar Çırağan Sarayı'nın korusunu Köşkleriyle birlikte Yıldız Parkı adıyla halka açmıştı.
1949'dan 1960 yılına kadar 11 yıl Markiz Pastanesi olarak işletilen ve 1960'lardan sonra köşkün Tanzimat Müzesi olarak kullanılması önemli problemleri de beraberinde getirmiş; kapatılan panjurlar ve pencere içlerine gerilen siyah kumaşlar nedeniyle güneş ışığı ve hava akımı engellenmiş, merkezi ısıtma donanımı olmayan köşk içeriden çürümüş, zemin parkeleri çökmeye başlamış, çatı akıntıları, tavan ve duvar süslemelerinin dökülmesine neden olmuştu. Uzun süre terkedilen ve bakımsız kalan Çadır Köşkü, 1979 yılında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'na devredilmiş ve 1982 yılında Çelik Gülersoy'un gayretleriyle büyük bir onarımdan geçirilmiş, iki ay içerisinde köşke kalorifer tertibatı kurulmuş, üst çatı yenilenmiş, duvarlar ve tavanlardaki kalem işleri restore edilmiş ve zemin parkeleri değiştirilerek kafe olarak halkın kullanımına açılmıştı.
1994 yılı sonunda Refah Partisi'nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığ adayı Recep Tayyip Erdoğan seçimi kazanıp Belediye Başkanı olur olmaz ilk icraatlarından biri Belediyeye ait parklar ve köşklerle ilgili sözleşmeleri yenilemeyerek, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu'nun Yıldız Parkı ve Emirgan Korusu'ndaki köşkler, Beykoz Hidiv Kasrı, Çamlıca Tepesi, Fenerbahçesi Parkı yanısıra Çadır Köşkü'nü de tahliye etmesini istemişti. 1995 Haziran ayında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından devralınan Çadır Köşkü'nde yeniden restorasyon çalışmalarına başlanmış, köşk 01.01.1997'den itibaren Beltur A.Ş. tarafından kafeterya olarak işletilmeye başlanmıştı.
1884 yılının 7 Mayıs'ı 8 Mayıs'a bağlayan çarşamba gecesi, Taif Kale hapishanesinde askerler tarafından Damat Mahmut Celalettin Paşa ile birlikte boğdurulmak suretiyle öldürülen Midhat Paşa'nın İbn-i Abbas mescidi mezarlığındaki naaşı 1951 yılına kadar bu kabristanda kalmıştı. 26 Haziran 1951'de DP iktidarı dönemine Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın bizzat emir vermesi ile 6 Haziran 1951'de Mithat Paşa'nın kabri Cidde Büyükelçimiz Cevdet Ülker ile elçilik müsteşarı Samim Yemişci ve bir heyet olarak Taif'e giden bazı görevliler ile ve Taif Emiri Ahmet Sabri Odacı'nın da huzurunda açılmış, toprağa karışmış irili ufaklı yüz parça kadar kemik, tanzim edilen zaptı takiben, daha önceden hazırlanan bir sandukaya yerleştirilip, Cidde'ye nakledilmiş, Cidde'de de yapılan bir törenden sonra Aksu vapuruna konulan sanduka, oradan Beyrut'a, ardından Antalya_İzmir üzerinden 24 Haziran 1951'de İstanbul Galata rıhtımına getirilmişti. Galata rıhtımında yapılan karşılamaya İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Dr. Fahrettin Kerim Gökay, askerî ve mülkî erkan, DP, CHP, ve MP mensubu milletvekilleri, mektepler ve kalabalık bir halk topluluğu katılmıştı.
Gemiden askeri müfreze tarafından alınan Mithat Paşa'nın naaşını taşıyan sanduka bir cenaze arabasına konularak yargılandığı Çadır Köşkü'nde hazırlanan katafalka yerleştirilerek iki gün halkın ziyaretine açık tutulmuştu, ki o sıralarda köşk Markiz olarak işletiliyordu. Aynı gün Ankara'dan gelen Celal Bayar ve Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut ile TBMM heyeti de sandukayı ziyaret etmişlerdi. 26 Haziran 1951 salı günü Şişli camiine getirilen cenaze, top arabasına konularak kalabalık kortej eşliğinde Hürriyet-i Ebediye tepesinde hazırlanan kabire, öldürülmesinden 67 yıl sonra defnedilebilmişti.
Kabrinin başında İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Dr. Fahrettin Kerim Gökay, Üniversite Gençlik Temsilcisi ve Mithat Paşa'nın kızı Mesrure Akçit birer konuşma yapmıştı. Gazeteler hadiseyi "Hürriyet Şehidi Midhat Paşa" başlığıyla manşetten vermişler, Cumhurbaşkanı Celâl Bayar'ın gazetelere "Zulüm ve istibdat insanları mağdur edebilir, fakat milletine hizmet edenlerin kıymetini hiç bir zaman azaltmıyor. Ferdî saltanatın idaresi, hanedan menfaatlerinin korunması pahasına irtikap olunan cinayete karşı hak yerini bulmuş oluyor." şeklinde bir beyanat vermişti.
Büyük bir ihtimal ile Çadır Köşkü'nün girişinin solundaki duvara Mithat Paşa'nın naaşının İstanbul'a getirilip Köşkte hazırlanan bir katafalkta 2 gün halkın ziyaretine açık tutulduğu 24-26 Haziran 1951 tarihinde, günün anısına ithafen yerleştirilen ve üzerinde
"MİTHAT PAŞA, SULTAN ABDÜLAZİZİ ÖLDÜRTTÜĞÜ İDDİA ve İTHAMİYLE SULTAN ABDÜLHAMİT TARAFINDAN, MUHAKEME EDİLMEK ÜZRE, 22 MAYIS 1881 PAZAR GÜNÜ BU KÖŞKE GETİRİLMİŞ ve İHTİLATTAN MEMNU OLARAK HAPSEDİLMİŞTİR
22 TEMMUZ 1881 PERŞEMBE GÜNÜ DE BURADAN ALINARAK İZZETTİN VAPURİYLE TAiFE SÜRÜLMÜŞ ve ORADA ŞEHİT EDİLMİŞTİR."
yazılı bronz döküm tabela da Sultan II. Abdülhamid'i rencide edici bulunmuş olacak ki, Köşk 1995 yılının Haziran ayında Refah Partili Recep Tayyip Erdoğan Başkanlığı'ndaki İstanbul Belediyesi tarafından devralındıktan bir süre sonra, sökülerek ortadan kaldırılmıştı.
Dairesel bir planlama içerisinde yer alan anıt, oldukça yalın ve Hürriyet Anıtına yönelmiş iki duvar ve bunların arasına yerleşmiş alçak bir platform üzerindeki kapak taşından ibarettir. Bir yönden Hürriyet Anıtına diğer taraftan da yeşil dokuya açılan koridor şeklindeki anıtın iç yüzeyleri mümkün olduğu kadar az işlenmiş ve sade bırakılmıştır. İki paralel duvar ve döşemeler beyaz Şile mermerinden, kabrin kapağı ise yekpare yeşil Çanakkale taşından yapılmıştır.
Duvar üzerinde dış yüzeyinde yer alan rölyefler Ankara Sıhhiye Meydanı'ndaki Hitit Güneşi’ni de yapan heykeltraş Nusret Suman’ın (1905-1978) eseridir. Nusret Suman, Hitit Güneşi Anıtı’nın açılışından önce, son çalışmaları denetlemek üzere anıta giderken geçirdiği bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetmişti.
*****
Lebon ve Markiz uzun yıllar karşı karşıya centilmence ve ciddi bir rekabet içerisinde İstanbul’lulara hizmet etmeye devam etmişlerdi.
Her ikisi de özellikle edebiyatçıların çalışma odaları, bir edebiyat mahfili gibiydi. Markiz’in hemen karşısındaki Lebon’un müşterileri de hemen hemen aynı kişilerdi. Mekan değiştirmenin ana nedenlerinden biri, aralarında geçen sert edebiyat tartışmaları yüzünden birbirlerine küsmeleriydi. Barışana kadar, küs edebiyatçılardan biri Markiz’de diğeri karşısındaki Lebon’da otururdu. Lebon Pastanesinin müdavimlerinden Halit Ziya Uşaklıgil romanlarında Lebon’a yer verir. “Aşk-ı Memnu”da Ziyagil yalısının mürebbiyesi Matmazel (mademoiselle) de Courton, Nihal ve Bülent’i ara sıra Beyoğlu’na indirir, onlarla mağaza mağaza dolaşır ve sonunda alışveriş yaparak eğlenen çocuklarla şekerlemeci Lebon olarak bilinen pastaneye de uğrar.
“Nesl-i Ahir” romanında ise yazar; Ziyaret edecekleri evlerin çocukları için Lebon pastanesinden paketlerce bisküvi, çikolata ve fondon alan Azra ile babasının Lebon’un önünde dolaşan zabıtalardan çekindikleri için pastanede oturmaya cesaret edemeyerek ayaküstü atıştırmak zorunda kalmalarını anlatır. Bu da istibdat döneminde kadın ve erkeğin kamusal alanlarda yaşadığı kısıtlamaları göstermesi açısından çarpıcı bir örnektir.
Harbiye’de Notre Dame de Sion Lisesi’ne gittiği dönemdi ve ailesiyle Beyoğlu’nda Lebon Pastanesi’nin üzerinde Karagözoğlu Apartmanı’nda oturuyorlardı. O sıralarda okul çıkışlarında zaman zaman Beyoğlu’nu baştan uca yürüyerek evlerine gider ve bunu “muazzam bir şeydi” diye nitelerdi lise öğrencisi Ayla Kasman (Algan).
10 Aralık 2014’te Edebiyat ve Sanat Dergisi KARABATAK’ta
“Batı tükendi, ben ne yapayım ki!..”
başlığıyla yayınlanan bir röportajında;
“... Şairler geliyordu her hafta,
annemde (Nevzat Kasman) toplanıyorlardı.
Kimler vardı, şairlerden?
O devredeki şairlerin hepsi vardı, Orhan Veli vardı. Bir tane kekeme şair vardı, ‘gügüneşibibile kendi pepencerelerini’ diyordu, çok komikti o...
Sonra karanfilli bir yazar vardı, gazeteci, şişman....
Beyoğlu’nda bunlar gezerlerdi,
ya Lebon’da ya Markiz’de otururlardı...
Şimdi annemin de Lebon Pastanesi’nin üstünde resim atölyesi vardı.
Aşağıda buluşurlar, pastalar yenir. Çoğu zaman yer giderlerdi, hesabı ödemeden... Çoğu beş kuruşsuz şair...
Bir gün annem telefon numarası sanmış hesabı, düşün...
Açıyor birine, mösyö Yorgo diye biri çıkıyor...
Ama seviyordu. Bizim ev böyleydi. Börekler açılır, gönderilir, yenir, kalabalık bir evdi...”
diye anlatmıştı, kendine özgü o naif, sıcak ve samimi diliyle
Lebon’u, Markiz’i ve müdavimlerini...
Uzun yıllar Paris’te yaşayan Attila İlhan yurda döndükten sonra Beyoğlu pastanelerini mesken tutmuştu. Avrupa görmüştü, takma ad olarak kendine “kaptan”ı layık görmüştü ve “Abbas Yolcu” ile gezi yazılarında olduğu gibi, sık sık alıp başını gitmeye hevesli bir gezgindi. İşte bu yüzdendir ki her zamanki nüktedanlığıyla Can Yücel, gezgin Attila İlhan için şöyle demişti;
“Büyük seyyah tabii;
üç kıtayı karış karış gezmiş.
Baylan, Markiz, Lebon kıtalarını...”
Attila İlhan Baylan’ın müdavimlerindendi aslında, pek Markiz’e ya da Lebon’a takılmazdı, sevmezdi de sanki. Bunu “Dersaadet’te Sabah Ezanları” romanında hicveden, hatta biraz da sanki aşağılayan diliyle biraz açık etmişti de;
Baylan’ı hariç tutarak,
“….Lebon, Markiz, Mulatier, Petrograd, vs. (…..) Şapkaları tüllü, bakışları baygın, sıvama boyalı tatlısu frengi madamlar; Tepeden tırnağa poz, Fransız subaylarıyla ağız ağıza. Kıvamlı, karma bir koku, sanki görünmez bir duman, sinsi sinsi, masadan masaya dolaşıyor: Filtreli kahve, siyah tütün, hafifçe terlemiş parfümlü kadın kokusu. Amerikan Koleji ‘mezunu’ birkaç hanım, bir İngiliz subayını aralarına almış; Dazlak kafası, inanılmayacak bir düzenle taradığı iki üç tel saçla örtülü, suratı ablak, kaşı gözü burnu ağzı eriyip, aşağıya doğru akmakta iken donakalmışa benzer, yaşlıca bir miralay bu; Utangaç, gülümsüyor.”
diye yazmıştı...
Markiz üstün kaliteli ürünleri ve kusursuz hizmet ve servis anlayışıyla, kısa sürede Ahmet Haşim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Peyami Safa, Orhan Kemal, Attila İlhan, Orhan Veli, Haldun Taner, Sait Faik gibi dönemin ünlü edebiyatçılarının, Abidin Dino gibi ünlü sanatçılarının, İsmet İnönü, Celal Bayar, Tevfik Rüştü, Fethi Okyar, Şükrü Saraçoğlu gibi siyasetçilerin, işadamlarının ve kent soylularının tercih ettikleri bir mekan haline gelmişti.
Markiz, dikdörtgen planlı, yüksek tavanlı bir mekâna sahiptir ve mekana küçük bir antre ile giriş sağlanır. Servis hacimleri mekânın arka kısmında bulunur. Mekanın sağ arka köşesindeki bir merdivenle Restaurant olarak kullanılan üst kata çıkılır. Mekânın yandaki binaya bitişik ve sağır olan sol duvarı, ampir özellikler gösteren üç büyük kemerle haraketlendirilmiş, ikisinin içerisine de Art Nouveau dekorasyonlu birer çini (fayans) pano yerleştirilmiştir.
Bu panolar “Dört Mevsim” olarak adlandırılmaktadırlar. Bu adlandırma, panoların Café Lebon zamanında dört adet olarak sipariş edildiğini düşündürmektedir. Günümüzde mevcut olan iki panodan biri L’Automme-Sonbahar, diğeri ise, Le Printemps-İlkbahar adlarını taşımaktadır. Bu Panolar 1905 tarihlidir ve 1850’li yıllardan itibaren faaliyette olan Café Lebon’un 1905’te geçirdiği bir onarım sırasında söz konusu kemerlerin içerisine monte edildiği, bu dekorasyon değişikliğinin de Caroline Lebon’un erkek kardeşi Alexandre Vallaury tarafından yürütüldüğü ve dekorlanmış kare fayanslardan oluşan bu panoların temininde Markiz’e çok yakın biir mesafedeki Botter Apartmanı’nın altında kristal, porselen, gümüş yemek takımları satışı yapan bir mağazası bulunan, ailenin yakın dostları Hippolyte François Decugis’in aracılık ettiği, Fransa’dan getirttiği de bilinmektedir.
Bu iki çini (fayans) pano, Toulouse doğumlu Fransız Seramik tasarımcısı Joseph Francois Léon Arnoux tarafından tasarlanmış, yine Joseph Francois Leon Arnoux’un 1889 yılında yöneticiliğini yaptığı Paris’in güneydoğusundaki banliyösü Choisy-le-Roi’deki Hippolyte Boulenger & Cie. adlı fayans ve mayolika (majolica) üreticisi imalathane tarafından hazırlanmıştı.
Hippolyte Boulenger & Cie. et Choisy-le-Roi
şirketinin çeşitli tarihlerde kullandığı insiyallerden (insignia) biri.
H. Boulenger & Cie.’nin temelleri 11 Mayıs 1805’te Valentin, Melchior ve Nicolas Paillart kardeşlerin, kraliyet mülkünün 4 hektarlık bir bölümünde (ki o alanda 16. Louis tarafından Madame de Pompadour için yaptırılmış eski bir şatonun kalıntıları vardı) Choisy-le-Roi’deki fayans fabrikasını ve atölyelerini kurmaları ve kabartma süslü ince toprak çömlekler üretmeye başlamasıyla atılmıştı.
Fabrika daha sonra 1824’den 1936’ya kadar Valentin Paillart ve onun daha önce Creil Fayans Fabrikasında çalışan ortağı Hippolyte Hautin tarafından yönetilmiş, 1936’da Valentin Paillart ayrılınca da Hippolyte Hautin, Louis Boulenger’i ortak olarak almıştı. Ortakların çocukları Adolphe Boulenger (1805-1873) ve Alexandrine Hautin (1814-1900) evlenmişler ve dört çocukları olmuştu. Bu çocuklardan Hippolyte Boulenger (1836-1892) 1863’te şirket yönetiminin başına geçmiş ve 1878’te şirketi, adı H. Boulenger & Cie. (Cie. :Fransızca’da Compagnie-Şirket anlamına gelen bir kısaltmadır) olan bir Anonim Şirkete dönüştürmüştü.
Bir süre sonra şirket büyük Dünya Fuarlarına katılarak uluslararası bir üne sahip olmuş, fuarlarda çeşitli resmi ödüller kazanmıştı.
Hippolyte Boulenger & Cie. et Choisy-le-Roi
şirketinin çeşitli tarihlerde kullandığı insiyallerden (insignia) biri.
Hippolyte Boulenger & Cie. et Choisy-le-Roi
şirketinin çeşitli tarihlerde kullandığı insiyallerden (insignia) bir diğeri.
1889’da Hippolyte Boulenger üretimini çeşitlenmiş ve özellikle cephe çinileri ve süslemeleri üreten bir departman yaratmıştı. Paris’te iç duvarlarının büyük bir kısmı fayans bezemeler ile kaplanmış olan bir şirket merkezi inşaa ettirmiş ve açmış, bu arada da pazarın 2/3'ünü ele geçirmişti.
Fayans ve majolica üreticisi H. Boulenger & Cie.nin
Paris Rue de Paradis No:18’deki Şirket Merkez Binası
H. Boulenger & Cie. Paris Metrosu için, günde 40.000 adet olacak şekilde çok sayıda 7,5 x 15 cm. boyutlarındaki eğimli (konkav) beyaz emaye fayanslarını da üretmişlerdi.
1920’de firma Manufacture de Montereau’yu satın almış firmanın adı Hippolyte Boulanger-Creil-Montereau olmuştu.
Choisy fabrikası 1934’te, Montereau fabrikası ise 1955’te kapanmıştı. Choisy fabrikası 1934’te kapandığında 36.000 metrekarenin üzerinde bir alana sahipti ve binalar yıkıldığında, Madame de Pompadour şatosunun kalıntıları ortaya çıkmıştı.
XVI. Louis’in Madame de Pompadour için yaptırdığı Choisy-le-Roi’deki Şato
H. Boulenger & Cie. Merkez Binası girişindeki
bu mozaik çalışma Jean Cuzin imzasını taşır.
H. Boulenger & Cie. merkez binasında aynı zamanda atölyeler ve satış mekanları da mevcuttu. Bina günümüzde tarihi anıt olarak tescil edilmiştir.
Binanın iç duvarlarının büyük bir kısmı dekorlanmış fayans bezemeler ile kaplanmıştır. Binanın Giriş cephesi, seramik dekorlu giriş holü, korkuluk merdivenleri ve dekorlu sergi salonu dikkat çekicidir.
Özellikle Francois Leon Arnoux ve Guidetti imzalı
bu dekorlanmış fayans pano Markiz’deki Sonbahar ve İlkbahar panoları ile büyük bir benzerlik göstermektedir.
Günümüzde Manoir de Paris’e ev sahipliği yapan binanın özellikle iç mekanlarındaki dekorlanmış fayans panoların hemen hepsi şirketin dekorasyon atölyesinden sorumlu olan Joseph Francois Leon Arnoux ve Guidetti tarafından gerçekleştirilmiştir.
Hippolyte Boulenger & Cie. et Choisy-le-Roi
şirketinin çeşitli tarihlerde kullandığı insiyallerden (insignia) bir başkası.
Markiz Pastanesi’ndeki dekorlanmış fayans “İlkbahar” ve “Sonbahar” panolarının sanatkarı Joseph Francois Léon Arnoux, Fransız bir çömlekçi ailesinden gelmekteydi. Porselen, çanak çömlek üreticisi, Ticaret Odası Başkanlığı, Ticaret Mahkemesi Başkanlığı ve 1836-39 yılları arasında Toulouse Belediye Başkanlığı da yapmış olan Antoine Arnoux (1791-1855) ve Marie Fouque’nin (1795-1877) üçü kız ikisi erkek beş çocuğunun üçüncüsü olarak Toulouse’da dünyaya gelmişti.
Antoine Arnoux
(1791 - 1855)
Joseph Francois Léon Arnoux, 1829 yılında Paris’te kurulmuş, Fransa’nın endüstri liderliğinin önemli bir bölümünü oluşturmaya hizmet etmiş, üst düzey mühendis ve yöneticilere beşiklik yapmış olan, yüksek lisans düzeyinde araştırma, mühendislik ve bilim alanında yüksek öğretim veren en prestijli ve seçkin okullar arasındaki École Centrale des Arts et Manufactures’de okumuş, ayrıca Sèvres’de sanat, tasarım ve modelcilik konularında eğitim almış ve bir mühendis olarak yetiştikten sonra babasının Toulouse’daki seramik fabrikasını yönetmeye devam etmişti.
Joseph Francois Léon Arnoux
(25 Mart 1816 - 25 Ağustos 1902)
(Minton Arşivinden)
Joseph Francois Léon Arnoux çalışırken
(Minton Arşivinden)
Joseph Francois Léon Arnoux, 1848’de İngiltere’ye üretim tekniklerini incelemek için gitmiş, Avrupa’nın lider seramik üreticisi Minton’da çiniler ve sırları üzerine üzerinde araştırma yaparken, şirketi 1841-45 ve 1847-73 yılları arasında iki kez yöneten Minton’un kurucusu Thomas Minton’un oğlu Herbert Minton’u çok etkilemiş ve Minton’da sanat yönetmeni olarak işe alınmıştı.
Joseph Francois Léon Arnoux Minton’da
Herbert Minton’un 1858’de ölümünden sonra, bu saygın isimli şirkette Minton ailesinden hiçbir kimse tekrar görev almamıştı.
Herbert Minton
(1793-1858)
1793 yılından beri Seramik üreten
Minton’un insiyallerinden (insignia) birisi.
Joseph Francois Léon Arnoux, Minton’un 1851’de Londra Hyde Park Chystal Palace’taki Büyük Fuardaki Sergi sorumluluğunu üstlenmiş ve 1400’lü yıllardan itibaren İtalya’da, özellikle de Rönesans döneminde çok kullanılmış olan ve çinkodan elde edilen, sarı ve kahverenginin değişik tonları ile mavi, yeşil ve siyah “mayolika” (majolica) sırlarını kullanarak ve geliştirerek hem Minton hem de Joseph Francois Léon Arnoux büyük şöhret kazanmıştı.
1851 Büyük Fuarı, Londra Hyde Park, Chystal Palace
1851 Büyük Fuarı, Londra Hyde Park, Chystal Palace içinden görünüş.
Londra Hyde Park Chystal Palace’taki 1851 Büyük Fuarında Minton Standı
Londra Hyde Park Chystal Palace’taki 1851 Büyük Fuarında sergilenen
Minton ürünlerinden bazıları
Joseph Francois Léon Arnoux, bu başarılarının ardından Avusturya Macaristan İmparatoru Franz Joseph tarafından Légion d’Honneur ile taltif edilmiş ve şövalye ilan edilmişti. Onun bu başarısı ve şöhreti aynı zamanda bir futbolcu olan Seramik sanatçısı Lucien Emile Boullemier (1877-1949) ve 24 Mayıs 1871’de Joseph Francois Léon Arnoux’un kızı Laure (1845-1910) ile evlenen Seramik sanatçısı Marc-Louis Emmanuel Solon gibi birçok sanatçının Minton çatısı altında çalışmalarını teşvik etmişti.
Marc Louis Emmanuel Solon tarafından “Pâte-sur-pâte” tekniğiyle dekorlanmış,
biri L.S, diğeri L.Solon olarak imzalanmış SANAT ve TİCARET konulu
iki adet Minton seramik karo. 9 x 13,3 cm.
Sotheby’s tarafından düzenlenen bir müzayedede 27.500 dolara satılmış.
Marc-Louis Emmanuel Solon
(1835-1913)
Seramik sanatçısı Marc-Louis Emmanuel Solon tarafından dekorlanmış ve M L S harflerinden oluşan bir insiyal ile imzalanmış bir çift “Pâte-sur-pâte” dekorlu Minton Vazo.
Pâte-sur-pâte, bir fırça ile art arda (genellikle) beyaz porselen (sıvı kil) tabakaları uygulanarak, fırınlanmamış, genellikle sırsız renkli gövde üzerinde kabartma bir tasarımın yaratıldığı bir porselen dekorasyon yöntemidir. Ana şekil oluşturulduktan sonra, parça fırınlanmadan önce ince detaylar vermek için oyulur. İş çok zahmetlidir ve bir sonraki uygulamadan önce sertleşmelerine izin vermek için fazladan katmanlar eklenmesi haftalar sürebilir.
Gösterişli bir Minton ürünü

1915 tarihli ve Lucien Emile Boullemier tarafından tasarlanmış, dört yüzü de baskı ve transfer tekniğiyle mavi ve koyu sarı renklerle dekorlanmış, merdiven korkuluğu çubuğu formunda
ve 36 cm. yüksekliğinde vazo.
Merkezi Paris olan Île-de-France bölgesi, Seine-et-Marne’de Ferrières en Brie kentindeki eski Hôtel St. Rémy’nin zemin katındaki kafenin dış cephesinde dört çini panosu mevcuttur. 1905 yılında yine Choisy-le-Roi’deki Hippolyte Boulenger & Cie adlı atölyesi tarafından yaratılan bu dört çini pano da ilgi çekicidir.
Otelin cephesi yakın zamanda boyanmış ve “Hôtel Saint-Remy” adı silinmiştir. Ferrières en Brie kentinin merkezinde, 13. yüzyıl kilisesine bakan bu otel, 19. yüzyıldan kalma bir yapıdan dönüştürülmüştür.
Otelin cephesindeki iki yerel manzara ve Markiz’deki mevsimler panolarına benzer iki kadın figürlü toplam dört çini pano yine Joseph Francois Léon Arnoux imzasını taşır.
Ozoir-la-Ferrière istasyonunda bir trenin girişini gösteren çini pano.
Ozoir-la-Ferrière istasyonu çini panodaki yönden bakış
Ozoir-la-Ferrière istasyonu diğer yönden bakış.
Joseph Francois Léon Arnoux, 19 Ekim 1842’de Toulouse’da Marie Suzanne Sénac (1822-1887) ile evlenmiş, iki erkek ve iki kız çocukları olmuştu. Joseph Francois Léon Arnoux, Minton Şirketi 1885’te Limited Şirkete dönüştüğünde şirkete ortak olmuş, 1892’de emekli olduktan sonra 25 Ağustos 1902’de 86 yaşında İngiltere’de vefat edene kadar da Minton’da çalışmaya devam etmişti. Mezarı Nuneaton’da Hartshill Mezarlığındadır.
Markiz’deki “L’Automne” Sonbahar isimli dekorlanmış fayans pano
L’Automme (Sonbahar) isimli fayans pano, dıştan mavi zemin üzerine, beyaz rozet çiçekleriyle birbirinden ayrılan, lacivert zemin üzerine yeşil asma dalları arasında üzüm dekorlu geniş bir bordürle sınırlanmıştır. Bu geniş bordürün içinde, ince yeşil dal ve yapraklardan oluşan bir su tüm kompozisyonun etrafını dolaşmaktadır. Kompozisyonun altında, kıvrımlı çizgiler arasından çıkan bir çiçek ve üstte kemerin tepe noktasında ise, oval çiçekli çelenk şeklindeki madalyonu, başak dalları çevrelemektedir. Panonun merkezinde, sırtını yaprakları sararmış bir ağaca dayayan bir kadın yer alır. Saçları mavi bir kurdele ile topuz yapılmış, bir eli belinde, diğer eliyle çenesini tutan kadın, omuzlarını açıkta bırakan dökümlü uzun mavi bir giysi içerisindedir. Bu haliyle antik heykelleri andıran kadının hemen sağında krizantemler, solunda ve ayaklarının altında çimlerin arasında çeşitli çiçekler bulunur. Arka planda bir nehir görünmektedir ve nehrin karşı kıyısında solgun ağaçlar seçilmektedir. Panonun altında krem renkli bir kartuş içerisinde lacivert renkte ve konturlu bir yazı ile ve büyük harfler ile L’AUTOMNE yazısı dikkati çeker.
Markiz’deki “Le Printemps” İlkbahar isimli dekorlanmış fayans pano
Le Printemps (İlkbahar) isimli fayans pano, L’Automme panosu ile benzer şekilde mavi zemin üzerine, rozet çiçekleriyle birbirinden ayrılan, lacivert zemin üzerine bu kez gül dekorlu geniş bir bordürle sınırlanmıştır. Kompozisyonun etrafını, L’Automme ile aynı, fakat ondan renk bakımından ayrılan dallar arasında ince yapraklardan oluşan kırmızı bir su tüm kompozisyonun etrafını dolaşmaktadır. Kompozisyonun hemen altında, Art Nouveau kıvrımlı çizgiler arasında bir gül motifi bulunmaktadır. Üstte kemerin tepe noktasında ise, oval çiçekli çelenk şeklindeki madalyonu, bu kez sarı çiçekler çevrelemektedir. Panonun merkezinde, beyaz bahar çiçekleri açmış bir ağacın önünde, antik heykelleri andıran bir kadın yer alır. Topuz saçları arasında bahar çiçekleri bulunan kadın, iki eliyle ağacın dallarından tutunup eğilerek önündeki suya bakmaktadır. Kadın omuzlarını açıkta bırakan pembe uzun bir giysi içerisinde, boynunda mavi taşlarla süslü altın rengi bir kolye taşımaktadır. Kadının ayaklarını bastığı yeşillikler içindeki mekânda, sağda mor süsenler, önünde uzanan suyun kıyısında, suyun içinde henüz açmamış süsen grupları, sarı çimenler betimlenmiştir. Panonun altında yine krem renkli bir kartuş içerisinde lacivert renkte ve konturlu bir yazı ile ve büyük harfler ile LE PRINTEMPS yazısı dikkati çeker.
Gerçekte iki tane olsa da, “Dört Mevsim” adıyla anılan, ki aslında “Mevsimler” dense daha doğru ve tartışılmayacak olan, bu panoların doğrusu dört adet olarak sipariş edilmiş olmaları gerekir. Kaynaklar Hiver (Kış) ve Été (Yaz) panolarının imalat, taşınma ya da montaj sırasında kırılmış olabileceğinden bahseder. Büyük bir ihtimalle de söz konusu Kış ve Yaz panoları Markiz’in arka duvarında tezgahın arkasında kalan aynı büyüklükteki iki adet alçı profil kemerli niş içerisine yerleştirileceklerdi. Ya da bilemiyoruz belki yerleştirilmişler, ancak daha sonra başlarına bir iş gelmişti.
Bu panolara renk, üslup ve kompozisyon olarak çok benzer olan ve yine mevsimleri konu alan, ancak daha küçük boyutlu dört adet Art Nouveau çini pano, Fenerbahçesi’nde 1906 yılında inşa edilen Villa Mon Plaisir’in zemin katının caddeye bakan ön cephesinde yer alır. Yine Joseph Francois Léon Arnoux imzasını taşıyan bu panolar, Villanın banisi Fransız asıllı Jan George tarafından Markiz Pastanesindekilerden esinlenilerek 1908 yılında, aynı firmaya sipariş edilmiş ve Hippolyte Boulenger & Cie tarafından imal edilmişlerdir.
Fenerbahçesi Villa Mon Plaisir cephesindeki Dört Mevsim çini panoları
Printemps/Bahar, Été/Yaz, Automne/Sonbahar ve Hiver/Kış
Printemps-Bahar, Été-Yaz, Automne-Sonbahar ve Hiver-Kış olarak isimlendirilmiş her bir pano, 101,5 x 140 cm. ölçülerindedir ve 14,5x14,5 cm. ölçülerinde, yatayda 7, dikeyde 10 adet olmak üzere, 70 adet küçük karodan oluşmaktadır.
Mazhar Nazım Resmor tarafından yapılmış vitraylar.
Mekan Markiz olduktan sonra, pasaja bitişik olan girişin sağındaki duvarda yer alan iki kemerli nişin içerisine 1940 yılında, Avedis Ohanyan Çakır tarafından Mazhar Nazım Resmor’a (1901-1977) iki büyük boyutlu vitray çalışması yaptırılmıştı. Yine Art Deco özellikler gösteren bu vitraylar boyut ve tema bakımından çini panolarla uyum içerisindedir.
Mekânın gerisinde, tezgahın üst kısmındaki yarım daire kemer içlerindeki peyzajlar ise, Ressam İbrahim Safi (1898-1983) tarafından yapılmıştır. Diğerlerini bir şekilde biliyor ve görebiliyor olmamıza rağmen bu peysajlar hakkında hiç bir fikrim olmadığından görmek isterdim. Ne yazık ki şu an mekan kapalı olduğu için bu arzumu gerçekleştiremediğim gibi fotoğraflıyamadım da.
Tavandaki bol bezemeli kartonpiyerler, 1945 yılında, Emek Sineması, Yıldız Sarayı, Mısır Apartmanı, Sait Halim Paşa Yalısı gibi yapılara, kartonpiyerleriyle imzasını atmış Ermeni asıllı Kayserili kartonpiyer ustası Garabet Parsek Cezayirliyan usta tarafından yapılmıştı. Garabet Cezayirliyan mesleği bu işin ustası olan babası Parsek Cezayirliyan’dan devralmış, 1947 yılında da bayrağı yanında yetişen Kemal Cinbiz’e devretmişti. Kemal Cinbiz, ustasından devraldığı mesleği halen Cezayirliyan’ın Tophane’de St. Eugene Sarayı’ndaki (1868’de yetimhane olarak inşa edilen St. Eugene, Fransız Yetimhanesi olarak da bilinir) atölyesinde sürdürmektedir.
![]() |
| Fotoğraf: Hayati İnaç |
Garabet Cezayirliyan ve Kemal Cinbiz tarafından farklı dönemlerde yapılmış kartonpiyer kalıpları bugün hâlâ aktif olan atölyede sergilenmektedir.
Camlı pasta vitrinleri ve duvarlardaki ahşap lambriler ise dekoratör İbrahim Sarfiyef’in elinden çıkmıştı.
Markiz Pastanesindeki iki büyük boyutlu vitray çalışması vitray sanatçısı Mazhar Nazım Resmor tarafından 1940 yılında yapılmıştır. Prof. Mazhar Nazım Resmor 1901 yılında İstanbul’da doğmuş, orta öğrenimini Galatasaray Lisesi’nde bitirmiştir. Lise yıllarında sporla uğraşmış, çeşitli dereceler kazanmış, hatta Paris Olimpiyatları’na katılarak şampiyon dahi olmuştur. 1928 yılında Dekorasyon öğrenimi için Paris’e gitmiş, Yüksek öğrenimini Paris Dekoratif Sanatlar Yüksek Okulu’nda yaparken çalışmalarını okul çevresi dışına taşıyarak, 1910’da kurulan ve Fransa’nın en büyük vitray ve mozaik atölyesi sayılan Mauméjean Frères (Jules-Pierre Mauméjean) Atölyelerindeki vitray ve mozaik atölyelerinde çalışmış, bir süre sonra da atölye şefi olmuştu.
Jules-Pierre Mauméjean
(1837-1909)
Mauméjean Frères vitray çalışmalarından birine ait eskiz.
Prof. Mazhar Nazım Resmor, vitray ve mozaik tekniklerini uzun süre çalışmış ve bütün inceliklerini kavrayarak 1933 Türkiye’ye dönen Mazhar Nazım Resmor Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda ve Kız San’at Enstitüsü’nde uzun yıllar dersler vermiş, öğrenciler yetiştirmişti. Mazhar Nazım Resmor, Türkiye’ye Kurşunlu Cam Vitray tekniğini getiren kişidir. Daha sonraki yıllarda Marmara Adası’na yerleşerek bir anlamda inzivaya çekilerek, çalışmalarına orada devam eden sanatçı, 17 Ağustos 1977 günü geçirdiği kalp krizi sonucunda hayatını kaybeden sanatçı Karacaahmet Mezarlığına defnedilmişti.
Prof. Mazhar Nazım Resmor
(1901-1977)
Mazhar Nazım Resmor’un vitray çalışmaları, Joseph Francois Léon Arnoux’un çini panoları ile birlikte Markiz’in özgünlüğüne ve görsel zenginliğine önemli bir katkı sağlar.
Mazhar Nazım Resmor’un Art Deco vitray çalışmalarının geometrik soutlamaları, her nekadar Joseph Francois Léon Arnoux’un Art Nouveau çini panolarının bitkisel motiflerine benzemese de mekanın sınırlandırmış olduğu boyutsal benzerlik ve pastoral temaları bu iki sanat eserini birbirleriyle adeta atışır, konuşur hale getiren bir sentez oluşturur.
Vitray panolar gerek teknik ve malzeme olarak, gerekse desen ve figür anlayışı olarak çini panolardan farklı olsa da aşırı dekoratif olmaları ve sembolik dilleriyle sonuçta onları aynı çizgide buluşturmaktadırlar.
Çok yakın bir zaman önce 16 Aralık 2018, Pazar günü kaybettiğimiz Prof.Dr. Afife Batur Art Deco mimarlığının İstanbul’a etkileri konusunda,
“İstanbul’da Art Deco yapıların mimari niteliklerinin ve düzeyinin Avrupa’daki örneklerle paralel olduğu söylenebilir.”
demiş ve şunu da eklemişti;
“Ama İstanbul’daki en önemli Art Deco tasarımı, Markiz Pastanesi için tanınmış sanatçı Mazhar Resmol’ün (Resmor olmalı) yaptığı vitray çalışmasıdır. Bir peyzaj stilizasyonu olan bu vitray çifti, İstanbul Art Deco literatürü için özgün bir örnek sayılmalıdır.”
Markiz’de dünyaca ünlü Limoges Porselenleri, gümüş servis setleri ve Christofle armalı yemek takımlarıyla servis yapılır, müşteriler bu ayrıcalıklı hizmet sunulan mekana şapkasız ve kravatsız giremez, bakımlı ve janti/jantil kıyafetleri ile gelirlerdi.
Dr. Gülsemin Hazer, Nazlı Eray’ın Fantastik gerçekçi Romanı “Beyoğlu’nda Gezersin” üzerine yaptığı bir incelemesinde, Nazlı Eray’ın Romanı üzerinden Markiz’i şu satırlarla değerlendirir;
“Markiz Pastanesi mazinin ta kendisidir. Geçmiş zamanlar bu büyülü mekânda ifadesini ‘…içinde barındırdığı yarı karanlık ama ışıltılı dünya, o eski zamanın yavaş ilerleyen saatleri, çevredeki kadınların çok süslü ama güzel olmaları… dışarıda yaşayan Beyoğlu; yaşlı Botter Han, mekânı kadın için büyülü kılmaktadır’(s.73). Markiz Pastanesi Beyoğlu’nun en gözde mekânıdır, ancak Beyoğlu’nda zaman akarken orada âdeta durmuş gibidir. Burası içinde var olan herkesi genç, güzel ve hayat dolu yapan sihirli bir ruhla doludur. Mekân içindekilerle birlikte resmedilmiş hareketli bir tabloyu hatırlatır. Aynı zamanda sakin, durgun ve gizemlidir.”
“Romanda kahramanın merakla ve büyük bir arzuyla macerasını öğrenmeye çalıştığı ikinci kişi efsanevî Madam Tamara’dır. Kahraman, onu ilk kez büyülü mekân Markiz Pastanesi’nde görür. Platine saçlı, dolgun dudakları siklamen bir rujla renklendirilmiş, kalın kirpiklerinin gölgesi yanağına düşmektedir(s.61).”
İç Mimar ve Gastronom Renan Yaman
“Davetlerde Markiz’e sipariş verirdik, gider alırdım. 1948’lerde Galatasaray Lisesi’nde okurken de gitmeye başladım. Sonraları akademiye devam ederken de... Cebimde fazla para yoktu, yine de gelir çay içer, pasta yerdik. Masraflı bir yerdi. Diyelim ki 7 buçuk liraya çay içiyorsunuz, ama bu çay 125 liralık bardakta geliyor, çok dikkat edilecek bir yerdi, enteresan değil mi?”
diye özlemle anlatır eski Markiz’i
ve devam edip;
“Bu Markiz kahvesinde Avadis Usta’nın nefis pötifur (petit four), Marzipan (badem ezmesi), profiterol, pötibör (petit beurre), torta, pasta, çörek, açma, çatal, Viyana ayarında madle fondanları (madlen fondant), fürüiglaseler (fruit glacé-meyveli şekerleme) ve kendi özel bahçesinde yetiştirdiği azman büyüklükteki lezzetli meyvalar satın alınabilirdi. Maron glacé’si (Marron glacé-Kestane Şekeri) eşsizdi ve eliyle hazırladığı bazı sipesiyalite yemekleri, deserleri (desert-tatlı), reçelleri servis edilirdi.”
diye ballandırıyor eski Markiz’in cennet taamını.
Markiz’in fruit glacé’lerinin tasvirini, bir de 1947 yılında daha 17 yaşında Turing’de çalışmaya başlayan, patronu Reşit Saffet Bey’in ona verdiği görevlerden biri, konağında verdiği yaz aylarının pazar günlerinde verdiği kokteyl partilere malzeme sağlamak olan, Avrupa Pasajı’ndan balık yumurtası ve havyar aldıktan sonra, küçük börek ve tuzluları Lebon’dan, küçük gatoları (gato; büyük yuvarlak pasta, küçük gato; yuvarlak küçük kağıtlar içindeki küçük pastalar) ve özellikle de meyve şekerlerini bunlar için tek adres saydığı Markiz’den temin eden Çelik Gülersoy’un kaleminden dinlemeliyiz;
“... Beni haftada bir buraya çeken, Polonez’in (pasajın içerisinde iki Rum’un işlettiği Polonezköy) peynirleri kadar, Markiz’in şekerleme ürünleri idi. Çoğu kişi için bu, çeşitli pastalar demektir, benim içinse, dönemin frenkçe deyimi ile, “fruit glacé”ler. Her biri süslü bir kağıdın içine oturtulmuş o soylu yeşil incirlerin ve turuncu portakal kabuklarının görüntüleri, birer natürmort resim gibiydi.
Son Bienal’de çağdaş resim sanatının, tuvali ve objeyi bile kaldırmış ve işi bir pandomime indirgemiş olduğunu görünce, Markiz’in resme benzeyen şekerli meyvelerini ne kadar arıyorum, bilemezsiniz...”
“Markiz” Çelik Gülersoy / Konuk Yazar, Cumhuriyet 13 Kasım 1989
Son Bienal’de çağdaş resim sanatının, tuvali ve objeyi bile kaldırmış ve işi bir pandomime indirgemiş olduğunu görünce, Markiz’in resme benzeyen şekerli meyvelerini ne kadar arıyorum, bilemezsiniz...”
“Markiz” Çelik Gülersoy / Konuk Yazar, Cumhuriyet 13 Kasım 1989
Markiz’in özel Marron glacé (Kestane Şekeri) kutusu
“1950 yılı gelip de ekonomik hayat canlanınca, Avedis Bey de buna ayak uydurarak, üst katı lokanta olarak açmıştı. Zemin katı yine “Patissérie-confissérie”. Ancak servis güçlükleri çıkınca, restoranı yine aşağıya alıp, üst katı gece kulübüne çevirmiş: Night Club! Artık devir amerikanlaşmıştır ve isimler de o dildedir. Eskiden buna boîte de nuit derlerdi. Markiz’in gece kulübü, 15 yıl çalışmış. Önce piyanist şantör Perez, sonra da İlham Gencer ve eşi,(1953-60 arası Ayten Alpman ile evlidir) gecelere renk katmışlar. 1965’te kapanıp, depo olmuş.”
Çelik Gülersoy, “Beyoğlu’nda Gezerken”den.
4 Şubat 1954’de sabaha karşı Markiz’in arka kısmından bir hırsız dükkana girmiş, usta bir kasa hırsızı olduğu tahmin edilen suçlu, yanındaki özel bir alet ile Markiz’in kasasını açmış, içerisinde bulunan 3450 lirayı çalmış ve olayı gizlemek maksadıyla yangın çıkartarak ortadan kaybolmuştu. Yangını farkedenlerin haber vermesi üzerine itfaiye kısa sürede yangını söndürmüştü. Markiz’de olayın ertesinde yapılan tetkiklerde bulunan bir tutam saç önce bir ipucu olarak değerlendirilmiş, ancak daha sonra bunun civarda bulunan bir berberden geldiği anlaşılmıştı.
Bir kaynakta, bu hırsızlık ve yangın olayından kısa bir süre sonra, 1 Ocak 1954 tarihinde Markiz Pastanesi’nin işletmecisi Avedis Ohannes Çakır’ın, içindeki demirbaş eşyalar ile birlikte, aylığı 3300 liraya Canik Verter* adlı mal sahibi ile yeni bir kira kontratı imzaladığı anlaşılıyor.
*1893 yılında doğan Canik Verter, Fransa'da École Nationale Supérieure des Mines de Paris'den Yüksek Maden Mühendisi olarak mezun olmuştu. Devlet, 1948 yılında Türkiye’nin her tür maden üreticilerini bünyesinde toplayan bir dernek olan Türkiye Madenciler Derneği'nin kurulmasına ön ayak olmuş, derneğin kurucuları arasında Karaköy Palas 3-20'de bürosu bulunan Yüksek Maden Mühendisi Canik Verter de yer almıştı. Bayan Nazeni Verter ile evli olan Canik Verter kısa bir hastalık neticesinde Şubat 1958'de 65 yaşında vefat etmiş, cenaze töreni 10 Şubat'ta Beyoğlu Balıkpazarı Üç Horan Ermeni Kilisesi'nde yapılmıştı.
Madencilikle uğraşan ve bunun sonucunda belli bir servete sahip olan Canik Verter, kazancını daha ziyade gayrimenkule yatırmıştı ki, bunlardan biri uzun yıllar mülkiyetine sahip olduğu Beyoğlu'ndaki Passege Oriental ve dolayısıyla Markiz Pastanesiydi. Canik Verter'in kaynaklarda rastlamış olduğum diğer bir gayrimenkulü de Çağaloğlu Ankara Caddesi yokuşunda vilayete gelmeden önceki virajın sağında bugün de ayakta olan, 111 kapı numaralı Âfitab kırtasiyenin bitişiğindeki 115 kapı numaralı Reşid Efendi Hanı idi. Reşad Ekrem Koçu tarafından yazılan İstanbul Ansiklopedisi'nde han şöyle tanımlanmaktadır. "Bu büyük han, parça parça altı binadan mürekkep olup Reşid Efendi'nin ölümünden sonra varisleri tarafından 1931 de Canik Verter’e satılmıştır. Handa bulunan müesseseler şunlardır: Zarafet matbaası (Kâzım Bey), Alkaya matbaası (Nazir ve Hasib), Askerî Müteakaidin Cemiyeti, Hattat Hâmid, Alman Milori’nin matbaası ve mürekkeb imalâthanesi, Moisin çorap imalâthanesi, Ermenice kitablar satan Agobun dükkânı (ayni zamanda bayi), Mücellid Pepo, Mücellid Halil, Klişeci Ara ve Haçik, Âfitâb matbaası (Mehmed Ali), Ahmed Şahabın mukavva kutu atölyesi, Şalomun mukavva kutu atölyesi, Mücellid Baroh, Terzi Osman, Klişeci Agop Deregopyan, Mücellid Matmazel Fransuhi, Mücellid Tanaş Briyola, Kevork Sevan; Eczayi Tıbbiye Lâboratuvarı, han methalinde (girişinde) Kevork Turşuciyan’ın Kuray mücellidhanesi. Bu satırların yazıldığı sırada Reşidefendi Hanının odabaşısı ve kahvecisi Kemahlı Kemal Özkurt idi."
Ansiklopedide ayrıca, 5 Temmuz 1894 ve 31 Aralık 1928 tarihleri arasında Ahmet Cevdet bey (Oran) tarafından İstanbul'da yayınlanmış İkdam günlük siyasal gazetesi için; "1910-1912 arasında, İkdam gazetesi sahibi ve Başmuharriri Ahmed Cevdet Bey tarafından, bir rivayete göre 3500 altın liraya yaptırılmış" yeni binasından önce İkdam "... Reşid Efendi hanında, methalden girilince sol tarafa gelen kısmı işgal ederdi. Alt tarafı makine dairesi idi, üstü de idare ve heyeti tahririyeye aitti." diye bahsedilmektedir.
Madenci Canik Verter ile ilgili olarak; bir kaynakta, Anamur'un Ortakonuş mevkiinde bulunan Çinkolu Kurşun** Maden İşletmesi tesisinin 8 Haziran 1933'te Canik Verter'e icar (kira) edildiği ve daha sonra 18 Mart 1937'de Etibank'a devredildiği kaydedilirken, başka bir kaynakta Anamur'un Ortakonuş köyünde bulunan bu Çinkolu Kurşun madeninin 26/5/1929 tarihli kararname ile ve 99 sene müddetle Maâdin ve Cevahir ve Mevaddi Madeniye Türk Anonim Şirketi'ne ihale edildiği kaydedilmiştir.
Maden, Anamur'un yaylalarına giderken "Vinç" adı verilen bir yerden çıkarılır dağın eteğinde kurulan fabrikada işlenir ve Takavil adı verilen araçlarla Bozyazı'daki Yoğunduvar denilen barınak tesislerinin bulunduğu yerden gemilere yüklenerek yurt dışına veya Anadolu'ya sevk edilirmiş.
Ancak aynı Çinkolu Kurşun Maden İşletmesi'nin ve Canik Verter'in adına daha sonraki yıllarda yaşanan "Varlık Vergisi" döneminde de rastlamaktayız. Kıtlık nedeniyle o devrin hükümeti ülke genelinde bir defaya mahsus olmak üzere tüm iş yerlerinden vergi alınmasını kararlaştırmış, 11 Kasım 1942 tarihinde Meclisteki 429 vekilin 350′sinin iştiraki ile yapılan oylamada oy birliğiyle kabul edilen ve 12 Kasım 1942 günü Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren ve Mart 1944'e kadar uygulanan Varlık Vergisi oylamasına, yazılarında Varlık Vergisi'nin haklılığını hararetli bir biçimde savunmuş olmasına karşın Falih Rıfkı Atay'ın yanısıra, Hüseyin Cahit Yalçın, Fethi Okyar, Reşat Nuri Güntekin, Celal Bayar, Hasan Ali Yücel, Halil Menteşe ve Mahmut Esat Bozkurt gibi isimler katılmamışlardı.
Bu vergileri tespit etme görevi de Valilere verilmişti. Varlık Vergisi kapsamında gayrimüslimler, servetlerinin büyük bölümlerini vergi olarak ödemişler, onların yanısıra Müslüman işadamları içerisinde yer alanlar da önemli vergiler ödemişlerdi. Bu müslüman işadamlarından biri de işadamı Vehbi Koç'tu.
O dönemde Mersin İl'inin en gözde iş yeri Vehbi Koç ve bir yabancı şirketin birlikte işlettikleri Anamur'daki Çinkolu Kurşun Maden İşletmesiydi. Bu işletmeye öyle bir vergi konulmuştu ki bu vergiyi ödeyebilmek için fabrikanın satılması gerekmişti.
O dönemi, Can Dündar tarafından hazırlanan ve yayımlanan "Özel arşivinden belgeler ve anılarıyla, Vehbi Koç" kitabında Vehbi Koç şu şekilde anlatmıştı:
"Merhum Şükrü Saraçoğlu Bey Başbakan, Fuat Ağralı bey Maliye Bakanı idi. Varlık Vergisi adı altında bir vergi kanunu çıkardılar. Bu verginin matrahı takdire bağlıydı. Her ilde komisyonlar kuruldu. Bu komisyonların koydukları vergilerin itirazı, temyizi yoktu ve Türk tarihinde eşi benzeri olmayan bir vergiydi.
İlk hamlede bana da 350.000 lira vergi takdir edilmişti. O vakit Ankara ve İstanbul'da mağazalarım, Karalyan'la ortaklaşa Orhangazi'de 8.000 liraya alınmış bir köy zeytinyağı değirmeni ile Gemlik'de 40.000 liraya alınmış bir fabrikamız, bir de Anamur'da (Ortakonuş mevkiinde bulunan Çinkolu Kurşun Maden İşletmesi) Mehmet Karamancı ve Canik Vertel'le ortak bir kurşun madenimiz vardı.
Bulundukları bölgelerde en büyük vergiyi alabilmek için, mülkiye âmirleri yarışa girmişler. Gemlik'te iki fabrikanın maliyeti 48.000 lira iken 40.000 liralık varlık vergisi, 100.000 liralık Anamur kurşun madenine de 200.000 lira varlık vergisi geldi. Şuradan buradan yazılan vergilerle bana düşen vergi milyona yaklaştı. Uzun uğraşmalardan sonra, mükerrer vergiler yazıldığını ispat ederek bana takdir edilen Varlık Vergisini 600.000 liraya indirdik, hepsini ödedik..."
Böylelikle Varlık Vergisi, Ortakonuş mevkiinde bulunan Çinkolu Kurşun Maden İşletmesi tesisinin kapanmasına neden olmuştu.
Ancak burada bir soru aklıma takılmakta: Nasıl olur da 8 Haziran 1933'te Canik Verter'e kiralanan Çinkolu Kurşun Madeninin imtiyaz hakkı, İktisad Vekilliğinin 18/3/937 tarih ve IIII/12463 sayılı tezkeresiyle yapılan "vaziyeti 2818 sayılı kanunla değişdirilen Maadin Nizamnamesinin 59 uncu maddesinin (F) bendine uymamasından ötürü Devlete intikal eden Çinkolu kurşun madeni imtiyaz hakkının 2805 sayılı kanuna göre Eti Banka devri" teklifi üzerine İcra Vekilleri Heyetince 23 Mart 1937 de onanıp, 6241 sayılı ve Mustafa Kemal Atatürk'ün de altında imzası bulunan bir kararname ile Etibank'a devredilmişse; aynı Çinkolu Kurşun Madeni İşletmesi'nin adı daha sonra 1942'de Varlık Vergisi tartışmalarında nasıl tekrar gündeme gelebilmiştir?..
** Çinkolu Kurşun: Doğada kurşunun tek başına bulunması nadirdir. Çinko da hiçbir zaman doğal olarak bulunmaz. Kurşun ve çinko aynı tip cevher yataklarında oluşur. Çinko yataklarının büyük çoğunluğu kurşun minerali olan galena içerir ve hem kurşun hem de çinko mineralleri birlikte çıkarılır. Kurşun, çeşitli ilginç mineraller oluşturmak için diğer elementlerle birleşir. En yaygın kurşun minerali kurşun sülfürdür ki bu galena olarak adlandırılır. En bol ve yaygın olarak bulunan ve kurşun parıltısı olarak da adlandırılan galena, eski çağlardan beri kullanılan kurşunun ana cevheri, doğal mineral formudur
1940 yılından bu yana Markiz’i işleten Avedis Ohanyan Çakır’ın 1954’te yeni bir kira kontratı imzalamasının tek nedeni, büyük bir ihtimalle mülkün el değiştirmiş olmasıdır.
Gazeteci Serpil Gündüz,
25 Ekim 1995 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki “Markiz’in Hüzünlü bekleyişi sürüyor” başlıklı yazısında şöyle anlatıyor
anılarındaki Markiz’i;
“Yolum ne zaman Tünel’den geçse vitrininden içeriye bir göz atmadan edemem. Bomboş salon bakınca biraz hüzün verir. Okuduklarımı anımsar Haldun Taner’i kitap-gazete karıştırırken, Sait Faik’i, Salâh Birsel’i ve Oktay Akbal’ı orada çay içerken hayal ederim. Çünkü onların mekanıdır burası. Önünde beyaz önlüğüyle Avedis Efendi, Selma ve Feride Soriş hanımlar (Markiz’e 17 yaşında 30 lira ile çırak olarak başlayan ve 40 yıl çalışan kızkardeşler) içerdedir. Sanki gazete hışırtısı ve çay kokusu yayılır etrafa birden.”
Salâh Birsel, Markiz’den bahsederken,
Haldun Taner’siz düşünemiyor burasını.
Haldun Taner’siz düşünemiyor burasını.
“Markiz Haldun Taner’in deyişiyle en bireysel kahvelerden birisidir. Burada her masa kendi başına bir adadır.* Haldun Taner kahvelere başkalarıyla buluşmak, konuşmak, tartışmak için değil de kendi kendisiyle kalabilmek, kitap, gazete okuyup, notlar çıkarmak için gittiğinden, buraya sık sık damlar.”
* bu deyimi Haldun Taner, Markiz'in eski sahibi Avedis Ohanyan Çakır'ın 17 Şubat 1983'te vefat etmesinden 3 gün sonra, 20 Şubat 1983’te Milliyet Gazetesi’ndeki “Devekuşu’na Mektuplar” köşesinde ilk kez dile getirmişti;
“Saat başlarını saygılı saygılı vuran duvar saatinin sesini nasıl özlemle arıyorum. Burada her masa birer küçük ada gibiydi. Kalabalık içinde yalnız olabilmek imtiyazına yalnız burada sahiptiniz. Huzur doluydu bu salon. Temizlik, seviye ve güler yüz. İstanbul’dan uzaklaşınca en çok özlediğim imajlardan biri Markiz’di.”
Markiz'in kapanmasına, sahip çıkılmamasına ve hatta bir oto yedek parçacısı olmasına en çok karşı çıkanların belki de en başında Haldun Taner geliyordu.
20 Ocak 1980 tarihli Milliyet Gazetesi'ndeki "Devekuşuna Mektuplar" köşesinde
"Ar yılı değil, kâr yılı” başlığıyla şunları yazmıştı:
"İspanya iç savaşı patlak verdiğinde Almanya'da üniversite öğrencisi idim. Delikanlılık hızıyla üç öğün ajans dinler, Cumhuriyetçilerle Franko'cuların harekâtını harita üzerinden izlerdim. Kanımca orda Avrupa'nın yazgısını saptayacak bir çatışma oluyordu. Geleceğin çizgisi oradaki iç savaşın gidişine sıkı sıkıya bağlı görünüyordu. Hem bana, hem çevremde herkese. Bu iç savaşı bizim kadar heyecanla izleyen biri daha vardı: Ev sahibem Frau Hofer. Öyle ki, gece uykularından oluyordu. Psikosomatik nedenlerle kırmızı kırmızı egzama gibi bir şeyler döküyordu. Ne var ki, onun bütün üzüntüsü şu tarafın ya da bu tarafın kazanması değil, bu hengâmede İspanya'daki tarihi anıtların mahvolacağı ihtimali idi. 'Elhamra'nın bir sütununu harap ederlerse ellerim yakalarındadır' diye feryad ediyordu. Granada bombardımanından sonra ölenlerin sayısını değil, Gotik kilisenin zarar görüp görmediğini merak ediyordu. Franko'yu tutan Mihvercilerle, Cumhuriyetçileri destekleyen Müttefikler yeni silahlarını ve son model uçaklarını denemek için bu fırsatı cana minnet bilmişlerdi. Kapışma gün geçtikçe daha kanlı bir hal alıyordu. Hofer'in, Hitler'in İspanya'ya gönderdiği Kondor uçak kuvvetlerinde bombardıman pilotu bir yeğeni vardı. Cepheye gitmeden önce teyzesini ziyarete geldiğinde, Frau Hofer'in ona, 'Tarihi bir anıta bomba attığını duyarsam seni reddederim', dediğini çok iyi hatırlıyorum. Binlerce insanın telef olduğu bir savaşta, Frau Hofer'in bu aşırı tarihi anıt merakını çok naif bir yaşlılık hastalığı buluyordum. Hatta bir gün dayanamayıp, 'Orda bir tarih yazılıyor. Bunun için insanlar hayatlarını veriyorlar. Siz de kalkmış, şimdi şu sarayın sütunları, bu kilisenin kubbesi korunmalı diye tutturuyorsunuz, biraz garip olmuyor mu?', demiştim. Kadıncağız bana sanki kuş dili konuşuyormuşum gibi anlamasız gözlerle uzun uzun baktı. Nazik insanmış yine, hiçbir şey söylememek olgunluğunu gösterdi
.
Aradan kırk yılı aşkın zaman geçti. O günkü hışır öğrenci, şimdi kendisini çok ama çok haksız, Frau Hofer'in kaygısını da çok, ama çok yerinde buluyor. Eski eserlere saygı yaşla edinilen bir aşama mıdır? Hiç sanmıyorum.
Bu bir görgü ve eğitim işidir. Yaş olsa olsa dünyayı daha bir topluca, daha bir geniş açıdan görmeye yarayabilir ve bu niteliği ile gidenin yanında asıl kalanın, dünyayı dünya, uygarlığı uygarlık, tarihi tarih yapanın biraz da tarihi yapıtlar ve anıtlar olduğunu anlamaya yaklaştırabilir.
Geçenlerde benim yaşımda hem de aydın, hem de sayıp sevdiğim, sağduyu sahibi bir dostum, bana takaza (başa kakma, serzenişte bulunma) etti, 'Ne oluyor yahu' dedi. 'Bir Markiz'dir tutturmuşsunuz. Orada İbrahim Şinasi Efendi, Namık Kemal, Abdülhak Hamid ya da ne bileyim ben, falan sadrazam, falan bakan kahve içti, onların değerli kabaetleri (o başka bir deyim kullanıyordu) bu iskemlelere onur verdi diye şimdi orası tarihi mi oldu yani? Dün Lebon, bugün Markiz adını taşıyan bu lokal Osmanlı İmparatorluğu'nun yozlaşmış Beyoğlu'sunun son kalıntısı olarak yıkılmış, ya da parçacı dükkânı yapılmış, kıyamet mi kopar? Varsın olsun. Tasanız mı yok sizin be?..'
Bu dostum hoyrat mizaçlı, duygusuz biri olsa canım yanmazdı. Bal gibi de duygusaldı. İstanbullu idi. Eskiye karşı vefasız değildi. Bir zamanlar kendisinin ve dostlarının sıkça gittiği Nisuaz'ın yerinin, o kahvenin Avrupa'dakiler gibi atmosferini aynen yansıtan bir müze haline getirilmesi ihtimali söz konusu olduğunda gözleri parlamış, coşku ile o kahvenin özelliklerinden tatlı tatlı söz etmişti. Demek oluyor ki, insan kendi değerli kabaetlerinin değdiği yerlere tarihi kişilik vermekte o kadar hasis davranmıyormuş.
Markiz’in mahvolup gitmemesi için uğraşanlar ne nostaljik bir romantizm itisi ile harekete geçmişlerdi, ne de kimsenin farkına varmadığı değerleri biz değerlendiririz snopluğu içinde... Bunlar, her uygar büyük kentin onuru olan bu gibi lokallerin, yapıtların muhafazasının yine o kentin eski sakinlerine düşen en basit uygarlık borcu olduğuna inanmış ve bundan ötürü uyarı ödevlerini yerine getiren kimselerdi. Paris'de Dome kahvesini, Berlin'de Kempinski'yi parçacı dükkânı yapmaya kalkan olsa, bütün kent bu barbarlığın karşısına dikilir. Başta belediyesi olmak üzere, aydın çevreler, yazarlar, eleştirmenler, sanat kurulları, mimar birlikleri, tarihçiler ve benzerleri kıyameti koparırlar.
Eski Beyoğlu'nda şimdi çok şeyin yerinde yeller esiyor. Yanlış söyledik, yeller esmiyor, birbirinden çirkin bloklar yükseliyor. Kala kala bir Perapalas kaldı, Atatürk devrinin gözde yazarı Falih Rıfkı üstadımız bile bir tarihte Galatasaray Lisesi'ni yıkıp yerine turistik otel yapmayı salık vermemiş mi idi? Salık verirken de çok orijinal bir öneri yaptığını sanmamış mıydı? Hem uygarlık taslamak, hem de onun tüm gereklerini farketmek bizler için galiba her zaman kolay olmuyor.
Eskiden Lebon, kırk yıldan beri de Markiz adı ile Beyoğlu'nun en seçkin pastahanesi olan bu lokalden, güzel kızımız Ajda Pekkan'ın bir şarkısında söylediği gibi 'Kimler gelmiş kimler geçmiş'tir.
Meselâ ünlü silah tüccarı Sir Bazi Zaharoff*un henüz genç ve uyanık bi çocukken bu lokalin kapısında nöbet tuttuğunu, buraya girip çıkan turistlere sokulup şehri gezdirmek için rehberlik yaptığını ve Kont Orlof adında bir Rus asilzadesinin gözüne girip ondan aldığı yüz altınla iş hayatına atıldığını, Vasili Zaharya olan adına da bu tarihten sonra Bazi Zaharoff şeklinde çeki düzen verdiğini, sonunda kraliyet cânibinden önün bir de Sir lakabı eklettiğini bilir miydiniz? Eskiler anlatır, ünlü Fransız aktörü Mounet Sully ve eşsiz kadın sanatçı Sarah Bernardt İstanbul'a turneye geldiklerinde buradan çıkmazlarmış. Bu lokalin eski daimi müşterileri içinde Sadrazam Hakkı Paşa, rahmetli Reşad Nuri Drago'nun pederi Nuri Bey (Chateauneuf), Abdülhamid'in yâverleri, Hariciye Nâzını Tevfik Paşa, daha sonra İsmet Paşa, Celal Bayar, Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü, Fethi Okyar, Şükrü Saraçoğlu, Feridun Cemal, Sadi Irmak gibi devlet adamları, Necmeddin Molla, Necmettin Sahir, Muhittin Üstündağ gibi muteber zevat, Ahmet Haşim, Yakub Kadri, Fecr-i Aticiler, Hamdullah Suphi, Abdülhak Şinasi, İzzet Melih, Yusuf Ziya, Mithat Cemal gibi edebiyatçılar, Hüseyin Cahit, Yunus Nadi, Burhan Felek, Ulunay, Nizamettin Nazif gibi gazeteciler ve birçok büyükelçiler, banka müdürleri, baro reisleri sayılabilir.
Sade Belle Époque** üslubu, meşhur duvar panoları, Mazhar Resmor'un yaptığı nefis vitrayları, lambri duvarları, kristal âvizeleri ile değil, asıl lokale sinmiş kalmış bu eski anılarla, yaşanmışlıklarla tarihi ve kültürel bir köşe olan bu lokal, Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu'nun tarihi ve turistik eser saymasına karşın ne yazık ki, parasızlık yüzünden ilgili bakanlıklar tarafından kamulaştırılıp kurtarılamadı. Şimdi mahkemenin tahliye kararına uyularak binanın sahibi olan parçacıya teslim edilecek.
Eski Beyoğlu'nun bugüne kalmış bu biricik tarihi lokali de yeni parçacı dükkânının ya bekleme salonu ya da ayaküstü lahmacun satan kantini olacak. Sevinelim de kimseye söylemeyelim.
Darısı Kanun-ı Esāsi Kahvesi'nin, Perapalas'ın başına..."
Ünlü Fransız çizer Hergé, Zaharoff’u Tenten’in (siyah beyaz olarak Şubat 1937’de renkli olarak ise 1943’te yayınlanan) L'Oreille cassée, The Broken Ear (Kırık Kulak) adlı macerasında "Basil Bazaroff" adıyla ve “Hiçbir vicdani tereddüdü olmayan ölüm taciri” olarak karikatürize etmişti.
Kartvizitteki Vicking Arms C. Ltd. ise yasal bir zorunluluk nedeniyle değiştirilen ve eğretilenen, Osmanlı tarihinde özellikle teslim edilmeyen gemi siparişleri konusunda adına rastladığımız İngiliz Uçak, Gemi ve Çelik, kısacası askeri araç üreticisi olan ve Zaharoff ile de bağlantılı Vickers & Armstrong Ltd.’dir.
* Sir Bazi Zaharoff*: “Galata, Pera, Beyoğlu: Bir Biyografi” kitabının yazarları John ve Brendan Freely ise, yine Monte Carlo’da Uluslararası silah ticareti ve finans yoluyla dev bir servete sahip olan Sir Basil Zaharoff’tan (6 Ekim 1849 - 27 Kasım 1936), yani Osmanlı Devleti nüfus kayıtlarına göre Muğla’nın Saburhane Mahallesi doğumlu bir Rum olan Vasil Zaharyas, Yunanca Basileios Zacharias, bazı dillerde Basil Zaharof (tek ‘f’ ile) mesela 1913’te vatandaşlığına geçtiği Fransa’da Basil Zaharoff (iki ‘f’ ile), 1918’de şövalyelik unvanı aldığı Britanya’da Sir Basil Zaharoff’tan, benzer şekilde bahsediyorlar kitaplarında;
“Markiz’in önünde bir kez daha, daha önce Galata pezevenklerinin ve tulumbacılarının arasında gördüğümüz, daha sonra Sir Basil Zaharoff diye tanınacak, Vassilis Zacharias ile karşılaşıyoruz. Anlaşılan Markiz’in önünde volta atar, müşteri kollarmış, burada hizmetlerinin karşılığı olarak ona 100 altın pound miktarında cömert bir ödeme yapan Kont Orloff ile karşılaşmış (bu hizmetlerin içeriği hakkında bilgimiz yoktur). Bu olaydan sonra Vassilis, Rus gibi davranmaya başlamış ve şansını aramak için Londra’ya gitmiş; gider gitmez de ‘Konstantinopolis’ten düzen dışı ithalat’ kanunuyla başı belaya girmiş.”
** Belle Époque* üslubu: 'Güzel Dönem' genellikle 1871-1914 arasındaki, Fransız ve Avrupa tarihindeki bir döneme, Fransa-Prusya Savaşı'ndan I. Dünya Savaşı'nın başlangıcına kadar süren ve iyimserlik, bölgesel barış, ekonomik refah, sömürgeci genişleme, teknolojik, bilimsel ve kültürel yenilikler ile karakterize edilen bir dönemdir. Bu çağda sanat, pek çok edebiyat, müzik, tiyatro ve görsel sanat ürününün geniş çapta ünlenmesiyle birlikte belirgin bir şekilde gelişmiştir.
Haldun Taner, 1 Haziran 1984’te Milliyet Sanat Dergisi’ndeki “Dünkü Beyoğlu, bugünkü Beyoğlu” başlıklı yazısında şöyle bir yorum yapar;
“... Şehrin manevi haritasında üstüne titrenmesi gereken koca Markiz’i parçacı dükkanı yapmak uğruna yok etmeye kalkışılmasını önlemek için açtığım kampanyayı hatırlayanlar olacak.
Elde kalem, kültürden, birikimden söz etmekten başka (sermaye)si olmayan bizleri, kültürle, birikimle ilgisi, ilişkisi bulunmayan bazı (sermaye) sahipleri ve onun emrindeki ticaret hukuku ne kolayca yenivermişlerdi. Derin bir iç çekip, yolumuza devam edelim.”
Haldun Taner’in eşi Demet Taner de bir söyleşisinde şu sözlerle anlatır Markiz’i ve onun hayatlarındaki yerini;
“Haldun da ben de işlerimizden çıkar pastanede buluşurduk. Haldun çok sık gelirdi Markiz’e. Cumartesi günleri Milliyet gazetesine gider, çıkışta mutlaka Markiz’e uğrar, gazete ve kitaplarını burada okurdu. Pastanede kimse kimseyi rahatsız etmezdi. Sık sık tanıdıklarla karşılaşırdık, yanlarına gidip hatırlarını sorar, sonra kendi masamıza dönerdik. Haldun, Markiz'in kapanmaması için çok mücadele verdi. Avedis Efendi’yle birlikte 1980 yılında başlattı mücadelesini. Verilen mücadelelerle Markiz’i satın alan Şükrü Kurtoğlu, pastaneyi oto yedek parçacısına dönüştüremedi. Herhalde aldığına da çok pişman oldu.”
![]() |
| Markiz’in ve Passage Oriental’in Mayıs 1990’da İstiklal Caddesi’nin trafiğe kapanmadan önceki acıklı halleri. Fotoğraf: SALT-Research |
1975’te Markiz’i Passage Oriental (Şark Pasajı) ile birlikte önceleri taksi şoförlüğü yapan ve Sirkeci’de bir oto yedek parçacı dükkanı işleten Şükrü Kurdoğlu, Şubat 1958’de vefat eden, Türkiye Madenciler Derneği kurucularından, Yüksek Maden Mühendisi Canik Verter’in dul eşi Ermeni Madam Nazeni Verter’den 4.300.000 liraya satın almıştı.
Bir ara Markiz, 5 milyon lira karşılığında Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’na önerilmişti. O günleri Çelik Gülersoy, “Beyoğlu’nda Gezerken” adlı kitabında;
“1975’te bir aracı, (yeni sahibinin muhasebecisi, bizim de üyemiz, Metin Bey) 5 milyona bütün binayı bizim Kuruma önerdi. Doğrusu ben de hata ettim. Çevredeki yeni doku, “Emmim”, “Yengen” adı ile açılan komşu kuruluşlar ve birkaç yıl sonra patlayan anarşiden Beyoğlu’nun da payını alması, beni ürküttü. Öneriyi geri çevirdik.”
böyle anlatıyor ve ekliyordu,
“1975’te burayı Kurum satın alsaydı, benim düşüncem, binayı bütün olarak muhafaza edip, üst katları fazla konforu olmayan ama temiz ve medeni bir pansiyon olarak kullanmaktı.”
![]() |
| Markiz’in ve Passage Oriental’in Satın alındıktan sonra kısmen temizlenmiş hali. Fotoğraf: SALT-Research |
Hukukçuların, mimarlık tarihçilerinin ve korumacıların, en başta da Haldun Taner olmak üzere birçok yazarın çabalarıyla, kamuoyuna mal olan Markiz için, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından 1977’de özgün dekorasyonu ile korunması kararı alınmış, ardından 1979’da da özgün işlevinin de bağlayıcı olduğuna karar verilmişti.
Şükrü Kurdoğlu’nun bağımsız olarak açtığı tahliye davası 5 yıl sürmüş, sonunda kiracı Avedis Ohanyan Çakır’ı çıkartmak için açtığı tahliye davasını kazanmıştı. Şükrü Kurtoğlu, 27 Ocak 1980’de Avedis Ohanyan Çakır’ı tahliye etmiş ve Markiz’in kapısına da kilit vurmuştu.
27 Ocak 1980 günü, tahliye kararı Avedis Ohanyan Çakır’a tebliğ edildiğinde Markiz Pastanesi’nin önünde bekleyen eski müşterilerden 56 yaşındaki Meliha Başkurt;
“Burası bir tarihtir, kapatılamaz. Bütün müşterilerle birlikte Valiye gideceğiz. Vali dinlemez ise Cumhurbaşkanına çıkacağız” diyerek, hıçkırarak ağlıyordu.
“86 yaşındayım. Bu son 5 yıl içinde Şükrü Kurdoğlu inanılmaz bir eziyetle beni perişen etti. Geçen gün yaka paça polis marifetiyle Beyoğlu Hakimi’nin önüne çıkarıldım. Suçum Şükrü Beyi telefon ve mektupla ölümle tehdit etmekmiş. Benim kadar hakim de şaşırmış olacak ki ‘Hadi git!’ dedi.
Bildiğim tek şey beni canımdan bezdirp buradan çıkmamı sağlamak. İstanbul’a armağan ettiğim bu pastaneden ayrılmaktansa ölmeyi tercih ederim.” demişti Avedis Ohanyan Çakır, o çok sevdiği ve yıllarca emek verdiği Markiz’den tahliye edildiği gün.
6 Ekim 1980’de Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na 250 milyon lirayla en yüksek bağışta bulunan Avedis Ohanyan Çakır’a Hava Harp Okulu Salonlarında düzenlenen törende madalya ve berat verilmişti. Avedis Ohanyan Çakır, bu bağışı Atatürk’e olan sonsuz sevgisinden dolayı yaptığını söylemişti.
![]() |
| Markiz’in ve Passage Oriental’in Mayıs 1990’da İstiklal Caddesi’nin trafiğe kapanmadan önceki acıklı halleri. Fotoğraf: SALT-Research |
Dediği gibi de olmuş, Markiz’den ayrılmak ona iyi gelmemişti. Üzerinden çok uzun bir zaman geçmemişti ki, Avedis Ohanyan Çakır 1983 yılının 17 Şubat günü geçirdiği bir kalp krizi sonucunda yaşamını yitirmişti.
Avedis Ohanyan Çakır, 18 Şubat 1983 Cuma günü Balıkpazarı Üç Horan Kilisesi'nde düzenlenen cenaze töreni sonrası aile kabristanına defnedilmişti.
Avedis Ohanyan Çakır vefatından iki sene önce 1981 yılında Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı'na yaklaşık 300 milyon liralık bir bağış yapmış, vasiyetnamesinde de tüm mal varlığının 3/4'ünü yine Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı'na bağışlamıştı. Avedis Ohanyan Çakır ayrıca Şişli’de Abide-i Hürriyet Caddesi No:51’deki sahip olduğu geniş bahçeli konağını da 30 Eylül 1980 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı'na bağışlamıştı. Uzun yıllar bakımsızlıktan harabeye dönen konak sonradan restore edilerek ASELSAN'ın İstanbul Bölge Müdürlüğü'nün kullanımına tahsis edilmişti.
![]() |
| Bir zamanların Nis Bahçesi olarak anılan Avedis Ohanyan Çakır'ın Şişli Bomonti'deki konağının 1987 yılındaki hali. |
Markiz’in yeni sahibi Şükrü Kurdoğlu bu kez Türk Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’na Markiz’i boşaltması için dava açmış, ancak Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun “mütemmim cüz” (tamamlayıcı parça), bir başka deyişle “yeri değiştirelemeyecek parça” tanımlaması ve kararı nedeniyle boşalttıramamıştı. Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Markiz’in dekoratif özellikleri nedeniyle olduğu gibi korunması gerekliliği konusunda karar verirken, içerideki dekoratif eserlerin değerleri, sanat tarihi açısından ele alınarak yüksek tutulmuş (10 milyon lira) ve bu paranın yeni mal sahibi tarafından ödenmesi gerekliliği üzerinde de durulmuştu. Altının 300 lira olduğu günlerde 4.300.000 liranın alış bedelinin üzerine bir de 10 milyon ödemek istemeyen Şükrü Kurdoğlu bu durumda dükkana girip oturamamıştı bile. Ne yapacağını bilemeyen Şükrü Kurdoğlu gözyaşları içinde;
“Ben İsviçre’de okuyan oğluma bir mülk alayım derken, başıma dert almışım. Kendi malıma girip çıkamıyorum. Yedek parçacılıktan vazgeçtim. Bıraksınlar yine pastane olarak işleteyim. Ama derdimi kimseye anlatamıyorum. Ben satın alana kadar kimsenin başını çevirip bakmadığı panolar neredeyse altın değeri ile ölçülüyor. Oysa 10 yıldan beri tozdan topraktan her şey rezil oldu. Benden başka kimsenin umurunda bile değil”
diye haykırıyordu.O sıralarda Kültür ve Turizm Bakanlığı Şükrü Kurdoğlu’na Markiz’in turizm amaçlı kullanılması şartıyla kredi teklif etmesine karşılık, teklifi Şükrü Kurtoğlu yaşının 70 olduğunu öne sürerek kabul etmemiş ve dükkanı satmak istediğini belirtmişti.
O günlerde Şükrü Kurdoğlu basına yaptığı açıklamalarda şunları söylemişti;
“Bir hata ettik, bu dükkanı aldık. Bu adam (Markiz’in işletmecisi Avedis Ohanyan Çakır’ı kestederek) beş sene inim inim inletti. Gel dedim bir sene bedava otur. Sana yüzbin lira para verelim. Kabul etmedi. Mahkemeye verdim. Her çareye başvurdu. 5 sene uğraştırdı beni. Biz de bu memleketin evladıyız. Bu adam bana helasını bile temizlettirdi.”
(Mahkemeler sürerken Markiz’in kanalizasyonları tıkanmış, kontrat maddelerine göre bu tür onarımlar mal sahibine ait olduğu için icra yoluyla aldığı protesto üzerine Şükrü Kurtoğlu birkaç adamını alarak birlikte Markiz’e gitmiş ve tıkanan kanalizasyonu açtırmıştı.)
“Şaşırdım kaldım. Herkes bize yükleniyor. Adam (Avedis Ohanyan Çakır’ı kastederek) memlekette ne kadar yazar-çizer varsa üstüme saldı. Sanırsın Markiz’i değil de İstanbul’u yıkıyorum. Üstelik de söz veriyorum, hiçbir şeyi yıkmayacağım. O panolar milyon değerinde. Onları yıkar mıyım. Bu vatanın evladı olarak müsaade edin de biz de biraz mal kıymeti bilelim.
FAKAT BU PANOLARIN ÖNÜNDE PASTA SATILMASIYLA, YEDEK PARÇA SATILMASI ARASINDA NE FARK VAR, BİR TÜRLÜ ANLAYAMIYORUM...”
3 Ekim 1993'te, Milliyet Gazetesi'nin Fiesta Dergisinde Hasan Pulur
"Kesip sakladıklarım" başlıklı köşesinde "Markiz Pastanesi ve Haldun Taner” başlığıyla bir yazı kaleme almıştı.
"1980'li yıllara girerken 'nostaljik takılma' kavramı tutku haline gelmemişti; Beyoğlu'nun insanları değişirken, binaları da insafsızca tahrip ediliyordu... Beyoğlu'nda, eski namına ne varsa, sanki sırtımıza yüktü... Beyoğlu'nun ünlü pastanesi Markiz ve Lebon da elbette bu yıkımdan paylarını alacaklardı, galiba önce Lebon gitti, sırada Markiz vardı...
Markiz'in yeni sahibi, yani pastahanenin değil, binanın sahibi yedek parçacıydı, 'Eyvah, Markiz de gidiyor!' diye feryad edenlerin ne demek istediklerini aklı hiç almıyordu, 'Pasta ile yedek parça arasında ne fark var anlamıyorum?!' diyor ve ekliyordu:
'Şaşırdım kaldım, biz de bu vatanın evladıyız. Herkes bize yükleniyor. Adam memlekette ne kadar yazar çizer varsa üstüme saldı. Sanırsın Markiz pastanesini değil de İstanbul'u yıkıyorum. Üstelik de söz veriyorum, hiç bir şeyi yıkmayacağım. O panolar milyon değerinde, onları yıkar mıyım. Bu vatanın evladı olarak müsade edin de biz de biraz mal kıymeti bilelim. Fakat bu panoların önünde pasta satılmasıyla, yedek parça satılması arasında ne fark var bir türlü anlamıyorum.'
Geçen gün Richmond Oteli'nin altında, yeniden açılan Lebon Pastanesi'nde otururken otel müdürü Rezan Kulaksız, şimdi kapalı duran Markiz'i aldıklarını, eski haline getireceklerini söyledi, Lebon'la Markiz Beyoğlu'nun tarihindeki yerlerini yeniden alıyorlardı.
HALDUN TANER VE MARKİZ
Bunu duyunca, aklımıza rahmetli Haldun Taner geldi, Markiz'i kurtarmak için az uğraşmamıştı, keşke yaşasaydı da bu günleri görseydi, diye hüzünlendik....
Kesip sakladıklarımız arasında, O'nun 20 Ocak 1980'de Milliyet'te "Ar Yılı Değil, Kar Yılı" başlıklı yazısı vardı; şöyle diyordu:
'Eski eserlere saygı yaşla edinilen bir aşama mıdır? Hiç sanmıyorum.
Bu bir görgü ve eğitim işidir. Yaş olsa olsa dünyayı daha bir topluca, daha bir geniş açıdan görmeye yarayabilir ve bu niteliği ile gidenin yanında asıl kalanın, dünyayı dünya uygarlığı uygarlık, tarihi tarih yapanın biraz da tarihi yapıtlar ve anıtlar olduğunu anlamaya yaklaştırabilir.'
diye Haldun Taner'in yıllar önce kaleme aldığı yazısını neredeyse tümüyle köşesine taşımış
sonunda da yazısını;
"Hayır Haldun Bey, hayır; 'Eski Beyoğlu'nun bugüne kalmış biricik tarihi lokali parçacı dükkanının bekleme salonu, ya da lahmacuncu' olmadı, kurtuldu haberiniz olsun, dedik..."
müjdesiyle bitirmişti...
![]() |
| Markiz’in Mayıs 1990’da İstiklal Caddesi’nin trafiğe kapanmadan önceki tabelası. Fotoğraf: SALT-Research |
Kamuoyunun ve basının baskısı ve Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun “Markiz’in hiçbir bölümü değiştirilemez” kararı sonrasında oto yedek parçacısı olmasına izin verilmeyen Markiz, uzunca bir süre camında “Satılık” levhasıyla satılmayı beklemişti.
Sonunda 1990’da karşı kaldırımdaki Richmond Oteli ve Lebon Pastanesi’nin de sahibi olan Tursoy Turizm Şirketi’nin sahibi Mustafa Aksoy tarafından satın alınmıştı. O sıralar Mustafa Aksoy Markiz’in ve Şark Pasajı’nın aslına uygun olarak onarılacağını ve 1994 yılının sonunda yeniden İstanbul’un yaşamına katılacağını açıklamıştı. Bu hayal 1994’te gerçekleştirelemese de Markiz ancak 9 yıl sonra 2003’te kapandıktan 23 yıl sonra aslına uygun bir şekilde restore edilerek 23 Aralık’ta tekrar kapılarını İstanbul’lulara açmıştı.
Evet belki Markiz adı ve mekanın özgün dekoru muhafaza edilmiş olsa da, 2003 yılı sonrasında Markiz olarak devam edememiş, adına ve asıl fonksiyonuna uygun olmayan bir şekilde birçok kez el değiştirmiş ve yakışık almayan şekillerde kullanılmıştı. Bu nedenle Markiz’in ne yazık ki değerinin bilindiğini söyleyebilmek pek de mümkün değil.
![]() |
İstanbul Beyoğlu Belediyesi’nin restorasyon sonrasında
Markiz Pastanesinin dış duvarına yerleştirmiş olduğu plaket.
|
Markiz açıldıktan kısa bir süre sonra sanki beklentilere pek de cevap vermez, veremez; Onun açılmasını azda olsa bir kesim hasretle, çoğusu da merakla bekleyenler pek tatmin olmaz bu geri dönüşten...
17 Ocak 2004’te Sabah Gazetesindeki “Elalem” köşesinde Mansur Forutan şöyle anlatır o yeniden açılış günlerinin Markiz’ini. Bir yandan da Markiz’i yakın bir gelecekte bekleyecek olan kötü günlerin haberini verir;
“Açıldı açılacak derken Markiz geçtiğimiz günlerde hizmete girdi. Talimhanede geçmiş elantrik faturamın ödenmesini müteakiben Tünel’e doğru uzun yürüyüşüme başladım. Dört ay boyunca elantriği kesilmeyecek bir adamın huzuru içerisinde verdim kendimi İstiklal’in kalabalığına. Sevmem. Düzenli ödemeleri hiç sevmem. Ödeme dediğin aksak olmalı. Evvel Allah faiziyle verir düzene alet olmayız. Neyse biz dönelim Markiz’e.
Ödemenin huzuru ana konuyu mundar etmesin.
Yeni mekana girmenin hafif çaplı tereddüdünü aşıp pastaneye adım attığımda doğrusunu söylemek gerekirse çok hoşuma gitti. Bir orta Avrupa şehrinin hoş bir mekanındaymışım gibi oldum. Boş bir masaya çöktüm ve hemen mönüyü inceledim. Malum fatura ödedik, fiyatlar kazıksa arazi moduna çabuk geçerim diye düşündüm. Fiyatlar makul. Dadanılası. Tatlıyla pastayla aram iyi değildir ama yediğim ekler bir başyapıt niteliğinde. Kahve de güzel. O halde bu kadar tantananın karşılığı Markiz Pastanesi’nde mevcut diyebiliriz. Tek endişem buraya dadanacak kitleden yana. “neresi in oraya bin” kitlesi var ya. Hani aynı gecede beş ayrı mekanda aynı anda olabilen, “aman kaçırmayayım”cılar var ya, inşallah onlar dadanmaz. Girişte kimlik kontrolü yapılsın. 1954 tevellüdlülerden daha genç alınmasın mesela. Sonuçta buranın gerçek sahipleri onlar. Sonra pasaj bölümüne geçtim. Olmamış! Yani ben sevmedim. Seveni çıkar mı da bilemiyorum. Daha doğrusu hayal kırıklığı. Tasavvur ettiğinizle karşılaşmıyorsunuz. Akmerkez ile Atatürk Hava Limanı Dış Hatlar Terminali'nin Freeshop bölümü sentezinde bir yer olmuş. “Okul kırıp, çökelim” enerjisi var. İnsanın gözü bir antikacı, kitapçı, bir saat tamircisi, iyi bir terzi falan arıyor. Ama karşılaştığınız bir iki butik ve spor giyim mağazaları. Buradan adamın Blue Jean alası gelmez. Daha ziyade pasaport kontrolü yaptırası, yurt dışı harç pulu alası falan gelir. Bir tek girişte sağlı sollu yerleşmiş iki kafe, Passage ve 27m2 (yazı ile yirmi yedi metre kare) heyecan verici. Bir de üst katta Buz var ki, zaten alemseverlerin tek geçtiği bir mekan. Bu üçlü ancak durumu kurtarabilir. Ticari kaygılar tabii ki olabilir. Tabii ki bir saat tamircisi oradaki mağazanın kirasını çıkartamaz. Ancak o zaman Markiz’i kimse tarihi bir mekanın yeniden canlanması olarak itelemesin. Hele hele geçmişle bugün arasında değişik bir konsept yarattık hiç demesin. Sonuç olarak önler iyi arkalar da ‘paranın satın alamayacağı bazı değerler vardır’ olmamış.”
Sonra başlar değişim günleri, Markiz istenen, beklenen ilgiyi sağlayamayınca birçok kez el değiştirir. Robert’s Coffee, Yemek Kulübü gibi...
Tarihi Markiz’in vitrininde promosyonel yemek ve Hamburger posterleri!..
21 Nisan 2012’de
“tadımtadımbeyoğlu” blogu yazarlarından “keciboynuzu” rumuzuyla
“Yemek Kulübü: Mazi kalbimde bir yaradır…”
diye bir yazı kaleme almış.
2003 yılı sonrasında Markiz’in benim de içimi acıtan düşürüldüğü duruma canlı tanıklığını çok da güzel anlatmakta, o nedenle olduğu gibi aktarmak istiyorum o yazıyı.
“Haziranda doğmuş olmalı burası. Burcu ikizler olan, hayatını karasızlıklarla dura kalka yaşayan, aynı anda hem neşeli hem kasvetli olabilen biri. Ama bahsettiğimiz bir bedene sahip bir ruhtan ziyade mazisini duvarlarında taşıyan bir yapı olunca durum basit bir ikizler alogorisiyle geçiştirilemeyecek kadar karartıyor insanın içini. Bilmeyenler için ekleyeyim, mekan eski ünlü pastanelerden Markiz’in mekanı. Benim Markiz’le ilgili anılarım yok. Çocukluğum ninemin Markiz’de geçirdiği gençlik günlerini dinleyerek de geçmedi. Lakin fazlasıyla tarihle, edebiyatla ve Türk sinemasının siyah beyaz haliyle muhatap olmuş dimağım ister istemez başka birşey bulmak istiyor camında hala Markiz yazan bir mekandan.
Kapıdan girerken sağınıza bakarsanız palto asmak için ayrılmış olan bölmede metal bir plak üzerinde ‘oturmak için yer gösterilmesini bekleyiniz’ tarzında bir ibare göreceksiniz. İçeri girdiğimizde garsonlardan yer gösterme çabası içinde olduklarına dair bir tavır göremeyince alt katta boş olan tek masaya oturduk. Hemen kapının yanına. Böylece tabelanın da camdaki yazı gibi müzelik bir dekor olduğunu anlamış olduk. Biri bize menü getirene kadar bir süre bekledik. Normalde mekan ve işletme/yemek konsepti birazcık uyumlu olsa böyle güzel bir mekanda masanıza oturursunuz. Garsonun biraz ağırdan aldığını farketmezsiniz o arada çünkü çoktan tavan/duvar süslemelerini, duvardaki devasal iki seramik panoyu incelemeye dalmışsınızdır. Zaten oraya o mekanda olmak için gitmişsinizdir, acele etmezsiniz. İçerisi kahve ve çikolata kokuyor olur hafiften. Belki aynı hafiflikte bir de müzik eşlik eder. Bunun yerine Yemek Kulübü bize müzik niyetine gıcırdıyan bir kapı, ağır ve özensiz bir servis, vasıfsız tatlar sundu.
Yemekler konusunda yüksek bir beklentiyle gitmedim. Hatta herşey beklediğimden çok daha ucuzdu. Mantar soslu dana eti, ızgara biftek ve acı soslu düdük makarna aldık. Bir de akdeniz salata istedik. Biraz yeşillik görsün diye bağırsaklarımız. Salata vasattı. Bir cafe menüsünde yer aldığı üzere ana yemek olarak düşünülmüş ama fincan mideli hatunları bile doyurmaz tek başına. Etlerin tadına bakmadım ama yiyenler halinden memnundu. Makarnanın sosu sıcak makarnası soğuktu. Ama tadı güzeldi. Azıcık bile acı değildi. Yemekleri çok beklemedik. Makul bir zaman aldı hazırlanmaları. Fakat biz üç kişiydik ve masada iki servis vardı, üçüncüsü biz istemeden gelmedi. Sular geldi, bardak gelmedi. Bardak istedim ama sanırım garsona ‘üç kişiyiz ve üç adet bardak istiyorum’ diye açıklamalı arzuhalde bulunmadığımdan tek bardak geldi. Ekmek de aynı ahestelikle ve rica minnet geldi. Garsonlar saygısız değil de bezgindi. Hani bazı akşamlar böyle pijamaları çekersiniz, sevdiğiniz abur cuburlar kol mesefesinde koltuğa gömülüp film seyredeceğiniz anda kapı çalar ve davetsiz bilmemkim amca ile teyze misafircilik oynamaya gelir. Zoraki pis bir sırıtış oturur çenenizle burnunuzun arasına. İşte garsonlar tam o halet-i ruhuye içindeki ev sahibi gibiydiler.
Yemek Kulübü annesinin topuklu ayakkabıları, takıları ve gece elbisesini meraktan annesinin yokluğunda deneyen küçük kız çocukları gibi. Sevimli ama sahte. Her an üstüne bir kaç numara büyük süslü elbisenin eteğine basıp düşmesi kuvvetle muhtemel. Yüksek tavan ve kristal avize, bir romatizme doğru çekerken insanı menünün ve personelin fast food hali bir rüyaya dalmanıza bile müsade etmiyor. Sadece yazık diyebiliyor insan. Çünkü mekan çıkma kal diyor ama başka herşey doyur karnını git diyor.
Yemek Kulübü İstiklal Caddesi üstünde. Tünel tarafında. Rahat bir gününüzde bizim gibi mekanı görmek için mutlaka gidin. Ne yediğiniz çok da önemli değil, menüdeki herşey aşağı yukarı aynı. Bu arada biz üç kişi 39 lira ödedik. Bozuğumuz yoktu bahşiş bırakmadık, ama vicdanımız da sızlamadı.”
Ancak tüm bu olumsuzluklara katlanmayı göze alıp, benim gibi hiç olmazsa mekana doyarım diyerek gitmeye kalkarsanız, ki ben gittim bu yazıya malzeme olması için fotoğraf da çekmek niyetiyle üstelik. Ama beni kapısına vurulmuş kilidiyle ve boynubükük yanlızlığıyla karşıladı Markiz...
“Her neyse, içi görülen salon bomboş ama, ben ara sıra geçerken, içeriye bakıyor ve üstad dostum A. Şinasi Hisar’ı görüyorum: İki tombul elini, kiraz bastonunun gümüş topuzlu sapına üst üste koymuş, her zamanki melankolisi ile, dalgın oturuyor. Yanına ilişmeyi (ve onu teselliye devam etmeyi) ne kadar isterdim.
Ne yaparsınız ki, kapı kilitli.”
Çelik Gülersoy, “Beyoğlu’nda Gezerken”
C. Hakkı Zariç, Evrensel Gazetesi’nde “Lebon’da bir Deli Roman” başlıklı yazısında Salâh Birsel’in “Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu” kitabını kaynak göstererek şöyle bahseder Lebon’dan;
“ ...Beyoğlu’na gidilmediği, Beyoğlu’na çıkıldığı zamanlardır. Terzide olsun, şapkacıda, kumaşçıda olsun randevusu olan kadınlar öğle yemeğenin hemen ardından gelir Lebon’a. Alışverişten önce ya da sonra burada buluşulur, dostlarla yarenlik edilir, karşılaşmaların seyri genişletilirdi.
Akşama doğru, gün yorgunluktan kararmaya yüz tutmak üzereyken zamanın edebiyatçıları damlardı Lebon Pastanesi’ne. Geniş masalarda uzun sohbetler başlar birkaç saat hızını ve heyecanını kesmeden devam ederdi. Akşam saat yedi gibi dağılan edebiyatçılar, Lebon’dan akardı bohemin buğulu masalarına.
Lebon Pastanesi’yle adı özdeşleşen yazarlarımızdan birisi de Şinasi Hisar’dır; yazarımızın uzun yıllar bu pastanenin müdavimleri arasında yerini almış, sahibi ve adı değiştiğinde bile gelip gitmeye devam etmiştir. Çok titiz olduğu ve dışarıda değil yemek yemek su bile içmeyen Abdülhak Şinasi hisar’ın Lebon’da gönül rahatlığıyla ve yıllarca yiyip içtiğini düşünürsek pastanenin hizmet ve temizlik kalitesi hakkında da fikir sahibi olabiliriz.”
Adam Yayınları’nın 2003 yılında yayımladığı “Beyoğlu Öyküleri” kitabında yer alan “Beyoğlu’nda Bir Öğle Vakti” öyküsünde Demir Özlü;
“Caddede öğle vaktinin kalabalığı vardı. Akşam üzerine doğru, gittikçe sayısı artacak bir kalabalık. Markiz Pastanesi’nin örtülü kapısından, içeride oturan insanlar görünüyordu. Şapkası başında bir kadın omlete benzeyen bir şeyler yiyordu...
...Güneş, caddeyi, kaldırımları kurutmuştu; rüzgarla savrulmaya hazır, ince bir toz tabakası vardı şimdi kaldırımlarda. Bakımsız Beyoğlu’nun, Tünel’in yapılarının çatılarından sıvaları dökülen bölümlerinden sızan, eski, yitip giden kentlere özgü bir toz. Altın sarısı bir toz.”
diye yazmıştı;
Ben de 2018’in son günlerinde gittim İstiklal Caddesi’ne, sırf onu görebilmek için üstelik...
Caddede öğle sonrasının kalabalığı vardı. Akşam üzerine doğru, giderek sayısı artacak bir kalabalık. Markiz Pastanesi’nin kilitli kapısı, tozdan ve yağmurdan kirlenmiş vitrin camlarından baktım, görebilmek için içerisini, içeride kimsecikler yoktu.
Sadece yılların kiri pasıyla kaplanmış camların arkasında o soğuk kış gününde, her şeye rağmen parlayan ancak hüzünlü bir “Sonbahar” görebildim...
“Toplumsal, siyasal yaşamda patlamalar,
Beyoğlu’nu da, kenti ve ülkeyi de değiştirmiştir.”
Beyoğlu’nu da, kenti ve ülkeyi de değiştirmiştir.”
Bu tesbit benim değil, 1 Haziran 1984’de bu yorumu Milliyet Sanat Dergisi yapmış, “Gündemdeki Beyoğlu’dan Eski Beyoğlu’na” başlığıyla yayımladıkları özel Beyoğlu sayısından.
Geldik 2019’a, 35 yıl geçti, durum değişti mi? Aksine bu tesbit daha da bir anlam kazandı ve sorun derinleşti.
Aynı dergi bu yorumun hemen altında bir alıntı yapmıştı; Nedim Gürsel, “İlk Kadın” öyküsünde bunu şöyle saptamaktadır: diyerek;
“Galata’nın, Pera’nın Yahudi, Rum, Franko Levanten mahalleleri yıkıldı birer birer. Yerlerine gökdelenler, pahalı oteller dikildi. Boğaziçi yalılarına da tankerler girdi, kıyılara beton döküldü. Öfkeli, gergin bir erkek kalabalığı doldurdu sokakları. Yabancılar göç etti, kozmopolit İstanbul kalmadı artık. Kırmızı tuğlalı küçük kiliselere, genelev sokağına sırtını dayamış sinagoga gidenler azaldı. Markiz pastanesiyse oto yedek parçacısı oldu çoktan.
İşte böyle, İstanbul düştü...”
Küllerinden
yeniden doğar mı Markiz,
bir gün?
1994 yılında Ezel Akay yönetiminde, Haluk Bilginer, Uğur Yücel ve Arzum Onan’ın başrollerini paylaştığı bir reklam filmi çekilmişti. İş Bankası için çekilen “sağduyu” başlıklı bu reklam filmi Markiz’de çekilmişti.
İşte o reklam filmi;
ve filmin kamera arkası:
“... Tramvaya binip daha da geriye gitti. Markiz Pastanesine. Garsona bir kahve sipariş etti. Edebiyat dergilerinden bir kaçını okudu. Sayfaların içinde kendine bir yer aradı. Markiz’in kapısı her açıldığında içeri kaçan soğuk hava yüzünü yıkadı. 1978 Aralık’ının ilk günleriydi. Tedbirliydi soğuğa çünkü İstanbul’da geçirdiği ilk kışın çounu hasta geçirmişti. Batıda ise güneş geç batardı. İzmir güneşinin sıcağıyla ısınmış kanının İstanbul’un soğuğuna alışması çok zor olmuştu. Birkaç gündür gazeteler beklenen kar yağışının Balkanlar üzerinden yola çıktığını yazıyordu. Haber bültnlerinde de bu ihtimalin sık sık tekrarlanmasının sebebi insanların bu şehirde iki şeyi kesin olarak bilmek istemesiydi. Kar yağışının ne zaman başlayacağı ve biteceği. Toprak işten ayrılışının dördüncü ayında mesleğinde son derece başarısız günler geçiriyordu. Eğer yazarlığı maaş karşılığı yapsaydı kendisini çoktan kapı önünde bulurdu. Tek kuruş kazanmadan aylardır Tamar’ın bıraktığı paradan geçiniyordu. Kendini köşeye sıkışmış hissetmeye başladı. Vakti azaldıkça morali de bozuluyordu. Belki de ilk önce elindeki hikayeleri toparlayıp bastırmalıydı. ‘Fırsatçılık’. Masal yazmayı denese daha mı iyi olurdu. Para çocuklar okusun diye harcanırdı. ‘Onurlu bir davranış’. Paketindeki son sigarayı çıkarıp dumanını Markiz’in içine bıraktı. Karşı masadaki sevgilileri izledi. Kız pastanenin içinde keyfince dolanıp müşterilerin ayaklarına sürtünen simsiyah renkte bir kediyi yanına çağırıyordu. Yanına gelip bacaklarına sürtündüğünde kediyi kucağına aldı. Erkek arkadaşı hayvan severlikte ondan geri olmadığını göstermek için kedinin başını okşadı. Kızla bir an göz göze gelen Toprak bakışlarını yıldırım hızıyla kaçırdı. Sandalyede asılı paltosunun iç cebinden çıkardığı dolma kalemiyle dergilerin sağını solunu karaladı. İsmini yazıp altını imzaladı. İki aydır uzattığı sakallarını kaşıdı. Sigarasını söndürdü ve hesabi istedi. ‘Kasaya ödüyorsunuz’ dedi garson. Paltosunu giydi, hesabı ödedi, durduğu yerden son kez kızın sırtına gözlerini sapladı. Onunla sevişmeyi hayal etti. İstiklal’denr gösteri sesleri geliyordu. Polis sirenleri sonra... Markiz’den çıkarken Toprak, kendi içine seslendi.
‘Sen tam bir salaksın. terk edilip arkasından geberene kadar üzüleceğin bir sevgilin bile yok, bir de aşk romanı yazmaya kalkıyorsun.’ Toprak’ın içindeki ses karşılık verdi. Hayatının bir anlatım bozukluğu gibi sürdüğünü ve bunu düzeltmek için bir an evvel harekete geçmesi gerektiğini haykırdı...”
Tolga Demirci, “Bahar Toprağı”
Seninle hiç sevişmedik.
İstiklal Caddesi’nde,
karanlık bir odada
ilk tutarken çıplaklığını,
daha yıkmamışlardı
Markiz pastanesi’ni.
seninle hiç geçmedik
Cihangir'deki o dar sokaktan.
cumba altında öpecektim seni,
sevdamız afiş olacaktı
Atlas Sineması’na.
Bit pazarı’ndan
Yüksek Kaldırım’daki
pirinç karyola alacaktık,
Pera’lı dolaplardan,
konsol, rum işi.
Elhamra sokağı’nda oturacaktık.
hiç sevişmedik seninle
İstanbul’a gitmedik,
gidemedik.
Cüneyt Ayral, “İstanbul Şarkıları Kitabı”ndan
Ayten’i Markiz pastanesinde vurdular
Onu ben vurdum
Ayten kanlar içinde düştü yere
Bense ağlıyordum
Şimşek gibi loşluğunda Markizin
Bir usturaydı ellerimde parlayan
Vurdum,ve baktım dağılmış yüzüne
Dedim;o da güzeldi bir zaman
Onun da gözleri vardı,dudakları vardı
Mermerler dile gelirdi konuşunca
Ya elleri her zaman duygulu,serin
Başım dönerdi ellerini tutunca
Önce bir garson gördü ikimizi
Sonra yabancı adamlar gördü,kadınlar gördü
Ayten’i hiç ayıplamadım
O anda kim olsa ölürdü
Renkli bir balon gibi sönüverdi
Koluna gömleğimin kanı damladı
O lekeden başka şimdi
Ayten'den eser kalmadı
Aldılar götürdüler beni
Bu cinayetin hesabını sordular
Dedim: Ayten’i ben vurmadım
Onu Markiz pastanesinde vurdular.
Ümit Yaşar Oğuzcan, AYTEN’İN SONU
SON BİRKAÇ SÖZ:
Bu yazıyı 13 Ocak günü yayınlamıştım, ancak daha sonrasında yazılarımı büyük bir dikkat ile takip eden ve blog yazılarım vesilesi ile tanıştığım Sayın Hayati İnaç’ın bazı haklı soru ve dikkat çekmeleri oldu. İncelemek ve düzeltmek için yazıyı geri çektim.
Tekrar bir araştırma yapılması icab ediyordu, sorular-sorunlar ciddi ve
küçük küçük düzeltmeler ile hallolacak gibi değildi, bir araştırma yapmak gerekiyordu ve bu konuda yine dostumun önerisiyle ciddi bir kaynağa ulaştım, ulaştık.
Geçen bu bir haftalık süre içerisinde bizzat kendisi de işini gücünü bırakıp,
bu işin peşine düştü, yazıyı en az benim kadar sahiplendi. Tam olarak bazı noktalarda hala araştırmaya gerek olmasına rağmen, yazıyı daha doğru tarihlerle ve doğru bir zaman akışı içerisinde tekrar kaleme aldım.
Bu arada başka zengin görsellere de ulaşıp onları da yazıya ekledim.
Umarım daha önce okumuş olanlar, bir kez daha okumaktan imtina etmez, sıkılmazlar.
Elbette bu konuda bana sınırsız desteğini unutmam mümkün değil.
Sayın Hayati İnaç’a teşekkürlerimi sunmak isterim.
İyi ki varsınız ve iyi ki beni takip ediyorsunuz...
Son olarak da var olan kaynaklarda Lebon Pastanesinin ikinci adresi konusunda bir kararsızlık yaşadığımda, mail yoluyla tanıklığına başvurduğum, benim bu küçük ricamı kırmayarak kesin doğru yanıtı vererek beni yaşadığım tereddütten kurtaran,
Sevgili Ayla Algan’a teşekkür etmek isterim.
Bu yazıyı, yazının başında da belirttiğim gibi yazmak değildi niyetim. Benim için aslolan mimar Alexandre Vallaury’yi anlatmaktı. Ancak araştırdıkça ve yeri geldiğinde bahsetmem gerektiğinde gördüm ki öyle bir kaç cümle ile geçiştirilecek bir mevzu değildi Lebon ve Markiz’in hikayesi. O nedenle araştırdıkça yeni bir ipucu, onu bulunca başka bir soru ile karşılaşa karşılaşa olay büyüdü ve kendi başına bağımsız bir yazıya dönüştü. Niyetim bir sonrasında tekrar dönüp yazmaya devam edeceğim Alexandre Vallaury yazısına bunu bir link ile bağlamak. Zira oldukça kapsamlı bir yazı diğer yazı ile birleşirse hem okuması hem de anlaması zorlaşacaktır.
Son olarak şunu belirtmek isterim ki; bu yazı ile yazıya konu olan olaylar ve mekanlar ile ilgili bugüne kadar gerek yazılı gerekse digital kaynaklarda var olan eski bilgilerin eksikliklerini, hatalarını giderecek ve konuyu daha doğru ve belgelere dayalı güvenilir bir belge hale getirdiğime inanıyorum. Elbette ki açık kalan, eksik olan, belki de yanlış olabilecek bilgiler olabilir, eleştirilebilir de. Ancak bu noktadan sonra, okuyucunun ve meraklısının eleştirmekten öteye, konuyu daha doğru, eksiksiz ve daha ileri bir noktaya taşımasını bekler ve rica ederim.
Eski yazılı kaynakların hatalarını, eksikliklerini ve yanlışlıklarını eleştirmek haddime değil, olamaz da. Bunu şu yüzden yapamam, zira o kaynakların kaleme alındığı tarihlerde bilgiler daha çok tanıklıklara ya da anlatımlara dayalıydı ve belgelere, bilgiye ulaşmak günümüzdeki kadar kolay değildi. Bugün sahip olduğumuz araştırma kolaylıkları, bilgiye ve belgeye ulaşım konusunda bize çok büyük imkanlar sağladı, bu yadsınamaz bir gerçek. Ancak, buna rağmen hala işin kolayına kaçıp günümüz imkanlarından yararlanmadan, ya da onu sadece araştırmadan, birilerinin yazdığını kopyalayıp yapıştırmak suretiyle kullanan ve doğru olmayan, eksik bilgilerin yayılmasına hizmet eden davranışları da onaylamak mümkün değildir.
Bu yazıyı 13 Ocak günü yayınlamıştım, ancak daha sonrasında yazılarımı büyük bir dikkat ile takip eden ve blog yazılarım vesilesi ile tanıştığım Sayın Hayati İnaç’ın bazı haklı soru ve dikkat çekmeleri oldu. İncelemek ve düzeltmek için yazıyı geri çektim.
Tekrar bir araştırma yapılması icab ediyordu, sorular-sorunlar ciddi ve
küçük küçük düzeltmeler ile hallolacak gibi değildi, bir araştırma yapmak gerekiyordu ve bu konuda yine dostumun önerisiyle ciddi bir kaynağa ulaştım, ulaştık.
Geçen bu bir haftalık süre içerisinde bizzat kendisi de işini gücünü bırakıp,
bu işin peşine düştü, yazıyı en az benim kadar sahiplendi. Tam olarak bazı noktalarda hala araştırmaya gerek olmasına rağmen, yazıyı daha doğru tarihlerle ve doğru bir zaman akışı içerisinde tekrar kaleme aldım.
Bu arada başka zengin görsellere de ulaşıp onları da yazıya ekledim.
Umarım daha önce okumuş olanlar, bir kez daha okumaktan imtina etmez, sıkılmazlar.
Elbette bu konuda bana sınırsız desteğini unutmam mümkün değil.
Sayın Hayati İnaç’a teşekkürlerimi sunmak isterim.
İyi ki varsınız ve iyi ki beni takip ediyorsunuz...
Son olarak da var olan kaynaklarda Lebon Pastanesinin ikinci adresi konusunda bir kararsızlık yaşadığımda, mail yoluyla tanıklığına başvurduğum, benim bu küçük ricamı kırmayarak kesin doğru yanıtı vererek beni yaşadığım tereddütten kurtaran,
Sevgili Ayla Algan’a teşekkür etmek isterim.
Bu yazıyı, yazının başında da belirttiğim gibi yazmak değildi niyetim. Benim için aslolan mimar Alexandre Vallaury’yi anlatmaktı. Ancak araştırdıkça ve yeri geldiğinde bahsetmem gerektiğinde gördüm ki öyle bir kaç cümle ile geçiştirilecek bir mevzu değildi Lebon ve Markiz’in hikayesi. O nedenle araştırdıkça yeni bir ipucu, onu bulunca başka bir soru ile karşılaşa karşılaşa olay büyüdü ve kendi başına bağımsız bir yazıya dönüştü. Niyetim bir sonrasında tekrar dönüp yazmaya devam edeceğim Alexandre Vallaury yazısına bunu bir link ile bağlamak. Zira oldukça kapsamlı bir yazı diğer yazı ile birleşirse hem okuması hem de anlaması zorlaşacaktır.
Son olarak şunu belirtmek isterim ki; bu yazı ile yazıya konu olan olaylar ve mekanlar ile ilgili bugüne kadar gerek yazılı gerekse digital kaynaklarda var olan eski bilgilerin eksikliklerini, hatalarını giderecek ve konuyu daha doğru ve belgelere dayalı güvenilir bir belge hale getirdiğime inanıyorum. Elbette ki açık kalan, eksik olan, belki de yanlış olabilecek bilgiler olabilir, eleştirilebilir de. Ancak bu noktadan sonra, okuyucunun ve meraklısının eleştirmekten öteye, konuyu daha doğru, eksiksiz ve daha ileri bir noktaya taşımasını bekler ve rica ederim.
Eski yazılı kaynakların hatalarını, eksikliklerini ve yanlışlıklarını eleştirmek haddime değil, olamaz da. Bunu şu yüzden yapamam, zira o kaynakların kaleme alındığı tarihlerde bilgiler daha çok tanıklıklara ya da anlatımlara dayalıydı ve belgelere, bilgiye ulaşmak günümüzdeki kadar kolay değildi. Bugün sahip olduğumuz araştırma kolaylıkları, bilgiye ve belgeye ulaşım konusunda bize çok büyük imkanlar sağladı, bu yadsınamaz bir gerçek. Ancak, buna rağmen hala işin kolayına kaçıp günümüz imkanlarından yararlanmadan, ya da onu sadece araştırmadan, birilerinin yazdığını kopyalayıp yapıştırmak suretiyle kullanan ve doğru olmayan, eksik bilgilerin yayılmasına hizmet eden davranışları da onaylamak mümkün değildir.
Kaynaklar:
1- Osmanlı Saray Şekerleme ve Şekerlemecileri ile ilgili notlar.
Doç. Dr. Zeynel Özlü, Gaziantep Üniversitesi
2- istanbullite.com / Pera Pastaneleri ve Şekerlemecileri, Lebon ve Markiz
3- Galata ve Pera, Nur Akın, Literatür Yayınları, 2002
4- Seda Özen on Twitter / @Seda_Ozen
5- Alexander Vallaury’nin Mimarlığı: Genel Bakış
Seda Kula Say, Mimar ve Doktora Adayı, İstanbul Teknik Üniversitesi
6- Afife Batur, Markiz Pastanesi
Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C.5, İstanbul 1994, s.301
7- Rakı Ansiklopedisi, Overteam Yayınları
8- 150 yılın sessiz tanıkları, Saray Porselenlerinden İzler
“Dolmabahçe Sarayı 150 yaşında”, TBMM Milli Saraylar Yayını
9- Markiz’in yeni sahibi, “Pasta ile Yedek parça arasında ne fark var, anlayamıyorum” diyor. İstanbul Haber Servisi, Cumhuriyet, 31.01.1980
10- Markiz: Çürümeye devam... Cumhuriyet 21.08.1986
11- Bir zamanlar Markiz. Belkıs Kılıçkaya, Milliyet 14.01.1990
12- Markiz’de buluşalım. Ayda Kayar, Toplum, 31,05.1993
13- Markiz’in hüzünlü bekleyişi sürüyor. Serpil Gündüz, Cumhuriyet 25.10.1995
14- Markiz Pastanesi’nde hayat belirtileri. Ayda Kayar, Hürriyet 10.08.1999
15- Çay Lütfen, yanında bir tutam da anı olsun. Dilek Girgin Can
16- Attila İlhan: Açtırma Kutuyu!.. Röportajlar:1946-1983,
Derleyen Belgin Sarmaşık
17- Pazar Yazıları, gokhanakcura.blogspot.com
18- Dolandırıcılar Ansiklopedisi, Zuhal Çağdaş
19- Türk Çarşısı Şark’ta Ticaretin Püf Noktaları, Georg Mayer
Çeviren: Yusuf Öztel, Önsöz ve Notlar: Rıfat N. Bali, Kitabevi Yayınları, Ocak 2017
20- Österreichen in Istanbul III,
(Austria in Istanbul: the imperial and royal presence in the Ottoman Empire)
(İstanbul'da Avusturya: Osmanlı Devletinde emperyal ve kraliyet varlığı)
Elmar Samsinger
21- Almanlar Dersaadet’te: 1870-1918 devresi İstanbul’unda
Almanlarla Osmanlıların kültürel ve toplumsal buluşma deneyimi,
Selçuk Akşin Somel
22- Beyoğlu’nda Gezerken, Çelik Gülersoy
Çelik Gülersoy Vakfı Yayını, 2003
23- “A Garden with mellow fruits of refinement” Music Theatres and Cultural Politics in Cairo and Istanbul, Adam Mestyan, Doktora Tezi, Budapeşte-Macaristan, 2011.
24- Türk Romanında Eğlence Kültürü (1860-1908), Funda Bulut,
Doktora Tezi T.C. Gazi Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı,
Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı, Nisan 2017
25- “Annuaire Oriental” Şark Yıllıkları, SALT-Research







































































































.jpg)














































































































.jpg)


.jpg)






















4 yorum:
Detaylar ve bilgiler teşekkür ederiz.
Ellerine sağlık kardeşi, nefis bir çalışma olmuş. Belli ki çok emek vermişsin, sağ ol var ol...
Çok, çok güzel bir yazı. Markiz ve Lebon ile ilgili (dolaylı veya doğrudan) elimde bulunan basılı kaynakların çoğundan daha özenli ve detaylı; ellerinize sağlık.
Levent Civelekoğlu Bey,
Siz benzersiz bir kültür abidesisiniz.. Lebon konusunda bunca kaynağı inceledim.. Levent Civelekoğlu çalışmaları yanında diğerleri solda - Sıfır...
Siz çok, ama çok farklı bir kültür ve tarih bilincine ve yeteneğine sahip bir şahsiyetsiniz.. Sizin yetenekleriniz benzersiz.. Size hayranım..
Bu memlekette sizin gibi değerlere ödül verirler mi... diye beklerim..
Sağlıkla kalınız..
Selamlarımla
Osman Öndeş
Yorum Gönder