Sayfalar

marmaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
marmaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ekim 2015 Cumartesi

89 YIL ÖNCE BUGÜN, CUMHURİYET DÖNEMİNİN İLK ATATÜRK HEYKELİ, AÇILMIŞTI.



TARİHTEN BUGÜNE DÜŞEN NOTLAR:

3 EKİM 1926,

TÜRKİYE CUMHURİYETİNİN
İLK ATATÜRK HEYKELİ,

YENİ KURULAN
CUMHURİYETİN SIKTIĞI,
   BRONZ YUMRUK…


89 YIL ÖNCE BUGÜN,
3 EKİM 1926, PAZAR GÜNÜ
İSTANBUL SARAYBURNU’NDA
AÇILMIŞTI.



Sarayburnu’na bir Atatürk Anıtı yapılması fikri, Cumhuriyet döneminin ilk İstanbul Belediye Başkanı olan (8 Haziran 1924 - 20 Ocak 1926) Emin Bey’e (Mehmet Emin Erkulseyitoğlu) aittir. Belediye Meclisi tarafından da onaylanan bu önerinin gerçekleştirilmesi için bir komisyon kurularak çalışmalara başlanmış, heykelin yapımı Avusturya’lı heykeltıraş Heinrich Krippel’e verilmiştir. Bronz heykel, Heinrich Krippel’in Viyana’daki atölyesinde yapılmış, dökümü de Viyana’da Vereinigte Metallwerk’de (Birleşik Maden İşletmeleri) yapılmış, parçalar halinde Türkiye’ye getirilmiş ve heykeltıraşın denetiminde yerine monte edilmişti.


25 Ağustos 1925 tarihinde yapımına başlanan anıt, 3 Ekim 1926’da törenle açılmıştı. İstanbul halkı anıta büyük ilgi göstermiş ve gecenin geç saatlerine kadar akın akın seyre gelmişti.


Zamanın parasıyla 15.000 TL.’ye malolan heykel yaklaşık 3 metre boyunda, mermer kaidesi ile birlikte 6 metre yüksekliğindedir.

Anıtta Atatürk, takım elbise içinde, devlet adamı kimliğiyle görülmektedir. Bu, ele alınan dönem içinde Atatürk’ün devlet adamı kimliği ile betimlendiği az sayıdaki örneklerden biridir. Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da, Atatürk’ü bürokrat kimliğiyle betimleyen bir anıtın dikilmiş olması, bu Anıtın Cumhuriyet ve çağdaşlığı, diğer bir deyişle yeni siyasal rejim ve yaşam biçimini simgeliyor olduğunu düşündürür.
Enteresan olan bir başka nokta da Mustafa Kemal Atatürk’ün bu heykelde bıyıklı olarak tasvir edilmiş olmasıdır.


Heykelin kaidesinin önünde Hattat Kamil Akdik’in yazısı ile “tarihi ihtilas 1336”, arka yüzünde heykelin dikiliş tarihi 1926, yan tarafında ise Cumhuriyet’in ilân tarihi yazılmıştır. Günümüzde malesef hiçbirisi yerlerinde değildir.




Kompozisyonda Atatürk’ün vücudu yay gibi gergin, dinamik duruşu ve mimikleriyle kararlılık ifadesi sergilemekte, sol eli belinde, sağ eli ise yumruk biçiminde sıkılmış, başı dik, kaşları hafif çatık ve gözleri kısık olarak uzaklara çevrilmiştir. Topkapı Sarayı’na dolayısıyla Osmanlı’ya sırtını dönmüş, tüm umuduyla Sarayburnu’ndan karşı kıyıya, Anadolu’ya Ankara’ya doğru bakmaktadır.




CUMHURİYET’İN İLK ATATÜRK HEYKELİ NEDEN İSTANBUL’A VE NEDEN SARAYBURNU’NA YAPILMIŞTI?

Çünkü, İstanbul demek, Osmanlı demekti, Saray demekti, Padişah demekti, Halife demekti... Ankara ise, Cumhuriyet demek, İstiklal demek, Hürriyet demekti...

Heykelle yeni kurulan Cumhuriyetin vermek istediği mesaj çok açık ve netti.

“Cumhuriyete sadık ol İstanbul”

KISACASI BU HEYKEL,
CUMHURİYETİN SARAYBURNU’NDA
SIKTIĞI BRONZ YUMRUKTU.



Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından sonra, bilindiği gibi 1924’te boğazdan vapurla geçmesine rağmen, 1 Temmuz 1927’ye kadar İstanbul’a adım atmamıştır.  Atatürk Anıtı ise kendisinden bir yıl kadar önce İstanbul’a ayak basmış ve stratejik öneme sahip bir yere dikilmiştir. Yeni Türkiye’nin kurucusunun ilk yapılan anıtının buraya dikilmiş olması, kültleştirme işlevi yanında siyasal-mekânsal iddiasıyla da önemli bir göstergedir.


Sarayburnu, Haliç’in başlangıcına, Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a egemen bir konuma sahiptir. Antik dönemden beri şehrin akropolünün ve Osmanlı İmparatorluğu’nda da sarayın bulunduğu yerdir.
Sarayburnu, Bandırma vapurunun 16 Mayıs 1919’da İstanbul Boğazı’na doğru ilerlerken işgal gemilerince demir atmaya zorlanması bakımından da Anıtın stratejik imgesini pekiştiren bir tarihsel kayıttır. Ayrıca, ilk anıtının açılışına sahne olan Sarayburnu, on iki yıl sonra 19 Kasım 1938’de Atatürk’ün naaşının Ankara’ya naklindeki ilk durak da olmuştu.




Ama ne yazık ki, Cumhuriyet’in bu çok anlamlı ve ilk Atatürk Heykeli’ne gerekli özen gösterilmemekte, sahip çıkılmamaktadır. Marmaray çalışmaları sırasında heykelin bulunduğu alan bir inşaat alanına, etrafı da çöp ve pislik yuvasına dönüştürülmüş, Marmaray inşaatı bitmiş olmasına rağmen hala terk edilmiş ve bakımsız bir şekilde bırakılmıştır.

Anıtın etrafını çevreleyen mermer korkulukların arasındaki
sütunçelerin üzerindeki pirinç dökme şebekeler, bezemeler
ve sütunçelerin arasındaki yine pirinç döküm olarak yapılmış zincirler de
bugün yerlerinde yoklar. Görünen sadece montaj için açılmış olan delikler.






Ayrıca anıtın kaidesinde orijinalinde var olan bazı bronz elemanlar çalınmış, mermer korkulukları kırılmıştır. İster istemez bu durumu görünce insan, Süleyman Apaydın’ın o güzel ve anlamlı şiirini hatırlıyor...



YIKIN HEYKELLERİMİ...
Ey milletim 
Ben Mustafa Kemal'im 
Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim 
Hala en hakiki mürşit değilse ilim 
Kurusun damağım dilim 
Özür dilerim

Unutun tüm dediklerimi 
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Özgürlük hala 
En yüce değer 
Değilse eğer 
Prangalı kalsın diyorsanız köleler

Unutun tüm dediklerimi 
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Yoksa çağdaş medeniyetin bir anlamı 
Ortaçağa taşımak istiyorsanız zamanı 
Baş tacı edebiliyorsanız 
Sanatın içine tüküren adamı

Unutun tüm dediklerimi 
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Yetmediyse acısı şiddetin savaşın 
Anlamı kalmadıysa 
Yurtta sulh dünyada barışın 
Eğer varsa ödülü silahlanmayla yarışın

Unutun tüm dediklerimi 
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Özlediyseniz fesi peçeyi 
Aydınlığa yeğliyorsanız kara geceyi 
Hala medet umuyorsanız 
Şıhtan şeyhten dervişten 
Şifa buluyorsanız 
Muskadan üfürükçüden

Unutun tüm dediklerimi 
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Eşit olmasın diyorsanız kadınla erkek 
Karaçarşafa girsin diyorsanız 
Yobazin gazabından ürkerek 
Diyorsanız ki okumasın 
Kadınımız kızımız 
Budur bizim alın yazımız

Unutun tüm dediklerimi 
Yıkın diktiğiniz heykellerimi

Fazla geldiyse size 
Hürriyet cumhuriyet 
Özlemini çekiyorsanız 
Saltanatın sultanın 
Hala önemini anlayamadıysanız 
Millet olmanın 
Kul olun 
Ümmet kalın 
Fetvasını bekleyin şeyhülislamın 
Unutun tüm dediklerimi 
Yıkın diktiğiniz heykellerimi


RAHAT BIRAKIN BENİ...








Anıtın Kaidesi üzerinde yer alan pirinçten yapılmış
madalyonlar ve şeritler bugün ne yazık ki yerlerinde yoklar.


















 Sarayburnu Anıtı’nın açılış töreninin ardından, İstanbul Belediye Başkanı (Şehremini) Muhittin Bey (Üstündağ) (29 Ocak 1926 - 4 Aralık 1938), Mustafa Kemal Atatürk’e; 

“Büyük gücünüzün yarattığı derin devrimin uygar meyvelerini birer birer topluyoruz. Bugün size bağlı binlerce kişi heyecan ve sevinç gözyaşlarıyla kutsal sembolünüzü ıslatmak mutluluğuna eriştiler. Minnet ve teşekkür duygularıyla çalkalanan İstanbul çocukları, heykelinizin etrafında dolaşmak mutluluğunu buldular. Bundan doğan mutluluk ve öğüncü sunmaktan memnunluk duymaktayım.”
diyerek bir telgraf çekmiş ve durumdan haberdar etmişti.

Mustafa Kemal Atatürk de bu telgrafa cevaben;  
“Muhterem İstanbul halkının ilk defa heykelimi dikmek suretiyle gösterdiği yüksek kadirşinaslıktan ve resm-i küşat münasebetiyle hakkımda izhar buyurulan necip hissiyattan dolayı samimi teşekkürlerimi arz ederim. Sözün bundan sonrası heykeltıraşlarındır.”


Birçok Atatürk heykelinin heykeltraşları Krippel gibi dünya çapında isim yapmış yabancı sanatçılardı (Pietro Canonica, Anton Hanak, Rudolf Belling ve Josef Thorak) ve eserlerin birçoğu sanatsal yönden başını Ar Dergisi’nin çektiği dönemin “sanat erbabı” sanatçıları
(Ahmed Haşim, Zühtü Müridoğlu ve Nurullah Berk) tarafından eleştirilmiş ve başarısızlıkla suçlanmıştı.

“Bir sanatkâr, ecnebi ise sadece bu yüzden Cumhuriyet ile ortaya konan temel ilkeleri ve Garb’ın tazyikine karşı yapılan bu Türk hamlesini tam olarak hissedemez, bunlardan neşet eden heyecanı içinde duyamaz ve yine bu yüzden eserine bunları hakettiği bir duygu ile aktaramaz.”
diyen Ahmed Haşim devam ederek: 
“Eğer millî heykel sanatçımız yok diyorsak, büyük anıt ve heykel dikilecek yerde, bugün için bir mermer kütlesi ya da bir külçe bronz koyalım ve altına ‘Türk sanatçısı yetişinceye kadar’ diye yazalım.”
der...

Bu, ‘bir ecnebiye heykel yaptıracağımıza hiç yaptırmayalım’ demenin bir başka yoludur aslında.

Heykeltraş Zühtü Müridoğlu da;
 “Ben size Türk şiirini ecnebi mi Türk mü yazmalıdır diye bir sual sorsam ne cevap verirsiniz? Türk harbini nasıl Türk askeri kazandı ise muhakkak ki Türk harsını da Türk sanatkârı yaratır. Madem ki abideler harsımızı gösteren en büyük eserdir. Şu halde bunu bizler yaparız”
diyerek eleştirisini dile getirmişti.


1928 yılında Maarif Vekili Mustafa Necati Uğural Bey’in
Mustafa Kemal Atatürk’e
“Paşam heykeltıraş Canonica’ya bütün vilayetlerimiz için heykelinizi yaptıracağız. Bir anlaşmaya varıyoruz”
demesi üzerine,
Heykeltıraş Kenan Yontunç Bey ise (1904-95)
“Paşam… izin verirseniz sizin heykellerinizi, biz Türk sanatçıları yapalım… İlerde yetişecekler, içlerinden gelecek sevgiyle sizi ebedileştireceklerdir… bizim ediplerimiz, şairlerimiz zayıftır diye bu büyük hamaset destanını D’Annunzio’ya mı yazdıralım?”

deyince
Mustafa Kemal Atatürk,
“Çocuk doğru söylüyor…
Bu işi durdurun, bizimkiler yapsın”
diye emir vermiş, ve Türk heykeltıraşları da o günden itibaren Atatürk heykelleri işi içinde yer almaya başlamışlardı.
Anıtın açılışını gösteren bir karikatür
Ramiz Gökçe, 28 Ekim 1926
Akbaba Dergisi Sayı 401



Anıtın açılış törenini gösteren bir video:





Kaynaklar:
1- Atatürk Heykelleri, Ü. Aylin Tekiner,
 İletişim Yayınları 2010, Sayfa: 69-76

2- Cumhuriyet Dönemi Anıt Heykelleri, Yrd. Doç. Dr. Kıvanç Osma,
Ankara 2003. Sayfa: 32-33






7 Kasım 2013 Perşembe

EKS*TASYON’LAR 1: KIZILTOPRAK TREN İSTASYONU



* eks: ex·i·tus’dan gelir, ağırlıklı olarak ileri giden, çıkan, çıkış, son, bitiş gibi anlamlara da gelmekle birlikte Türkçemizde daha çok “eks olmak” ile ölüm, “eks sevgili” ya da “eks karı” gibi kullanımlarla da biten bir ilişki kastedilir. Ben de burada Marmaray sonrasında var olan banliyö hattındaki tren istasyonlarının geleceği ile ilgili olarak duyduğum kaygıyı dile getirmek adına bir eğretileme yaptım, istasyon yerine ses benzeşmesinden hareketle “ekstasyon” dedim.





“Kızıltoprak İstasyonu’na yakın
bahçesinde bir ahşap köşkün
çok büyük bir fıstık ağacı vardır.
Yana yatmıştır biraz.
Bu fıstığın altında bir kadın,
yeldirmesi sarı,
çamaşır asıyordu.
Geçti çığlıklarla 15:45 katarı...”

-Nazım Hikmet-
(Memleketimden İnsan Manzaraları, Cem Yayınları, sf:25)
Yan yatmış fıstık ağacı bu mudur, ya o köşk?.. Bilmem ama Kızıltoprak Tren İstasyonu’nu gittiğimde tam da Nazım’ın bahsettiği gibi bir noktadan başladım istasyonun yalnızlığını keşfetmeye.

Sonradan öğrendim ki, bu Köşk’ün ilk sahibesi II. Abdülhamit’in Maarif Nazırı Ahmet Zühdü Paşa’nın (1833-1902) kızı olarak bilinirmiş.

“Asrın projesi”- Marmaray virüsü sonrasında, uzun süredir rahatsız olduğunu, hayati fonksiyonlarını yitirdiği duymuştum, bir ziyaret edeyim, hatırını, hatırasını sorayım, gözümle göreyim istedim son bir kez dünya gözüyle... Ne demişler “kim öle, kim kala...”
Belli ki birileri benden önce ziyarete gelmişler,
ve belli ki onlar da ona bu günleri reva görenlere
ve onların temsil ettiği tek renkli zihniyete karşılar...
  Sevindim...
Kızıltoprak İstasyonu ile tanışmayız, daha önce hiç karşılaşmadık, belki öyle uzaktan gelip geçerken görmüşüzdür birbirimizi, bu ilk olacak karşı karşıya gelişimiz. Onu daha önce tanımak isterdim, ve gezip gördükçe anladım ve bildim ki, ben çok şey kaybetmişim, muhakkak ki daha önce görsem ve tanışsam daha çok severmişim.
Şahinkaya sokaktan Gökkuşağı merdiveni çıkınca perona,
Kızıltoprak İstasyonu ile uzaktan ilk tanışma...
Raylar sökülmüş, hatboyunda sadece mıcırlar ve onların arasında
konup kalkan kargalar...
Hemen söylemeliyim ki, diğer istasyonlardan daha fazla bir çevre ile bütünleşme, bütünleme, bağlama ve bir arada yaşama farkettim Kızıltoprak istasyonunda, bu nedenledir ki belki hala onu terkedemeyip, onunla birlikte yaşamayı tercih edenler var, istasyonda.
TCDD Emeklileri Derneği Lokali var, istasyonun hemen yanıbaşında.
Emekli demiryolcular, yalnız bırakmamışlar emektar istasyonlarını...
Demiryolcular için bundan güzel bir Lokal yeri olamaz herhalde.
İstasyonun, çevresi ile bütünleşmesini, bağlantısını daha iyi anlatabilmek için önce İstasyonun haritadaki konumunu ve bazı resimleri paylaşmalıyım.



İstasyona Şahinkaya sokağı takip ederek geldim, arabamı müsait bir yere parkettim, az yürüdüm ve hat boyunun başındaki gökkuşağı merdiveni çıkıp Haydarpaşa yönündeki gidiş platformunun başına vardım, ki tam da o noktada şiirde bahsi geçen, O yan yatmış olduğunu sandığım ağaç ve eski köşk var. Köşkün bahçesine komşu platformu takip edince 100 metre kadar ilerde hem perona geçiş, hem de aşağıya inen bir merdiven ile çıkmaz bir sokak olan Kavuklu Hamdi sokağa olan bağlantı var. 
Bu sayede hattın kara tarafında olan mahallenin normalde birbirine kavuşamayan iki sokağını, Şahinkaya sokak ile Kavuklu Hamdi Çıkmazını platform ve alt geçitler birbirine bağlamış;
Bununla da kalmamış, istasyonun deniz tarafındaki peronuna da geçiş sağladığı gibi, tren yolunun deniz tarafında kalan 
birbirine bağlantısı olmayan Asım Us sokak ile İstasyon Çıkmazını birbirine bağlamış.
Bu geçidi kullanarak geçilen tren yolunun deniz tarafında da İstasyonun Gebze istikametine gidiş peronuna ulaşıldığı gibi hiç perona çıkmadan Asım Us sokağa da geçiş yapılabilmekte.
Fonksiyonel bir şekilde tasarlanmış olan geçit, hem her iki yöndeki peronlara, hem de her iki taraftaki sokaklara bağlantıyı ve ulaşılabilmeyi sağlamakta. 
Bu karışık gibi görünen bağlantılara, bir an kendimi çocuk olarak düşünüp “ne kadar güzel oyun oynanırdı buralarda” diye hayalleyip, bayıldım.

Birileri de aynı duygularla yaşadıklarını ve paylaşmış çocukça;
“Babaannemin kardeşi ile istasyonda oturup trenleri izlerdik kapalı alanın içindeki yuvarlak bank benim için çok güzel bir oyuncaktı onu kaldırmışlar ama yinede ruhunu sökememişler. Biz çocukken bahçeden dışarı çıkamıyorduk. çıksak da istasyona doğru gidiyorduk oynamaya.”
demiş, bir başkası ise yine aynı blogda ;
“...bi de siz istasyondan bahsedince aklıma alt geçitten Kemer pastanesine çıkıp ponçik aldığımız geldi.”
diyerek çocukluk anılarını paylaşmış yorumlar kısmında.

İstasyonun Haydarpaşa yönündeki İstasyon binası, yolcu bekleme yeri ve sundurması.

Kavuklu Hamdi Çıkmazı ve Haydarpaşa yönündeki İstasyon binası
Yolcu Bekleme Sundurmasındaki zarif saçak detayı
Haydarpaşa-Gebze Banliyo hattının Haydarpaşa’dan sonraki üçüncü İstasyonu Kızıltoprak, ancak yıllar önce Söğütlüçeşme istasyonu yıkılıp yerine o devasa ara istasyon(!) inşaa edileli beri benim için Kızıltoprak ikinci istasyon. O nedenle de bu serinin ilk ziyaretini ona yaptım, devamında diğerlerine... Ancak hemen söylemeliyim ki, Kızıltoprak bu banliyö istasyonları içerisinde şu an itibarıyle en iyi durumdaki diyebilirim.
Diğer kardeşlerinde daha fazla bir terkedilmişlik ve bakımsızlık var. 

Ana İstasyon binasının çatısındaki ve bacasındaki ince detaylar göz kamaştırıyor.


Çevrelerinde sonradan eklenmiş ve kirlilik yaratan çok fazla yapı var, reklam tabelaları var, içerisinde yoksul yaşamlar ve dışarıda onun yansımaları var. Kızıltoprak bu nedenle onlardan daha şanslı, etrafında ana yapıyı gölgeleyen hiç bir eklenti olmadığı gibi, herhangi bir tabela da yok. İçerisinde şu an yaşanıyor mu bilmem ama lojman olarak kullanılıyorsa bile üst katları, bunun olumsuz bir yansıması yok dışarıdan bakıldığında. Sanırım bunda TCDD emeklilerinin payı çok fazla.



Kızıltoprak İstasyonu 1929



İCOMOS, BTS ve Mimarlar Odası 1.08.2007 tarihinde İstanbul Tabiat ve Kültür Varlıkları Koruma Kurulularına başvuruda bulunmuştu.**


Gelinen bu noktada, Avrasya Ortak Girişimi (konsorsiyumu)

başvuru ile ilgili olarak verdiği yanıtta Kızıltoprak İstasyonu ile ilgili olarak,

“İstasyon ve peronlar yıkılıyor fakat mevcut binalar korunuyor”

bilgisini veriyor.



Kısacası, bundan anlaşılan platformlar, peronlar, peronların sokak, mahalle bağlantıları, alt geçitler yıkılacak, ortadan kaldırılacak, mevcut binalar ne şekilde korunacak, işlevi devam mı edecek yoksa yeni yapılacak bir istasyonun yanında süs olarak mı duracak bu konuda bir açıklama yok!..
İstasyon Çıkmazı tarafından İstasyona gelirken sağdaki parkın içerisinde
yine İstasyon binasının zerafetine uygun, erkek ve kadın yolcuların kullanımı için
küçük bir tuvalet binası mevcut.
Şu an kullanıma kapalı, ancak tahmin ederim ki dışı kadar içerisi de tertemizdir.








Kızıltoprak Banliyö İstasyonunun enteresan da bir hikayesi var.
“Müthiş Bir Tren”in hikayesi...

“Tren istasyonunda bir adam hareketsiz yolcuların arasında yürür. Hiçbirinde yaşam belirtisi yoktur. Bir süre sonra beklediği tren gelir.
Ondan başka hiç kimse trenin gelmesine aldırmaz; hareketsiz, put gibi durmaya devam ederler. Adam trene doğru yürür, trenin içindekilerde de canlılık belirtisi yoktur.
Trende sırayla ölmüş yakınlarını da görür. Üç yıl önce kızıl hastalığından ölen oğlu Hasan, Çanakkale Savaşı sırasında gözünün önünde vurulan en yakın arkadaşı Hüsnü, Hüsnü'nün veremden ölen nişanlısı, kaşları çatık gazete okuyan babası trende gördükleri yakınları arasındadır.”

TRT Genel Müdürlüğü döneminde rahmetli İsmail Cem, Metin Erksan’a TRT için televizyon filmleri serisi sipariş eder, bunlar edebiyat uyarlamalarıdır ve ilki Sait Faik Abasıyanık’ın öyküsünden metin Erksan’ın senaryolaştırarak çektiği“Müthiş bir Tren”dir. Serinin diğer filmleri de “Geçmiş Zaman Elbiseleri” ve “Bir intihar ve Sazlık”tır.

 1973 yılında çekilen “Müthiş bir Tren”de, İstasyondaki adamı Bahri Ateş canlandırırken, Nadide rolünde Zerrin Arbaş, Mediha rolünde Defne Toppare, diğer çeşitli rollerde de Ahmet Arkan, Fürüzan Kebari rol alır. 
Filmden bir kare...
O dönem, yasaklı sayılan birçok sanatçı ekranlarda tekrar gözükebildiği, gerçekten ilerici atılımlar yapabilmek amacıyla önemli işlere imza atılabildiği bir dönemdir ve Sansür kurulu yine fırtınalar estirmektedir.

Sansür Kurulu, Sait Faik'in ölümün eşiğine gelmiş yaşlı bir adamın geride bıraktığı olay ve kişileri hatırlaması üzerine kurulu “Müthiş bir Tren” öyküsüne şu yorumu yapar:
“Bir devri simgeleyen tren sessizce gidecek ve istasyona halkın beklediği tren gelecektir. İşlenen temaya göre bu tren komünizmdir. Hiç konuşmayan ve Lenin’e gerçekten ustaca benzetilen sakallı kişi, macerasını anlatan adama soruyor: “Tren gittikten sonra yağmur yağdı mı?” Komünist sözcüğünde “yağmur” kelimesi “komünist ihtilali” şeklinde kullanılır. Ha! Bir noktayı unuttuk. Filmin çekilmesi için günlerce bir istasyon aranmış. Nihayet Kızıltoprak istasyonu uygun görülmüş. Böylece Kızıltoprak istasyonunu kızıllar, Kızıl Toprak şekline dönüştürmeyi başarmışlardır. Bunda şaşılacak bir şey yok, öyküde istasyonda bekleyen adamın üç yıl önce ölen oğlu Hasan da kızıl hastalığından ölmemiş miydi?”

Gerçekte ise Metin Erksan, filmi Göztepe istasyonunda çekmek istemiş ancak filmin yapımcısı Ömer Serim, o tarihte Göztepe istasyonun bakımda olması yüzünden Devlet Demir Yolları'ndan Kızıltoprak istasyonunda çekim yapabilmek için izin alabilmişti.

Söz konusu filmden bir bölüm aşağıdaki linkten izlenebilir.

http://www.youtube.com/watch?v=RxmrMLF-qxc#t=355

Marmaray’dan önce Kızıltoprak Banliyö İstasyonu


Gözümüz Haydarpaşa yönünden gelecek trende...
Ama ray yok, tren yok, ses yok, düdük yok...
Sadece hazan mevsiminin hüznü ve
uçuşan sararmış yaprakların hışırtısı...


Bir sonraki istasyon Feneryolu...



**Dipnot: Haydarpaşa – Gebze ve Sirkeci – Halkalı arası demiryolu hattı tarihi ve kültürel öneme sahip çok sayıda yolcu binası, lojman, WC, su deposu, atölye, alt ve üst geçit, tünel, istinad duvarı, anıt nitelikli ağaç mevcuttur. Tüm bu yapılar eklentileri çevresi ile birlikte, İstanbul'un DEMİRYOLU MİRASI olarak ilan edilmesi için 01.08.2007 tarihinde İCOMOS, BTS ve Mimarlar Odası tarafından İstanbul Tabiat ve Kültür Varlıkları Koruma Kurulularına başvuru
yapılmış. Üzerinden bir yıl geçen başvuru üzerine İstanbul 5 Nolu Tabiat ve Kültür Varlıkları Koruma Kurulu kendisine yapılan bu başvuruyu yerinde incelemek amacı ile kurul görevlilerini Demiryolu hattına incelemeye göndereceğini TCDD'ye bir yazı ile bildirmiş. TCDD Sormuş, DLH Avrasya'ya yönlendirmiş, Demiryolları yapılacak bu inceleme öncesi Marmaray CR1 inşaatı kapsamında Halkalı Gebze arasında hangi gar ve İstasyonların bina ve tesislerin etkileneceğini 25.06.2008 tarih 711 sayılı yazısı ile DLH'ye sormuş, DLH ise sorulan sorunun cevabını kendisi vermeyip, inşaatı yapmakla görevli müteahhit Avrasya Ortak Girişimine (Konsorsiyum) havale etmiş. Avrasya Ortak Girişimi verdiği cevabın ekindeki iki sayfalık listede Halkalı’dan Gebze’ye kadar olan tüm hat boyunca 29 istasyon binasının yıkılacağını 6 adet İstasyon binasının korunacağını (ancak kullanım dışı olarak) yerine yenisinin yapılacağını bildirmiş.

Kaynak: Kent ve Demiryolu