Nerdeee, O eski Üsküdar?!.
FASIL -I-
“Bu senin son şansın.
Artık geri dönüş yok.
Mavi hapı alırsan, hikâye sona erer.
Yatağında uyanırsın ve
inanmak istediğin her neyse
ona inanırsın.
Kırmızı hapı alırsan,
‘harikalar diyarı’nda kalırsın.
Ben de ‘tavşan deliği’nin gittiği yerleri gösteririm…
Unutma, sana vaat ettiğim tek şey gerçek,
daha fazlası değil…”
demişti Matrix’te
Morpheus, Neo’ya...
“Tavşan deliği”, Charles Lutwidge Dodgson’un, Lewis Carroll mahlasıyla 1865’te yazdığı dünya çocuk edebiyatının en ünlü kurgu romanlarından biri olan "Alice’s Adventures in Wonderland"da (Alice Harikalar Diyarında) Alice’in, merakla içeri baktığı sırada, içine düşmesi ile başlayan maceralarının yaşandığı, o fantastik dünyanın kapısıdır.
Tavşan Deliği’nde başlayan ve hiç bitmeyecekmiş gibi gelen o düşüş, Alice’in kendini birdenbire bambaşka bir dünyada, soruların, sorgulamaların, tanımadığı bilmediği yeni kavramların ortasında bulmasına neden olur.
Babam bana Morpheus gibi bir seçenek sunmamıştı, zaten mavi hap da, kırmızı hap da yoktu, tercih şansım da... Ama bir tercih şansım olsaydı eğer, Kırmızı olanı seçerdim her halde, Çünkü Kırmızı hap; gerçeği ve acı da olsa hakikati seçmeyi simgeler. Mavi hap ise; hayal dünyasında, her şeyin yolunda olduğunu zannederek yaşamaya devam etmeyi seçmeyi simgeler.
Belki ben de Alice kadardım, Ortaokul çağlarımda olmalıyım, 1964-65 yıllarında 10 ya da 11 yaşlarındayken belki de... Ders yılı sona erdiğinde, denk gelirse babamın teftiş gezilerine annem ile birlikte bizim de katılmamız bir gelenek haline gelmişti. O sayededir ki, sonraki yıllarda kendi gayretlerimle genişletmiş olsam da, küçük yaştan itibaren Türkiye’nin birçok yerini görme şansına sahip olmuştum.
3 yaşından itibaren Ankara’da apartman dairelerinde yaşamaya başlayan benim için, Ankara’nın modern, düzenli, bakımlı sokakları, caddeleri, parkları ile, “memur kenti” denmesini hakedecek monoton, renksiz, ve sıkıcı hayatından çıkıp, yollara, kırlara, dağlara, denize, yeni kentlere, bilinmeyen, keşfedilmeyi bekleyen yerlere ve tarihe yolculuklar bulunmaz bir fırsat olurdu. Babamın o yıllarda yeni aldığı, ikinci el 1958 model İngiliz Fordu Consul'ü (onun tabiriyle Mavi kuşumuzla) ile yola çıkar, onunla birlikte gezerdik. O yıllardır benim belki de bilinçli olarak İstanbul ile ilk tanışmam.
İşte bunların birinde karşılaştım, benim tavşan deliğim ile ve o 268 metrelik kapkaranlık deliğin içinden geçtiğimde, kendi harikalar diyarımı keşfettim, işte o an Morpheus’un dediği gibi, kırmızı hapı yuttum ve ilk görüşte aşk misali kalbimi, gönlümü o diyarda bıraktım, sonrasında da hiç kurtulamadım ondan, sevgili İstanbul’dan. O oldu, hayatımı yeniden düzenlediğimde onu seçtim, İstanbul'a yerleştim bindokuzyüzsekseniki'de...
O 268 metre uzunluğundaki tavşan deliği, o zamanlar sınırı sayılırdı İstanbul’un, eski Ankara asfaltının üzerinde Küçükyalı yakınlarındaydı. 1956 yılında inşaa edilmeye başlanmış, 1957’nin Haziran ayında da hizmete girmişti. 260 işçinin elle kazarak açtığı, 2 bin metreküp yontma taş, 10 bin metreküp moloz taş ve 50 bin torba çimento kullanılan ve 3 milyon 26 bin türk lirasına malolan tünel, 2 gidiş 2 geliş olmak üzere dört şerit olarak inşaa edilmişti. “Tüneli geçince İstanbul’dan çıkmış gibi olurdunuz” deseler de, hafızam kaydetmediğinden olsa gerek, ben o tünelden çıktığımı İstanbul’dan gittiğimi hiç hatırlamam, bedenen çıkmış bile olsam aklım hep orada kaldığı içindir ki, benim için o tünel hep İstanbul’a giriş kapısıdır.
Ankara asfaltı yıllar içerisinde genişletilmiş, önce E5 daha sonra da D100 olarak anıldığı süreçte tünel devre dışı kalmış, ancak yanyol olarak kullanılmaya devam edilmişti.
İstanbul ile ilk karşılaşmanın izleri bununla sınırlı değildi elbet, uzunca yolun sonunda güzergah üzerindeki Türkiye’nin en büyük ve ve en eski, dünyanın sayılı mezarlıklarından biri sayılan, devasa selvileriyle Karacaahmet mezarlığının o zifiri yeşil ormanının kâh içerisinden, kâh yanından geçilerek, Toptaşı Cezaevinden sonra bir S çizilerek kaydırak gibi Doğancılar Parkı'ndan aşağı saldık mı Mavi Kuş'u, içimi bir heyecan kaplardı. Geldik sonunda, bu yokuşun bitiminde düzlüğe vardığımızda denizi göreceğim diye sevinirken, inilen düzlüğün az ilerisinde, bir anda hem Üsküdar Meydanı, hem de ötesinde İstanbul boğazı görünürdü.
![]() |
![]() |
Ancak benim için İstanbul'un deniz kapısı olan Üsküdar Meydanı'na vardığımızda büyük bir otomobil kuyruğunun içinde bulurduk kendimizi; Arabalı Vapur sırası... Bugün olduğu gibi o yıllarda da otomobillere terk edilmişti koskoca meydan neredeyse. Uzunca bir süre beklenirdi sıra gelsin diye, o sırada ben de arabanın içerisinde, sıkıntıdan çaresiz yapabileceğim tek şeyi yapıp, meydanı gözlemlerdim.
Arabaları, arabaların arasında sabırsızlıkla dolaşan insanları, bunu fırsat bilip ekmek parasının peşinde dolaşan seyyar satıcıları, meydanı çevreleyen eski yeni binaları, gökyüzünü, çığlıklar atarak dönenen martıları, her şeyi, her şeyi; zaman uzun, başka ne yapabilirdim ki?..
Sekiz musluklu, Sultan Ahmed Çeşmesi denilen ancak aslında Sultan'ın annesi için yaptırmış olduğu çeşmeyi ve meydanın sağındaki bir binanın çatısındaki neon ışıklı reklam panosunu, Yapı ve Kredi Bankası’nın kanatlarını çırpan devasa boyutlu neon ışıklı leyleğini hatırlarım, en çok da...
Daha sonraları öğrenmiştim, Yapı Kredi Bankası'nın kurucusu Kazım Taşkent'in, her Türk vatandaşının ev sahibi olmasını hedeflediği için "yuva kuran" ve "bebeği müjdeleyen" leylek figürünü bankanın amblemi yaptığını... Severdim leylekleri o zamanlar da, hele yollarda onları yuvaya tünemiş değil de uçarken gördük mü, pek sevinirdik annemle birlikte; uçarken görmenin bolca seyahat anlamına geldiğine inanarak...
Daha sonraki günlerde bir gece vakti o leyleğin kanatlarındaki neon tüplerin sırayla yanıp sönerek ona gerçekten uçuyormuş ve kanat çırpıyormuş gibi bir izlenim verdiğine şahit olmuş, bir kez daha hayran kalmıştım. Leylek hem uçuyor hem de gecenin karanlığında yanıp sönen ışıklarıyla meydanda hoş bir ışık şöleni yaratıyordu.
Bir de bugün arabayla geçerken, hala gözlerim o zamanlar görüp farkettiğim yol üzerindeki küçük bir aslan heykelini arar, tam olarak neredeydi o günlerde, hatırlamıyorum, belki çeşmenin yakınlarında çimenlerin arasında, belki meydana inen caddenin refüjündeydi, koca kafalı, basık bedenli ve ileri doğru uzattığı pençesi ile bir kalkan veya altı kırık bir tableti tutan taştan bir aslan heykeli.
| Hakimiyet-i Milliye Caddesi'nin ortasındaki refüjde Aslan heykeli, sağda Selman Ağa Camii ve ilerisinde Mihrimah Sultan Camii. |
Üsküdar'daki bu aslan heykelinin bir ikizi de Sultanahmet Yerebatan Sarnıcı'nın (Basilica Cisterna) üzerindeki Binbirdirek Parkı'nda sergilenmektedir. Araştırmacılar bu ikiz aslan heykellerinin, 1935-36 yıllarında Alman Arkeoloji Enstitüsü'nden Alfons Maria Schneider tarafından, özellikle Sultanahmet Camii ile Hipodrom arasındaki bölgede ve Bizans Büyük Saray kalıntılarına ulaşmak amacıyla yapılan genişletilmiş kazılarda değil de, Atatürk dönemi arkeoloji çalışmaları kapsamında, 1927-28 yıllarında British Academy adına Stanley Casson ve David Talbot Rice liderliğindeki bir heyet tarafından yürütülen Sultanahmet Hipodrom kazılarında veya 1950 yılında Sultanahmet Adliye Sarayı'nın inşaatı sırasında yapılan derin temel kazılarında, Hipodrom'un devasa oturma sıralarının (gradenler), merdivenlerin, moziklerin, sütun başlıklarının ve çok sayıda heykel kaidesi/parçasının bulunduğu sırada toprak altından çıkarıldığını düşünmektedirler.
Ayrıca araştırmacılar, büyük ihtimalle Geç Roma veya Bizans dönemine ait bir anıtın ya da önemli bir mezarın parçası olduğunu söyledikleri bu ikiz aslan heykelinin, geçmişte aynı anıtın ya da mezarın sağ ve sol taraflarında nizamı sağlayan koruyucu figürler olarak yan yana durduğunu tahmin etmektedir.
Bu kazılarda bulunan ikiz heykellerden birinin nasıl olup da Üsküdar'a geldiği meçhul olmakla birlikte, diğer ikizi en azından bulunduğu söylenen kazı alanının yakınında sergilenmektedir.
Ancak iki aslan heykeli de kalkan ya da tableti sol pençeleri ile tutmaktadır,
bu da bir anıt ya da mezarın sağ ve solunda simetrik olarak durdukları fikrini zayıflatır bana göre. Öyle olsa biri sağ diğeri sol pençesiyle tutması gerekmez miydi.
Öte yandan ben, uzmanı olmamakla birlikte, bu kalkanlı ya da tabletli aslan heykellerinin, Geç Roma veya Bizans dönemi eserlerine pek benzetemediğimden olsa gerek, daha ziyade onları Venedik Aslanlarına benzetirim.
Haziran 1203'teki IV. Haçlı Seferi sırasındaki çıkartma ve yerleşme harekatında temel güç olan Venedik Cumhuriyeti 41. Doçesi kör Henricus Dandulus (1107-1192) komutasındaki Venedik Donanması'nın İstanbul'un Anadolu yakasında ilk olarak Chalcedon ve Scutari'yi üs olarak kullandıkları günlerden kalmış olabileceğini düşünürüm. Böyle düşünmeme neden olan da, her ne kadar onun tarafından dikilmiş olabileceği ispatlanmamış ve doğrulanmamış olsa da Venedik Arsenali'nde (Tersane) yer alan iki aslan heykelinin, 41. Doçe kör Henricus Dandulus'a ithafen "Dandola Aslanları" olarak anılıyor olmasındandır. O aslan heykelleri onun olmasa da demek ki Dandalus ile aslanları üzerine bir söylence olmuş ki vaktiyle halk onlara bu adı vermiş.
Dandulus komutasındaki Haçlılar Scutari'de küçük bir Doğu Roma (Bizans) birliği ile çatışıp, galip gelmiş ve Scutari Sarayları ve çevresini karargâh olarak kullanmıştı. Amaçları buradan hareketle Haliç'e ve İstanbul surlarına karşı asıl harekatı planlamak ve saldırmaktı. Birinin Sultanahmet'te diğerinin Üsküdar'da olmasına bir cevap bulamasam da, bu aslan heykellerinin elinde bir kalkan ya da tablet tutuyor olmaları, ki malum Venedik aslanı meşhurdur ve o heykeller de Hıristiyanlık inancına göre İncil'i simgeleyen ve Venedik Cumhuriyeti'nin koruyucu azizi olan Aziz Markos'u temsil eden, üzerinde Latince "PAX TIBI MARCE, EVANGELİSTA MEVS" (Barış seninle olsun Markos, benim müjdecim/vaizim) yazan bir kitap tutarlar; bu tezimi güçlendiren bir kanıt olamaz mı? Belki de bir tablete ya da kalkana benzettiğimiz şey İncil'i simgeleyen bir kitaptır.
![]() |
| Sultanahmet Binbirdirek Parkı'ndaki aslan heykeli Üsküdar'daki ikizine göre daha az yıpranmış görünüyor. |
O küçük aslanı hatırlayan, demek ki sadece ben değilmişim; Üsküdar’da Fıstıkağacı'nda doğan Zuhal Olcay, 28 Ağustos 2001 Milliyet Pazar ekinde yaptığı bir söyleşide aynen şu cümleler ile anlatmış çocukluğunun Üsküdar'ını ve o küçük aslanı:
“...Dedemle tramvaya binerdik. Hiç unutmam, mor bir camı vardı tramvayın. Vatmanla yolcuları ayıran mor bir cam. O tramvayla Üsküdar Meydanı’na giderdik. Meydanda bir aslan heykeli vardı, o heykelle oynardım hep....”
Uzun zaman sonrasında o küçük aslanı bu yazıyı kaleme almadan önce, fotoğraf çekimleri için Üsküdar’a gittiğimde, tesadüfen geçerken Doğancılar Parkı içerisinde bulmuştum. Üstelik, bir zamanlar Sultan Abdülaziz tarafından topluca Avrupa’dan sipariş edilerek getirtilmiş hayvan heykellerinden, avıyla birlikte tasvir edilmiş bir erkek aslan heykeli ile birlikte. Bu farklı dönemlere ait ve farklı tarzlara sahip iki garib aslan heykeli, birarada garip bir görüntü veriyorlardı. Hele Sultan Abdülaziz’in getirtmiş olduğu beyaz mermerden kendince soylu aslanın, “Bu yaşlı, kaba saba aslan da nerden çıktı şimdi yahu?” dercesine, adeta küçümseyen bakışını görünce, gülümsemekten kendimi alamamıştım...
![]() |
| Doğancılar Parkı içerisindeki iki garib aslan. |
Meğer, Abdülaziz’in aslan heykeli de bir zamanlar Üsküdar Meydanı’nda arz-ı endam eder, çoluk çocuğun maskarası olurmuş.
![]() |
| Mermer Aslan heykeli meğer Mihrimah Sultan Camii'nin önündeki çiçek tarhının ortasındaymış bir vakitler. |
Büyük bir ihtimalle bu mermer aslan heykeli, ziyaret amacıyla Avrupa’ya giden, ilk ve tek Osmanlı padişahı ünvanına sahip Sultan Abdülaziz’in bu seyahat sırasında ziyaret ettiği 1867 Paris Uluslararası Sanat ve Endüstri Fuarı’nda görüp, beğendiği ve sipariş vererek Beylerbeyi Sarayı’nda kullanılmak üzere İstanbul’a getirttiği, 12 tanesi bronz, 10 tanesi mermer hayvan heykeli ve 8 tane bronz vazo 2 tane mermer frizden oluşan bir koleksiyonun içerisinde yer almaktaydı. Kimbilir, belki de Zuhal Olcay'ın çocukluğunda oynadığı bu mermer aslandı...
O ilk seferde, İstanbul’a ilk gelişimde, Üsküdar Meydanı’nda o bitmek bilmeyen bekleyişimiz sırasında, bir tek şey daha vardı hatırladığım, sırada bekleyen otomobillerin arasında dolaşıp bir şeyler satmaya çalışan işportacılar ve en çok da o zaman ilk kez gördüğüm, sonradan ne işe yaradığını öğrendiğim "güderi" denilen yumuşacık deri parçaları. Meğerse bu geyik, keçi, koyun veya kuzu gibi hayvanların derilerinin yağla tabaklanmasıyla elde edilen güderiler yüksek su emme kapasitesi sayesinde yüzeylerde tüy veya leke bırakmadığı için araba ve cam silerken çok işe yararlarmış ki "Mavi Kuş"unu yıkayıp, parlatmayı pek seven babam sanırım o sırada bu güderilerden bir tane edinmişti...
O “güderiiii !..” çığlıkları arasında, uzunca bir süre ortamdan uzaklaşmış, kopmuş, bakışlarım tek bir noktaya takılı kalmıştı; adeta büyülenmiştim gördüğüm güzelliğin karşısında...
O, yanıbaşımızda, koskoca meydanın güneybatı yönünü boydan boya kaplayan haşmetli külliyenin köşesinde, vakur bir şekilde dimdik ayakta duruyor, etrafında, içinde ve dışında dönenen kuşların çıvıltılarına inat; gelen geçeni ve otomobilleri izliyordu sanki sessizce...
Belki de İstanbul’da karşılaştığım ilk tarihi eser oluşundandır beni bu kadar etkilemiş olması, ya da çocukca da olsa, onu içerisine rahatça girip çıkıp, uçuşan küçük kuşlardan olsa gerek, büyükçe bir kuş kafesine benzetmemdendir, dikkatimi çekmesi. Üzeri adeta bir kumaşı işler gibi ince ince nakışlarla bezenmişti. Süt gibi bembeyaz bir mermerden yapılmış, sütunlarının arasında kalan boşlukları annemin nadiren kullandığı beyaz namaz örtüsünün kenarındaki beyaz tığ işi iğne oyalarına benzer tunç şebekeler kaplamıştı. Tüm bu incelik ve zerafet onun bir kadın için yapılmış olduğunu düşünmeme yetmiş de artmıştı. Çok sonraları öğrenmiştim onun gerçekten bir kadın için inşaa edildiğini ve o mermer kuş kafesinin adını bile zor öğrendiğim Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Hâtun Türbesi olduğunu, şaşırmamıştım...
Zaten Üsküdar’ı sorsalar bana, rahatlıkla Hanım Sultanların diyarıdır diyebilirim. Zira, hemen denizin kenarında ve meydana hakim bir noktada Kanuni Sultan Süleyman’ın Ay ve Güneş’in parlaklığını kendinde toplamış, dillere destan kızı Mihrîmâh Sultan’ın Mimar Sinan eseri Camii yer alır. Kafanızı güneybatıya doğru çevirip Salacak tarafına, yukarı doğru bakarsanız, tepenin üzerinde kurulmuş, Sarayburnu’ndan başlayıp Üsküdar’a kadar bir şahin gibi keskin bakışlar ile süzen, 26. Osmanlı Padişahı Sultan III. Mustafa’nın annesi Mihrişah Emine Sultan için Mimar Tahir Ağa’ya yaptırdığı ve nedense Ayazma Camii adı verilen camiyi, tam bir çeyrek dönüp bu kez Güneydoğu'ya Zeynep Kamil’e doğru bakarsanız da Sultan II. Selim’in Hasekisi Nurbânu Sultan’ın yaptırdığı Valide-i Atik Külliyesi ve Camii’ni görürsünüz. Üsküdarın dördüncü köşesini ise Sultan IV. (Avcı) Mehmed’in Hasekisi Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Hâtun’un yaptırdığı Valide-i Cedid Külliyesi ve Camii tamamlar. Bu dört Hanım Sultan Camii, Üsküdar’ın silüetinde hakim birer unsurdur.
Bu kadar Üsküdar deyince o çok bildik Nihâvend İstanbul halk türküsü dolanır oldu birden kafamın içerisinde;
Kâ-ti-bi-min se-ti-re-si* u-zun, e-te-ği ça-mur...
Aslında o türkü, Kırım Savaşı (1853-1856) sırasında Osmanlı Devleti'nin müttefiki olarak İstanbul'a gelen ve Selimiye Kışlası'na yerleşen, İngiliz ordusundaki İskoç askerlerinin bando takımının, yürüyüşlerde kendi geleneksel gaydalarıyla (bagpipe) çaldıkları askeri bir marşken, bu neşeli ve akılda kalıcı melodi, dalgacı bir mahalle sakinine ilham vermiş, Sultan Abdülmecid döneminde sivil memurlara ve katiplere de setre (ceket) ve pantolon zorunluluğu getirilince sosyal değişimlere uyup, yeni kıyafetleriyle sokaklarda dolaşan, setresi uzun ve eteği çamura batebilen yeni yetme katiplerin hallerini alaya almak istemiş ve İskoç Marşı'nın nağmelerine uygun sözler yazmıştı. Böylelikle de o meşhur "Katibim" türküsü ortaya çıkmıştı.
*Kelimenin sözlükteki doğru yazılışı "setre" olmasına rağmen, türkü söylenirken
hece ölçüsüne uyması için "setiresi" şeklinde telaffuz edilir.
“…bir İstanbullu’nun gündelik hayatında bulunduğu yerden başka tarafı özlemesi çok tabiidir. Göztepe’de, hışırtılı bir ağaç altında bir yaz sabahını tadarken küçük bir ihsas (ima), teninizde gezinen hiçten bir ürperme veya gözünüze takılan bir hayal, hatta birdenbire duyduğunuz bir çocuk şarkısı sizi daha dün ayrıldığınız bir Boğaz köyüne, çok uzak ve değişik bir dünya imiş gibi çağırır, rahatınızı bozar. İstanbul’da işinizin gücünüzün arasında iken birdenbire Nişantaşı’nda olmak istersiniz ve Nişantaşı’nda iken Eyüp ve Üsküdar behemehâl görmeniz lâzım gelen yerler olur. Bazen de hepsini birden hatırladığınız ve istediğiniz için sadece bulunduğunuz yerde kalırsınız.” der Ahmet Hamdi Tanpınar
Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve en uzun ve en kapsamlı şekilde semtlerini, Boğaziçi'ni ve Osmanlı kültürünü detaylandırdığı İstanbul’u anlattığı, 1941 ile 1945 yılları arasında parça parça kaleme aldığı ve ilk kez 1946 yılında kitap olarak yayımlanan “Beş Şehir” adlı kıtabında…
Nişantaşı’na pek işim düşmez, Eyüp’e de; mutlaka, kesinlikle, ne yapıp edip, her ne olursa olsun, kısacası yazarın deyimiyle “behemahâl” görmem de gerekmez Üsküdar’ı; gerekse de bugünkü bu derbeder halini görmemek için mümkün olduğunca göz göze gelmemeye ya da tanımamazlığa gelmeye çalışırım her halde...
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi, artık mazide kalan Üsküdar’ın iyi, güzel, yaşanır bir yer olduğunu, tarihi atmosferini hatırladığım günlerini bulamadığım ve artık bu halini görmek iste(me)diğim için sadece bulunduğum yerde kalırım, evimde ve eski fotograflarına bakıp kendimi avuturum, ahh çekerek…
Zaten ne kaldı ki oralarda görecek, her şey çok değişti, bir çok şey yerle bir edilip betona, asfalta ve trafiğe teslim edildi. O güzelim sahil, binlerce insanın yeraltında yaşayan o metro denen canavarın yuvasının, bir değil, iki değil belki de onlarca ağzından çıkıp denizi bir duvar misali kapatan sarı otobüslere ya da iskeledeki motorlara koşuşturduğu bir sahaya dönüştürülmüşken, bir o kadar insan da o canavarın ağzından emilircesine yutulup içeri çekilirken, bunları mı seyretmek için gideceğim Üsküdar’a?.. Kalsın...
Benim dünyaya geldiğim 50'li yıllarda, böyle miydi Üsküdar?..
İşte; çocukluk ve gençlik yıllarının büyük bir bölümünü, 1944-64 yılları arasında Üsküdar'da geçiren ve "Yaşamımda Üsküdar'ın önemli bir yeri var" diyen, çağdaş Türk mimarlığının en önemli temsilcilerinden, 1937 Sivas doğumlu mimar Doğan Hasol; anılarında Üsküdar'daki değişiklikleri şöyle anlatmış bir söyleşisinde:
"Çocukluk yıllarımda Üsküdar, şirin kent dokusu, eski ahşap evleri, çok sayıdaki irili ufaklı camileri, çeşmeleri, imaretleri, mezarlıklarıyla, İstanbul’un az dokunulmuş semtlerinden biriydi. Zaman içinde yoksullaşmış olması, belki de hızlı bir şekilde yenilenme yoluyla doku ve çehre değişikliğine uğramasını ve böylece tahrip olmasını önlemişti.
İnsanlar birbirlerine yakındılar ve komşuluk bilinci, dayanışması yaygındı. Savaş, insanları büsbütün yakınlaştırmıştı. Kaç göç yoktu... Kıyafet de çağdaştı. Eskinin esintisi olarak siyah çarşaf tek tük görülürdü. O da yaşlı kadınlarda... Bugün toplumsal (hatta siyasal) kavgası yapılan türban, o dönemin kıyafeti değildi. Mütevazı dükkânların duvarlarını, çoğu kez Atatürk, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak’ın taşbaskılı renkli portreleri süslerdi. (...) Üsküdar'daki ilk büyük değişiklik 1950'lerdeki 'Menderes imarı' ile oldu. Çarşının bulunduğu Hâkimiyet-i Milliye Caddesi genişletilecekti. Önce yolun iskeleye inerken sağ yanındaki dükkânlar yıkılmaya başladı. Bu arada tarihi ve dini yapıların bile gözünün yaşına bakılmad›: Büyük Hamam'ın soyunmalık bölümleri, Horhor'da Kısıklı'ya dönen yolun köşesindeki Kırklar Türbesi yıkılıverdi. Türbede üzerleri yeşil örtü kaplanmış sandukalar vardı. Sanıyorum ki, yatırların sayısı 40'tı ve türbe de adını buradan almaktaydı. Yıkıntılar uzun zaman, olduğu gibi bırakıldı. Yol genişletme amacıyla balıkçılar ve meyvecilerin oluşturduğu çok renkli çarşının bir bölümü yok olmuştu. Bu arada neyse ki cadde üzerinde bulunan Ihlamur ağaçlarına dokunulması gerekmemişti. Bu sayede bugün bile Haziran aylarında Üsküdar çarşısı ıhlamur kokar.
Yolun genişletilmesi yine yayalardan çok taşıtlara yarayacaktı, çünkü iki yakayı birbirine bağlayan araba vapurunun bir iskelesi Kabataş'ta, ötekisi Üsküdar'daydı. Genişletilen Üsküdar İskele Meydanı da ileride araba vapurunun bekleme otoparkı olarak uzun yıllar hizmet edecekti. Zaten otoparka ya da otobüs-minibüs duraklarına dönüşmek, bizde bütün meydanların ortak kaderi değil midir?
Önceleri, araba vapurlar altı yedi otomobil alabilecek büyüklükteydi ve yalnızca bir ucu açıktı. Daha doğrusu liman tahliye gemileri araba vapuru gibi kullanılıyordu. Bu vapurlara otomobiller alınır, vapur, hareket ettikten sonra deniz ortasında 180 derece dönerek karşı yakadaki iskeleye yönelirdi. İskeleye yanaştığında da otoların arka arka çıkmaları gerekirdi. Şimdi, bu biraz tuhaf gelebilir ama kimsenin telaşı yoktu o dönemde; zaten otomobil, işe gidip gelme aracı da değildi. Geçiş, otomobilin karşı yakaya geçirilmesi zorunluysa olurdu. 1945-50 arasında nüfusu 1 milyon kadar olan İstanbul'da taşıt olarak özel otolar yerine vapurlardan ve tramvaylardan yararlanılırdı. Bir de Tünel Meydanı-Karaköy arasındaki emektar Tünel'den...
Daha sonra, bir ucundan girilen, öteki ucundan çıkılan büyük araba vapurları ithal edildi. Ardından, bu araba vapurlarının kopya edilmesiyle bizim tersanelerde yerli yapım başladı ve giderek daha büyükleri, 70-80 arabalık olanlar üretildi. Hatta daha da ileride, eski gemilerin parçalarından yararlanılarak Karamürsel adlı, yandan çarklı çok büyük yanılmıyorsam 120 otoluk ama biraz hantal bir araba vapuru yapılmıştı. Üsküdar-Sirkeci hattı ise Kabataş'ın yükünü azaltmak üzere daha sonraki yıllarda devreye girdi."
Oysa Yahyâ Kemâl Beyatlı, 1913-1954 seneleri arasında yazdığı İstanbul konulu yazılarından oluşan ve Yahyâ Kemâl Enstitüsü tarafından 1964 yılında yayımlanan "Aziz İstanbul" kitabında Üsküdar için neler yazmıştı neler;
“Günün birinde Galata’dan Üsküdar’a geçen bir yolcu bu şehrin sükûnuna dalar dalmaz, ‘Bu şehirde hayat bir mürakabeye (gözetlemeye, denetlemeye) benziyor.’ der. Bir havuzun durgun suyuna bakarsanız içinde oraya aksetmiş haricî bir âlemin ağaçlarını, bulutlarını görürsünüz. İşte Üsküdar’ın maneviyetinde İstanbul muhasarasının günleri öyle duruyor. Sakin sokakların, ruha şifa veren cami avlularının, bilhassa Karacaahmet’in tesiriyle olacak ki Üsküdar, birçok zairlerine (ziyaretçi, konuk), bilhassa manzaradan anlıyan ecnebilere uhrevi (manevi) bir şehir gibi görünmüştür.”
Keşke bugün de Yahyâ Kemâl Beyatlı'nın gözleriyle bakabilseydim ve görebilseydim; o sakin sokaklarını, ruha şifa veren cami avlularını, güzelliklerini ve o uhreviyatını Üsküdar'ın...
Yahyâ Kemâl Beyatlı'nın bu romantik tasvirinin üzerine, ondan yıllar önce Türkiye'de ilk Türkçe Ansiklopediyi yazan Arnavut asıllı, Osmanlı yazarı, ansiklopedist ve sözlükçü Şemseddin Sâmi Fraşiri*nin, 1889-1898 yılları arasında 9 yıl boyunca yazıp fasiküller halinde yayımladığı, sadece bir sözlükten ziyade biyografi, tarih ve coğrafya ansiklopedisi olarak hazırladığı altı ciltlik "Kâmûsu’l-A‘lâm" adlı eserinde Üsküdar'ı daha objektif bir bakış açısıyla nasıl değerlendirdiğine ve anlattığına bakalım bir de:
"İstanbul Boğazı’nın Marmara cihetindeki medhâlinde ve İstanbul’un karşısında olarak, Anadolu sâhilinde vâki‘ bir şehir olup Dersa‘âdet’in bir kısmı â‘id olunmaktadır. Çamlıca dağının eteklerinde mâ’il bir mevki‘de ve birkaç tepenin üzerinde vâki‘ olup manzarası pek latîftir. Evlerinin ekserisi bahçeler ve ağaçlarla muhattır. Ahâlisi 50.000 raddelerinde olup 25 mahalleye münkasımdır. 74 câmi‘-i şerifiyle 47 tekyesi, çarşısı, bir dârü’ş-şifâ ve bir de miskinhânesi vardır. Cevâmi‘-i şerifesinin en büyükleri İskele, Vâlide-i Kebîr, Ayazma ve Vâlide-i ‘Atîk câmi-i şerifleriyle Selimiye’deki Sultân Selîm-i Sâlis câmi‘idir. (...) Üsküdar Anadolu, İran ve Arabistan’a âmed-şod (geliş-gidiş) eden kervânların ser-menzili (durak başı) olmağla hayli ehemmiyet-i ticâriyyesi var idiyse de, bugünkü günde bu ticâretler bahren (deniz yoluyla, denizden) icrâ olunduğundan Üsküdar’ın ticâretce ehemmiyeti kalmayıp ehemmiyet-i ticâriyyesi nefs-i İstanbul’a intikâl etmiştir. Çarşısı yalnız nefs-i Üsküdar ile civârlarının ihtiyâcına mahsûstur. Yalnız hayvanât pazarı hayli işlektir. (...) Üsküdar’ın üstünde Çamlıca ve Bulgurlu gibi bağ ve bahçe ve köşkleri ve sayfiyeleri hâvî bir takım karyeler (köy veya küçük yerleşim birimi) bulunur ve cenûb-ı garbî cihetinde bir büyük mezâristân (Karacaahmet) bulunur ki servi ağaçlarıyla memlû olup vâsi‘ bir orman gibi görünüyor.
Üsküdar eski bir şehir olup ism-i kadîmi (Hrisyopolis) yani 'Altınşehir' yahut 'Altınşehri' idi. Vech-i tesmiyede (adın verilme sebebi) ihtilâf olup bir rivâyetde Agamennon’un oğlu Hıris tarafından te’sis olunduğuçün, diğer bir rivâyetde İranîler galibiyetleri esnâsında bu şehirde bir hazîne te’sisiyle bu civârların vergilerinden hâsıl olan altınları evrâda hıfzettikleri (unutmayacak şekilde akılda tutmak) için bu isimle tesmiye olunmuştur. Güneşin gurûb esnâsında bu şehre verdiği sarı renkten böyle tesmiye edilmiş olması dahi ihtimâlden ba‘îd (uzak bir ihtimal) değildir. Bu şehir zamân-ı kadîmde Bizans ya‘ni eski İstanbul’dan daha büyük ve daha mühim olup ba‘de Bizans Kostantiniyye nâmıyla büyüdüğünde bi’t-tabi‘ Hrisyopolis ikinci derecede kalmış ve gitgide bu şehrin mahallâtından ‘add (o şehrin bir parçası olarak kabul) olunmağa başlamıştır. Ba‘de Hrisyopolis isminin Üskütari yani Üsküdar’a tahvil olunmasının sebebi ve bu ikinci isimle vech-i tesmiyesi anlaşılamamıştır."
*Şemseddin Sâmi Fraşiri (Frashëri,1850-1904): İlk Türkçe roman olan "Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat"ın (1872), ilk Türkçe ansiklopedi olan "Kâmûsü'l-A'lam"ın (1889-1898) ve modern anlamdaki ilk geniş kapsamlı Türkçe sözlük olan "Kâmûs-ıTürkî"nin (1901) yazarıdır. Ayrıca "Kâmus-ıFransevî" adlı Fransızca ve "Kâmus-ı Arabî" adlı Arapça sözlükleri kaleme almıştır. Ayrıca, futbolcu, teknik direktör ve spor yöneticisi, Galatasaray Spor Kulübü'nün bir numaralı kurucusu ve ilk başkanı olan Ali Sami Yen'in (1886-1951) babasıdır.
Oysa bazı kaynaklara göre, "...12. yüzyıl civarında kullanılmaya başlanan Bizans Yunancası Skoutarion kelimesinden türemiştir. Bu dönemden önce, antik kent ünlü bir şekilde Chrysopolis 'Altın Şehir' olarak biliniyordu. Tarihçiler genellikle Scutari adının benimsenmesini iki temel, birbiriyle bağlantılı nedene bağlarlar:
1- 12. yüzyılda Bizans İmparatoru kıyıya yakın bir yerde Skoutarion Sarayı'nı inşa ettirdi. Zamanla, çevredeki şehir ve liman sarayın adını aldı.
2- Skoutarion kelimesinin kendisi, Roma ve Bizans muhafızları tarafından kullanılan ağır, dikdörtgen deri veya ahşap kalkanları ifade eden Latince 'scutum' kelimesinden türemiştir. Bölge, bu kalkanları taşıyan muhafızlar için önemli bir askeri kamp ve karakol görevi görüyordu ve scutari kelimesi tarihsel olarak bu kalkanların yapımında kullanılan 'ham tabaklanmış deri' anlamına geliyordu. Batı Avrupalılar (özellikle İtalyanlar ve İngilizler) bölgeyi ziyaret ettiklerinde, Bizans Yunancası 'Skoutarion' adını, İtalyanca 'Scutari' ismine uyarladılar. Osmanlı Türkleri 14. yüzyılda şehri ele geçirdiğinde, aynı fonetik kökü Üsküdar olarak uyarladılar." şeklindedir.
Bizantolog ve Sanat Tarihçisi Semavi Eyice (1922-2018), "Bizans Devrinde Boğaziçi" adlı eserinin 49-53 sayfalarında, Doğu Roma İmparatorluğu (Bizans) dönemindeki Üsküdar hakkında şunları yazmıştı:
"Anadolu tarafının Boğaziçi'nin en güneyindeki başlangıcı olan Üsküdar, Bizans devrinde Khrysopolis yani Altınşehir adıyla tanınıyordu. 12. yy.da Salacak Burnu'ndaki (Damalis) bir yazlık sarayın Skutarion olarak adlandırıldığı bilinir. Tarih yazarı Khoniates*e göre İmparator I. Manuel Komnenos** (1143-1180) son günlerinde hayatını uzatacak şifayı bulma ümidiyle burada kalmıştı. İstanbul önlerine 1203'de gelen Dördüncü Haçlı Seferi kuvvetleri önce Escutaire dedikleri Üsküdar'ı işgal etmişlerdi."
Amerikalı Bizantolog Prof. Harry J. Magoulias (1925- ) [Niketas Choniates'in İmparator I. Manuel Komnenos'un saltanatıyla başlayıp Konstantinopolis'in düşüşüyle sona eren "Annales" (Yıllıklar) adlı eseri 215. Bölüm'den] 1984 yılında İngilizce'ye çevirmişti. Ve 4. Haçlı Seferi sırasında, Nisan 1204'te gözleri önünde yağmalanan, yakılan ve yıkılan başkenti İstanbul için Choniates'in yaktığı ünlü ağıta*** ve duyduğu derin üzüntüye atıfta bulunarak çeviriye "O City of Byzantium" (Ey Bizans Şehri) adını vermiş, eser Wayne State Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanmıştı.
*Khoniates: Nicetas Choniates (1155-1217), Bizanslı bir devlet adamı, tarihçi ve ilahiyatçıdır. Üçüncü ve Dördüncü Haçlı Seferleri (1189 ve 1204) sırasında Bizans'ın maruz kaldığı aşağılanmaları konu alan tarihçesi ve 12. yüzyıl ilahiyat metinlerinden oluşan derlemesi, bu dönem için güvenilir tarihi kaynaklar niteliğindedir ve kendisini Orta Çağ'ın en parlak Yunan tarihçileri arasında konumlandırmıştır.
** İmparator I. Manuel Komnenos: "Annales" (Yıllıklar) adlı tarihi eserinde Niketas Khoniates, İmparator I. Manuel Komnenos ile Skoutarion adlı bir yer arasında geçen önemli bir olayı, imparatorun 1180'deki ölümünden kısa bir süre öncesine tarihleyerek kaydetmiş, ayrıca "Skoutarion" teriminin, Boğaz'ın Asya yakasındaki Damalis'te bulunan bir imparatorluk saray kompleksini ifade ettiğini belirtmişti.
O sıralarda Kilisenin tartışmalı bir teolojik doktrinle "Muhammed'in Tanrısı"na yönelttiği aforozun/anathema'nın kaldırılması ve bu mesele ile ilgili resmi tutumunu değiştirmesi için Kilise'ye saplantılı bir şekilde baskı yapan "...Manuel, sanki bir felakete uğramış gibi, piskoposlara hakaret yağdırdı ve onları dünyanın aptal şeyleri olarak adlandırdı. Ancak o sırada hayatını kaybedeceği ağır bir hastalığa yakalanmıştı ve bu nedenle huysuzdu. (...) O sırada Damalis'te, Scutarion adlı saray kompleksinde, ılıman ikliminden faydalanmak ve kalabalıktan uzaklaşarak kapsamlı tıbbi bakım almak için ikamet ediyordu."
Manuel, Patrik'i (Theodosios) ve en bilgili piskoposlardan oluşan bir heyeti Skoutarion'a gelmeleri için çağırtmıştı.
"İmparatorluk emriyle piskoposlar meclisi ve bilgilerinden dolayı onurlandırılan herkes oraya doğru yola çıktı. Gemilerden henüz inmemişken, imparatorun en güvenilir müsteşarlarından biri (bu Theodore Matzoukes idi) ortaya çıktı ve patrik ve piskoposlar meclisine hitap ederek, imparatorun hastalığı nedeniyle bir rahatsızlık çektiği için şu anda kendisini görmenin mümkün olmadığını ve elinde tuttuğu belgeleri okumalarını istediğini bildirdi."
Matzoukes, görüşme yerine, imparatorun "tome" (resmi teolojik bildiri) belgelerini onlara sunmuş ve bu belgeleri derhal imzalamalarını talep etmişti.
***"Köylüler ve sıradan ayak takımı, Bizanslı olanlarımızla alay ediyor; o sefil yoksulluğumuzu ve çıplaklığımızı 'eşitlik' olarak adlandıracak denli kalın kafalılık ediyorlardı... Pek çoğu, 'Zenginleştiğimiz için Tanrı'ya şükürler olsun' diyerek bu kepazeliği kabullenmekten gayet memnundu; üstelik yurttaşlarının satmak zorunda kaldığı mülkleri yok pahasına kapışıyorlardı. Zira henüz sığır etiyle beslenen o Latinlerle pek bir münasebetleri olmamıştı; dolayısıyla, safra kadar katıksız ve saf şarap sunduklarını ya da Bizanslılara büyük bir aşağılamayla muamele edeceklerini bilmiyorlardı." Niketas Choniates
"Chrysopolis"- "Altın Şehir"- Üsküdar deyince, ister istemez Yahyâ Kemâl Beyatlı'nın 1921-1957 yılları arasında çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmış olan eserlerinin Yahya Kemal Enstitüsü tarafından derlenerek kitaplaştırıldığı ve 1961 yılında yayımlanan "Kendi Gök Kubbemiz" adlı şiir kitabında yer alan, şairin karşı yakadan bakarak, Üsküdar'ı tasvir ettiği "HAYÂL ŞEHİR" manzumesi gelir akla;
"Git bu mevsimde, gurup vakti, Cihangir'den bak!
Bir zaman kendini karşındaki rü'yâya bırak!
Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
Güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;
O ilâh isteyip eğlence hayalhânesine,
Çevirir camları birden peri kâşânesine.
Som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
Benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.
Mestolup içtiği altın şarabın zevkinden,
Elde bir kırmızı kâseyle ufuktan çekilen,
Nice yüz bin senedir şarkın ışık mîmarı
Böyle mâmûr eder ettikçe hayâl Üsküdar'ı.
O ilâhın bütün ilhâmı fakat ânîdir;
Bu ateşten yaratılmış yapılar fânîdir;
Kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı.
Az sürer gerçi fakîr Üsküdar'ın saltanatı;
Esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;
Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,
Ezelî mağrifetin böyle bir iklîminde
Altının göz boyamaz kalpı kadar hâlisi de.
Halkının hilkati her semtini bir cennet eden
Karşı sâhilde, karanlıkta kalan her tepeden,
Gece, birçok fıkarâ evlerinin lâmbaları
En sahîh aynadan aksettiriyor Üsküdar'ı..."
Yahya Kemal'in dediği gibi, gerçekten de Cihangir’den gurup vakti Üsküdar’ı seyretmek bir rüyayı yaşamak gibidir. Güneş, karşı kıyıdaki camlarda saraylar yaratır. O an, hayal Üsküdar’ı ışık mimarı yeniden yaratır. Gündüz gözüyle bakıldığında serviler şehri Üsküdar yoksuldur, ama geceyle birlikte yoksul evlerin lambaları gerçek Üsküdar’ı yansıtır. Üsküdar köhnedir köhne olmasına ama ışıkları dosttur. Orada oturanlar o yeri Türk edenlerdir. İstanbul’un karşısında, ona benzer bir şekilde kurulan Üsküdar’ın sakinliği, sessizliği Yahya Kemal’i derinden etkilemişti...
Ancak, Tanpınar, 1941 ile 1945 yılları arasında Ülkü Mecmuası'nda parça parça yazdığı ve ilk kez 1946'da kitap olarak yayımladığı "Beş Şehir"de Yahya Kemal'in şiirine de atıfta bulunarak, yaklaşık olarak 80 yıl sonra adeta benim şu anki duygularıma ve kaygılarıma da tercüman olmuştu:
"...Her şehir üç, dört yüz senede bir değişir. Eğer medeniyet dönümleri için ortaya atılan nazariye doğru ise bu değişiklik beş asır içinde tam bir devir yapar ve eskiden pek az şey kalır. Bu itibarla bütün hâtıraların tam muhafazası imkânsızdır. Fakat biz en yakın zamanları da aynı şekilde kaybettik. III. Selim'in silâhtarlarına yazdırdığı Sahilname'lerdeki yalılar, ne de II. Mahmud'un Anadolu kıyısında yaptığı binişlerde uğradığı Üsküdar semtlerindeki yalı ve konaklar kaldı. Bu XIX. asır Üsküdar'ı bu yalı ve konaklarla elbette 'Hayal Şehir'in: 'Az sürer gerçi fakir Üsküdar'ın saltanatı' mısraında anlatılan Üsküdar değildi. Yeni bir zevkle yapılmış ve döşenmiş, eskilerden çok başka şekilde kibar hayatlarını, bütün bir hatıralar silsilesinden bildiğimiz Tanzimat yılları, köşkleri ve konakları da aynı şekilde gitti."
Ahmet Hamdi Tanpınar da Yahya Kemal Beyatlı'dan aşağı kalmamıştır; Tanpınar'ın "Huzur" romanında ve "Beş Şehir" şehir biyografisinde, Üsküdar’a göndermeleri oldukça fazladır. O kısmen de olsa şair ve düşünürler içinde, Yahya Kemal'i izleyen bir gözlemcidir, nostaljik bir bakışı ve duyuşu vardır. Tanpınar bir ressam gözüyle mekâna bakar, duyumsar, görür, ayrıntıları fark eder ve iyi yakalar; sonra da seçilmiş kelimeleri ile adeta onun resmini çizer...
“Üsküdar açıkları, lodoslu akşamın suda kurulmuş malikânesi olmağa başlamıştı. Sanki Kızkulesi’nden Marmara açıklarına kadar denizin altına, su tabakalarının arasına yer yer, iyi dövülmüş bir yığın mücevher parıltısından geçirilmiş bakır levhalar döşenmişti. Bazan bu bakır levhalar suyun üstünde yüzüyor, adeta mücevherden sallar yapıyor, bazan da primitif ressamlarda, mağfiretin timsali ışığın kaynaştığı derinlikler gibi hasretle, bir hakikate yükseliş arzusu ile dolu ve kıpkırmızı uçurumlar açıyordu.
Bu sıcak renklerin göz için bir lezzetten, bir ruh miracına kadar her imkânı denediği andı.”
diyerek çok renkli bir Üsküdar tablosu çizer...
Öte yandan Orient'in, İstanbul'un çekiciliğine ve büyüsüne kapılan, 19. yüzyıl seyyahlarının ve fotografçılarının da ilgisini çekmişti Üsküdar tarih boyunca. Batılıların hayalindeki geleneksel ve otantik "Şark" imgesini eksiksiz yansıtan Üsküdar'ı, onun tam karşısında diğer yakadaki Beşiktaş'a tercih etmişlerdi.
Beşiktaş, hızla modernleşerek Avrupai bir çehre kazanmıştı. Sahil şeridi ise 19. yüzyılda inşa edilen Dolmabahçe Sarayı, Çırağan Sarayı ve Ihlamur Kasrı gibi yapılarla Osmanlı'nın Batılılaşma yüzünü temsil eden, neoklasik ve barok mimari etkileriyle artık mistik, değişmemiş, geleneksel ve gizemli bir dünya olarak Doğu'yu fotograflamak ve yazmak isteyen Avrupalı seyyahlar için farklı ve egzotik değil, kendi dünyalarındaki modern binalara benzer bir yapıya sahip olmuştu. Oysa kıyafetlerden sosyal yaşama kadar geleneksel Türk-İslam hayatını tüm canlılığıyla sürdüren Üsküdar hala, dar sokakları, ahşap Osmanlı evleri, çeşmeleri, asırlık camileri ve devasa Karacaahmet Mezarlığı ile onlara aradıkları el dokunulmamış Doğu atmosferini sunuyordu. 19. yüzyılda Avrupa'da satan ve egemen olan da Orientalizm Akımı'ydı.
Ayrıca, coğrafi konumunun ve topoğrafyasının verdiği avantaj ile Üsküdar sırtları, özellikle Sultantepe, Büyük ve Küçük Çamlıca Tepeleri ve Selimiye Bölgesi, Avrupalı seyyahlara ve fotografçılara Tarihi Yarımada'yı, Sarayburnu'nu, özellikle günbatımındaki Ayasofya ve Sultanahmet Camilerinin silüetleriyle, estetik arayışları için ideal bir ışık, kompozisyon ve olağanüstü bir panoramik açı sunuyordu. Avrupa pazarında alıcı bulan şey, Batılılaşmış binalar değil; gizemli Doğu kıyafetleri içindeki insanlar, dervişler, mezarlıklar ve egzotik sokak manzaraları ve mistik hikayelerdi. Pera'nın kozmopolit ve "yarı Avrupalı" havasından kaçan ve "Doğu'nun gerçek kapısı" ve "yaşayan bir binbir gece masalı" olarak tasvir ettikleri seyyahlar için Üsküdar, kartpostallarda görmek istedikleri masalsı ve otantik Doğu illüzyonunu koruyan bir sığınaktı.
Avrupalı seyyahlar, Üsküdar'daki tekkeleri, özellikle Doğancılar ve Rufai tekkelerini sık sık ziyaret etmiş, buralardaki ayinler, zikirler
ve dervişlerin yaşam tarzı seyahatnamelerin en popüler bölümlerini oluşturmuştu.
Seyyahlar bu ritüelleri "Avrupalı bir zihnin algılamakta zorlanacağı, büyüleyici ve egzotik bir trans hali" olarak kaleme almışlardı. Üsküdar, aynı zamanda Hac yolculuğuna çıkan Surre Alayları'nın ve Mekke/Medine'ye giden kervanların da hareket noktasıydı. Bu nedenle seyyahlar, Üsküdar sokaklarındaki kervan hareketliliğini, develeri, hacı adaylarını ve sokak satıcılarını anlatırlarken burayı "Asya'nın derinliklerine açılan gizemli bir kapı" olarak tasvir etmişlerdi.
![]() |
| Fransız arkeolog, gezgin, ressam ve Orientalist Eugène Flandin'in (1809–1889) 1853'te yayımlanan gravür ve seyahat albümü "L'Orient"te yer alan, "Échelle de Scutari" adlı gravürü. |
Ünlü Fransız yazar şair, romancı ve seyyah Théophile Gautier (1811-1872), 1852 yılında gerçekleştirdiği İstanbul ziyaretinde kaleme aldığı ve 1853'te yayımlanan ünlü seyahatnamesi "Constantinople of To-day"de (Türkçeye İstanbul: Dünyanın En Güzel Şehri adıyla çevrilmişti) Üsküdar’a çok geniş ve hayranlık dolu bir yer ayırmış, Üsküdar'ı "Konstantinopolis’in en Türk, en saf ve en az bozulmuş mahallesi" olarak tanımlamıştı.
Kitapta, dönemin Daguerreotype fotoğraflarından aktarılarak hazırlanan 7 adet bağımsız gravür levhası ile 1 adet giriş sayfası gravürü olmak üzere toplam 8 adet kaliteli fotogravür yer almaktaydı.
![]() |
Théophile Gautier'in "Constantinople of To-Day" adlı kitabının giriş sayfaları |
![]() |
Théophile Gautier'in "Constantinople of To-Day" adlı kitabının giriş sol sayfasında fotograflardan elde edilmiş Dolmabahçe Sarayı gravürü. |
![]() |
Théophile Gautier'in "Constantinople of To-Day" adlı kitabının giriş sağ sayfasında fotograflardan elde edilmiş Sultan Ahmed Çeşmesi gravürü ve kitabın künyesi. |
Fransa'da romantizm akımına tepki olarak doğan, kısaca "şiirde gerçekçilik" olarak tanımlanan Parnasizm'in kurucusu olan Théophile Gautier, karşı kıyıdan Üsküdar’a baktığında gördüğü manzarayı Tıpkı Beyatlı gibi büyüleyici bulmuş, edebi ve görsel tasvir gücü yüksek kalemiyle, karşı kıyıların Avrupai ve kozmopolit havasına tezat olarak, saf, geleneksel ve sakin bir Doğu ruhu taşıdığını vurguladığı Üsküdar'ı tepelere yayılmış, "bir perinin sihirli değneğinden çıkmış gibi latif, ışıklı ve parıldayan bir Altın Şehir" olarak betimlemişti.
![]() |
Théophile Gautier'in "Constantinople of To-Day" adlı kitabında yer alan fotograflardan elde edilmiş gravürlerden, Ayasofya. |
![]() |
Théophile Gautier'in "Constantinople of To-Day" adlı kitabında yer alan fotograflardan elde edilmiş gravürlerden, Topkapı Sarayı girişindeki Sultan Ahmed Çeşmesi. |
Théophile Gautier, çocuklarının annesi olan opera sanatçısı (cantatrice) olan Ernesta Grisi, biraz para kazanmak için, konser vermek üzere Stanislas Boisselot refakatinde İstanbul’a gitmiş, 1846 ile 1866 yılları arasında İstanbul'da Fransızca olarak yayımlanan "Journal de Constantinople", 4 Ocak 1852 tarihli sayısında Boisselot ve Ernesta'nın gelişini haber vermişti. Ancak Boisselot angajmanlarını yerine getirmeyince Ernesta İstanbul’da yalnız ve neredeyse tamamen parasız kalmıştı. Gautier bazı dostları ile ona para gönderdikten sonra 9 Haziran’da Paris’den yola çıkmış ve 19. 06. 1852'de Leonida isimli bir gemi ile 10 günlük bir yolculuğun ardından İstanbul'a ayak basmış, Journal de Constantinople'ün haberine göre de 24 Haziran 1852 İstanbul’a varmıştı.
Oscar Marinitisch isimli bir rehber eşliğinde gezisini gerçekleştiren Gautier, İstanbul'da bulunduğu dönemin Ramazan ayına denk gelmesi ile birlikte kültürel yapıyı tüm yoğunluğu ile gözlemleyebilme fırsatını yakalamıştı. Batılı ön yargılardan uzak durmaya çalışan Théophile Gautier, Grand Rue de Péra’da Cadde-i Kebîr ile Tepebaşı arasındaki ara yolların birinde, Derviş sokağındaki bir pansiyonda kalmış, şehri bir yabancı gibi uzaktan izlemek yerine fesi, tuniği ve çarığıyla İstanbul sokaklarında dolaşarak halkın arasına karışmıştı. İzlenimlerini yazdığı mektuplar yoluyla babasına ve La Presse gazetesindeki sütununu bırakdığı meslekdaşı Louis de Cormenin’e göndermişti. Théophile Gautier'n yazıları Fransa'ya döndükten sonra 1 Ekim 1852'den itibaren La Presse’de çıkmağa başlamış, 2-6 sayfalık gazetelerde edebiyat, sanat, kültür, eleştiri ve hafif eğlence türündeki yazıların yer aldığı ekler (feuilleton) halinde 3 Kasım 1853'e kadar devam etmişti. Bu ekler 1853 yılında Michel Lévy Frères tarafından “Constantinople” başlığı ile kitap halinde yayımlanmış ve İstanbul'u şu kelimeler ile tasvir etmişti:
“Suyla gökyüzü arasında hiç bu kadar muhteşem bir dalgalanma görülmemiştir. Toprak denizden yükseliyor, binalar basamak basamak açılıyor; renk renk evler ve bu yeşil okyanusa tepeden bakan camiler, mavimsi kubbelerini yuvarlaklaştırıp beyaz minarelerini mızrak gibi dikmiş, şehre Doğu’ya özgü masalsı bir görüntü kazandırıyor.”
![]() |
Théophile Gautier'in "Constantinople of To-Day" adlı kitabında yer alan fotograflardan elde edilmiş gravürlerden, Nusretiye Camii ve Tophane Saat Kulesi. |
![]() |
Théophile Gautier'in "Constantinople of To-Day" adlı kitabında yer alan fotograflardan elde edilmiş gravürlerden, Tophane Kasrı ve Nusretiye Camii. |
Gautier, İstanbul'da bulunduğu kısa süre içerisinde tam beş yangına şahit olmuş ve bunları seyahatnamesinde anlatmıştı. Gautier bir gün, Beyoğlu'nda bir mezar üstüne oturup şiir yazarken servilerin arasından Kasımpaşa civarından mavimsi bir dumanın çıktığını görmüş, Beyoğlu sırtlarına çıkmış, bir mezarın üstüne oturup, beraberindeki Türk, Rum ve Frenk ahaliyle birlikte hazin görünümü seyretmeye başlamış, sonrada şunları yazmıştı:
"Öğlenin yakıcı ışınları Kasımpaşa'nın kahverengi kiremitleri, katranlı tahtaları üzerine, diklemesine düşüyordu; evler havai fişekler patlıyormuş gibi teker teker yanmaya başlamıştı. İlkin, bir aralıktan, beyaz bir dumanın çıktığı görülüyor; bu dumandan sonra kızıl renkte bir alev dili uzanıyordu. Daha sonra ev kararmaya, pencerelerden kızıllıklar fışkırmaya başlıyor ve birkaç dakika içinde ev, külden bir duman arasında çürüyüveriyordu"
![]() |
Théophile Gautier'in "Constantinople of To-Day" adlı kitabında yer alan fotograflardan elde edilmiş gravürlerden, Göksu Mihrişah Sultan Çeşmesi. |
Gautier, daha önce İstanbul'a gelip sadece büyük mimari eserleri görüp de dönenleri hiç bir zaman anlayamamıştı; o onların aksine İstanbul'un ara sokaklarında neredeyse kaybolurcasına gezmiş ve seyahat notlarını böyle tutmuştu.
Dünyanın dört bir tarafından getirttiği eşyaların ortasında, özel yaptırdığı koltuğuna, Türk usulü bağdaş kurarak oturup kedisini sevdiğini anlatan Théophile Gautier'in "dünyanın en güzel şehri" olarak nitelendirdiği İstanbul'un kahvehanelerine dair gözlemlerini şöyle anlatmıştı:
"...En güzellerinden biri diye bilindiği halde hiçbir yönü Doğu'yla ilgili efsaneleri hatırlatmayan bu kahvelerden birini size anlatayım. Tonozlu, on iki ayak genişliğinde kara şeklinde, beyaz badanalı bir yer düşününüz; hasır kaplı çepeçevre bir sedir, arka duvarda insan boyutunda bir tahta kaplama. Ortada üst üste oturtulmuş oryantal üç fıskiyenin döküldüğü küçük havuzu olan bir mermer çeşme; incecik bir fıskiyeden fışkıran su şırıl şırıl dökülüyor. Köşede, müşteriler istedikçe içinde kahvenin sarı bakır cezvelerde fincan fincan pişirildiği, ateş pırıldayan, körüklü bir ocak. Duvardaki raflarda da usturalar var; küçük, pek güzel aynalar da raflara asılmış. Müşteriler de bu aynalardan kendine bakıp tıraşın zevklerine uygun yapılıp yapılmadığını anlar. Çünkü Türkiye'de bir kahvehane aynı zamanda bir berber dükkânıdır.
Sözünü ettiğim çeşmeli kahvenin de içi resimlerle dolu tam bir galeriyi andırıyor. Onları, yerinde bir bir not ettim; Kur'an ayetleri yazılı, üç ayaklı bir sehpa üstüne oturtulmuş bir derviş sarığı, köyde oynanan milli "polka" oyunlarını gösteren bir resim, bir geyik postu üstüne oturmuş, çiğ kırmızıya boyanmış bir aslanı yola getiren şeyi... (Alman yazar) Henrich Heinne'nin Reisebilder'in (1826 ile 1831 yılları arasında dört cilt halinde yayımlanan Seyahat Resimleri adlı gezi yazısı ve seyahat anıları derlemesi) ön sözünde anlattığı kırmızı aslanlardan biri olsa gerek bu aslan. İstanbul'un en çok yoran o sokaklarında uzun uzun gezindikten sonra bu kahvehanelerde, iri siyah gözlü delikanlının parmakları ucunda tuttuğu köpüklü kahve dolu fincanı alıp içmek gerçekten zevk verir insana. Kahveyle birlikte Türklerin içmeden önce, Frenklerin de üstüne içtiği bir bardak su ikram edilir.
![]() |
| Maltalı Otyantalist ressam Count Amedeo Preziosi'nin (1816–1882) "A Coffee House, Constantinople" (İstanbul'da bir Kahvehane) adlı 1850-82 yılları arasında yaptığı suluboya tablo. |
Kırlangıçlar yuvalarını kubbe altına örmüş, camekan her zaman açık olduğundan bir kanat çırpışıyla girip çıkıyorlar. Müşterilerden, ortalığı kaplayan dumanlardan hiç korkmayan kırlangıçlar, neşeli neşeli ötüp uçuşurken, bazen oturanların fesine ya da sarığına kuyruklarını değdiriyorlar." (...) "Normal zamanlarda İstanbul'un sokakları aydınlatılmaz, herkes birini aramaya çıkmış gibi, elinde kendi fenerini taşımak zorundadır. Ama ramazanlarda genelde karanlık olan ve uzaktan uzağa kâğıttan sarı bir yıldızın titrediği bu sokaklar ve meydanlar kadar ışıklı ve neşeli bir yer yok. Gece boyunca açık olan dükkânlar, karşılarındaki evlerden sevinçle yansıyan canlı ışıklar saçıyorlar, alev almış gibi görünüyorlar. Bunların hepsi yağ içinde yüzen lamba, mum ve gece kandilleridir. Üzerinde şişlere dikey geçirilmiş, küçük koyun eti parçalarının cızırdayarak piştiği ızgaralar, kırmızı korların yansımalarıyla aydınlanıyor. Baklavaların piştiği fırınlar kırmızı ağızlarını açıyor. Seyyar satıcılarsa gelip geçenlerin ilgisini çekmek ve mallarını sergilemek için etraflarına mumlar diziyor. Dost gruplar, serin havayla alevi titreyen üç fitilli bir lambanın ya da canlı renklerde boyanmış büyük bir fenerin çevresinde çorba içiyor. Bu keyifli kalabalık üzerine düşen ışık, tuhaf bir şekilde pitoresk yansımalarla tekrar fışkırıyor."
Gautier, Üsküdar'ı “asıl, saf Osmanlı ruhunun ve Şark gizeminin korunduğu bir sığınak” olarak görmüş ve kitabı “Constantinople”de Üsküdar'a oldukça romantik, saygılı ve hayranlık dolu sayfalar ayırmıştı. Üsküdar sokaklarındaki ahşap evleri, eski Türk mimarisini, sokak satıcılarını ve geleneksel kıyafetleri içindeki insanları çok daha "otantik" bulmuş, “…Üsküdar’da beyaz, leylâkî ve toz pembesi çarşaflı kadınlar mor kadife döşemeli müzehheb (altın yaldız ve toprak boyalarla yapılan simetrik desen ve motiflerle süslenmiş) arabalar ve kayıklar”ı tasvir etmiş, Üsküdar'ın üst kısımlarına ve Bulgurlu taraflarına doğru çıkarak buradan karşı kıyının ve Boğaz'ın eşsiz manzarasını seyrederek “Üsküdar'dan bakıldığında İstanbul'un bir serap gibi göründüğünü” yazmış ve Üsküdar'dan Kız Kulesi'ne ve karşı kıyıya bakarken hissettiği duyguyu, "Sanki bir rüyanın içindeydim ve uyanmaktan korkuyordum" sözleriyle aktarmıştı.
![]() |
Théophile Gautier'in "Constantinople of To-Day" adlı kitabında yer alan fotograflardan elde edilmiş gravürlerden, Anadolu Hisarı. |
72 gün kaldıktan sonra ayrılacağı İstanbul'a, kiraladığı bir at ile çıktığı Okmeydanı’ndan son defa bakarken yazdığı son satırları, “Bir daha görülemeyecek olan bir şehirden ayrılırken kalbi saran tarif edilmez sızı” olmuştu...
Özel yaptırdığı koltuğunda, Türk usulü bağdaş kurarak oturup kedisini sevdiğini söyleyen Gautier, aslında hayatı boyunca pek çok kedi beslemiş ve bunları "Ménagerie Intime" (Samimi Hayvanat Bahçesi) adlı kitabında anlatmıştı.
Kitabında, Havana'dan gelme beyaz bir Angora kedisi, "Don Pierrot de Navarre" için şunları yazmıştı:
"Havana'lı bir kedi olarak, İspanya'nın birinci sınıf bir soylusu olan ünlü Don-Pierrot-de-Navarre'ın ve aristokrat ve küçümseyici tavırlarıyla Marchesa Doña Séraphita'nın oğlu olarak sahip olduğu haysiyetini tamamen unutarak, şüpheli zevklere sahip oyunlar oynuyordu. Bazen, yemeğini kutlamak için, cömert bir adam olduğu için, gezintileri ve kaçamakları sırasında topladığı, açlıktan perişan olmuş, kemiklerinde kıldan başka bir şey kalmamış cılız arkadaşlarını pate tabağına getirirdi. Zavallı yaratıklar, kulakları yatışmış, kuyrukları bacaklarının arasında, gözleri kaçık, bir hizmetçinin süpürgesiyle yemeklerinin yarıda kesilmesinden korkarak, iki, üç ve dört porsiyon yutarlardı..."
Evini ve çalışma masasını paylaştığı diğer sevimli kedisi "Childebrand" içinse: "...Childebrand, kısa tüylü, açık kahverengi ve siyah çizgili, tıpkı 'Kral Eğleniyor'daki Saltabadil'in pantolonu gibi muhteşem bir sokak kedisiydi. Büyük, badem şeklindeki yeşil gözleri ve düzenli kadife çizgileriyle, bize hoş gelen bir kaplan havası vardı; 'kediler zavallıların kaplanlarıdır" diye yazmıştık bir yerlerde. Childebrand, her zaman Boileau'yu [Nicolas Boileau-Despréaux (1636–1711), klasisizm akımının kurallarını belirleyen ve bu akıma yön veren ünlü Fransız şair ve eleştirmen] kızdırmak için, şiirlerimizde yer alma onuruna erişmişti:
"Şimdi size Rembrandt'ın bu tablosunu anlatacağım.
Bana çok büyük keyif veren bu tabloyu ve kedim Childebrand'ı,
Her zamanki gibi kucağımda oturuyordu.
Başını endişeyle bana doğru kaldırıyordu,
Parmağımın havada yaptığı hareketler,
hikayemin hatlarını takip ederek onu daha anlaşılır kılacak.'
Childebrand ismi Rembrandt ile güzel bir kafiye oluşturuyor; zira bu eser, o dönemde tıpkı bizim gibi Victor Hugo, Sainte-Beuve ve Alfred de Musset hayranı olan; ve aradan geçen zamanda hayata veda etmiş; bir dosta yönelik, romantik bir inanç beyanı niteliğindedir."
Mavi gözlü, kırmızı-beyaz kürklü, müziğe ve kokulara meraklı ünlü kedisi "Madame Théophile" için ise şunları yazacaktı:
"...biz de kedilerimiz konusunda şöyle demek zorunda kalacağız: 'En iyilerini atlayacağım,' ve beyaz göğüslü, pembe burunlu ve mavi gözlü, kızıl tüylü bir kedi olan Madame-Théophile'e geleceğiz; çünkü o bizimle tamamen evlilik benzeri bir yakınlık içinde yaşadı, yatağımızın ayak ucunda uyudu, biz yazarken koltuğumuzun kolunda hayaller kurdu, yürüyüşlerimizde bizi takip etmek için bahçeye indi, yemeklerimize katıldı ve bazen tabağımızdan ağzımıza götürdüğümüz lokmayı kaptı.
Bir gün, birkaç günlüğüne ayrılan bir arkadaşımız, yokluğunda bakımını üstlenmemiz için papağanını bize emanet etti. Kendini yabancı hisseden kuş, gagasıyla tüneğinin tepesine tırmanmış ve etrafında daireler çizerek, gözleri çivi gibi açılmış, göz kapağı görevi gören beyaz zarları kısılmış, oldukça şaşkın bir halde uçuyordu. Madame-Théophile daha önce hiç papağan görmemişti; ve bu yeni hayvan, onu açıkça şaşırtmıştı. Sargılar içinde mumyalanmış bir Mısır kedisi gibi hareketsiz bir şekilde, çatılarda, avluda ve bahçede toplayabildiği tüm doğa tarihi bilgilerini bir araya getirerek, derin bir meditasyon havasıyla kuşa baktı. Düşüncelerinin gölgesi göz bebeklerinden geçti ve orada incelemesinin şu özetini okuyabiliyorduk: 'Kesinlikle, bu yeşil bir tavuk'..."
Théophile Gautier'den 22 yıl sonra henüz 28 yaşındayken 1874'te İstanbul'a ilk kez gelen, ünlü çocuk klasiği "Cuore"nin (Çocuk Kalbi) İtalyan yazarı Edmondo de Amicis (1846-1908), gemiyle ulaştığı bu şehirde geçirdiği günlerde, Galata Köprüsü'nden Kapalıçarşı'ya kadar pek çok yeri büyük bir hayranlıkla gözlemlemiş ve bu seyahatindeki izlenimlerini dünya edebiyatında çok önemli bir yere sahip olan dünyaca ünlü "Constantinopoli" (İstanbul) adlı seyahatnamesinde kaleme almıştı.
Edmondo de Amicis de kitabında Üsküdar’ı,
"...Yolcu yüklü bir vapurla Üsküdar'a giderken, arkadaşımla ben, bu sahilin mi, yoksa Haliç'in iki sahilinin mi daha güzel olduğu hususunda münakaşa ediyorduk. Yunk Üsküdar'ı tercih ediyordu, bense İstanbul'u. Fakat Üsküdar beni deniz tarafından yaklaşanla alay ediyormuş gibi görünen akla gelmez manzara değişiklikleriyle cezbediyordu. Marmara denizinden bakınca, bir tepenin üstüne yayılmış büyük bir köyden başka bir şey değil. Haliç'den bakınca, şehir gibi görünüyor. Lakin vapur Anadolu yakasının en ileriye uzanmış burnunu dolaşarak iskeleye doğru dümdüz gidince şehir genişleyip yükseliyor; binalarla örtülmüş tepeler birbiri arkasına gözüküyor; vadilerden mahalleler çıkıyor, köşkler yüksek yerlerde dağılıyor; küçük evlerle baştan sona rengarenk boyanmış sahil göz alabildiğine uzanıyor; nereye gizlenebileceği anlaşılmayan büyük, tantanalı, tiyatroya benzeyen bir şehir bir tiyatro perdesinin açılışında olduğu gibi hemen gözler önüne seriliyor ve neredeyse kaybolduğunu düşünürken hayrete düşüp kalıyorsunuz. Sandalcılar, at kiraya verenler ve tercüman kargaşalığı içinde ahşap bir iskeleye iniliyor, sarmaşık ve asma dallarıyla örtülmüs, aşı boyalı, sarı boyalı küçük evlerin, içlerinden yeşillik fışkıran altından, hemen hemen geçmeye mani olan büyük bahçe duvarlarının arasından, yüksek çardakların çınarların gölgesinden yılankavi bir şekilde tatlı bir meyille yükselen anayoldan yürünüyor. Nereye baktığı bilinmeyen sabit gözlerle uzanıp tütün içen âvâre Asyalılarla tıklım tıkış dolu Türk kahvelerinin önünden geçiyor; keçi sürülerine, başlarına çiçekler takılmış mandaların çektiği ağır kağnılara, fesli, sarıklı köylülere, Müslümanların cenaze alaylarına, ellerinde çiçek demetleri ve ağaç dallarıyla gezinen hanımlara tesadüf ediyoruz. Daha az ihtişamlı, fakat yedi tepe İstanbul'undan daha neşeli ve daha taze başka bir İstanbul gördüğümüzü sanıyoruz; büyük bir köy topluluğu gibi bu. Her tarafta kırlar var. Kenarında ahırlar bulunan küçük sokaklar vadilerde ve tepelerde inip çıkıyor ve bahçelerle bostanların yeşilliği içinde kayboluyor. Şehrin yüksek kısmında derin bir köy sükûneti hüküm sürüyor; aşağı taraflarda deniz şehirlerinin telaşlı hayatı kaynaşıyor; orada burada yükselen büyük kışlalardan karmakarışık bir bağırtı, türkü ve davul gürültüsü dağılıyor ve binlerce kuş ıssız yollarda sıçrayıp duruyor."
diye tasvir etmişti.
Amicis, Avrupalı seyyahlara hep çok ilginç gelmiş olan Karacaahmet Mezarlığı için de şunları yazmıstı:
"...Bir cenaze alayını takibederek şehirden çıkıyor, meşhur mezarlığa giriyor ve arızalı geniş bir arazinin üzerinde, bir tarafından Marmara denizine, öbür tarafından Haliç'e doğru uzanan uzun uzun selvilerden meydana gelmiş büyük bir ormanın içinde kayboluyoruz. Mezar taşları etrafımızda çalıların ve vahşi çiçeklerin ortasında, ucu bucağı olmayan bir yol ağının içinde, ufkun ancak ışıklı uzun bir şerit gibi görülebildiği sık ağaç gövdelerinin arasında sonsuz yığınlar, diziler halinde göz alabildiğine beyaz beyaz ortaya çıkıyor. Boyalı ve yaldızlı, dik veya devrilmiş sütunların ortasında, aile kabirlerinin, paşa türbelerinin, avam tabakasına ait kabasaba taşların arasında, orada burada solmuş çiçek demetleri ve toprak yarıklarının içinde ortaya çıkan kafatasları görerek, selvilerin içine gizlenmiş kumruların dem çekişlerini her yerde işiterek rastgele yürüyoruz ve yavaş yavaş orman büyüyor, taşlar çoğalıyor, yollar artıyor, ufkun ışıklı çizgisi uzaklaşıyor, ölüm hükümdarlığı bizimle beraber adım adım ilerliyormuş gibi geliyor; Müslüman ordularının Asya muharebelerine gitmek için toplandıkları geniş Haydarpaşa ovasına götüren büyük yola ânîden geldiğimizde buradan nasıl çıkacağımızı düşünmeye başlıyoruz; etrafımıza şöyle bir bakınca, hepsi sabah sisiyle hafifçe örtülmüş ve bizi hayranlıktan, orada bulunmanın sevincinden ürperten cennet renklerine boyanmış Marmara denizini, İstanbul'u, Haliç ağzını, Galata ile Beyoğlu'nu görüyoruz."
Dönemin İngiltere'sinde ses getiren kırkın üzerinde eser kaleme alan İngiliz Seyyah Julia Pardoe (1806-1862), 30 Aralık 1835'te İngiliz Kraliyet Ordusu'nda Binbaşı olarak vazifeli bulunan babası Thomas Pardoe ile birlikte İstanbul'a dokuz ay sürecek olan bir seyahatte bulunmuş, ülkesine döndükten sonra, 1837'de iki ciltlik "The City of Sultan and the Domestic Manners of the Turcs in 1836" (Sultanın Şehri ve Türklerin 1836'daki Ev İçi Gelenekleri) isimli seyahatnamesini yayımlamış, bir yıl sonra da İstanbul'un semtlerine öncelik veren ve diğerine göre daha az hacimli olan "The Beauties of the Bosphorus" (Boğaziçi'nin Güzellikleri) isimli seyahatnamesini yayımlamıştı.
Ünlü İngiliz ressam William Henry Bartlett (1809-1854) imzasını taşıyan ve gerçeği oldukça iyi aksettiren toplamda seksen yedi levha halinde çeliğe hak edilerek basılmış gravürler bu esere müthiş bir derinlik kazandırmıştı.
![]() |
| Kitapta yer alan William Henry Bartlett (1809-1854) gravürlerinden birinde Üsküdar'dan İstanbul manzarası |
Yazar, eserinde Boğaziçi'ne ait önemli noktaları sırasıyla ele alırken, her biri için tanınmış İngiliz şairlerinin şiirlerine yer vermişti. Üsküdar İskelesi'ni ayrı bir başlık altında yazan Pardoe, ünlü İngiliz şair James Bird'ün (1788-1839)
"...Güzelliğin renkleri,
onun sevgisinin nişanesi gibi
Güneşin altında süzülür.
Asırlarca dünyaya en güzel görüntüsünü veren o iklim,
Onun cennetten gelen ışığıdır..."
şiirini paylaşmış ve devamında Üsküdar'ı şu şekilde anlatmıştı:
“...Pırıltılı evler, Boğaz'ın Anadolu tarafındaki sınırını belirleyen ve daha sonra Marmara Denizi'nin devasa, keskin dalgalarıyla yıkanan sıradağların son noktasını oluşturan zarif bölgede toplanmıştır. Hiçbir şeyin bu latif noktada, minarelerinin upuzun gölgelerini ok gibi Boğaz'ın dalgalarının üstünden ta Avrupa kıyılarına kadar fırlatan, kasabanın inci gibi durduğu kayalık kıyıların Marmara'nın kabaran dalgaları önünde çekildiği Üsküdar kasabasının konumundan daha ihtişamlı bir güzelliğe sahip olduğu tasavvur edilemez; kasabanın kendisi de görkemli, karanlık ve kaş çatan, masmavi berrak gökyüzünde sert bir şekilde meydan okurcasına duran, fırtınanın ve tufanın habercisi Bulgurlu Dağı'nın gölgesinde kalır; güneş ışıkları ise dağ eteklerindeki berrak suya düşer; öndeki evlerin asmalı bahçeleri kayalık yokuşu çeşitli süslerle bezemiş gibi uyum içinde bu dağ eteklerine eğimli durur; aralıklı gelen rüzgâr parlak denizin yüzeyinde dans ederken, bu kayalık yokuşun zarif görüntüsü peri masalındaki gibi büyür ve genişler. Ev kümelerinin etrafı gür yeşilliklerle sarılıdır; gökkuşağı renklerine boyanmış görkemli köşkler sahillere yaz ortası memnuniyetini hatırlatan bir hava verir; yeşillikler iki denizin birleştiği noktaya iner ve burada iki denizin dalgalarıyla yıkanır; işte burada, iskeleden bir noktaya iner ve burada iki denizin dalgalarıyla yıkanır; işte burada, iskeleden bir okun gidebileceği alandan daha yakın yerde küçük ve resmedilmeye değer Kız Kulesi yükselir. O kadar küçük bir kayanın üzerine inşa edilmiştir ki kulenin zemini neredeyse kayanın yüzeyinin tamamını kaplar ve bu gösterişli anıta sanki dalgaların üzerinde yüzüyormuş görüntüsü verir.”
Fransız şair, yazar ve siyasetçi Alphonse de Lamartine (1790-1869) de Çamlıca Tepesi’nden gördüğü manzarayı "Dünyanın en güzel tablosu" olarak nitelendirmiş, güneş batarken karşı yakadaki cami minarelerinin ve Boğaz'ın aldığı renkleri "Tanrı'nın yeryüzündeki en büyük sanat eseri" olarak betimlemişti. Yazarın "Dünyaya son bir kez bakacaksın deseler, bu bakışı İstanbul'un Çamlıca'sından isterim." sözü semte ve İstanbul'a bakışını özetliyordu.
İstanbul ve Üsküdar;
1776 yılında, henüz 25 yaşındayken, Yunan adaları, Levant bölgesi ve Türkiye'yi kapsayan bir keşif gezisinde, daha sonra Fransa'nın İstanbul büyükelçisi olacak Comte de Choiseul-Gouffier'ye eşlik edip, bu seyahat sırasında ürettiği yüzden fazla ayrıntılı çizimleri, Choiseul-Gouffier'nin çok ciltli eseri 1782'de "Voyage Pittoresque de la Grèce"de yer alan, 1784'te Choiseul-Gouffier Fransız büyükelçisi olarak atandığında, Konstantinopolis'te yoğun bir şekilde çalışan ve aynı zamanda, 1768'de baştercümanlık görevini üstlenip, sonrasında İsveç soyluları arasına katıldığında, Fransızca tınılı "d'Ohsson" soyadını kullanmaya başlayan Oryantalist, tarihçi ve Ermeni asıllı İsveçli diplomat Ignatius Mouradgea d'Ohsson (1740-1807) ile iş birliği yaparak, "Tableau Général de l'Empire Othoman" (Osmanlı İmparatorluğu'nun Genel Tablosu) adlı eser için çizimler hazırlayan, Yeni Cami ve hareketli İstanbul Limanı'nı konu alan suluboya çalışmaları gibi manzara resimleri ile, hem yerel mimari şaheserleri hem de gündelik sokak yaşamını canlı bir şekilde yansıtan ayrıntılı Oryantalist görseller oluşturan, ömrünün son yıllarını Paris'te geçirip 6 Ağustos 1828'de Paris'te hayata veda eden, Fransız ressam, desen sanatçısı ve illüstratör Jean-Baptiste Hilaire (1751–1828) gibi;
1784 yılında Konstantinopolis'e vardıktan sonra Sultan III. Selim'in kız kardeşi Hatice Sultan'ın dikkatini çeken, 1795 yılında onun Ortaköy'deki ünlü neoklasik sahil sarayını tasarlayıp, bahçelerinin çevre düzenlemesini yapan ve iç mekanlarını yaratan; 1803'te Paris'e döndükten sonra ayrıntılı çizimlerini, 1809-1819 arasında yayınlanan "Voyage pittoresque de Constantinople et des rives du Bosphore" başlıklı bir folio'da (özel katlanmış kâğıt yapraklardan oluşan büyük boyutlu kitap) derleyen ve 18. yüzyılın sonlarına ait Konstantinopolis'e ilişkin olağanüstü ayrıntılı panoramik manzaraları ile tanınan, Alman-Fransız ressam, mimar ve gezgin, Antoine Ignace Melling (1763-1831) gibi;
İstanbul'a Fransız Elçisi olarak yeni atanan Marquis Charles de Ferriol'ün maiyetinde İstanbul'a 1699 yılında gelen, elçinin isteği üzerine yerel halkı ve kıyafetleri betimleyen 100 adet yağlı boya tablo yapan, Lale Devri ve Sultan III. Ahmed dönemine ait günlük yaşamı, saray protokollerini ve toplumsal yapıyı detaylı şekilde aktaran, elçinin 1711'de Fransa'ya dönmesinden sonra da İstanbul'da kalmayı tercih eden ve Hollanda Elçisi Cornelis Calkoen başta olmak üzere birçok Avrupalı diplomat için çalışmaya devam edip, yaşamının geri kalanını Galata'da geçirip 1737'de İstanbul'da vefat eden ve Hollanda Elçisi'nin vasiyeti üzerine satılması yasaklanıp, korunan 70 tabloluk tablo koleksiyonu, bugün Amsterdam'daki Rijksmuseum'da korunan Flaman kökenli Fransız ressam Jean-Baptiste van Mour (1671-1737) gibi;
19. yüzyılda da Galata Mevlevihanesi ve Üsküdar Rufai Tekkesi başta olmak üzere, Mevlevî ve Rufaî tekkeleri, dervişler, müritler, şeyhler ve neyzenler görsel açıdan zengin kaynak oluşturmuş, Müslüman dünyasındaki ibadet ritüelleri dini mekanları ve ibadet sahneleri Oryantalist konulu gravürleri, sulu boya veya yağlıboya tabloları için Maltalı ressam Amadeo Preziosi (1816-1882), Alman ressam Carl Haag (1820-1915), Fransız ressam Jean-Léon Gérôme (1824-1904), İtalyan ressam Leonardo de Mango (1843-1930), Fransız ressam Albert Aublet (1851-1938), Avusturyalı ressam Rudolf Ernst (1854-1932) gibi pek çok Avrupalı sanatçının eserlerine konu olmuştu.
Hayatı, kendisinden resim dersleri alan Antonia Pante isimli mühendisin kızı Elisa (Elisabetta) Pante ile tanışmasıyla farklı bir dönüm noktasına giren İtalyan asıllı ressam Fausto Zonaro (1854-1929), Elisa ile birlikte okudukları Edmonde Amicis'in “Constantinopoli” ve Theophile Gautier'nin “Constantinople of To-Day” kitaplarından etkilenmişler ve sonradan eşi olacak Elisa'nın isteği üzerine, İstanbul'a gitmeye karar verimişlerdi. İstanbul'a seyahat için, önce Elisa Pante, İstanbul'a gelerek kalacakları yeri ayarlamış, ardından 5 Kasım 1891'de Fausto Zonaro da yanında resimleriyle, üçüncü sınıf bir yolcu bileti ile Simeto isimli gemiyle Napoli'den gelmişti. 1892'de evlenen çift, Taksim civarlarında kiraladıkları dairede yaşamaya başlamışlardı.
1894 yılında Sultan Abdülaziz dönemi sadrazamı Ahmed Esat Paşa'nın oğlu olan Celal Esad (Arseven), Beyoğlu'nda bir dükkânda Zonaro'nun yaptığı Cihangir'den Üsküdar'a bakış sunan bir İstanbul manzarasını görüp hayranlık duymuş, resmini satın almış (Ağustos 1894'te satın aldığı üç suluboya resimden biri) ve ve dükkândan Fausto Zonaro'nun adresini öğrenip evlerine giderek tanışmıştı. Daha sonra ressam Hoca Ali Rıza'nın Harbiye Mektebi'nin Zadegân Sınıfı'ndan öğrencisi olan Celal Esad (Arseven), Zonaro’dan da resim dersleri almaya başlamış, çalışmalarına katılan Hoca Ali Rıza ile tanışmasına da vesile olmuştu. Celal Esad (Arseven) çevresine tavsiye ederek Fausto Zonaro'nun sarayca tanınmasını sağlamıştı.
Dolmabahçe Sarayı Arşivleri'ndeki Hicri 4 Zilkade 1313 (Miladi 17 Nisan 1896) tarihli, 103 sıra numaralı belgeye göre, Zonaro ayda 35 lira maaşla Osmanlı saray hizmetine alınmıştı. Sonrasında Sultan II. Abdülhamid döneminde saray çevresinde etkisini artıran Zonaro, özellikle "Saldırı" ve "Ertuğrul Süvari Alayı" tablolarıyla padişahın beğenisini kazanmış, 27 Nisan 1909’da Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilene kadar, Ressam-ı Hazret-i Şehriyari (Saray Başressamı) ünvanını almış, ayrıca kendisine Akaret-i Seniyye'den (Akaretler) ev ve atölye olarak kullanması için bir bina tahsis edilmişti.
Zonaro, Saray Başressamı olarak saygın ressam kimliğiyle, uzun yıllar İstanbul'u doğası, mimarisi ve gündelik yaşamdan kesitler sunan görümleriyle tablolarına aktarmış, önemli kişileri, İstanbul'daki askeri, dini törenleri, ayinleri, şenlikleri, eğlenceleri de resmetmiş, 1891-1910 yılları arasındaki eserleri ile, döneminin İstanbul'unu belgelemişti.
Bu sırada eşi Elisabetta (Pante) Zonaro, yeni bir teknoloji olan fotograftan faydalanmanın kocasının mesleğine büyük katkı sağlayabileceğini fark etmiş, fotograf tekniğini öğrenmek için daha bir yaşında olan oğlunu da yanına alarak, Paris’e gitmiş, fotografçılığın tekniklerini öğrenmiş ve işin pratiğini kazanmıştı. Paris’ten İstanbul’a hem edindiği tecrübe hem de fotograf makineleri, fotograf sehpaları ve baskı yapmak için gerekli ekipmanla dönen ve İstanbul'un ilk kadın fotografçılarından biri olan Elisabetta'nın çektiği birçok İstanbul fotografı ve enstantanesi, eşi Fausto Zonaro'nun ünlü tablolarına ilham kaynağı ve temel oluşturmuş, ayrıca eşinin büyük eserlerinden hazırladığı replikalar, pek çok sanatseverle buluşmuş ve Fausto Zonaro’nun ününü arttırmıştı.
![]() |
| Elisabetta, Galata Köprüsü üzerinden geçen Ertuğrul Süvari Alayı'nın geçişini fotograflamış, Fausta Zonara bu fotograftan yararlanarak o ünlü tablosunu yapmıştı. |
| Bu da muhtemelen tablonun ilk eskizi. |
Zonaro ve ailesi, Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirilmesi sonrasındaki siyasi gelişmeler nedeniyle 20 Mart 1910 tarihinde, Sirkeci Garı'ndan Simplon-Orient Express treniyle İstanbul'dan ayrılıp İtalya'ya gitmek zorunda kalmıştı. Roma'ya yerleşen sanatçı, son olarak San Remo'ya yerleşmiş ve İtalya peyzajları resmetmiş, İstanbul'a dönmek istese de Osmanlı İmparatorluğu ile İtalya arasındaki siyasi ilişkilerin bozulması, Trablusgarp Savaşı ve sonrasındaki gelişmeler nedeniyle tekrar İstanbul'a gelememişti. Fausto Zonaro, 19 Temmuz 1929 tarihinde San Remo'da vefat etmişti.
Zonaro, biriktirmiş olduğu notları ve belgeleri de kullanarak İstanbul'da geçen yaşantısı ve olanlarını anlatan “Venti Anni nel Regno di Fausto Zonaro” (Fausto Zonaro'nun Hükümranlığının Yirmi Yılı) isimli bir hatırat yazarak 1924 yılında basılmaya hazır hale getirmiş, ancak kitap basılamamış ve San Remo'da anılarını kaydettiği 400 sayfalık daktilo eser, vefatından sonra uzun yıllar aile arşivinde kalmıştı. Zonaro’nun kızı Mafalda ve Mafalda'nın kızı, Jolanda Meneguzzer Trevigne ile oğlu Cesare Mario Trevigne tarafından korunan eser, sonunda 2008 yılında “Türkiye'de Abdülhamid'in Hükümdarlığında Yirmi Yıl/Fausto Zonaroʼnun Hatıraları ve Eserleri” adıyla yayımlanmıştı.
Zonaro hatıratında, açık havada resim çalışmalarını yapmak için kayıkla Boğaz'ı geçip, dünyada eşi bulunmaz güzel manzaranın tadını çıkararak on iki dakikada Üsküdar'a vardığını ve gördüklerinin bir daha çıkmamak üzere zihninde yer ettiğini belirtmiş, Üsküdar'ın pitoresk güzelliğini ve ilk zamanlar kıyıda gezinmesini, Vali'yle tanışıp sorunsuzca, rahatça dolaşıp resim yapabilme süreçlerinin gelişimini de yazmıştı.
"...O seyir, o büyü, bir rüya gibi canlı, bugün bile gözümün önünden gitmiyor. On iki dakikada, görkemli mezarlığı, ara sokakları, muhteşem çarşı ve pazarı, sarmaşık güller ve morsalkımların sardığı sayısız çeşme ve kabri, her yerden siyah tonlarıyla karşınıza çıkan servileriyle Doğu'ya özgülüğünü tam olarak koruyan Anadolu yakasındaki Üsküdar'a varıyordum. Son derece ilgi çekici, coşku verici insanı kendine çeken o resimsi çevrede ağır ağır yürüyordum. İlk zamanlarda, daha çok kıyılarda geziyordum. Zaptiye ile bir olay çıkarmadan, yavaş yavaş korumaları altına girmek istiyordum.
Beni nezaketle karşılayan Vali'yi ziyaret ettim. Üsküdar'a, dolaşmaya geldiğimden haberi vardı. Benimle görüşmekten, gezintilerimi benim ağzımdan dinlemekten memnun oldu. Siyasi olaylar gerekçesiyle Üsküdar'a gelişlerimi kendisine haber vermemi öğütledi: Gerektiğinde, çalışmalarım sırasında yanıma adamlarından birini verecekti..."
Camiler, tekkeler, dergâhlar da sanatçının ilgisini çeken mekanlar olmuştu. Zonaro, zikreden dervişlere özel ilgi duymuştu.
“İlgimi çeken yeni bir konu vardı: Zikreden Rufai dervişleri. Onları ilk kez Üsküdar'da İstanbul'daki ilk yıllarımda görmüştüm ve hep aklımdaydılar. Sevgili dostlarım De Gubernatis* ve Saygıdeğer Vali'yle beraber seyredenlerin arasına katıldığımda, gelecek eserim için kararım belli olmuştu.”
sözleriyle, derviş resimlerinin kaynağının Üsküdar olduğunu açıkça belirtmiş, kitabında her Perşembe saat üçte Üsküdar Dergâhı'nda kendini bulduğunu da yazmış ve bunu da kitabında şu kelimeler ile paylaşmıştı:
“İlk çizimlerime başlamıştım; geliştireceğim temanın her zaman gözümün önünde olması için, atölyemin duvarına ilk iki çizimimi asmıştım. Yaptığım yeni eklemelerde eksiklikler olmaması için, Rufailerin Üsküdar'daki tekkelerini daha sık ziyaret ediyordum.”
*Gubernatis: İtalyan şarkiyatçı (oryantalist) ve yazar, Kont Angelo De Gubernatis (1840-1913), doğrudan İstanbul'da yaşamamış veya görev yapmamış olsa da, 19. yüzyılda çıkardığı "Rivista Orientale" (Şarkiyat Dergisi) gibi akademik yayınları ve İtalyan oryantalizmi üzerine çalışmalarıyla Doğu dünyasını ve Osmanlı coğrafyasını yakından incelemişti.
Diğer taraftan; hem dönemin gezgin Avrupalı seyyahları hem de İstanbul’da kalıcı stüdyolar açan Pera fotografçıları ile yerli ustaları 19. yüzyılda Üsküdar’ı kadrajına alıp bolca fotograflamışlardı.
Fransız fotografçı Joseph-Philibert Girault de Prangey'di (1804-1892) Üsküdar’ın sokaklarını, çeşmelerini, camilerini ve meşhur Karacaahmet
Mezarlığı'nı fotograflayarak tarihe not düşen en önemli
isimlerden biriydi ve 1843 yılında İstanbul’un bilinen en eski peyzaj fotograflarını çekmişti. Daguerreotype tekniğiyle (gümüş kaplı bakır levhaların ışığa duyarlı hale getirilip kamera obscura içinde pozlanmasıyla oluşan, tarihin ilk pratik ve halka açık fotografçılık yöntemi) çektiği bu çok değerli koleksiyonda, Üsküdar’ın camileri, çeşmeleri, sokakları ve Boğaziçi yalıları ilk kez görselleştirilmişti.
![]() |
| Joseph-Philibert Girault de Prangey, Üsküdar'da bir sokak,1843 |
![]() |
| Joseph-Philibert Girault de Prangey, Üsküdar Selimiye Camii,1843 |
Aslen İngiliz Darphanesi'nde gravür ustası olan ve sonrasında İstanbul'a yerleşen James Robertson (1813-1888) 1850'lerde İstanbul'u fotograflamaya başlamış, aynı zamanda bir savaş fotografçısı olan Robertson, 1854 Kırım Savaşı döneminde Üsküdar'da konuşlanan İngiliz askerlerini ve meşhur Selimiye Kışlası'nı fotograflayarak tarihe çok önemli belgeler bırakmıştı. Fotograflarını önceleri, Robertson adıyla, birlikte çalışma başladıktan sonra Robertson & Beato veya Robertson & Beato Co. diye imzalamıştı.
İstanbul’a ilk kez 1866'da gelen ve hayatının sonuna kadar İstanbul'a yerleşen İsveçli fotografçı Guillaume Berggren (1835-1920), İstanbul'un değişimini belgelemesiyle tanınır. 1870 -1910 yılları arasında çekimler yapan fotografçı, Üsküdar sahillerini, limandaki sandalları, günlük yaşamı ve seyyahların uğrak noktası olan Çamlıca sırtlarını kadrajına almıştı.
Ayrıca, Sultan Abdülaziz ve Sultan II. Abdülhamid'in saray fotografçılığını yapan Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşı Abdullah
Frères (Abdullah Biraderler) kardeşler, dönemin Meşhur Pera Stüdyoları'ndan biriydi ve Üsküdar’ın geleneksel çarşı hayatını, Selimiye'yi ve kıyı şeridini en kusursuz kompozisyonlarla arşivlemişti.
Diğer bir Pera Stüdyosu da, oryantalist tarzda fotograflarla tanınan Levanten asıllı Pascal Sébah ve oğlu Jean Pascal Sébah'tı ve Üsküdar'ın mistik sokak dokusunu, yerel kıyafetli insanlarını
ve Karacaahmet Mezarlığı'nın servi ormanlarını Avrupa pazarı
için sıklıkla fotograflamışlardı.
![]() |
| Pascal Sébah, Sultan III. Ahmed Meydan Çeşmesi ve Mihrimah Sultan Camii,1858 |
Bugün Üsküdar'a gitmektense evimde oturup, bir tarih meraklısı, bir İstanbul aşığı olarak, bugünkü duruma bakıp geçmişe özlem duyuyor, o günlerin yaşantısını, kültürünü, ticaretini, giyim kuşamını, sosyal yaşantısını, sivil ve dini mimari yapılarını merak ediyor ve araştırıyorsam eğer, burada bana bunları anlayabilmemde yardımcı olan yazılı kaynaklara ve onların değerli emekçilerine şükran duymam gerekir öncelikle, iyi ki yazmış bizlere çok değerli kaynaklar bırakmışlar.
Elbette okumak bir çok şeyi öğrenmeyi sağlıyor ama yeterli oluyor mu? Tek başına yetmiyor elbette... Bir de onları tahayyül etmek gerekiyor ki işte o noktada imdada görsel belgeler yetişiyor. Yüzyıllar boyu önce skeçler, tablolar, gravürler, sonrasında teknolojinin gelişmesiyle çekilen fotograflar sayesinde bugün göremediğimiz, yaşayamadığımız, az önce saydığım tüm o meraklandığımız şeyleri görebiliyor, okuduklarımızı artık gözümüzde de canlandırabiliyoruz.
O nedenle, geçmişte merak saikiyle Osmanlı topraklarına gelip, seyahat anıları kaleme alan, onları skeçler, gravürlerle zenginleştiren seyyahlara, sadece skeçler çizip, gravürler hazırlayan, tablolar yapan ressamlara, fotograflar çekip günümüze zengin bir görsel arşiv bırakan tüm fotografçılara da şükran duymamak mümkün mü?
Unutmamak gerekir ki bunların arasında saymadığım bir de haritalar var; onlar da okuduklarımıza ışık tutan değerli belgeler, o haritaları hazırlayanlara da müteşekkirim. Belki burada garip kaçacak ama söz konusu İstanbul olduğunda, neredeyse o meşhur İstanbul Yangınlarına, özellikle de 1870 Büyük Beyoğlu Yangını'na bile, iyi ki de çıkmış diyesim, şükran duyasım var. Elbette bu çok üzücü duruma, öylesi bir felakete dua edecek değilim; ancak "her şerde bir hayır vardır" dendiği gibi, burda da onun vesile olduğu ve ondan sonra gelişen olaylar sinsilesinden dolayı mutlu olduğumu söyleyebilirim.
Şöyle düşünelim; İstanbul’da 1865 Hocapaşa ve yaklaşık 3.000 binanın kül olduğu 1870 Büyük Beyoğlu Yangını'nın (Beyoğlu Harik-i Kebiri) ardından, bölgede büyük maddi kayba uğrayan yabancı tüccarlar, Galata bankerleri, Levantenler ve Avrupalı finans çevreleri, Sigorta Şirketlerinin Osmanlı topraklarında faaliyete geçmesini ve yaygınlaşmasını talep etmeseydi;
İngiliz Bankası Bank Hanson bu talebe liderlik edip 1872 yılında Sun, Northern ve North British adındaki üç büyük İngiliz sigorta şirketini İstanbul’a getirerek ilk resmi acentelikleri açtırmamış olsaydı;
Hem Osmanlı yönetimi hem de Osmanlı’ya borç veren alacaklılar, şehirde modern yapılaşmanın ve finansal güvencenin şart olduğunu görerek bu şirketlerin girişine onay vermemiş, Şeyhülislam da yangın sigortasına cevaz vermeseydi ve bu süreç hızlanmamış olaydı;
12 Temmuz 1900 tarihinde, Beyoğlu Tünel civarında Galip Dede Caddesi üzerinde yer alan, 1847’de Alman Kültür ve Yardımlaşma Derneği’nin merkezi olarak inşa edilen ve İstanbul’da Almanca konuşan topluluğun en önemli sosyalleşme mekânı ve kültürel simgelerinden biri olan, günümüzde de Max Weber Vakfı’na bağlı Orient-Institut Istanbul (Deustches geisteswissenschaftliches Instutut) tarafından kullanılan Club Teutonia Binası’nın Salonu'nda bir araya gelen 44 sigorta şirketi “Syndicat des Compagnies d'Assurances contre l'incendie operant a Constantinople”u (İstanbul'da Faaliyette Bulunan Yangın Sigorta Şirketleri Sendikası) kurmasalardı;
1916 yılında 81 üyeye ulaşan sendika, “Türkiye'de Çalışan Yangın Sigorta Şirketleri Cemiyeti” (Syndicat des Compagnies d'Assurances Contre l'Incendie Travaillant à Constantinople) adını almasaydı;
Sendika, şehirdeki binaların yapı malzemelerini, kat sayılarını, sınırlarını ve yangın risklerini belirlemek amacıyla, Konstantinopolis Kadastro Güvence Planları (Plan cadastral d'assurances de Constantinople), çizdirmeye karar verir miydi?
Her olayın bir sebebi olduğu gibi bir de hem kötü hem de iyi sonuçları vardır. Önemli olan yaşananları doğru yorumlayıp, dersler çıkartıp, onu bir daha yaşamamak adına isabetli kararlar alıp icraata geçebilmektir. İşte tüm bu sürecin sonunda Sendika harekete geçmiş, ilk olarak 1940 yılları arasında, daha önce Birleşik Krallık ve Kanada’da sigorta haritaları hazırlamış olan İngiliz/Kanadalı İnşaat Mühendisi ve kartograf Charles Edward Goad’a (1848-1910), daha sonra Hırvat asıllı Türk topograf ve kartograf Jacques Pervititch’e (Jakub Pervitić 1877-1945), onun vefatından sonra da Pervititch'in yarım kalan işini tamamlaması için 1946-1952 yılları arasında, 1932 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’nden Yüksek Mimar olarak mezun olan, şehir plancısı ve haritacı Suat Nirven’e, İstanbul'un mülkiyet ve kent tarihine ışık tutan en önemli kartografik belgelerden biri olacak, titizlikle çizilmiş detaylı, 1/500 ölçekli İstanbul Sigorta Haritaları’nı hazırlatmışlardı.
Öte yandan bu yangının bir hayırlı ve doğru sonucu da; 1870 Büyük Yangın sonrasında Sultan Abdülaziz'in Macar modelini takip ederek kendi teşkilatında modern Türk itfaiye teşkilatının kurması için Macar asıllı Kont Ödön Széchenyi’i (1839 -1922) İstanbul’a davet etmesi olmuştu.
Bugün o haritalar sayesinde ne yazık ki artık göremediğimiz bir çok tarihi eserin, yerini yurdunu rahatlıkla keşfedebiliyorsak eğer, o kartograflara da teşekkür edilmez ve buna vesile olan o yangına da şükredilmez mi?..
18. yüzyılın ilk yarısında İstanbul’un diğer semtlerinde olduğu gibi Üsküdar’a da seyahat, ticaret, iş takibi, iş bulmak ve yerleşme maksadıyla ciddi ölçüde bir nüfus akışı olmuştu. Gelenlerin içinde Anadolu’daki şehir, kasaba ve köylerden gelenlerin belirleyici bir yere sahip oldukları ve Müslüman göçmenlerin yaygın olduğu sonucu tespit edilmişti. Üsküdar İstanbul’un Anadolu’ya açılan kapısı olduğundan göçmenlerin bir kısmı burayı İstanbul’a geçişte geçici bir ikametgâh olarak görmüştü. Ev göçü olarak Üsküdar’a ulaşanlar buradaki iskelelerden karşıya geçmenin yolunu kollamışlar, bazıları dikkat çekmemek ve Üsküdar ustası ve Bostancı Başıları'nın hışmından korunmak için tebdil-i kıyafetle kendilerine Üsküdar’dan İstanbul’daki hanesine giden bir İstanbullu süsü vermişler ve ardından da Üsküdar, Salacak, Kadıköy civarındaki iskelelerde bulunan kayıklara binip, Üsküdar'ın hemen karşı kıyısındaki Beşiktaş (Deve Meydanı) üzerinden İstanbul’a ulaşmışlardı. Bu yüzden devlet, ev göçü ile gelenleri kayıklarına almamaları konusunda kayıkçıları ikaz etme gereği duymuş, aksi yönde hareket eden kayıkçıların cezalandırılacağını bildirilmişti.
O dönemde Beşiktaş, Anadolu ve Rumeli'ye uzanan ana ticaret yolları (menzil yolları) üzerinde bir yol üstü durağı değil, Anadolu’dan gelen malların şehre giriş yaptığı veya Rumeli'ye geçecek askeri/ticari kervanların toplandığı bir aktarma limanıydı. Her ne kadar Deve Meydanı dense de Beşiktaş'ta kervanlarların konaklayacağı kervansaraylar yoktu; çünkü Üsküdar üzerinden develerle gelen mallar sal ve kayıklarla Beşiktaş sahiline geçirilir ve buradan iç kısımlara ya da Rumeli yönüne dağıtılırdı.
Develer bu meydanda yüklenip indirildiği veya pazar kurulduğu için burası "Deve Meydanı" olarak anılmıştı. O nedenle Beşiktaş'ta Üsküdar, Eminönü, Kapalıçarşı gibi yerlerdeki gibi, şehrin kalbinde kıymetli malların korunduğu yüksek güvenlikli, kale gibi büyük taş hanlar veya kervansaraylar yoktu. Beşiktaş o dönemlerde sur dışı (taşra) sayıldığı ve bir askeri/lojistik toplanma alanı olduğu için buradaki konaklama yerleri, yüzyıllar içinde çıkan büyük yangınlarda ve sahil düzenlemelerinde tamamen yok olan ahşap ahırlar, sundurmalar ve geçici depolardan ibaretti. Beşiktaş'taki ticaret yapısı kalıcı depolama üzerine değil, hızlı aktarma ve lojistik üzerine kuruluydu.
Sadece Mimar Sinan tarafından yapılan Sinan Paşa Camii ve Külliyesi sadece bir ibadethane değil; o dönemde denizcilerinin, askerlerinin ve meydana gelen ticaret erbabının ihtiyaçlarını karşılayan devasa bir lojistik merkeziydi ve külliyenin dükkanları ve etrafındaki çarşılaşma, o dönem Üsküdar üzerinden deve kervanlarıyla gelen ticaretin en büyük organizasyon noktasıydı.
Zaten, Barbaros Hayreddin Paşa’dan itibaren burası bir tersane ve donanma üssü olarak kullanılan Beşiktaş sahil şeridi doğrudan Kaptan-ı Deryaların (Deniz Kuvvetleri) ve sarayın kontrolündeydi. O nedenle de güvenlik gerekçesiyle sahil kenarına sivil tüccarların kalıcı olarak yerleşeceği devasa taş hanların yapılmasına izin verilmemiş, meydan daha çok açık bir lojistik alan ve askeri toplanma yeri olarak korunmuştu.
![]() |
İngiliz mimar, ressam ve topoğrafya illüstratörü Thomas Allom'un (1804-1872) Aydın Güzelcehisar'da bir Osmanlı Kervansarayı'nı tasvir ettiği gravürü, 1832 |
Oysa, İstanbul’un fethedilmesinden sonra, hızla gelişmeye başlayan Üsküdar'da kayıtlara geçmiş onbir tane kervansaray olduğunu yazan Mehmet Nermi Haskan, o kervansaraylardan şunları saymıştı:
Gülfem Hatun Kervansarayı:
Kanuni Sultan Süleyman'ın 1511'de evlendiği cariye kökenli eşi, henüz bebek yaşta çiçek hastalığı yüzünden 12 Ekim 1521'de vefat eden Şehzade Murad'ın annesi Gülfem Hatun (1497-1561), Kanuni Sultan Süleyman'ın ilk eşi Fulane Hatun'dan sonra bilinen üç eşinden (Mahidevran, Hürrem) biridir. Kanuni Sultan Süleyman'ın tahta çıkışından sonra düzenlediği ilk büyük askerî harekat olan Belgrad Seferi (18 Mayıs-29 Ağustos 1521) sırasında, İstanbul'da büyük bir çiçek salgını başlamış; Şehzade Murad'ın yanı sıra, Mahidevran Sultan'dan olan oğlu Şehzade Mahmud ile Fülane Hatun'dan olan kızı Fatma Sultan da aynı salgında ardı ardına vefat etmişti.
Şehzade Murad'ın ölmesi üzerine, Osmanlı geleneğinde "Taht varisi annesi" olma konumunu kaybeden Gülfem Hatun'un, haremdeki statüsü değişmiş, sonraki yıllarda Padişah'ın en yakın dert ortağı ve üst düzey harem yöneticisi, kethüda kadın olarak hayatına devam ettiği Harem kayıtlarında geçmektedir.
Hürrem Sultan'ın, 15 Nisan 1558 tarihinde vefatından sonra Kanuni Sultan Süleyman, dertleşmek ve huzur bulmak için eski ve sadık cariyesi Gülfem Hatun'u sık sık yanına çağırmaya başlamıştı. Gülfem Hatun, 1539-40 yılları arasında, Kanuni Sultan Süleyman'ın bilgisi dışında, tamamen kendi birikimleriyle kendi adına Üsküdar'da bir külliye yaptırmaya başlamış ancak inşaatın sonuna doğru parası bitmiş ve işçilerin maaşını ödeyemez duruma gelmişti. Rivayet edilir ki, haremdeki başka bir cariye Padişah'ın gözüne girebilmek için Gülfem Hatun'a büyük bir para karşılığında Padişah'la baş başa kalacağı "hünkar nöbeti" sırasını kendisine devretmesini teklif etmiş, başlattığı külliye inşaatını bitirmek için başka çaresi olmayan Gülfem Hatun da bu teklifi kabul etmiş ve sırasını cariyeye vermişti. Üst üste Gülfem Hatun'un yerine başkasının geldiğini gören Kanuni Sultan Süleyman duruma öfkelenip ve nedenini sorunca da cariye, Gülfem Hatun'un kendisini parayla sattığını, Padişah'ın sohbetini küçümsediğini iddia ederek gerçeği çarpıtmıştı. Gururu kırılan ve harem hukukunun çiğnendiğini düşünen Kanuni Sultan Süleyman, ani bir öfkeyle Gülfem Hatun'un boğularak idam edilmesini emretmişti. Gülfem Hatun'un idam edilmesinden kısa süre sonra Kanuni, paranın cami inşaatı için kullanıldığını ve olayın gerçek yüzünü öğrenmiş, büyük bir pişmanlık yaşayarak yarım kalan camiyi devlet hazinesinden tamamlatarak Gülfem Hatun'un itibarını iade etmişti.
Bu hikayede bir tutarsızlık var; Gülfem Hatun ile Kanuni'nin yeniden yakınlaşmaları Hürrem Sultan'ın vefatından sonra başlamışsa, cami inşaa edildiği yıllarda (1539-40) Hürrem Sultan henüz hayatta, o hayattayken Gülfem Hatun'un "hünkar nöbeti" sırasının olması mümkün olmadığı gibi, idam edilmesi de caminin inşaatından 21 yıl, Hürrem Sultan'ın vefatından ise sadece üç yıl sonra. O nedenle ben bu rivayeti pek doğru bulmadım, Gülfem Hatun'un idamının başka bir gerekçesi olmalı muhakkak.
Nitekim benim gibi birileri de bu rivayete pek inanmamış: Bir teze göre, Gülfem Hatun, rivayet edilenin aksine, Şehzade Mustafa'nın katli, Şehzade Cihangir'in ölümü ve anneleri Hürrem Sultan'ın vefatı sonrasında geriye kalan iki şehzadenin; Selim ile Bayezidin arasında taht için yapılan Konya Şehzadeler Muharebesi (1559) ile zirveye ulaşan ve Şehzade Bayezid'in ölümüyle sonuçlanan mücadelenin kurbanı olmuş gibidir.
Olaylar Kanuni Sultan Süleyman'ın Manisa'da bulunan Selim'i Konya'ya, Amasya'da bulunan Bayezid'i ise daha uzak ve zayıf bir konum olan Sivas'a tayin etmesiyle başlamış, Bayezid bu tayinin kendisini gözden düşürmek ve Selim'i öne geçirmek amacıyla yapıldığını düşünmüş, emre geç uyduğu için de baba-oğul arasındaki bağ sarsılmıştı. Durumun aleyhine döndüğünü gören Bayezid etrafına çok sayıda asker toplamış, Kanuni Sultan Süleyman da, devlet düzenini korumak için büyük oğlu Şehzade Selim'i desteklemiş ve vezir Sokullu Mehmed Paşa ile devlet güçlerini Selim'in yanına göndermişti. İşler kızışmış iki kardeşin orduları 1559 yılında Konya yakınlarında karşı karşıya gelmiş, padişahın desteklediği düzenli Osmanlı ordusuna karşı koyamayan ve yenilen Şehzade Bayezid Safevî hükümdarı Şah Tahmasb'a sığınmak zorunda kalmıştı. Kanuni Sultan Süleyman, Şah Tahmasb ile diplomatik ve siyasi pazarlıklar yürütmüş, yapılan anlaşmalar ve gönderilen hediyeler/tazminatlar sonucunda Şah Tahmasb, Şehzade Bayezid'i ve oğullarını Osmanlı heyetine teslim etmiş, Bayezid ve oğulları, 1562 yılında idam edilerek boğdurulmuştu.
Bu dönemde Şehzade Bayezid’e yazmış olduğu mektuptan, onun bu taht rekabetinde Bayezid’in tarafında olduğu anlaşılan Gülfem Hatun muhtemelen bu nedenle Bayezid'in idam edilmesinden kısa bir süre önce 1561'de idam edilmişti.
Gülfem Hatun'un Kanuni tarafından şehit edilmeden önce 1539-40 yıllarında bir rivayete göre Mimar Sinan'a Üsküdar'da yaptırdığı, medresesi, sıbyan mektebi, türbesi, imareti olan Camisinin bir de Kervansarayı varmış; ancak cami dışında diğerleri günümüze ulaşamamıştı. Cami, tuğla hatıllı yığma taş duvarlarla, kiremit kaplı, ahşap kırma bir çatı ile inşa edilmişti.
![]() |
| Gülfem Hatun Camii, 2020-2021 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilirken. |
Mimar Sinan'ın inşa ettiği tüm eserlerin listelendiği "Tezkiretü'l-Bünyan ve Tezkiretü'l-Ebniye" de bu külliyeye ait Gülfem Hatun Medresesi'nin adı açıkça geçmekte, ancak caminin adı yer almamaktadır. Ya cami daha önce başka bir mimar tarafından inşa edilmiş, sonrasında Medrese Mimar Sinan tarafından yapılmış, ya da külliye mimari açıdan daha mütevazı ve küçük ölçekli olduğu için sadece Medrese Sinan'ın kayıtlara geçmişti.
Bir kaynakta "İstanbul Müftülüğü Şer’iyye Sicilleri Arşivi’ne göre 1539/1540 yılında Gülfem Hatun adına 24 zirâ mülk yeri satın almış"; diye yazmakta ancak burada bir rakam hatası olmalı çünkü Osmanlı döneminde mülk, bina ve arazi ölçümlerinde "mimari arşın" da denilen mimari zirâ (yaklaşık 75,8 cm) temel alınmaktaydı ve 1 kare zirâ ise 0,5745 m² kabul edilirdi. Buna göre 24 zirâ 13,788 m² eder ki bu kadar küçük bir arazi üzerine değil bir külliye, bir kulübe bile inşa edilemez.
O nedenle bir yazım hatası olduğunu düşünerek bunun 24 değil 2400 zirâ olduğunu düşünürsek, Gülfem Hatun adına 1378,8 m² mülk yeri satın alınmış olmalıdır. Ayrıca Eski Osmanlı sisteminde 1 eski dönüm (dönüm-i atik) 1600 kare zirâ idi, ki bu da 918,66 m² yapmaktadır; bu durumda 2400 zirâlık bir alan tam olarak 1,5 eski dönüme eşit olur, ki bu da bir küçük bir külliye için yeterli bir ölçü sayılabilir.
Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim dönemlerinde yaklaşık 29 yıl boyunca şeyhülislamlık makamında kalmış olan Mehmed Ebussuud Efendi (1490-1574) tarafından tasdik edilen Gülfem Hatun vakfiyesine göre de cami, imaret, mektep ve kervansaray inşa ettirmek için Gülfem Hatun 360 bin akçe nükûd (nakitin çoğulu; nakitler, paralar, akçeler) harcamıştı.
1590 yılında 1 Osmanlı Altını (Sultânî) 120 akçeye eşitti. Bu hesapla 360.000 akçe 3000 Osmanlı Altını (3,45 gram has altın) eder, onun da karşılığı 10.350 gram (yaklaşık 10,3 kg) has altın demektir. Güncel has altın (24 ayar) fiyatıyla (6.825 TL) düşünürsek de Gülfem Hatun cami, imaret, mektep ve kervansaray inşa ettirmek için bugünün parasıyla 70.638.750 Türk Lirası harcamış olmalıydı.
Tarihsel süreç içinde büyük badireler atlatan Gülfem Hatun Camii ve Külliyesi, Aziz Mahmud Hüdayi Mahallesi'ni büyük ölçüde etkileyen 1850 yılındaki büyük bir yangında ağır hasar görmüş ve ardından 1868-1869 yıllarında mahalle halkının yardımlarıyla yeniden onarılmıştı. Külliyenin mimari bütünlüğü, 1935 yılında Üsküdar Meydanı açılıp ana cadde genişletilirken türbe ve Gülfem Hatun Sıbyan Mektebi'nin tamamen ortadan kaldırılmasıyla bozulmuştu. Muhtemelen Kervansarayı da ya yangın sırasında ya da bu yol genişletme çalışmalarında ortadan kalkmıştı.
Geçirdiği yangın, yıkım ve restorasyonlar nedeniyle özgün mimari dokusunu büyük ölçüde kaybeden Gülfem Hatun Camii, 2020-2021 yılları arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından orijinal haline uygun olarak restore edilmişti. Caminin banisi Gülfem Hatun'un kabri caminin haziresindedir.
Fatih Mahkemesi:
Bu bölümde benin ilgilendiğim çevrede yer almasa da, fotografta görülen ve Gülfem Hatun Mahallesi, Eski Mahkeme Sokak'ta yer alan "Fatih Mahkemesi"ne de burada değinmek gerekir. Üsküdar'ın en eski yapılarından biri olan ve Fatih Sultan Mehmed'in bu binada muhakeme edilmesinden dolayı "Fatih Mahkemesi" olarak adlandırılan yapı, aslında tarihi Üsküdar Mahkemesi'dir. Bir kitabesi olmadığı için ne zaman yapıldığına dair kesin bir kanıt olmamakla birlikte Fatih'in bu binada muhakeme edilmesini hesaba katarak, büyük bir ihtimalle fetih sonrası inşa edilmiş olmalıdır. Ancak Üsküdar'ın ilk kez 1352 yılında Orhan Gazi döneminde kesin olarak Osmanlı Devleti'nin egemenliği altına girdiğini de düşünerek Fatih'ten daha öncesi bir döneme de ait olabileceğini hatırda tutmak gerekir. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinde de yer alan ve Osmanlı adalet anlayışını vurgulamak için sıkça anlatılan, Fatih Sultan Mehmed'in muhakeme edilmesi meselesi, bir çok farklı rivayet olsa da şöyledir:
Asıl adı Sinaüddin Yusuf bin Abdullah olan ve Azadlı Sinan ya da Sinan-ı Atik olarak adlandırılan, 1463 yılında başlanmış ve 1470 yılında tamamlanmış olan Fatih Camii ve Külliyesi’nin Rum asıllı mimarı Atik Sinan (?-1471), Fatih Sultan Mehmed’i kendisine haksız yere zulmettiği ve elini kestirdiği gerekçesiyle kadıya şikayet etmişti. Bu tartışma, Fatih Sultan Mehmed, kendi adına yapılacak olan Fatih Camii'nin inşasında kullanılacak iki değerli mermer sütunu, Ayasofya’dan daha yüksek olması amacıyla mimar Atik Sinan'a teslim etmesiyle başlamıştı. Ancak mimar Atik Sinan, yapacağı caminin depreme dayanıklı olması ve mimari dengenin sağlanması adına bu sütunları üçer arşın kestirerek (mimaride ve yapı işlerinde kullanılan arşın ölçüsü yaklaşık 75,8 cm'dir; buna göre sütunlar 227,4 cm kısaltılmış olmalıdır) kısaltmış, bu durumu öğrenen Fatih Sultan Mehmed, emrine karşı gelindiği için çok öfkelenmiş ve mimarın bir elinin kesilmesini emretmişti. Eli kesilen Rum asıllı Hristiyan mimar, uğradığı bu haksızlığın üzerine fetihten sonra yeni Başkent'in ilk Kadısı Hızır Çelebi*ye (1407-1459) başvurarak Padişahtan şikayetçi olmuştu. İstanbul kadısı Hızır Çelebi şikayet üzerine Padişahı yargılamak üzere davayı Üsküdar Mahkemesi binasında açmıştı. Üsküdar Kadılığı fetih sonrasında idari ve adli olarak Kocaeli Sancağı ve Gebze naipliği üzerinden yürütülmüş, ancak ilerleyen 16. yüzyıl sürecinde tam bağımsız bir mevleviyet (yüksek dereceli kadılık) haline getirilmişti.
Mahkemeye çağırılan Fatih Sultan Mehmed mahkeme salonuna girdiğinde baş köşeye oturmak istemiş, ancak Kadı Hızır Çelebi,"Suç murafaası (sözlü duruşma) üzeresin, ayağa kalk!" diyerek padişahı uyarmış ve bir sanık gibi ayağa kaldırtmış ve mimarla eşit şartlarda yargılamıştı.
Tarafları ayrı ayrı dinleyen Kadı Hızır Çelebi, Fatih Sultan Mehmed'in şer'i bir mahkeme kararı olmadan şahsi öfkesiyle bir cezalandırma yaptığına hükmetmiş ve İslam hukukundaki kısas maddesini işleterek Padişah’ın da elinin kesilmesine karar vermişti. Ancak bu mutlak adalet karşısında duygulanan mimar Atik Sinan, padişahın elinin kesilmesini istememiş ve şikayetinden vazgeçmişti.
Bunun üzerine, kısas cezasının düşmesi nedeniyle Kadı Hızır Çelebi, Fatih Sultan Mehmed'i mimara hayatı boyunca bakacak kadar yüksek bir diyet ödemeye mahkûm etmiş, Fatih Sultan Mehmed de miktarı kendi şahsi kesesinden daha da arttırarak mimara bağlamıştı.
Duruşma bittikten sonra Fatih, cübbesinin altından sakladığı kılıcı göstere göstere Kadı Hızır Çelebi'ye, "Eğer mevkime bakıp iltimas geçeydin, beni haklı bulaydın bu kılıçla kelleni alırdım" demiş, buna karşılık Kadı Hızır Çelebi de oturduğu minderin altındaki topuzu göstererek, "Sultanım, sen de padişahlığına güvenip hükmüme karşı çıkaydın bu topuzla senin başını ezerdim" karşılığını vermişti.
*Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinin ardından Khalkedon Bölgesi'nin tüm gelirlerini ve yönetimini Hızır Çelebi'ye arpalık (Yüksek rütbeli devlet memurlarına, müftülere ve kazaskerlere asıl maaşlarının yanında geçimlerini sağlamak için verilen ek gelir veya toprak) olarak tahsis edince, halk buraya "Kadı'nın Köyü" ya da "Kadıköyü" demeye başlamış ve bu isim zamanla günümüzdeki Kadıköy halini almıştı, ki ben hala Kadıköyü ismini daha doğru buluyor ve kullanıyorum.
Üsküdar Mahkemesi, yakın zamanda gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarının ardından günümüzde, adını Türk edebiyatında çoğunluğu Kahramanmaraşlı şair ve yazarlardan oluşan bir edebî çevreyi tanımlamak için kullanılan "Yedi Güzel Adam"dan alan, "Yedi Güzel Adam" şiiri ile tanınan yazar ve şair Cahit Zarifoğlu, şair ve milletvekili Erdem Beyazıt, şair, yazar, araştırmacı ve öğretmen Mehmet Akif İnan, şair, mütefekkir, deneme ve oyun yazarı Nuri Pakdil, şair ve yazar Sezai Karakoç, şair ve deneme yazarı Alâeddin Özdenören, ikiz kardeşi öykü ve deneme yazarı Rasim Özdenören ile 1992'de yeni bağımsızlığını kazanan Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi'nin ilk Başkanı Aliya İzzetbegoviç, yazar ve çevirmen Hüseyin Cemil Meriç, İslamcı ve muhafazakâr fikirlerin yayılmasında önemli bir yazar, şair ve düşünür olan Necip Fazıl Kısakürek, Amerikalı siyasetçi, devrimci ve insan hakları savunucusu Malcolm X (hacca gittikten sonraki adıyla El-Hâc Mâlik eş-Şahbâz) ve Pakistanlı islam alimi, şair, filozof ve politikacı Muhammed İkbal gibi isimlerinin hayatlarını ve eserlerini barındıran "Yedi Güzel Adam ve Öncüler Kütüphanesi" adıyla hizmet vermektedir.
Mihrimah Sultan Camii Külliyesi Kervansarayları:
Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'ın (1522-1578) yine Mimar Sinan'a 1566 yılında vakıfa gelir sağlaması amacıyla bir kervansaray (han) olarak yaptırdığı bir değil, iddialara göre iki Kervansarayı varmış, ki bunlardan iskelenin arkasındaki “Beylik Ambarı”, “Arpa Ambarı”, “Fatih Hanı”, “Kurşunlu Han” isimleriyle de anılırmış, ancak onlar da günümüze ulaşamamış. Bu kervansaray Sultan III. Selim döneminde (1789–1807) bir süre buğday deposu olarak da kullanılmış. Bu kervansarayları daha ilerki Fasıl'larda Mihrimah Sultan Camii Külliyesi konusu içerisinde daha geniş bir şekilde ele alacağım.
Vâlide-i Atik Camii Külliyesi Çifte Kervansarayları:
Ahmet Hamdi Tanpınar, 80 yıl önce yayımladığı "Beş Şehir" adlı şehir biyografisinde, Yahya Kemal Beyatlı'nın Nihad Sami Banarlı’ya ithaf ettiği;
ATİK-VALDE'YE İNEN SOKAKTA
"İftardan önce gittim Atik-Valde semtine,
Kaç def’a geçtiğim bu sokaklar, bugün yine,
Sessizdiler. Fakat Ramazan mâneviyyeti
Bir tatlı intizâra çevirmiş sükûneti;
Semtin oruçlu halkı, süzülmüş benizliler,
Sessizce çarşıdan dönüyorlar birer birer;
Bakkalda bekleşen fıkarâ kızcağızları
Az çok yakında sezdiriyor top ve iftarı.
Meydanda kimse kalmadı artık bütün bütün;
Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün.
Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,
Bir nurlu neş’e kapladı kerpiçten evleri.
Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!
Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş’esiz.
Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı
Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı.
Bir tek düşünce oldu tesellî bu derdime;
Az çok ferahladım ve dedim kendi kendime:
"Onlardan ayrılış bana her an üzüntüdür;
Mâdem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür."
şiirine de gönderme yaparak Atik Vâlide Camisi ve Külliyesi için şunları yazmıştı:
"...Üsküdar'da, güzelliğini Yahya Kemal'den tanıdığımız Eski Valde Camii Sinan'ın son eserlerindendir. Yahut hiç olmazsa plan ve ilk inşaat onundur. Bu cami ve etrafı, hayrata yapılan ve manzarayı bir tarafından kapayan ilâvelere rağmen hâlâ Türk İstanbul'un en güzel köşelerinden biridir. Bu camide semt ile çok iyi anlaşan bir kendi içine çekiliş vardır. Cami, II. Selim'in çok sevdiği karısına bir hediyesidir. Fakat saltanat âdabı karısının adını söylemeğe mâni olduğu için, ondan 'Ferzend-i ercümend oğlum Murad tâle bekauluı Vâlidesi seyyidetülmuhaddarat ilâ ahirihi damet ismetühâ canibinden Üsküdar'da bina olunacak' [Sevgili ve seçkin oğlum Murad (ömrü uzun olsun) ile iffetli ve saygıdeğer hanımların efendisi olan Vâlidesi (iffeti daim olsun) tarafından Üsküdar'da inşa edilecek] diye bahseder. (...) II. Selim, "Kıdvetül-emâcid ve'l-ekârim Sinan zî-de mecduhû" (Şerefli ve ikram sahibi insanların öncüsü/önderi olan Sinan, şerefi ve büyüklüğü artsın) diye onu över..."
Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra tahta oturan II. Selim'in eşi Nurbânu Sultan (1525/1530-1583) yine Mimar Sinan'a 1583 yılında yaptırdığı Vâlide-i Atik Camii Külliyesi'nin içerisinde iki avlulu büyük bir Kervansaray ve ayrıca Devehane denilen ayrı bir Kervansaray bulunuyordu. Evliya Çelebi Seyahatnamesinde, misafirhaneden "Orta Vâlide Kervansaray*" diye bahseder ve;
"Ve kârbânsarây-ı Orta Vâlide, bu dahi câmi‘i ve imâret-i it‘âmı kurbünde yüzer ocaklı biner at alır mihmânhânedir ve başka develiği var."
(Bu da cami ve imarethane yanındadır. Yüzer ocaklı, biner beygir alır misafirhanedir. Başka develiği de vardır.) der.
Her odada bir ocak olduğuna göre bu kervansaray 100 odalıdır.
*Osmanlı döneminde, Büyük Valide, Orta Valide ve Küçük (Yeni) Valide tabirleri genellikle Üsküdar’da inşa edilen valide sultan külliyelerini yapılış tarihlerine göre birbirinden ayırmak için halk ve tarihçiler tarafından kullanılmıştı. Buna göre Büyük Valide, Nurbânu Sultan olması gerekirken Evliya Çelebi tarihçilerin "Valide-i Muazzama" sıfatı verdiği Mahpeyker Kösem Sultan'ı Büyük Valide saymış ve Nurbânu Sultan'ı kendi sıralamasında, Orta Valide Sultan kabul etmiştir. Aslında külliyelerin yapılış tarihine göre Nurbânu Sultan'ı (Vâlide-i Atik) Büyük Valide, Mahpeyker Kösem Sultan'ın Orta Valide, Emet-Ullâh Rebîa Gülnûş Vâlide Sultan'ın da (Vâlide-i Cedid) Küçük Valide olması gerekir.
Külliyenin kervansarayı tek bir salondan ibaret değildi; geniş avluları çevreleyen devasa tonozlu salonlardan oluşan ikiz (çifte) bir yerleşime sahipti. Evliya Çelebi'nin bahsettiği "develik" dediği bölüm, külliyenin uzak bir köşesinde değil, kervansarayın zemin katında, yolcuların dinlendiği kervansaray koğuşlarının hemen alt seviyesinde, develerin, atların ve katırların barınması için özel ahırlar ve bölmelerdi. Mimar Sinan, yolcuların güvenliği ve konforu için develikleri kervansaray içine dahil etmişti. Yolcular üst eyvanlarda veya yan sekilerde dinlenirken, yük taşıyan hayvanlar da aynı korunaklı taş yapının içindeki develiklerde yemlenip dinlenebiliyorlardı.
| Bu plan ve perspektif çizimde Çifte Kervansaray en altta ve sağda görülen kırma çatılı olan yapılardır. |
![]() |
| Jacques Pervititch tarafından, Mayıs 1931'de çizilmiş ve "Çavuş Dere, Atik Valide" olarak adlandırılmış, 56 Pafta numaralı Sigorta Haritası'nın kesitinde Vâlide Atik Külliyesi. |
Eğimli bir yamaç üzerine konumlandırılmış olan Vâlide-i Atik Camii Külliyesi'nin bölümleri, bu yamacın eğimine uygun olarak basamaklar halinde konumlandırılmıştı. En üstte 1. kodda Cami ve Medrese, bir altındaki 2. kodda Tekke, Darülhadis ve Mektep, sonrasında 3. kodda Darüşşifa ve İmaret ve en alttaki 4. kodda da Kervansaraylar konumlandırılmıştı.
![]() |
| Vâlide Kahyası sokak, 1941 |
![]() |
| Vâlide Kahyası sokak, 28 Aralık 2013 © Levent Civelekoğlu |
![]() |
| Üsküdar Vâlide Atik Camii, Tekkeönü sokak çeşmesi |
Üsküdar’a çok fazla han ve kervansaray inşa edilmesine karşın bu bölgede zamana yenilmeyen tek kervansaray, Vâlide-i Atik Kervansarayıdır ve yapı orta aksından simetrik olarak düzenlenmesinden dolayı çifte kervansaray olarak tanımlanmaktadır.
Cami, medrese, tekke, imaret ve dârüşşifânın duvarları kesme küfeki taşı ile örülmüş, sıbyan mektebi, dârülkurrâ, kervansaray ve hamamda ise bir sıra taş, bir sıra tuğla örgü tercih edilmişti. Duvarların yanı sıra diğer taşıyıcılardan pâyeler de kesme küfeki taşı ile örülmüş, sütunlar ve başlıklar ise beyaz mermerden yapılmıştı. Üst yapıyı oluşturan kubbe ve tonozlarda örgü malzemesi olarak tuğla kullanılmış, üzerleri kurşunla kaplanmıştı. Pencereler, klasik Osmanlı üslubundaki düzene uygun olarak iki, caminin bazı duvarlarında ise üç sıra halinde tertip edilmişti.
![]() |
| Bu beş fotograf da benim 28 Aralık 2013'te Üsküdar Atik Vâlide Camii'ni ziyaretim sırasında çektiğim fotograflardır. © Levent Civelekoğlu |
Vâlide-i Atik Camii Külliyesi'nin bazı bölümleri XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren asıl fonksiyonlarının dışında birtakım yeni faaliyetlere tahsis edilmişlerdi; İmaret ile Dârüşşifâ sırasıyla 1800- 1865 yılları arasında Nizâm-ı Cedîd, Sekbân-ı Cihâdiyye ve Asâkir-i Nizâmiyye askerlerinin kışlası, 1865-1873 yılları arasında İstanbul'daki kolera salgınında hastane, 1873-1927 yılları arasında Bimarhane (Akıl hastalıkları hastanesi), 1927-1935 yılları arasında Cüzzam Hastanesi, 1935-1976 yılları arasında Tekel ve Yaprak Tütün Bakım Atölyesi, 1940-1977 yılları arasında da Kervansaray ve civar yapıları Dârülhadis-Dârülkurrâ "Toptaşı Cezaevi" adıyla hapishaneye dönüştürülmüştü.
Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Can Yücel, Yılmaz Güney ve Rıfat Ilgaz gibi pek çok tanınmış yazar ve şair bu cezaevinde yatmışlardı. 1980 yılının Eylül ayında, koğuşların içinde başlayan yangın sonrasında cezaevi tamamen tahliye edilmiş ve mahkumlar İstanbul Bayrampaşa'daki Sağmalcılar Cezaevi'ne nakledilmiş, yangının ve tahliyenin ardından Toptaşı Cezaevi kapatılmıştı. Yapılar daha sonra farklı eğitim kurumlarına ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi'nin kullanımına tahsis edilmişti.
Mahpeyker Kösem Sultan Çinili Cami Külliyesi Kervansarayı:
Sultan I. Ahmed'in nikahlı eşi, 17. ve 18. Osmanlı Padişahları IV. Murad ve İbrahim'in anneleri Mahpeyker Kösem Sultan'ın (1589-1651), Mimar Kasım Ağa’ya yaptırdığı, inşaatı 1640'ta biten Üsküdar'daki Çinili Cami'ye daha sonra medrese, şadırvan, sebili, mekteb, çeşme, hamam ve Çinili Cami ile Çinili Hamam arasındaki büyük arsa üzerinde ve imaretin yanında bir de Kervansaray inşa edilmişti.
![]() |
| Mahpeyker Kösem Sultan Çinili Cami, 28.12.2013 © Levent Civelekoğlu |
![]() |
| Mahpeyker Kösem Sultan Çinili Cami, 28.12.2013 © Levent Civelekoğlu |
![]() |
| Mahpeyker Kösem Sultan Çinili Cami, 28.12.2013 © Levent Civelekoğlu |
Evliya Çelebi bu kervansaraydan “Kösem Sultan Misafirhanesi" adı ile bahseder;
"Ve kârbânsarây-ı Orta Vâlide, bu dahi câmi‘i ve imâret-i it‘âmı kurbünde yüzer ocaklı biner at alır mihmânhânedir ve başka develiği var. Ve mihmânsarây-ı Kösem Vâlide, a‘yân-ı kibâr sâkin olmağiçün ma‘mûr sarây-ı âlîdir. Hâlâ içinde Kethudâ Arslan Ağa sâkin idi." (Ayanın ve büyüklerin yatmaları için tahsis edilmiş mamur bir yüksek saraydır. Hâlâ içinde kethüda Arslan Ağa (Kösem Vâlide Sultan’ın kethüdası) oturmakta idi) diye ilâve eder. Bugün bu kervansaray da mevcut değildir.
![]() |
| Mahpeyker Kösem Sultan Çinili Cami, 28.12.2013 © Levent Civelekoğlu |
Diğer yandan Dr. Serdar Genç, "XVIII. Yüzyılda Üsküdar Hanları" makalesinde, "18. yüzyıl Üsküdar sicilleri üzerinde yaptığımız inceleme neticesinde yüzyılın başından sonuna kadar birbirinden farklı 80 civarında han tespit edilmiştir. Bu hanların yangınlar, diğer tabiî etkenler ve devletin çıkardığı nizamnameler sebebiyle yüzyılın sonuna kadar varlıklarını sürdüremedikleri açıktır." ve "I. Mahmud devrinde İstanbul ve etrafına gelmekte olan göçün önüne geçmek için devlet, yeni han binaları ve odaların inşasını ve tamirini yasaklamıştır. Bu nedenle olsa gerek 18. yüzyılın sonlarına ait (III. Selim dönemi) Üsküdar kefalet defterinde şehirde toplam 42 han tespit edilmiştir."
demekte ve hanları;
BÜYÜK İSKELE'de, 6 odalı Hacı Yusuf ve 9 odalı Debbağ Hacı Mehmed Ağa Hanları, BALABAN İSKELESİ'nde, 10 odalı Sabık Şeyhülislam İbrahim Efendi ve 6 odalı Haseki Boruzanzâde Hanları, ESKİ HAMAM civarında, 17 odalı Derzibaşı ve 4 odalı Mehmed Haseki Hanları, ARASTA'da, 14 odalı Sefer Ağa Hanı, SİPAHPAZARI'nda (Toptaşı ve Zeynep Kâmil istikametine uzanan, tarihi çeşmelerin, bulunduğu eski meydan ve sokaklar) 15 odalı Kolluk, 27 odalı Feyzullah Efendi, 17 odalı Yeni, 5 odalı Türbedâr Said Efendi, 16 odalı Bolulu Mehmed Ağa, 17 odalı Balıkçıoğlu Hanları, KAVUKÇULAR içinde (günümüzde Tavukçubakkal Sokağı ile Çavuşdere Caddesi'nin birleştiği nokta), 14 odalı Hafız Hanı, YENİ ÇEŞME civarında (Ahmediye Meydanı civarında yaptırılmış ve 1935 yılında yol genişletme çalışmaları sırasında yıktırılmış tarihi çeşme), 10 odalı Tantanoğlu, 15 odalı Danabaşoğlu, 18 odalı Çavuşbaşı, 25 odalı Bostancı Mehmed, 18 odalı Papasoğlu, 11 odalı Haşim Ağa, 13 odalı Boyacıoğlu, ATPAZARI civarında (bugünkü Vâlide-i Atik Mahallesi sınırları içinde, Toptaşı Caddesi, Büyük Selim Paşa Caddesi ve Balcılar Yokuşu'nun kesiştiği çevre) 12 odalı Baltalı, 13 odalı sandalcı, 16 odalı Tataroğlu, 7 odalı Kurucuoğlu, 9 odalı Kömürcüoğlu, 11 odalı İskilib, 20 odalı Kurubalık, 17 odalı Çavuş Deresi, 10 odalı Havuzlu, 11 odalı Karabaş, 20 odalı Yeni, 23 odalı Sulu, 18 odalı Semerciler, 23 odalı Tavuk Hanları, İNADİYE semtinde, 6 odalı Ahmed Ağa, 13 odalı Budak, 12 odalı Ömer Ağa, 8 odalı Çavuş Hanları, DOĞANCILAR Meydanı'nda 15 odalı Keçeciler Hanı ve BEYLERBEYİ'nde 6 odalı Agop Kalfa Hanı olmak üzere Toplam 42 Han ve 565 oda olarak saymaktadır.
Bunlardan Sefer Ağa, Kolluk, Feyzullah Efendi, (Sipahpazarı) Yeni, Türbedâr Said Efendi, Bolulu Mehmed Ağa, Bostancı Mehmed, Boyacıoğlu, Kurubalık, Havuzlu, Karabaş ve (Atpazarı) Yeni hanlar, yolcuların konaklamaları, diğer hanlar ise tüccar, esnaf, zanaatkâr ve ırgatlara (rençber) hizmet vermek içindi. Bunun yanında Tavuk Hanı gibi aralarında atölye olarak kullanılan hanlar da bulunuyordu.18. yüzyılın sonlarında Tavuk Hanı’nda muytab (Keçi kılını işleyerek çuval, çul ve yem torbası üreten esnafa mutaf veya muytab denir) ve ipçilere hizmet verip bu kimselerden biri gece handa kalırdı.
Mehmet Nermi Haskan Tavuk Hanı'ndan "Muytab Hanı" olarak bahseder ve "Balaban iskelesi civarında ve Yeni Cami imareti’nin bitişiğinde idi. Bugün yeri arsa olup duvar çıkıntıları hâlâ görülmektedir." Ayrıca, "Atpazarı’nda bir çok özel ve paralı hanlar vardı. Bir menzil olan bu ahşap hanlar yakın zamana kadar mevcuttu ki, en meşhuru Suluhan idi." şeklinde saymaktadır.
![]() |
| Hergün Gazetesi'nin 26 Ocak 1957 tarihli nüshasının "Her Gün'ün ışığında" köşesinde, "Bir Üsküdar Tefrikası : 4, "Üsküdar Hanları" başlığıyla ve Üsküdarlı Vasıf imzasıyla yayımlanan yazı. |
Ünlü tarihçi Reşat Ekrem Koçu, hayatı boyunca geçimini sağlamak ve geniş kitlelere ulaşmak için dönemin birçok popüler gazetesinde tarih, kültür ve edebiyat yazıları kaleme almıştır. Hergün Gazetesi de Koçu'nun yazılarının, tarihi fıkralarının ve meşhur İstanbul Ansiklopedisi maddelerine kaynaklık eden araştırma yazılarının yayımlandığı mecralardan biridir.
İstanbul'un gündelik hayatı, hamam kültürü, kabadayıları ve Osmanlı tarihi üzerine popüler dille yazdığı makaleler bu gazetede yer bulmuştur. Koçu'nun Hergün Gazetesi'nde (örneğin 1957 yılındaki nüshalarında) yayımladığı bazı yazılar, devasa eseri olan İstanbul Ansiklopedisi için doğrudan kaynak metin oluşturmuştur.
Hergün Gazetesi'nin 26 Ocak 1957 tarihli nüshasının "Her Gün'ün ışığında" köşesinde, "Bir Üsküdar Tefrikası : 4, "Üsküdar Hanları" başlığıyla ve Üsküdarlı Vasıf imzasıyla bir yazı yayınlanmıştı:
"Bugün Üsküdar hanları hemen tamamen yok olmus gibidir;
ben son hanlara yetiştim.
(İstanbulun bir kazası olan Üsküdarı, tarihçesi mütalâa edildiği zaman, İstanbulun karşısında ve Asya kıtasında ayrı bir belde olarak görünür. Türklerin eline de İstanbuldan bir asır evvel geçmişti. Şarkta Erzurum üzerinden Kafkasyaya, İrana. Diyarbakır üzerinden de Bağdada ve Adana ile Halep üzerinden Hicaza, Mısıra uzanan büyük kara ticaret yolları Üsküdardan başladı. Yola çıkacak kervanlar orada kurulur, yüklenir, yoldan gelenler de İstanbul yükünü orada indirirdi. Tüccar hanları, yolcu hanları, garip bekâr uşağı hanları, esnaf hanları ve kervansarayları dillere destan olmustu. Vâsıf Hocanın bana verdiği notlar bu hanlardan son hatıralardır, izlerdir. R.E. Koçu).
Üsküdar vapur iskelesinin hemen yanında Mutaf (mutâb) (kıl dokumacılarının) hanı vardı. 1940 yılına doğru yıktırıldı. Çocukluğumda, seksen yıl evvel bu handa fıkara icin çorba kazanları kaynadığını hatırlarım. İskele imaretinden (Mihrimah Sultan emaretinden) de fodolalar gelirdi. Anadolu'dan gelen veya Rumeli'nden Üsküdara geçen bir garip yolcu bu hana iner, önüne hemen bir tas çorba ile bir fodola* konurdu. Giderken de heybesine bir fodola konulurdu.
*Fodola: Ramazan pidesine benzer biçimde ince, fazla mayalanmış özsüz hamurdan yapılan ve kolay kopma özelliğine sahip olan fodula (fodla) daha ziyade imaretlerde, saray mutfağında, İstanbul’daki diğer bazı saraylarda ve yeniçerilere ait fırınlarda pişirilir, bir kısım görevlilere maaşları ile birlikte sepet içinde istihkakına göre tayın olarak dağıtılırdı. Bu ekmeğin pişirilip dağıtılması için resmî bir teşkilât oluşturulmuştu. Fodula kelimesinin nereden geldiği ve bunun ne zamandan beri pişirilip dağıtıldığı bilinmemekle birlikte Evliya Çelebi’nin bu kelimeyi -eğer bir istinsah hatası değilse- “oruç açılan yiyecek” anlamına gelen “fatûre” şeklinde yazması fodula kelimesinin bununla ilgili olduğunu düşündürmektedir.
İskele camiişerifinin merdivenleri altında bir benzinci dükkânı vardır. Vaktiyle orası Mihrimah Sultan vakfımın arpacı dükkânıydı. Mutaf hanında kalan yolculardan atlı olanlar, kervana katılıp yola çıkacakları zaman bu arpacıdan parasız bir torba yem, bir torba saman alırlardı. İskelede de gurebâyı ve fıkarayı karşıya geçirmek veya karşıdaki iskelelerden Üsküdara getirmek için yine Mihrimah Sultan vakfının nöbet kayıkları vardı.
Balaban iskelesindeki tarihi büyük handa cereyan eden vekayii mûteber tarih kitaplarından Reşad Ekrem Bey oğlumuz toplamıs, okudular, dinledim, doğrusu hayretler içinde kaldım. Ben Yeniçerilerin oturduğu bu büyük Balaban hanını bilmiyorum, halen Balaban iskelesinde bir han vardır ki, koltuk hanı diye mâruftur.
Doğancılarda Hüseyin Beyin yirmi odalı hanı, tatarların ve muhacirlerin barındığı seksen odalı han, Çavuş deresinde Ali Beyin hanı, büyük karakol yanında Feyzinin hanı, Atlama taşında tavukçu hanı, Meyyit kapısında Sarraf hanı, Çingene fırınında yağhane hanı, eski Türk yapı sanatının naciz takdirimce pek güzel, sevimli, şirin yapıları idi, hepsi yıktırılmıştır.
Şimdi Üsküdarda han diye kalan binalar Atpazarında Hacı Abdinin hanı, Emniyet hanının bir kısmı, Camcı hanı, çarşı boyunda fotografhane olan Arpacı hanı, büyük karakol karşısında Hasan Efendi hanının yarısıdır. Bir de Sile oteli vardır ki, adı oteldir, konma göçme muaşeretiyle han gibidir."
Bu metin, ünlü tarihçi ve yazar Reşad Ekrem Koçu'nun Hergün gazetesindeki "Her Günün Işığında" adlı köşesinde yayımlanan, halk şairi ve destancı Üsküdarlı Vâsıf Hiç* ile ilgili yazı dizisinin (tefrikanın) bir parçasıdır.
*Üsküdarlı Vasıf: (Vâsıf Hiç, 1873–1947),(veya Üsküdarlı Vasıf Hoca), 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılda yaşamış, hem tulumbacılık teşkilatında aktif rol oynamış hem de yazdığı semailer, maniler ve destanlarla tanınan güçlü bir geleneksel İstanbul halk şairidir. Dönemin geleneksel sözlü kültür ortamında yetişmiş, İstanbul'un eski sosyal hayatına, mahalle kültürüne ve tulumbacı ocağına dair yazdığı destanlarla tanınmıştır.
Destancılığının dışında Vâsıf’ın yazılı kültür ortamında diğer önemli faaliyeti Reşad Ekrem Koçu’nun hazırladığı İstanbul Ansiklopedisi’ndeki madde yazarlığıdır. Vâsıf, 1. ciltten 11. cilde kadar her ciltteki yazıları ile önemli katkılarda bulunmuştu. Vâsıf‘ın ansiklopediye; madde yazarak, maddelere destanlarını vererek ve bazı maddelerle ilgili destekleyici notlar ve diğer âşıklara ait şiirlerle dolaylı katkıda koymuştu. Koçu, yazdığı ön sözde, kendisine verdiği bu kıymetli notlar için ve “salâhiyet sahibi kalem arkadaşı” olması sebebiyle “halk şairi Üsküdarlı Vâsıf Hoca” ya da teşekkür etmişti.
Üsküdar'da dönemin tanınmış tulumbacı kahvehanelerinden biri olan Tabutçulariçi Kahvehanesi'ni işletmiştir. Bu Kahvehane, Üsküdar'ın en eski ve işlek noktalarından biri olan ve eski adıyla "Tabutçular içi" (bugünkü Doğancılar-Çarşı eksenine yakın bir bölge) olarak bilinen mevkide yer almaktaydı. Vâsıf Hiç, dönemin en namlı tulumbacı kahvehanelerinden biri olan bu mekânı 1898 yılında devralmıştı.
Reşad Ekrem Koçu, Vasıf'ın bu kahvehaneyi şöyle anlattığını yazar: “Küçük bir kahvehane idi, fakat en azılı kabadayı tulumbacıları gelirdi... Ancak yirmi kişi alabilecek yere belki elli kişi otururdu, bir iskemleye iki kafadar ilişirdi. Bu alemi faniye veda etmiş olan o adamlardan Hak razı olsun, ne beni ne de bir ferdi incittiler, ne de kendileri incindi...”
Burası sadece bir kahve içme yeri değil; semtin asayişini ve yangın söndürme görevini üstlenen mahalle tulumbacılarının toplandığı, koordine olduğu ve sosyalleştiği bir merkezdi. Vasıf Hiç, Reşat Ekrem Koçu’nun ünlü İstanbul Ansiklopedisi çalışmasına yazılı ve sözlü kültürel birikimiyle, maddelerle ve hatıralarıyla büyük katkı sağlamış önemli bir bilgi kaynağıdır. İstanbul Ansiklopedisi gibi kaynaklarda, Vasıf Hiç'in eski İstanbul kahvehanelerini, tulumbacı kâhyalarını ve Ramazan eğlencelerini anlattığı kıymetli anı ve şiirleri yer almaktadır. Kendisi, o dönemin kaybolan kahvehane ve mahalle kültürünü günümüze aktaran en önemli şahitlerdendir.
Evliya Çelebi, Üsküdar’daki hanları şöyle dile getirir:
“Kara ve deniz tüccarları ve cihan seyyahları hanları, hepsi 500 kadardır. Ama kurşunlu değildir. Her biri kırkar, ellişer ocaklı hanlardır. Bazı sene üç ayda bir ulûfe için Sipahi taifesi gelir otururlar. Fakat hepsinin kapılarında zincirler çekilmiştir. Hepsinin hancıları ve kapıcıları vardır.”
İbrahim Hakkı Konyalı da Üsküdar Hanları için şunu yazar:
"Atpazarı’ndaki hanların biri hariç, hepsi yok olmuştur. Üsküdar’ın başka semtlerinde de bir çok han vardı. Bu hanlara büyük ahşap kapılardan girilirdi. Kapıların sağ veya solunda hann kahvehanesi bulunuyordu. Orta yeri toprak veya taş döşeli olan bu hanların alt katında ahır, üst katında ise odalar vardı. Hanlara arabalarla girildiği gibi, büyük kapı üzerine açılan küçük koltuk kapılarından da giriliyordu."
Diyelim ki her şeye rağmen yine de gittiniz Üsküdar’a, çıktınız o canavarın yuvasından, insan selinin telaşına kapılıp, koşturdunuz; bi durun, soluklanın ve şöyle bir etrafınıza bakın ne görüyorsunuz?
Uhrevi mi? Dünyevi mi artık o Yahyâ Kemâl Beyatlı'nın Üsküdar'ı?..
Siz karar verin...
Deniz mi? Yok! önünüzdeki sarı otobüslerden mümkün değil, dönün solunuza ya da arkanıza o muhteşem Yeni Vâlide Camii’ni görebiliyor musunuz o minibüs dolmuşlarının arasından? belki minarelerini ve makamıyla okuyan, okuduğunda huzur veren eskinin yanık sesli müezzinlerine rahmet okutan, ibadete değil de sanki dayağa çağıran o kasetten müezzinin kulakları tırmalayan yüksek frekanslı ezan sesini duyarsınız ancak… Sağa dönüp bakın Üsküdar Meydanı’nın alamet-i farikası III. Ahmed’in Meydan Çeşmesi’ni görebiliyor musunuz? Yoğun trafikten ve koşuşturan ama onu farketmeyen insan kalabalığından fırsat bulursanız işte, belki; ağız tadıyla bir fotograf dahi çekemezsiniz o insan seli arasında... Ya onun ardındaki muhteşem Mimar Sinan eseri Mihrimah Sultan Camii’ni? Ehh işte, oysa önünde bekleşen kırmızı belediye otobüsleri ve taksi dolmuşları ile ve duvarına dayanıp sigarasını tellendiren şoförlerin kıraat yeri olarak ne kadar da uyumlu ve huzur vericidir değil mi?
İşte size durduğunuz yerden 360 derecelik bir Üsküdar panoraması… Durun daha yürümeye başlamadınız, yürümeye kalktığınızda o seyyar satıcılardan, büfelerden ve onların gürültücü simsar satıcılarından, çöplerden, yoğun trafikten, kırmızı ışığı takmayan yayalardan ve onlara çalınan öfkeli klakson seslerinden keyif alabilecek misiniz?..
Üsküdar Meydanı, Osmanlı döneminde camiler ve sivil mimariyle çevrili, yapıları insan ölçeğinde, sokakları dar ve organik bir dokuda bir iskele çarşısıyken, Cumhuriyet dönemi imar hareketleriyle tamamen kabuk değiştirmiş, eskiden var olan denizle bütünleşik tarihi doku yerini, dolgu alanlar üzerine kurulu, genişletilmiş ve toplu taşıma odaklı modern bir açık alana bırakmıştı. Meydanın yüzölçümü misliyle büyüyerek anıtsal tarihi eserler denizden uzaklaştırılmış, meydan devasa bir beton ve güneşli günlerde cayır cayır yanan çin graniti taş levhalarla kaplı podyum görünümü kazanmıştı.
Üsküdar Meydanının çevresi ahşap evler, bitişik nizam ahşap dükkânlar, Tekel depoları ve eski hanlarla kaplı ve ticaret, geleneksel arasta ve bedesten mantığıyla capcanlı ve iç içeyken, bu sivil mimari örneklerin ve yaşamın neredeyse tamamı 1950'li yılların Menderes istimlakleri ve sonraki yıllarda üstüne bir de Metro/Marmaray projelerinin katkısı ile tamamen kimliğini kaybetmişti.
Eskiden meydanın merkezinde III. Ahmet Çeşmesi yer alır, deniz iskeleleri ve tarihi tramvay hatları ile ulaşım onun etrafında şekillenirken, araç trafiği bu kadar baskın değildi. Sonrasında meydan tamamen Marmaray, metro ve otobüs hatlarının aktarma merkezi olarak tasarlandı ve III. Ahmet Çeşmesi, tarihi camiler, bu devasa ulaşım sirkülasyonunun ortasında adeta birer peyzaj nesnesi haline geldi. Şemsi Paşa, Mihrimah Sultan ve Vâlide-i Cedîd Camileri meydanı bir üçgen gibi kuşatır ve birbirleriyle doğrudan görsel bir bağ kurarken, yapılan dolgu alanlar, araya giren geniş yollar ve otobüs durakları nedeniyle bu üç anıtsal yapının birbiriyle ve denizle olan doğrudan teması zayıflatıldı.
Denizle temas zayıflatıldı derken bunu kastemiyorum elbette...
Hata mı ediyorum acaba, fazla mı temas edildi deseydim, bilemedim...
Ama unutmadık, unutmadım!..
İşte Üsküdar’a artık gitmek istemeyişimin hülasası yani özü, özetle kısaca budur…
Bu kadar negatif konuştuğuma bakmayın siz, Üsküdar'ı sevmediğimden değil, aslında sevdiğimden daha doğrusu sevmek istediğimden ancak onun giderek sevimsizleştirilmesinden dolayı üzüntümden, kahroluşumdan... O yüzden uzak kalmayı yeğliyorum belki, oturup bulabildiğim eski fotograflarına bakarak ve onların şifrelerini çözmeye çalışarak gideriyorum Üsküdar özlemimi artık, bulunduğum yerde, evimde…
Eski Üsküdar'ı daha iyi anlayabilmek için önce bugün neredeyse bir elin beş parmağını geçemeyecek kadar azalmış, varlığını bir şekilde sürdürebilmiş ve elimizde kalabilmişlere bakalım ve aralarda da geçen zaman içinde yitirdiklerimizi analım ve değişimlerini görelim istiyorum…
Bu arada, olayın vahametini daha iyi anlayalım diye, bu Fasıl -I-'i sonlandırmadan ve tam da yeri gelmişken, İbrahim Hakkı Konyalı'nın (1896-1984) "Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi" eserinin 1. Cildinden bir alıntı paylaşmak isterim;
"...Osmanlı hükümdarları her 25 yılda bir yurdun umumi yazımını yaparlardı. Sultan IV. Murad (1612-1640) da Hicri 1048 - Miladi 1638 yılında İstanbul’un ilmî (eğitim, din, hukuk ve kültür faaliyetlerinin yürütüldüğü kurumsal yapılar) ve mirî (devlete, hazineye ait veya hükümet malı binalar) binaların bir yazımını yaptırmıştır. Bu yazıma göre Üsküdar’da adları açıkça yazılan şu ilmî ve mirî binalar vardır: 12 saray, 12 cami ve mescid, 5 medrese, 4 dârülkurrâ (Kur'an-ı Kerim'in öğretildiği, ezberletildiği ve kıraat (okuyuş) ile tecvit kurallarının talim edildiği eğitim kurumu), 3 imaret, 11 aşhâne, 6 tekke, 5 hamam, 4 kervansaray, 500 han, 2 çeşme, 2 yağhâne, 2500 dükkân, 8 mesire, 7 gezi yeri."
388 yıl sonra bugün elimizde neler kalabildi?!..
Bir bakalım...
-DEVAMI VAR-
"Kâtib-i kütüb", Levent Civelekoğlu
֎֎֎֎֎
Kaynaklar:
-AKKAYA Mustafa, Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümü, Yrd. Doç. Dr. "Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde Üsküdar", Kesit Akademi Dergisi, Yıl: 3, Sayı: 11, Aralık 2017, Sf. 321-338
- ATAY Falih Rıfkı, "Zeytindağı", Cumhuriyet Gazetesi'nin okurlarına Armağanı, Yenigün Haber Ajansı, Basın ve Yayıncılık A.Ş. Aralık 1998, Sf. 19-20
- BATUR Afife, “Le Corbusier”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi (Tarih Vakfı İstanbul Ansiklopedisi), C. 2, İstanbul 1994, Sf. 441
- BERKSAN Emine, "II. Mustafa ve III. Ahmed'in Valideleri Emetullah Gülnuş Sultan ve Vakıfları", İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Bölümü, Yüksek Lisans Tezi, 1998
- BİLSEL Fatma Cânâ, “İstanbul Avrupa Ciheti Nazım Planı 1937”, 2010, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü
- BİLSEL Fatma Cânâ, "İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması (1936-1951)", Nisan 2010, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü
- BOSTAN Hanefi, Doç. Dr., Marmara Üniversitesi "Fatih ve Kanunî Dönemlerinde Üsküdar Nahiyesi" Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler Cilt I, Üsküdar Belediyesi, 15-16-17 Ekim 2021, Sf. 297-363
- BULUT Ümit, "Cumhuriyet Dönemi Depremlerin Basına Yansıması (1923-1983), Yüksek Lisans Tezi, T.C. Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Anabilim Dalı, Cumhuriyet Tarihi Bilim Dalı, Sf.6, İstanbul 2017
- CHONIATES Nicetas, "Annals (Kronik/Yıllıklar)", Aikaterini Laskaridi Vakfı, https://topostext.org/work/781
- ÇANKAYA Ali, "Son Asır Türk Tarihinin Önemli Olayları ile Birlikte Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler (Mülkiye Şeref Kitabı)", Mars Matbaası, Ankara 1968, IV, Sf. 1660
- ÇEÇEN Kazım Prof.Dr., "İstanbul'un Vakıf Sularından Üsküdar Suları", T.C. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSKİ İstanbul Su ve Kanalizasyom İdaresi Genel Müdürlüğü, İstanbul, 1991
- ÇEÇEN Kazım Prof.Dr., “Üsküdar Suları, İstanbul’un Anadolu yakasına içme suyu sağlayan tesisler”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 42. Cilt, Sf. 374-376, İstanbul 2012
- DÂNİŞMEND İsmail Hami, "İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi" Cilt 1, Türkiye Yayınevi, 1947
- DEMİREN Şemsa, "Le Corbusier ile Mülâkat", Arkitekt, Sayı: 215-216, 1949, Sf. 230
- DERNSCHWAM Hans, Çeviri: Prof. Dr. Yaşar Önen, "İstanbul ve Anadolu'ya Seyahat Günlüğü", Kültür Bakanlığı Yayınları/885, Dünya Edebiyatı Dizisi/5, Sf. 207, Mersin İmar İnş. Tic. Ltd. Şti. Basımevi, Mersin 1992
- DOĞAN, Abide, "Yahya Kemal'in İstanbul'u", Makale, Türkiyat Araştırmaları, Sf. 166-182
- DUMAN Ruhi, "Üsküdar’ın Kaybolmuş Kültür Eserleri 21", İstanbul, 2 Kasım 2015
- EKİM Zeynep Emel (Sanat Tarihçisi, İşletme Yönetimi Yüksek Lisansı),"1933'te Mihrimah Sultan Çorba Mutfağı ve Kervansarayının Yıkımına İlişkin Belgesel Kanıtlar", TAÇ Türkiye Anıt, Çevre, Turizm Değerlerini Koruma Vakfı, TAÇ Mimarlık, Arkeoloji, Kültür, Sanat Dergisi, Sayı 5, Ocak-Mart 2015, Sf. 58-71
- ELDEM Sedat Hakkı, "Köşkler ve Kasırlar" II. Cilt, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yayınları, İstanbul 1974, Sf. 379
- ELDEM Sedad Hakkı, "Boğaziçi Anıları", Aletaş Alarko Eğitim Tesisleri A.Ş. Kültür Hizmeti, Çeltüt Matbaacılık Kollektif Şirketi, İstanbul, 1979, Sf.350
- ERCAN, Aktan Müge, "İstanbul yazılı kültür ortamı destancılığının zirvesinde bir Üsküdarlı: Vâsıf Hiç", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu I, Bildiriler, 23-25 Mayıs 2003, sf.370-383
- ERDOĞAN Abdülkadir, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi Müdürü, “Üsküdar Su Yolu Haritası”, makale, Türk Tarih, Arkeologya ve Etnografya Dergisi, 1940, Sf. 139-143
- ERGİN Osman Nuri, 1934, İstanbul Şehri Rehberi, İstanbul, 1934, Sf.191
- ETE Ayşin, "Üsküdar Meydanı Düzenlemelerinin Erken Cumhuriyet Dönemi Hikayesi", Üsküdar Kültür, Sanat ve Medeniyet Dergisi, Sayı: 2, Yıl: 2020, Sf. 147–152
- GAUTIER Théophile, "Constantinople of To-Day", Fransızca'dan Yüksek Lisanslı Avukat Robert Howe Gould tarafından tercüme edilmiş, fotograflardan elde edilen gravürlerle resimlendirilmiştir, Londra: David Bogue, 86, Fleet Street, MDCCCLIV (1854).
- GEDİK Nusret, Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, "Tarih Düşürme Geleneğinin İzinde Üsküdar’ın Kaybolmuş Yapıları", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, Bildiriler Cilt II, 19-20-21 Ekim 2018, Sf.245-308
- GEDİK Nusret, Dr. Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, "Osmanlı Döneminde Hazırlanan Lügatlarda Üsküdar", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler III, 15-16-17 Ekim 2021, Sf.550-570
- GENÇ Serdar, Yrd. Doç. Dr., Balıkesir Üniversitesi Yrd. Doç. Dr. "Şehrin Misafirleri: XVIII. Yüzyılın İlk Yarısında Üsküdar’a Gelen Yabancılar", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu IX, Bildiriler Cilt I, 15-13 Kasım 2016, Sf.71-91
-GENÇ Serdar, Dr. Balıkesir Üniversitesi, "XVIII. Yüzyılda Üsküdar Hanları", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, 19-20-21 Ekim 2018, Bildiriler, Cilt II, Sf. 133-153
- GENİM Sinan Dr., https://www.sinangenim.com/tr/medya/yayimlar-ve-bildiriler/
- GENİM Sinan, "Sultan V. Mehmed Reşad’ın Üsküdar Ziyareti" Üsküdar Kültür, Sanat ve Medeniyet Dergisi, 2020-1, Sayı 9, Üsküdar Belediyesi, Sf. 63-67
- HAKSAL Ali Haydar, "Üsküdar: Bir şehrin güzel ve ışıklı ruhu", Üsküdar Belediyesi, Üsküdar Sempozyumu I, Bildiriler, Cilt 2, İstanbul, Ocak 2004, Sf.494-500
- HASKAN Mehmet Nermi, "Yüzyıllar Boyunca Üsküdar" 3 Cilt, Üsküdar Belediyesi, Temmuz 2001
- HASOL, Doğan, "Üsküdar Anıları", "Anılar Kuşlar Gibidir" adlı kitabından derlenmiş söyleşi, Mimar●ist Üç Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl 10, Sayı 38, Sf.44-48, Kış 2010
- İNCİCİYAN Ğugios, "XVIII. Asırda İstanbul", çev. Hrand D. Andreasyan, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul Enstitüsü, İstanbul 1976, Sf.134
- İRTEM Süleyman Kâni, "Osmanlı Sarayı ve Haremin İç Yüzü", İstanbul 1999
- KAFALI Salih Yük. Mimar / MUTLU Mehmet Doç. Dr., "Mimar Ali Talat Bey ve Eserleri", II. Uluslararsı Kıbrıs Bilimsel Araştırmalar ve İnovasyon Kongresi, Kongre Kitapçığı, 27-28 Eylül 2025, Sf. 404-424
- KARAARSLAN Mehmet, "İmparatorluğun Hikayesi / Menkıbeler Kıssalar ve Anekdotlarla Osmanlı Padişahları", Yitik Hazine Yayınları, 06.11.2013
- KAHRAMAN Kemal, “Üsküdar'ın Kayıp Sarayları”, Milli Saraylar Sanat Tarih Mimarlık Dergisi, 2019, Sayı 17, Sf. 103- 121
- KESKİN Mustafa Çağhan, "Ruh bir Kuş, Beden bir Kafes: Osmanlı Mimarlığı'nda Ölüm Metaforu", Sanat Tarihi Dergisi, 33/1, Nisan 2024, Sf. 361-393
- KESKİN Mustafa Çağhan, "Köprülü Mehmed Paşa Türbesi’ne İlişkin Bir On Yedinci Yüzyıl Söylencesi", Toplumsal Tarih Aylık Tarih Dergisi, Sayı 316, Nisan 2020, Sf.13-15
- KILIÇKAYA Derya, Öğr. Gör. Dr., Kocaeli Üniversitesi Türk Dili Bölümü, “Yıkım estetiği bağlamında Gautier, Tanpınar ve Orhan Pamuk’ta yangın seyretme zevki”, Littera turca Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi. http://dergipark.ulakbim.gov.tr/littera
- KILINÇ Melek / GÜLEN Mustafa, "Orhan Şahinler'in Türkiye Modern Mimarlığına Bıraktığı İki Miras: İstanbul Ticaret Odası Binası ve Üsküdar Vapur İskelesi", mimar●ist Dört Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl: 18, Sayı: 62, Yaz 2018, Sf. 74-77
- KONYALI İbrahim Hakkı, "Abideleri ve Kitabeleriyle Üsküdar Tarihi", Cilt I, II, Üsküdar Belediyesi, Mayıs 2021
- KUZUCU Kemalettin, Prof. Dr., Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, "Lale Devri'nden Cumhuriyet'e Üsküdar'da İtfaiye Hizmetleri", Uluslararsı Üsküdar Sempozyumu VIII, Bildiriler I, Üsküdar Belediyesi, 21-23 Kasım 2014, Sf. 255-287
- MERAL Safa, KİSHALI Emre, "Mimarlık Tarihi ve Mimari Koruma Ara Kesitinde Bir Inceleme", Araştırma Makalesi, Art-Sanat 13(2020), İstanbul Üniversitesi Yayınevi, Sf.313–334
-MUHACIR Esra, "Üsküdar'da Osmanlı medrese geleneğinin gelişimi ve Mihrimah Sultan Müderrisleri: Ulema Biyografi eserleri ve Ruznamçe kayıtları üzerine bir değerlendirme (1547-1732)", Cihannüma Tarih ve Coğrafya Araştırmaları Dergisi, Sayı VIII, 2-Aralık 2022, Sf. 71-114
- MÜDERRİSOĞLU Ayşen, Dr., Yeditepe Üniversitesi, “İngiliz Seyyah Julia Pardoe'nun Gözünden Üsküdar”, Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu X, Bildiriler II, 19-20-21 Ekim 2018, Sf.371-392
- NOYAN Mustafa, “Târih Boyunca İstanbul Faytonları”, Z Dergisi, Sayı III, Zeytinburnu Belediyesi Yayını
- ORMAN Tülay Sezgin, "Yeni Valide Külliyesi", TDV İslam Ansiklopedisi, Cilt 43, Sf: 433-435
- ÖZ Esra, "İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde bulunan FY 1404 numaralı Şehinşahname'nin Minyatürleri", Yüksek Lisans Tezi, T.C. Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı, Türk İslam Sanatları Bilim Dalı, Konya 2019, Sf. 83-84
- ÖZCAN Tahsin, Prof. Dr., “Hayatını Vakfeden Bir Saraylı Gülfem Hatun” makale, Vakıflar Dergisi, Vakıf Medeniyeti Yılı Özel Sayısı Sf. 94-98, 2007
- ÖZDEMİR Alperen, YİĞİT İlker, “Tarihi Ekonomik Coğrafya: XIX. Yüzyıl Üsküdar Kazası Kırsalında Mesleki İhtisaslaşma Örüntüleri” Erdem İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi
- ÖZEMRE Ahmet Yüksel, "Hasretini çektiğim Üsküdar", 2007
- ÖZGÜL İrfan, Harbiye Müzesi, ÇETİN Murat, Kadir Has Üniversitesi, "Üsküdar’ın Bir Osmanlı Kenti Olarak Şekillenmesinde Rum Mehmed Paşa Camiisi’nin Etkisi", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu IX, Bildiriler Cilt III, 11-12-13 Kasım 2016, Sf.367-390
- ÖZGÜLEŞ Muzaffer, "Gülnuş Emetullah Sultan’ın İmar Faaliyetleri", İstanbul Teknik Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Mimarlık Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Eylül 2013
- ÖZKAYA Ahmet Sefa, Öğr.Gör. Milli Savunma Üniversitesi, "Üsküdar'da Bir Kadın Eseri Gülfem Hatun Camii: Tarihçe, Kritikler ve Mevcut Durum", Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler III, 15-16-17 Ekim 2021, Sf. 161-193
- PAMUKCİYAN Kevork, "İstanbul Bir Dünya Kentidir" isimli arşiv derlemesi, İnşaat Mühendisleri Odası (İMO), web sitesi, https://www.imo.org.tr/Eklenti/1282,12138pdf.pdf?0&_tag1=D62EDE0D13FC8E8EB5C663026BDA03D0FF64AEFF
- PAMUKCİYAN Kevork, “Depremler, Osmanlı Dönemi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Cilt: III, İstanbul 1994
- PARDOE Julia, "Les Beautés du Bosphore", George Virtue, Londra, George Virtue, 1838, Sf. 55
- PEDLEY Mary, University of Michigan, "Enlightenment Cartography at the Sublime Porte: François Kauffer and the Survey of Constantinople" (Babıali'de Aydınlanma Haritacılığı: François Kauffer ve Konstantinopolis Araştırması), İSAM İslam Araştırmaları Merkezi, The Journal of Ottoman Studies (Osmanlı Araştırmaları Dergisi), Thomas D. Goodrich Armağanı özel sayısı, I. Bölüm, Sayı: 39, 2012
- SALNAME, Chirket-i Hairié-Annuaire de la Société, contenant, un historique de l'entreprise et une monographie du Bosphore, élaboré par la Direction (Şirket-i Hayriye – Yönetim tarafından hazırlanan; işletmenin tarihçesini ve Boğaziçi üzerine bir incelemeyi içeren şirket yıllığı), 1914, Constantinople, Stage. Typo-Lithographique Ahmed İhsan & Cie, Stamboul
.
- SARIDİKMEN Gül, Dr. Öğr. Üyesi, Onsekiz Mart Üniversitesi, “Fausto Zonaro'nun Derviş Resimleri ve Üsküdar”, Üsküdar Belediyesi, Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI, Bildiriler Cilt I, 15-16-17 EKİM 2021
- ŞAHİNLER Orhan, "Denizcilik Bankası Üsküdar Vapur İskelesi", Arkitekt, S. 1965-03 (320), Sf. 101-104
- ŞEHSUVAROĞLU Halûk Yusuf, "Tarihten Sayfalar", Akşam Gazetesi
- SIÇRAYIK, Anılcan, "İstanbul'da Eski Eser Tahribi (1908-1938)" T.C. Marmara Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2019
.
- ŞİMŞEK Muradiye, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, SAATÇİ Suphi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, "Mimar Sinan’ın İstanbul’da İnşa Ettiği Medreselerin Sağlık İşleviyle Yeniden Kullanımlarının Tarihi Mekân Karakterine Etkilerinin Değerlendirilmesi", Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Mimarlık ve Tasarım Fakültesi, bāb Mimarlık ve Tasarım Dergisi, Cilt 6, Sayı 2, Sf. 209-228, Temmuz 2025
- TANPINAR Ahmet Hamdi, "Huzur", Dergâh Yayınları, Sf. 179, Eylül 2023, İstanbul
- TOKAY Z. Hale, DAĞTAŞ Serap, "Üsküdar Meydanını Tanımlayan Öğeler, Bu Öğelerin Tarihsel Süreçteki Değişimi ve Meydana Etkileri", mimar●ist Üç Aylık Mimarlık Kültürü Dergisi, Yıl 10, Sayı 38, Sf.49-57, Kış 2010
- ULUÇAY M. Çağatay, "Haremden Mektuplar", Vakit Matbaası, 1956 İstanbul, Sf. 55-60
- YALÇIN ÇELİK, S. Dilek, "Eski Şiirin Rüzgarıyla'da Lale Devri ve Dönemin Ruhu", Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji Dergisi 18, 1 (2011) Sf. 135-159
- YİVLİ, Oktay, "Yahya Kemal’in Şiirinde Mekân", Türk Dil Kurumu, Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi, Cilt XCVII, Sayı 696, Sf. 680-694 Aralık 2009
- YOLAÇAN Sürgül, "Kamusal Mekân Düzenlemelerinin Kolektif Belleğe Etkisi: Üsküdar Meydanı Örneği", Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, Şehir ve Bölge Planlama Anabilim Dalı, Ocak 2021
- YÜNGÜL Naci, "Üsküdar Üçüncü Sultan Ahmet Çeşmesi", T.C. İstanbul Belediyesi Sular İdaresi Müdürlüğü Yayınları, İstanbul Halk Basımevi, 1955
- WHELER George, (in company of Dr. Spon of Lyons), "A Journey into Greece", Book II, London 1682, Sf. 182-183.



























































.jpg)
























































.jpg)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder