9 Aralık 2013 Pazartesi

EKS*TASYON’LAR 3: GÖZTEPE TREN İSTASYONU

*eks: ex·i·tus’dan gelir, ağırlıklı olarak ileri giden, çıkan, çıkış, son, bitiş gibi anlamlara da gelmekle birlikte Türkçemizde daha çok “eks olmak” ile ölüm, “eks sevgili” ya da “eks karı” gibi kullanımlarla da biten bir ilişki kastedilir. Ben de burada Marmaray sonrasında var olan banliyö hattındaki tren istasyonlarının geleceği ile ilgili olarak duyduğum kaygıyı dile getirmek adına bir eğretileme yaptım, istasyon yerine ses benzeşmesinden hareketle “ekstasyon” dedim.

Göztepe Tren İstasyonu


1872'de Haydarpaşa-Pendik hattı yapıldığı zaman Feneryolu’ndan kalkan tren Erenköy’de dururmuş. Bir süre sonra adını Merdivenköy, Şahkulu Sultan Dergahı*nın gönül eri olan Evliya Gözcü Baba ve onun bulunduğu gözetleme tepesinden alan Göztepe civarına, saray mensubu paşalar yerleşip, muhteşem köşkler yapınca yörenin önemi artmış, bu nedenle de bir istasyon yapmak zaruri hale gelmişti. 
Bu ihtiyacı karşılamak üzere hattın kara tarafına kâgir olan diğer istasyonların aksine (Fenerbahçesi istasyonu hariç) iki katlı ahşap bir tren istasyonu inşaa edilmişti.
Göztepe civarına yerleşen ve Göztepe İstasyonu’nun tarihinde önemli bir yeri olan paşalardan birisi de II. Abdülhamit döneminin Şehremini (Belediye Başkanı) Rıdvan İsmail Paşa’ydı (1855-1906). Rıdvan İsmail Paşa uzun yıllar çeşitli taşra kentlerinde savcılık yapmış, devlet ricalinde kendisine yer açmak için Babıali Tercüme Dairesi’ne girip Fransızcasını da ilerletmiş, sırasıyla Meclisi Mebusan’da Başkâtiplik, Saray’da Mabeyn Müşavirliği ve Dahiliye Nezareti Müsteşarlığına getirilmiş, yeteneği ve üstlendiği tüm görevlerde gösterdiği başarılarıyla Sultan Abdülhamit’in dikkatini çekmiş ve İstanbul Şehreminliği’ne (belediye başkanlığı) atanmıştı. 51 yaşında, Göztepe İstasyonu karşısında bugün adı verilen sokağın başında bir süikaste kurban gidip öldürülene kadar da 16 yıl boyunca bu görevi sürdürmüştü.


“10 Haziran 1906 cuma günü saat 18:10’da Göztepe tren istasyonuna inen İstanbullular, kendi belediye başkanları (şehremini) Rıdvan Paşa’nın öldürüluşünü seyrettiler. Dört kişi tarafından çapraz ateşe alınan başkan, sırtında sırmalı redingot, başında kırmızı fes, göğsünde nişanlar ve büyümuş gözleriyle kurşun yedikçe kendi çevresinde dönüyordu. Gövdesinde açılan yaralardan fışkıran kan, bakımlı güzel giysilerinin üzerinden hızla akarak rugan ayakkabılarının çevresinde bir gölcük oluşturmuştu. (Tanık ifadeleri). İşlerini bitiren katiller, sirk gösterisi izlercesine kendilerini bir halka içine alan seyirci kalabalığını yarıp, ellerinde mırî (beylik) tabancalarla karakola gittiler. Şehreminliğine bağlı birimlerden olan karakolda Şehremini Rıdvan Paşa’yı bilerek, isteyerek ve tasarlayarak öldürdüklerini zapta geçirip, yine suç aracı silahlarla faytona atlayıp Selimiye Kışlası’na yollandılar. (Tutanaktan). Padişah Abdülhamit'ın güvenini kazanmış kişilerden olan Rıdvan Paşa 16 yıldan beri İstanbul şehreminliği (belediye başkanlığı) görevinde bulunuyordu. Dürüst ve namuslu kişi olarak tanınmıştı. Şişli’den başlayıp Nişantaşı üzerinden Saray’a ulaştırmayı tasarladığı yolun üzerinde Selimiye Kışlası Komutanı Ali Şamil Paşa (Topal Paşa) ile amcası Bedirhanoğlu Abdürrezzak Bey’in birlikte yaptırdıkları bir konak yer alıyordu. Abdürrezzak Bey ve Ali Şamil Paşa, Şişli’den Beşiktaş’a uzanacak yolun kendi konaklarının önünden geçmesini, çevrenin düzenlenmesini, ancak yeni inşa ettikleri konağa dokunulmamasını istiyorlardı. Bedirhanoğlu ailesine kızgın olan Şehremini Rıdvan Paşa ise, Saray’a uzanacak güzergâh üzerinde bu konağı önemli bir engel olarak görüyordu. Yıkım ekibinin konağa dayandığı gün, ekip başı Ahmet Ağa konak görevlilerince içeri alındı. O gün konakta hazır bekletilen Hassa Ordusu (Saray Muhafız Alayı) zabitlerinden Abdürrezzak Bey’in küçük kardeşi Bedirhan, ekip başı Ahmet Ağa’ya, yıkım ekibini konak dolayından derhal uzaklaştırmasını, bunu yapmazsa Selimiye’ye götürülüp kazığa oturtulacağını bildirdi. Şehremini Rıdvan Paşa’nın yakını ve eski bir kabadayı olan ekipbaşı bu gözdağına aldırmadı, ağır şekilde dövüldü. Olaydan haberli kılınan Padişah Abdülhamit oralı olmadı. Rıdvan Paşa yanına takviye ekipler alarak olay yerine geldi. Ahmet Ağa’yı içerden çıkardı ve konağı, içinde oturulamayacak şekilde tahrip ettirdi. Bu arada yıkım ekibiyle silahlı çatışmaya giren Hassa Ordusu zabiti Bedirhan ağır yaralandı. Gelişmeler konusunda bilgi verilen Abdülhamit yine olayı görmezden gelmek istedi. Ancak genç bir elemanı yaralanan Hassa Ordusu komutanları, Selimiye Komutanı Ali Şamil Paşa ve Abdürrezzak Bey’in diretmesi üzerine Saray’dan şu ferman çıktı: ‘ . . . icabına bakılacaktır. Şimdi çöpçü ve amele sürgün ola.’ Ferman taraflarca hoş karşılanmadı. Sultan Hamit olaya şu kadar yüzyıllık geleneği sürdüren bir devlet adamı sorumluluğu ile değil, kan görmeye meraklı bir liderin kurnazca yöntemiyle yaklaşıyordu. İki taraf arasında kanlı bir hesaplaşmanın başlaması kaçınılmazdı. Nitekim, Selimiye Komutanı Ali Şamil Paşa kararını verdi: Şehremini Rıdvan vurulup bir köpek gibi kendi kanında boğulacak! 

Şehremini Rıdvan Paşa o gün (katledildiği gün) başta Sadrazam Avlonyalı Ferit Paşa olmak üzere devlet ricaliyle Yıldız Camii’nde cuma selamlığına (padişahın cuma namazı) katıldı, sonra istimbotla Haydarpaşa’ya geçerek Göztepe’deki konağına gitmek üzere trenin “vükelâ” vagonuna bindi, Tren 18.10’da Göztepe istasyonuna vardı. Rıdvan Paşa aynı vagonda kendisiyle birlikte yolculuk yapan paşalarla vedalaşarak, trenden indi. Arabasına binmek için birkaç adım atmıştı ki, Selimiye komutanının gönderdiği kişiler, kendilerine verilen buyruğu eksiksiz uyguladılar. İstanbul şehremini, kendi kanından oluşan bir gölcüğun içine devrildi. Abdülhamit'in, olay karşısında tepkisiz kalması, başta sadrazam olmak üzere dahiliye ve adliye nazırlarını harekete geçirdi. Şımarık davranışlarından ötürü Bedirhanoğlu ailesine öteden beri dış bileyen sadrazam, vezirleriyle huzura çıkarak devlet ricaline silah çeken katil ve kışkırtıcılarının hemen cezalandınlmasını istediler. ‘Şerirler cüret bulursa bütün vukelâ tehlikeye maruz kalır’ diyerek vesveseli padişahı harekete geçirdiler. Olayın kovuşturulmasına izin çıktı. Yapılan yargılama sonunda cinayete alet olan dört genç kişi (Bitlisli Mehmet oğlu Abdullah-22, Vanlı Sadullah oğlu Mehmet Esat-22, Vanlı Mehmet oğlu Ahmet-33, Hakkârili Tatar oğlu Emin Abdullah-35) idam olundu. Başta Selimiye Komutanı Ali Şamil Paşa olmak üzere Bedirhanoğlu ailesi, Şam ve Trablusgarp illerine sürüldü. Ancak yine Abdülhamıt döneminde (iki yıl sonra) çıkarılan afla Bedirhanoğlu ailesi yeniden İstanbula döndü. Ali Şamil Paşa sürgünde öldüğünden aftan yararlanamadı.”

Cumhuriyet Dergi Eki, 27.4.1986


▼▼


“Bir akşam babam Saray’dan mutaddan evvel, yüzü büyük bir keder içinde döndü. Rıdvan Paşa'nın, Ali Şamil Paşa’nın evinden uzak olmayan bir yerde öldürülmüş olduğunu söyledi. Katiller Üsküdar Kumandanı olan Ali Şamil Paşa’ya getirilmiş, bir gece hapsedilmiş, fakat Abdürrezak’ın müdahalesi ile sabahleyin serbest bırakılmışlardı. Bu, tabii Sultan Hamid’in huzurunu kaçırmış ve o gece Ali Şamil Paşa başta, bütün Bedirhanîleri yakalamışlar, Ali Şamil’in eline zincir vurularak o gece Trablusgarp’a sürmüşlerdi. Ali Şamil Paşa’nın konağının yanında Mahmure Abla’nın oturduğu ev de abluka edilmişti. Kapısında daima bir polis bekliyor ve kimseyi içeri sokmuyordu.”

“Mor Salkımlı Ev” - Halide Edip Adıvar

Yazarın çocukluğundan 1918 yılına kadarki anılarını anlattığı kitabı, 1955’de Yeni İstanbul Gazetesi’nde tefrika edilmiş, 1963’te ölümünden hemen önce kitap olarak basılmıştı.

Bedirhani Ali Şamil Paşa

Ali Şamil Paşa’nın babası Bedirhan Bey,1845 yılında Osmanlı Devleti’ne başkaldırarak Cizre merkezli Botan bölgesinde hükümet kurup kendi adına para bile bastırmış, ancak Botan Beyliği 1847 yılında tasfiye edilmişti. Abdülhamid uzlaşma vaadiyle Bedirhan Bey’i İstanbul’a çağırmış ve gözaltına aldırmış, bir ordu göndererek Bedirhan birliklerini yenilgiye uğratmış ve Bedirhan aşeritine mensup herkesi İstanbul’a getirtmişti. Sultan Abdülhamit tarafından on karısı ve kırk oğlu ile idareten İstanbul’a getirilen Bedirhan Bey’in oğullarının en küçüğü olan Ali Şamil Bey o zaman on beş yaşında olan Berdifem Hanım’la evlenmiş, Mor Salkimlı Ev’e iç güveysi girmiş ve Mahmure isimli bir de kızları olmuştu. Ali Şamil Paşa’nın kardeşleri sürekli olarak “Mor Salkımlı Ev”e misafir gelir, içki içer ve bu muhafazakar (mevleviliği ile tanınan Nizami Ailesi) evin manevi huzurunu bozarlar, çok azıtınca da bellerinden çıkarttıkları tabancaları ile gelişi güzel ateş ederlermiş. Evin büyükbabası bu duruma daha fazla tahammül edememiş ve Mahmure 2 yaşındayken kızı Berfidem’i Ali Şamil Paşa’dan ayırmıştı. Berfidem daha sonra aslen Kemah’lı Bursa, Yanya ve Antalya Reji Müdürlükleri yapmış olan batı hayranı İttihat ve Terakki’ci Mehmet Edip Bey’le evlendirilmiş ve bu evlilikten de Halide Edip doğmuştur. Berfidem hanım Halide daha küçükken tüberkülozdan genç yaşta vefat etmiş, Halide’yi anneannesi Eyüp Sultanlı Nakiye hanım büyütmüştü.




“... fermanımıza sebep olan Rıdvan Paşa, farklı kökenden gelen daha birçok Osmanlı devlet adamı gibi, biz Bedirhanilere düşmanlık besliyordu. Söylentilere göre o dönemin Arnavut kökenli sadrazamına arka çıkıyordu. Bedirhanilerin Sultan Abdülhamit nezdindeki saygınlığından korkuyor, arkalarından çeşitli oyunlar tezgahlamaya çalışıyordu. Bütün Bedirhaniler, özellikle de amcam Ali Şamil Paşa ile amcamın oğlu Abdülrezzak Bey, gözlerine batan bir dikendi. Abdülrezzak Bey, o dönemin deyimiyle Mabeyn Mütercimi ve Şuray-ı Devlet Azası’ydı. Ali Şamil Paşa da, Üsküdar ve Selimiye Kışlası’nın komutanı, ‘Hazret-i Şehriyari’nin yardımcısıydı. Yani İstanbul’da kelamları ferman, yaptıkları kanundu.

Herkes Rıdvan Paşa ile Abdülrezzak Bey arasındaki çekememezliğin farkındaydı. Abdülrezzak Bey, Şişli’de kendisine bir konak inşa edince, bu husumet iyice su yüzüne çıktı. Abdülrezzak bey, yeni evinin önüne kadar bir yolyapılmasını istiyordu. Bedirhanilerle kadın tarafından ailevi yakınlığı olan Şehremini Rıdvan Paşa, bu yolun yapılmasına yanaşmıyordu. Bu basit hikaye, uzun, trajik bir masala dönüştü. Kavga gürültü uzun bir süre sürdü. Sonunda Rıdvan Paşa ile oğlu Reşad, bir akşam üzeri Göztepe’de trenden inince, Rıdvan Paşa sekiz kurşunla yere serildi. Rıdvan Paşa’nın canını alan sekiz kurşun, bizim fermanımıza sebep oldu. Bu sekiz kurşun, bizi çekemeyenlere ve Sadrazama müthiş bir fırsat verdi. Olan olmuştu: Onlar kazanmış, bize de sürgün yolları görünmüştü. Babama nişan veren, Kürtlerle türkler kardeştir, diyen Sultan Abdülhamit de bize görünen sürgün yollarının altına mührünü bastı...
... herhangi bir Bedirhaniyle bir biçimde ilişkisi olan bütün Kürtler sürgüne gidecekti. Sadece bunlar değil, damat, komşu, dostlar da gidecekti. Sürgün kervanı çok büyüktü. Biz Bedirhaniler yüz altmış kişi, bizimle ilişkisi olan yaklaşık üç bin Kürt...

... Sürgün yolu Galata’dan başlayacaktı, bizi yeni mekanımıza götürecek olan ‘Mekke’ ‘Şevket-i Derya’ gemileri Galata açıklarında bizi bekliyordu. ‘Şevket-i Derya’ gemisi ünlüydü. İstanbul’da herkes adını biliyordu. Eski bir sürgün gemisiydi. Uzun süreden beri, Osmanlı Devleti ve Abdülhamit muhaliflerini sıcak Magrip ve Arap ülkelerine, sürgün diyarlarına o taşıyordu. Şimdi de ‘Mekke’ gemisiyle birlikte bizi götürmeye hazırlanıyordu.”



“Bîra Qederê” (Kader Kuyusu) - Mehmet Uzun

Celadet Bedirxan’ın hayatının dönem dönem anlatıldığı hem yazar Mehmet Uzun’un hem de roman kahramanı Celadet Bedirxan’ın ağzından yazılmış Kürtçe Roman. 1995 yılında Muhsin Kızılkaya tarafından Türkçeleştirilerek basılmıştır.


▼▼



Şehremini Rıdvan İsmail Paşa’nın kızlarından Hatice hanım, VII. dönem Sivas ve VIII. dönem Maraş Milletvekilliği yapmış olan Atıf Esenbel (1887-1951) ile evlenmiş, Fatma hanım, IX. dönem İzmir Milletvekili Hasan Vasfi Menteş (1886-1973) ile evlenmiş, en büyük kızı Naciye hanım ise evli ve çocuğu olduğu bir zamanda Anadolu’ya göç etmiş Adigo Hatko isimli bir Çerkes ailesinden gelen İsmail Hakkı Canbulat’a gönlünü kaptırmış ve onunla kaçarak evlenmişti. İsmail Hakkı Canbulat, Büyükada Kaymakamlığı (1908), İzmir Milletvekilliği (1912), Dahiliye Nazırlığı (1918), II. dönem İstanbul Milletvekilliği (1923) yapmış, 1926 yılında İzmir’de Mustafa Kemal Atatürk’e düzenlenen suikast ile ilgili olduğu iddiasıyla İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmış ve suçlu bulunarak 1926’da idam edilmişti.



15 Mart 1951’de vefat eden Naciye Canbulat’ın ilk evliliğinden 1904 yılında doğmuş olan ve 14 yaşında daha ömrünün baharında 1918’de vefat etmiş olan kızı Fatma Safiye Hanım’ın Beşiktaş Yıldız’daki Yahya Efendi Mezarlığı’ndaki iki sütunlu kabrinin birinci sütununda “ Diğer sütundaki kitabeyi vefatından birkaç gün mukaddem kendi yazmışdır” diyerek, aile diğer sütunda yer alan kitabede genç kızın ölümünden kısa bir süre önce kaleme aldığı son sözlerinin yer aldığını belirtmişlerdi.



“Mezarın

Ne bir çiçek getiren ne bir ziyaret

eden var.

Demek sen de hayatda

kimsesizdin.

Sana kimse acımıyor kimse

ehemmiyet vermiyordu.

Şimdi seni

bu küflenmiş bu çürümüş siyaha meyyal

toprağın altında kimsesiz görmek beni

müteessir etmiyor.

Çünkü yarın öbür gün

ben de senin yanına bir arkadaş olacağım için

hiç teessür etmiyorum.

Anlıyor musun hiç hiç.”



▼▼



Şehremini Rıdvan İsmail Paşa’nın oğlu Reşat ise tiyatroya sevdalıydı ve bu yüzden de babası ile araları açıktı. Hatta Rıdvan Paşa, oğlunun tiyatro ile ilgisini kesebilmek için İstanbul’da Türkçe oyun oynanmasını bile yasaklamış, yalnız yabancı topluluklara ve Karagöz ile Meddah gösterilerine izin vermişti. Türkçe oyun oynayan topluluklar çaresizce İstanbul dışına dağılmışlardı. Rıdvan Paşa tüm çabalarına rağmen oğlunu bu aşktan soğutamamış, Reşat Rıdvan Bey babasının ölümünden sonra II. Meşrutiyet döneminde Milli Osmanlı Tiyatro’sunu kurmuş, İzmir’e üç kez turne yapmış, ardından Burhanettin Bey ile Odeon Tiyatrosu’nu kurmuş, birçok tiyatrocunun yetişmesine olanak sağlamış, bu tiyatroda oynadıkları Dreyfüs, Othello, Gülnihal, Mürebbiye, Haydutlar gibi oyunlarda Muhsin Ertuğrul da çeşitli rollere çıkmıştı.



Darülbedayi kurulduğunda ilk yönetici kadrosunda da yer alan Reşat Rıdvan Bey, Temsil Kolu Başkanı olmuş, 1914 yılında Moliere’in “Zor Nikah” (Le Mariage Force) adlı oyunundan uyarladıkları senaryolarıyla “Himmet Ağa’nın İzdivacı” isminde bir film çekmeye çalışan Sigmund Weinberg* ve bir Fransız yönetmen, Osmanlı’nın Fransa ve Romanya ile savaşa girmesi üzerine Türkiye’den sınır dışı edilince, filmin rejisörlüğünü üstlenerek 1916’da filmi tamamlamıştı.

Film, Türk Sineması’nın ilk uzun metrajlı filmi, Reşat Rıdvan Bey de, ilk rejisörü olmuştu.

Görüntü yönetmenliğini başta Sigmund Weinberg daha sonra da askerliğini yaparken 14 Kasım 1914 Cumartesi günü Ayastefanos’taki (Yeşilköy) Rus Abidesi’nin yıkılışını 150 metrelik filme çekerek Türk Sineması’nda ilk kez film çeken kişisi olan, Fuat Özkınay’ın yaptığı filmde, Rozali Benliyan, Lusi Avuşyak, Hakkı Necip (Ağrıman), Ömer Aydın, İsmail Zahit, Karakaş, Baltazar, İsmail Galip (Arcan), Behzat (Haki) Butak, Ahmet Fehim ve Kemal Emin Bara rol almışlardı.

*Sigmund Weinberg (1868 - 1954) Polonya Yahudisi, Romen asıllı ve Osmanlı’nın ilk sinemacısı, yapımcısı, senaristi ve yönetmenidir. Weinberg ilk Türk belgesel filmi, ilk Türk filmi, ülkemizde gösterilen ilk film (sinematograf) gibi katkıları ile tam anlamıyla Osmanlı’ya sinema kültürünü getirmiş ve yerleştirmiş birisi olarak tarihe geçmişti. Weinberg, Galatasaray Lisesi'nin karşısında bulunan Avrupa Pasajı'ndaki Sponeck Birahanesi'nde Lumiere Kardeşlere ait “La Ciotat Garına Trenin Varışı” filmiyle 16 Aralık 1896’da halka açık ilk sinema gösterisini sunmuştu. O zamanlar elektrik olmadığından çok zorlu geçen bu gösterimde insanlar sinemayı canlı fotoğraf olarak nitelendirmiş, kimi çevrelerde hoş karşılansa da bazı çevreler günah ve haram olduğunu düşünmüştü. Weinberg, Tepebaşı TRT Binası’nın bulunduğu yerde Darülbedayi'nin (Tepebaşı Şehir Tiyatrosu) Komedi Bölümü’nde ilk yerleşik sinema salonunu da hizmete açmıştı. Bu salonun adı Cinema Pathe'ydi. Daha sonra, o zamanlar da İstanbul'un kültür- sanat merkezi olan Pera'da Cine Oriental, Cine Palance gibi yerleşik salonlar birbiri ardına kapılarını açmıştı. Pathe şirketinin Osmanlı temsilcisi olarak Türkiye'ye gelen Weinberg, 1917 yılında Romanya, Osmanlı’ya savaş ilan ettiği için, düşman devlet vatandaşı olduğu gerekçesiyle sınır dışı edilmişti.
▼▼

Şehremini Rıdvan İsmail Paşa’nın Ömerpaşa sokaktaki muhteşem köşkü, öldürülmesinden sonra Mabeynci Faik Bey’e satılmış, daha sonra 1911 yılında köşkü 7500 altına Faik Bey’den satın alan Maarif Nazırlığı binayı İnas Numune Mektebi olarak açmış, mektep 1916 yılından itibaren Erenköy İnas Sultanisi adıyla hizmet vermiş, 1920 yılında üç mezun vermişti.
Erenköy İnas Numune Mektebi 1911



Erenköy Kız Lisesi Kütüphanesi

Topçu Reisi Hacı Hüseyin Paşa Köşkü de son sahibi olan Padişah V.Murad’ın kızlarından Hatice Sultan’dan satın alınarak yatılı kısmına eklenmiş ve 22 Şubat 1945’de yanana dek aralıksız eğitimine devam etmişti. Okulda ders veren tanınmış bir çok kıymetli hocalardan birisi de Reşat Nuri Güntekin’di ve “Akşam Güneşi” isimli romanının ilhamını Erenköy Kız Lisesi’nden almıştı. 1955 yılında köşkün yerine yaptırılan yeni binasında tekrar eğitime açılan Erenköy Kız Lisesi 1990 tarihinden itibaren bir daha yatılı öğrenci almamıştı. 

▼▼


O yıllarda Feneryolu’ndan kalkan tren Göztepe’ye gelirken oldukça dik bir rampayı tırmanır, ıslak ve karlı havalarda lokomotifin tekerlekleri raylar üzerinde olduğu yerde döner ve tren yolda kalırmış. Bu durumu ortadan kaldırmak amacıyla o rampayı düzeltmek zorunlu olmuş, tren yolu kazılarak seviyesi 11 metre kadar aşağıya indirilmişti.


Yol 11 metre aşağıya indirilince istasyon binası yukarıda bir setin üzerinde kalmış, yolcuların inip binmesinde yaşanacak zorluk göz önüne alınarak, 1915 yılında bugünkü kâgir istasyon binası inşa edilmişti.



Yeni İstasyon binası inşaa edilirken daha önce hemzemin geçit olarak tren yolu ile kesişen Bağdat Caddesi’nden gelen yolun geçebilmesi için de bir köprü gerekmiş, köprü ile birlikte yeni İstasyon binası da diğer hatboyu istasyonlardan farklı olarak köprü gibi tren yolunun üzerine inşaa edilmişti.


▼▼
“Akşamları babamın geleceği treni karşılamak üzere çayıra çıkardık. Mavze hazırladığı sandviçleri elimize vermeyi unutmazdı. Ama biz de eskisi gibi mızmızlanmaz iştahla yerdik. Babam Nejat için yaptığı uçurtmayı çayırda havalandırır sonra ipini onun eline verirdi.

Göztepe İstasyonunun tavanının her köşesinde kırlangıç yuvaları vardı. Akşam saatlerinde kuşlar içeride uçuşurlardı. İstasyonun önünde atlı arabalar beklerdi. Hemen yakınlarda kağıt helvası satan seyyar helvacı dururdu. Perondan merdivenlerle yukarı istasyon binasına çıkılır, binanın kapısı köprüye açılır. Araba atları bazen ihtiyaçlarını halleder, ortalığa fena kokular yayılırdı. Kara trenin düdüğü ve durup kalkarken savurduğu buharlar, bacasından çıkan siyah dumanlar peronda inip binenleri kontrol eden makinistin ter ve kömür tozu ile bulanmış yüzü artık sadece hayalimde yaşıyor...”

Hatıralar” - Ressam Nihal Erem

Yeni İstasyon binası bu haliyle, bir köprü üzerine inşaa edilmiş ve tren yolu hattının üzerine oturmuş yeğane ve benzersiz bir yapıdır. Sadece bu neden bile onun muhafaza edilip gelecek nesillere taşınması için yeterli bir özgünlüktür. Yeni istasyon binasının inşaatının o güne kadar tek hat olan Haydarpaşa Pendik hattının da çift hatta dönüştürülmesinde de payı olmuştu.

İstasyon binasının yenilenmesinden sonra, eski istasyon binası lojman olarak kullanılmaya başlanmış. Hala ayakta olan ve biraz bakımsız olan bu yapı günümüzde de lojman olarak işlevini sürdürmeye devam etmektedir.

İlk Göztepe İstasyonu binasında, eski resimleri ile kıyaslayınca en büyük değişiklik;
üçgen çatının alnındaki peçe gibi duran o güzel dantel zerafetindeki ahşap işlemeleri.







Diğer İstasyon binalarında da karşılaştığım yoksul bir yaşam var lojmanlarda ne yazık ki.





Arka tarafta bakımsızlık daha da bir belirginleşiyor.





Yeni yapılan istasyona vatandaşlar yeni istasyon, ilkine de eski istasyon adını vermişler ve bu adlandırma o civarda oturan yaşlılar tarafından yakın zamana kadar kullanılmıştı.





Haydarpaşa-İzmit hattı yapıldığı yıllarda hattı işleten şirket bütün istasyonlara Levanten müdürler tayin ediliyormuş, Sermet Muhtar Alus’un yazdığına göre de, Göztepe İstasyonu’nda da Tekgöz Miltiyadi yıllarca biletçilik yapmış.
Arkada Göztepe İstasyonu ve İstasyon Caddesi‘ndeki dükkanlar ve esnaf, 1960’lı yıllar.




“Böyle ikindi vakti,

Göztepe İstasyonu’nda çıt olmaz.

Ve ekser zaman,

oturur hep aynı sırada tek başına,
bir harem ağası.

Çok uzun boylu, çok zayıf.

Son kalanlardan, en ihtiyarı.

Beton villalar,

Geçti çığlıklarla 15:45 katarı...”

Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, Cem Yayınları, sf: 25

Nadir Ağa (Nadir Açıkalın) 1832-1961

Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları’nda tasvir ettiği Göztepe İstasyonu’nda ekseriyetle aynı sırada ve tek başına oturan, Sultan II. Abdülhamit’in ikinci musahibi* ve “Abdülhamit’i avucunda tutan adam” olarak nam salmış harem ağası Nadir Ağadır.
*musahip,-bi:
Tatlı konuşmaları ile büyüklerin, özellikle padişahların güzel zaman geçirmelerini sağlamakla görevli kimselere verilen san.

Nadir Ağa, 1832 yılında Habeşistan’ın güneyinde Kenya sınırındaki filleri ve vahşi hayvanlarıyla ünlü Limnu köyünde doğmuş, küçük bir çocukken kaçırılıp iğdiş edilerek esircilere satılmıştı. Önce Mekke’ye getirilmiş, zayıflığı nedeniyle kimse itibar etmeyince ona Mekke şerifinin annesi sahip çıkmıştı. Sultan Abdülhamit’in Sudan’lılara karşı itimadı kalmadığında, “Artık sarayda Sudan’lı görmek istemiyorum” demesi üzerine, İstanbul’a getirilen Nadir Ağa saraya alınmış, dil bilmediği için başlarda onunla Sultan arapça konuşmuştu. Zekasıyla dikkati çeken genç Nadir Ağa kısa sürede Sultan’ın itimadını kazanmış, ikinci musahipliğe kadar yükselmişti. Sultan II. Abdülhamit, Nadir Ağa’nın ailesinin durumunu merak etmesine ilgi göstererek, o sıralarda İstanbul’a gelen Habeş İmparatoru I. Menelik’in elçisi Maşaşa’dan (ki onun ailesi de Limnu’luydu), Nadir Ağa’nın ailesinin soruşturulmasını rica etmiş, ancak Nadir Ağa’dan da aile bulunsa dahi saraydan ayrılamayacağına dair söz almıştı. Uzun bir süre sonra Habeşistan’dan büyük bir paket ve mühürlü bir mektup çıkagelmişti. Sefir, Fransızca kaleme aldığı mektubunda özetle; “Sizin işinizle imparator bizzat ilgilendi. Limnu’ya tahkikat için Adis Ababa’dan bir heyet gönderdik. Maalesef ailenizden kimseyi bulamadık. Tahkikat neticesinde ailenizin Kenya’ya hicret ettiğini öğrendik. Bütün arzumuza rağmen size sevinçli bir haber verememekten dolayı özür dileriz. Pakette Limnu civarına ait iki yekpare fildişi, bir külçe altın ve imparator tarafından size birinci rütbeden iki kıta aslanı nişanı gönderilmiştir.” diye yazmıştı.

31 Mart Vak’asının (13 Nisan 1909) üzerinden bir 15 gün geçmeden, 27 Nisan 1909’da Şeyhülislam Ziyaeddin Efendi’nin fetvası ile Sultan II. Abdülhamit’in hal’edilmesinin ardından, Yıldız Sarayı’nı teslim alan Galip Paşa, Nadir Ağa’yı “Yetişme tarzından umulmayacak kadar zeki, zarif, ahlaklı ve medeni cesareti olan genç bir siyahi” olarak tanımlamıştı.


31 Mart Vak’ası sonrasında tutuklanan Sultan II. Abdülhamit’e yakın bir çok insanın arasında Cevher Ağa ve Nadir Ağa da vardı ve İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt Kampüsü’nün içerisinde bulunan “Bekir Ağa Bölüğü” denilen yerde tutulmuşlardı. Nadir Ağa, Yıldız Sarayı’nda Sultan II. Abdülhamit’in gizli hazinesinin yerini (ki sarayın bahçesinde bir havuzun altında inşaa edilmiş gizli bir mahzende saklanıyordu), Nazik Eda ve Müşfika Kadın Efendiler ve birinci musahip Cevher Ağa’dan sonra bilen beşinci kişiydi. Yıldız Sarayı talan edilip hazineye ulaşılamayınca birinci musahip Cevher Ağa sorgulanmış, ancak sadakat göstererek “velinimetimize ihanet etmeyeceğim” diyerek direnmiş, hazinenin yerini ifşa etmemiş, bunun üzerine de boynuna ip takılarak idam edilmişti. Bu kez, sıra ikinci musahip Nadir Ağa’ya gelmiş, ona Cevher Ağa’nın cesedini göstererek hazinenin yerini söylemezse aynı akıbeti yaşayacağını söylenmiş, yapılan baskılara daha fazla dayanamayan Nadir Ağa da gizli hazinenin yerini göstermek zorunda kalmış ve böylece canını kurtarabilmişti.
Cengiz Yazoğlu / Osmanlının tasfiyesi
Nadir Ağa’nın Göztepe’den komşusu Mustafa Turan anlatımı, sf:15

Nadir Ağa, Yıldız Sarayı’ndan çıkarıldıktan sonra, vaktiyle biriktirdiği para ile Göztepe’de Rıdvan İsmail Paşa’nın köşkü’ne yakın Mirahur Faik Paşa Köşkü’nde bir süre kiracı olarak oturmuş, Erenköy Kozyatağı’ndaki arazisinde çiftçilik yapmıştı.
Nadir Ağa Köşkü
Fotoğraf; Prof. Dr. Bedii N. Şehsuvaroğlu “Göztepe” kitabından
“ ...semti beğenmiş olacak ki bilahare kendi ismini alan çayıra bakan geniş bir arazi satın alarak Balkan Harbi sırasında (1912) dükkanlar ve bir evle, bu köşkü yaptırmıştır. Halen Kurtdereli sokağında bulunan köşk şimdi eski Adliye vekillerinden Ord. Prof. Abdülhak Kemal Yörük’e ait olup bakımlı ve ayaktadır.” 
Prof. Dr. Bedii N. Şehsuvaroğlu, "Göztepe”,
Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu, İstanbul, 1970, sf:134
Nadir Ağa Köşkü
Fotoğraf; Prof. Dr. Bedii N. Şehsuvaroğlu “Göztepe” kitabından
Prof. Dr. Bedii N. Şehsuvaroğlu’nun 1970 yılında yayınlanan “Göztepe” kitabında, Kurtdereli sokakta (günümüzde Nadirağa sokağı) ve halen ayakta olduğunu belirttiği köşk, büyük bir ihtimalle Abdülhak Kemal Yörük’ün 1974 Ağustos’ta vefatını takib eden yıllarda yıkılmış ve yerine apartman veya apartmanlar yapılmıştır.

Yine Şehsuvaroğlu’nun “Göztepe” kitabının 33. sayfasında,
“ Nadir Ağa (Nadir Açıkalın 1882-1961) da gene çarşıda 9 dükkanla bir ev yaptırmıştır ki bu kısım, eczaneden Kurtdereli sokağına kadar uzanan bloktur. Bu blok 1926’da yanmışsa da aynı sene yeniden yapılmıştır”
diyerek Nadir Ağa’nın bugün de Göztepe İstasyonu’nun köşesinden başlayarak günümüz Nadirağa sokağı köşesine kadar olan bölgede yer alan dükkanların da ilk sahibi olduğunu aktarmaktadır.
Nadir Ağa (Nadir Açıkalın)
Fotoğraf; Müfid Ekdal “Kapalı Hayat Kutusu-Kadıköy Konakları” kitabından
Nadir Ağa çok şık ve pahalı kumaşlardan dikilmiş elbiseler giyer, kibar davranışları ve konuşmalarındaki başkalık dikkati çekermiş. Hadım edilmiş harem ağalarına has ince sesiyle kısa cümleler ile yaptığı esprileriyle dikkati çeker, terbiyeli ve nazik hali ve görmüş geçirmiş bir insan olarak Göztepe halkının sevdiği ve saydığı bir insan olmuştu.
Nadir Ağa (Nadir Açıkalın)
Fotoğraf; Prof. Dr. Bedii N. Şehsuvaroğlu “Göztepe” kitabından
1934 yılında “Yedigün” dergisinde yer alan Münir Süleyman Çapanoğlu ile yapılmış söyleşisinde nadir Ağa saraydan sonraki günlerini çiftçiliğini ve bakkallığı şu şekilde aktarmıştı;

“Erenköyü Kozyatağı’nda biraz toprağım vardı, orasını işlettim. Umumi harbe kadar çiftçilik yaptım. Harp esnasında işlerim bozuk gitti, çifti de çubuğu da bırakmaya mecbur kaldım.”
-Bir zamanlar bir bakkal dükkanı da açmıştınız galiba?
“İşin aslı başka türlüdür. Bakkal dükkânını ben açmadım. Dükkân kendi malımdı. Kiraya verdiğim adam orasını bakkal dükkânı olarak işletiyordu. Adamcağız veresiye vermekten iflas etti, bana da borçlandı. Bunun üzerine dükkânı devren aldım. Fakat ben de altından kalkamadım.”


1961’de ölümünden kısa bir süre sonra, “Hayat” dergisinde yayınlanan son söyleşisinde ise çiftçilik işini biraz daha teferruatlı anlatmıştı;

“Saraydan ayrıldıktan sonra dişimi tırnağıma takarak çalışmaya başladım.” (...) ne iş yapa­cağımı bilmiyordum. Param da yoktu. Yalnız bir dostumdan 700 lira alacağım vardı. Bunu aldım. (...) 700 lira ile ne yapacağımı düşünüp dururken bir dost karşıma çıktı, gülümseye­rek, “Sana 40 Kırım ineği buldum!” dedi. Şaşırmıştım: “Ben 40 ineği ne yapayım?” (...) Dos­tum vaziyeti izah etti. Bu inekler Süleyman Bey isminde gayet zengin bir işadamının idi. Bu zatın en büyük merakı (sü tünün bol oluşuyla ünlü) Kırım ineği beslemekti. Süleyman Bey birdenbire ölmüş ve sürü halinde Kırım ineği bırakmıştı. Müzayede günü gittik. İnekleri gördük. Hakikaten de en iyi cins hayvanlardı. Haraç mezat onar liradan 40 Kırım ineğini 400 liraya satın aldım. Elimde kalan 300 lira ile de asri ahırlar inşa ettirdim. Şu garip tecelliye bakınız. Yolum saraydan ahıra intikal etmişti. Türkiye'de ilk defa olarak kapalı şişede sütü ben sattım. Hem de litresi 1 kuruştan...”
Murat Bardakçı, Haremağalarının hazin sonu, Hürriyet 04.12.2000

1939, Harem Ağalarının Kongresi. Osmanlı Sarayları’nda çalışmış harem ağalarına devlet teşekkülünde çalışma olanağı verilmişti. Kongrede ismi Harem Ağaları Teavün Cemiyeti olan dernek eski emektarlar Yardım Birliği” olarak adını değiştirmişti. Derneğin başkanı da ortada paltosu ile oturan Nadir Ağa’ydı.
“Cumhuriyet döneminde son haremağalarının bir araya gelerek, merkezi İstanbul Divanyolu’nda olan Medine ve Kahire’de de birer şubesi bulunan “Harem Ağaları Teavün Cemiyeti” adlı bir de dernek kurduklarını “Cumhuriyet” gazetesinde, 8 Ocak 1939 tarihinde yer alan haber sayesinde öğreniyoruz. Bu haberde Cemiyet’in olağanüstü bir kongre toplayarak adını “Eski Emektarlar Yardım Birliği”ne çevirdiği açıklanıyor. Gazetede yer alan fotoğrafta Nadir Ağa’nın masanın ortasındaki sandalyede oturduğu görülüyor.”

Gökhan AKÇURA / Cumhuriyet Dönemi Yaşamlarıyla Özgür Haremağaları
Popüler Tarih, 6.Sayı / Kasım 2000





Hiçbir zaman maddi sıkıntı çekmemiş olan Nadir Ağa, hayatının son yıllarını bugün Göztepe İstasyon Caddesi’ndeki Sabit Pazar’ın olduğu aralıkta küçük bir evde geçirmiş, 79 yaşında da o evde yapayalnız vefat etmişti.


( Yaptığı yorumu ile, “Habeş bir ağa, uzun boylu, kibar, sessiz ve yalnız bir adam” ve “Gelir istasyonda otururdu kendi kendine” diyerek, ancak teninin renginden ötürü korktuğunu da ekleyerek anlatan annesinin anısını, benimle paylaşan ve Nadir Ağa bölümünün eklenmesine vesile olan, Sn. Ayşen Ertür’e teşekkürlerimle...)












▼ ▼ 
İstanbul Şehremini Rıdvan İsmail Paşanın adı, ölümünden 2 yıl önce, 1904 yılında İstanbul Beyoğlu İstiklal Caddesi üzerinde inşaa edilmiş olan ve yapımında yardımları dokunduğu, Santa Maria Draperis Fransisken Kilisesi’nde,
üç kemerli giriş kapısının sağdaki kemerinin üzerindeki mermer kitabede, kilisenin yapımına izin veren Sultan II. Abdülhamit ile birlikte ölümsüzleştirilmişti.
Bu kitabesiyle Santa Maria Draperis Kilisesi,
Dünyada kapısının üzerinde Müslümanların Halifesi olan bir Padişahın ve onunla birlikte bir Belediye Başkanı’nın adının yazıldığı Vatikan’a bağlı tek kilise ünvanına sahip olmuştur.

▼ ▼ 



*Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı: Merdivenköy’ün adı Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarına uzanır. Orhan Gazi, 11 Haziran 1329’da Maltepe’de Bizans İmparatoru III. Andronikos Paleologos’u Palekanon Savaşı’nda yenince ahilerden “Kırk Erenler'” olarak anılan bir grup Kadıköy’ün dışındaki boş arazilere yerleştirilmişti. Orhan Gazi’nin Bizanslılarla yaptığı anlaşmaya göre, Bizans İmparatoru III. Andronikos Paleologos’un Merdivenköy’deki av köşkünde bir Ahi zaviyesi kurulmuştu. Bu zaviye sonraları İstanbul'un en önemli Bektaşi merkezlerinden biri olan Şahkulu Sultan Dergahı’na dönüşmüştü. Dergahın yer aldığı bölgedeki köy, Alevi-Bektaşi inancının “mert imanlı insanları” anlamında ''merd-i iman'' olarak anılmış, isim zaman içinde Merdivenköy’e dönüşmüştü.

Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı




Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı
Cem Evi son restorasyon öncesi.
Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı
Cem Evi son restorasyonda çatıyı örten sıvalar ve süslemeler kazınıp
kaldırıldıktan sonra, bugün 12 bölümü işaret eden kirişler ve
arasındaki tuğla kubbe ile daha yalın bir görünüm sergilemekte.
Cemevi ortada tek bir sütunun taşıdığı 12 direkli bir çadır görünümdedir.
12 gen mekanın ortasındaki tek direk (sütun) Hz. Ali’yi, etrafında çadırı (çatıyı) taşıyan
12 direk ise 12 imamı temsil etmektedir.

Merdivenköy Şahkulu Sultan Dergahı’nın bahçesi
çok bakımlı ve tertemiz bir görünüm sergilemekte.
 

Bir sonraki istasyon Erenköy...

3 yorum:

Adsız dedi ki...

küçük bir anı/bağlantı ekleyeyim güzelim yazınıza:

Annem, 1933 yılında Göztepe'de doğmuş, dedemin Ankara'ya tayini çıkana kadar Göztepe'de, tren istasyonuna yakın bir yerde (Şair Arşi civarı) oturmuşlar.

Nadir Ağa adında bir harem ağasını anlatırdı. Annemin tabiri ile "Habeş bir ağa" Uzun boylu, kibar, sessiz ve yalnız bir adam olduğunu; ama teninin renginden ötürü Nadir Ağa'dan korktuğunu... "Gelir istasyonda otururdu kendi kendine" derdi...

Anlattıklarında tanıdık gelen bir şeyler vardı. Sonra aradığımı buldum:

"...Böyle ikindi vakti
Göztepe istasyonunda çıt olmaz.
Ve ekser zaman
oturur hep aynı sırada tek başına
bir harem ağası.

Çok uzun boylu.
Çok zayıf.
Son kalanlardan.
En ihtiyarı.
Beton villalar.
Geçti çığlıklarla 15:45 katarı."

(Nazım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, Cem Yayınları, 1987, sayfa25-26)

Nazım Usta yazmış, annem de adsız ağanın adını koyuverdi. Huzur içinde uyusun Nadir Ağa. Yok etmeye çalıştıkları tarih, kent belleği böyle bir şey işte...

saygılar, Ayşen Ertür

Levent Civelekoğlu dedi ki...

Sayın Ayşen Ertür, yorumlarınız ve bana açmış olduğunuz bu güzel pencere için teşekkür ederim. Eğer izniniz olur ise aktardığınız anınızı vesile kabul ederek, Nadir Ağa ile ilgili bir bölüm eklemek isterim.
Bu işin güzel tarafı da bu sanırım, bir blog yazıyorsunuz, sonra zaman içerisinde başka konular araştırırken ilginç olabilecek bir detaya rastlayıp bunu da blogunuza ekleyebiliyorsunuz, işte şu an tam da öyle bir noktadayım, Nadir ağa ile ilgili bilgilerim vardı, ancak sizin de paylaştığınız Nazım ustanın şiiri ile birlikte sanırım Göztepe Tren İstasyonu ile ilgili bu yazıya çok da yakışacaktır. Teşekkür ederim. Saygılarımla...

Berk Erkent dedi ki...

Doğma büyüme bir Kadıköylü olarak bu değerli bilgiler ve fotoğraflar için size sonsuz teşekkür ederim Levent Bey. Saygılarımla.